KAR – Bölüm III

carwetsketch

 

 

Vücudumdaki titreme azalmıştı. Kendimi toparlayabilmek için daha fazla beklemeyemezdim. Balkon kapısını hafifçe aralayıp çömelmiş vaziyette dışarıya çıktım. Balkonun büyük kısmı duvarla kaplı olduğundan ayağa kalkmazsam sokaktaki birinin beni görmesi imkansızdı. Balkon duvarının tam ortasındaki yarım metrelik boşluğu demir parmaklıklar kapatıyordu. Olabildiğince yere yakın kalmaya çalışarak temizlik ekibinin geldiği arabaya baktım. Evet onlar bir temizlik ekibi olmalıydılar. Suikastçi başarılı olamazsa işi tamamlayacak, başarılı olması durumunda ise ortalığı deliller konusunda temizleyecek ve ekibin güvenli kaçışını sağlayacaklardı.

Araç, ışıkları kapalı ama motoru hala çalışır vaziyette aynı yerde duruyordu. Yaklaşık on metre kadar solumda ve sokağın karşı tarafındaydı. Hızlı hareket edebilmek adına sürücüyü araçta bırakmışlardı. Camları içeriyi neredeyse hiç göstermeyecek kadar koyu olan aracın içinde bir ışık görür gibi oldum. İzlemeye devam ettim. Bir görünüp bir kaybolan sarı kırmızı ışık iki üç kez art arda çaktı. Sürücü beklerken bir sigara yakmış olmalıydı.

Balkonun sağ tarafından bir metre ötede yangın merdiveni vardı. Apartmanın her katından bu merdivene bir kapı açılıyordu ama hepsi de kilitliydi. Çevresi demir parmaklıklarla kaplı sarmal merdivenin çıkışında ise büyük bir asma kilit vardı. Mal güvenliğinin ülkemde her zaman can güvenliğinden önce geldiğini bir kez daha hatırlayıp güldüm. İçerideki kilidi adamlara kendimi farkettirmeden maymuncukla açmayı başarsam bile parmaklıkların dışındaki asma kilidi açmam çok zordu. Bu arada görülmem durumunda ise kapana kısılmış olacaktım.

Bir çok kişi izlediği filmlerin etkisi ile kilitlerin ateş edilerek açılabileceğini düşünür ama bu çok tehlikelidir. Normal bir dokuz milimetrelik mermi duvardan veya metal kapıdan sekerek vurulmanıza sebep olabilir.

Gerilen kaslarımı gevşetmek için başımı şöyle bir sağa sola çevirdim. Ellerimi ovuşturarak ısıttım. Artık parmak izini düşünecek durumda olmadığımdan eldivenleri çıkarıp attım.

Mesafeyi hesapladıktan sonra silahın susturucusunu tekrar namluya taktım. M9’un namlusu gövdeden biraz çıkık olduğu için susturucu takmaya uygun gibi görünse de aslında döner namlulu bir tabanca olduğu için sorun yaşanabilirdi. Susturucunun sıkı bir şekilde oturduğunu kontrol ettikten sonra gece boyu yağan yağmurla ıslanmış balkonda yere uzandım. Silahı balkon demirlerinin arasından hafifçe dışarıya çıkarıp aracın sürücü koltuğunun bulunduğu bölgeye doğru yönelttim. Mesafe ve yüksekliğin yanında susturucu yüzünden azalan menzili de hesaba katarak nişan aldım. Tek bir şansım vardı.

Nefesimi kontrol edip atışa hazırlanırken aşağıdan bir ses duydum. Kapının açılırken çıkardığı gıcırtı buradan bile duyulabiliyordu. Aramayı bitirmiş olmalıydılar. Yalnızca bu kata bakmamışlardı ve birazdan burada olacaklarından emindim.

 

***

 

Aşağıda bıraktıkları adamlarını hedefimde tutarak balkonda uzanmışken, bir yandan aşağıdan gelen seslere kulak veriyor öte yandan da planımda değişiklik yapmak gerekip gerekmediğine karar vermeye çalışıyordum. Vakit kaybetmeyip ilk planıma bağlı kalmayı seçtim.

Tetiği önce güçlü bir şekilde çekip horozun kurulmasını sağladım. Sonra yavaşça bastırıp ateş ettim. Sabahın sessizliğinde sokakta hafif bir çatırtı yankılandı. Hemen sonrasında bir korna sesi duyuldu. Sürücü vurulup direksiyonun üzerinde yığılmış olmalıydı. Bilinçsiz bir şekilde yığılıp kalan bir insanın ağırlığı çoğu zaman kornanın sürekli çalmasına yetmez. Bu yüzden ilk çarpmanın etkisiyle çalan korna hemen susmuştu. Bu arada aracın camı da patlamadığından dikkatli bakılmazsa camda bir delik olduğunu görmek çok zordu.

Aşağıdan ilk kez konuşma sesleri geldi. Olan biteni anlamak için daireye tekrar girmeye çalışıyor olmalıydılar. Kapının o bildik gıcırtısını bir kez daha duydum. Ne olduğunu anlamaları uzun sürmezdi. Tek avantajım nereden ateş edildiğini anlamalarının zor olmasıydı.

Islak balkonda yere uzandığım için kazağım ve pantolonum sırılsıklamdı. Sabahın soğuğunu iliklerimde hissediyordum.

Ayağa kalktım ve tam karşımda duran sokak lambasına bir el ateş ettim. Bu kez silahın çıkardığı hafif çatırtıyı patlayan lambanın boğuk sesi izledi. Sokak karanlığa gömüldü. Balkonun tam altında komşularıma ait araçların park ettiğini biliyordum. Balkonda çiçek yetiştirmeyi seven bir komşum vardı. Önceden gözüme kestirdiğim büyükçe bir saksıyı tam aşağıda duran aracın üzerine bıraktım.

Sokağı inleten bir alarm sesi aşağıdan gelen diğer tüm sesleri bastırdı. Alarmı çalan aracın sinyal ışıkları yağmurda ıslanmış sokağı kırmızıya boyadı. Çantamı sırtıma taktım. Balkonun sağ duvarına tırmanıp hafif bir sıçrayışla yangın merdivenine doğru atladım.

Ellerimle demirlere tutunmayı başarsam da ayaklarım yağmurla kayganlaşan demirlerden kayınca göğsümü ve başımı sert bir şekilde çarpmaktan kurtulamadım.

Aşağıya doğru inmeye çalışırken öncelikle yangın merdiveninin öteki tarafına doğru da kıvrılmaya çalışıyordum . Bu sayede adamlardan birisi balkona çıkar veya kafasını pencereden uzatırsa beni görmesi ve vurabilmesi zorlaşacaktı.

Kulağımı sağır eden bir patlama sesiyle birlikte sol gözümün önünde kıvılcımlar çaktı. Yanağımda keskin bir acı hissettim. Vurulmamıştım ama çok yakına isabet eden merminin kopardığı metal parçalar yanağımı yırtmıştı.

Az önce yaşadığım sert çarpmanın etkisiyle gerilen kaslarımdaki ağrıya aldırmadan adamların görüş alanından çıkmak için ilerlemeye devam ettim.

Çok yakınımda patlayan mermi yüzünden kulaklarım çınlıyordu ve hiç bir şey duyamıyordum. Aracın alarmının çaldığını bile yanıp sönen ışıklardan anlayabiliyordum ancak.

Bu kez sağ bacağımda bir yanma hissettim. Elimi gayri ihtiyari bacağıma uzattım. Tek elimle asılı kalınca az daha düşüyordum. Son bir gayretle demire tutunup kendimi biraz daha ileriye savurdum. Yere inmeme bir metre kalmıştı ve yangın merdiveninin arkasına doğru geçmeyi başarmıştım. Kulaklarımdaki uğuldama biraz hafifleyince bir kaç saniye arayla demirlere çarpan mermilerin sesini duymaya başladım.

Sağ ayağımı ağrı yüzünden çok iyi kullanamıyordum. Artık gücüm tükenmişti. Kendimi aşağıya bıraktım.

Adamların birini etrafa hakim bir açıda kalsın diye yukarıda bıraktıklarını ve diğer ikisinin şimdiden aşağıya doğru koşmaya başladıklarını tahmin ediyordum. Düştüğüm yerden kalkarken sağ bacağımda keskin bir ağrı hissettim. Elimle şöyle bir yoklayınca oldukça derin bir sıyrık olduğunu anladım. Koşmam çok zordu ama siyah pikaba kadar yetişebilirdim.

Anahtarın üzerindeki düğmeye basınca pikaptan kapıların açıldığını belirten sesi duydum. Adamların benim kendi arabama gideceğimi düşünmelerini umuyordum. Alarmlı araçlarda kilit açılırken öten sinyal duyulmamış ve aracın sinyalleri yanıp sönmemişti. Kullanıcısı dikkat çekmemek için bu sistemi iptal ettirmişti belki de. Bu kez şansım yaver gitmişti. Bu sayede benim pikaba doğru yöneldiğimi hemen anlayamayacaklardı.

Bacağımdaki ağrının izin verdiği kadar hızlı bir şekilde pikaba doğru yöneldim. Dikkat çekmemek için eğilerek koştum ve aracın ön tarafından dolaştım. Sürücü kapısı binanın karşı tarafına bakıyordu. Kapıyı açtım ve içeriye girince anahtarı takıp aracı çalıştırana kadar kafamı kaldırmadım. Patinaj yapmadan hızla kalkabilmek için hafifçe gaza bastım. Daha bir iki metre gitmiştim ki sağ arka cam patladı. Hemen ardından ikinci bir mermi aracın tavanına isabet etti ve sürücü tarafındaki camı kırarak çıktı. O kadar yakınımdan geçmişti ki yüzümde sıcaklığını hissettim. Bu arada araç artık hızlanmıştı. Bir kaç saniye sonra yeterince uzaklaşmıştım. Adamların atış açısı kaybolmuştu.

Şimdilik kurtulmuştum.

Şimdi sıra eski dostu bulup neler olduğunu öğrenmekteydi ama sorun şu ki onunla neredeyse yirmi yıldır görüşmemiştim ve nerede olduğuna dair hiç bir fikrim yoktu.

***

 

salacaksketch

 

Artık izimi kaybettiklerinden emin olduğumda ara sokaklardan çıkmış sahil yolunda ilerlemeye başlamıştım. Gün ağarmaya başlamıştı. Kırık camlardan yağmurda ıslanmış toprağın kokusu geliyordu. Pikabın ön panelindeki saat beş buçuğu gösteriyordu. Cumartesi sabahının bunca erken saatinde İstanbul’un o korkunç trafik yoğunluğundan eser yoktu.

Yol boyunca aracın kırık camlarından şüphelenip durduracak polis ekiplerine rastlamamak için dua ettim. Salacak sahiline yaklaşmıştım.

Araç dört kapılı bir Ford Ranger’dı. Çok güçlü ve arazi şartlarına uygun olmanın yanında içi de son derece konforluydu ama sonuçta bir binek otodan daha sert bir sürüşü vardı. Her sarsıntıda kollarım geriliyor ve yaralı bacağımdan vücuduma elektrik çarpmış gibi keskin bir ağrı yayılıyordu.

Yüzümdeki yaranın durumunu kontrol etmek için aynaya baktım. Sol yanağımda, büyükçe bir kedinin pençe izini andıran üç sıra sıyrık vardı. Kanama çoktan durmuştu.

***

Yolun kenarındaki çay bahçelerinden birinde karnımı doyurmaya karar verdim. Araç kolaylıkla fark edilmesin diye yol kenarına bırakmak yerine park alanına girip çay bahçesinin deposu gibi görünen prefabrik kulübenin yanına park ettim.

Sağ bacağımdaki yara dikkati çekmesin diye hemen girişteki bir masaya oturdum. Yolda aracın kaloriferini çalıştırdığımdan kıyafetlerim neredeyse tamamen kurumuştu. Masanın üzerinden bir kaç peçete alıp bacağımdaki yaraya bastırdım. Büyük tahta masa garsonların yaramı görmesini engelliyordu.

Yolun karşısındaki deniz ve Kızkulesi manzarasından istifade etmek için ön duvarın yarım metrelik bir ahşap bölümü dışında tümü camla kaplıydı. Uzun bir koridor şeklindeki mekanın cam kenarında ve iç tarafta altışar tane dört kişilik tahta masası vardı. Servis yapan çalışanların girip çıktıkları mutfak ve çay ocağı benim oturduğum masadan uzak olan uçtaydı. Çay ocağının hemen önündeki masada oturmuş bir çift dışında içeride başka müşteri yoktu. Onlar da güne erken başlayan değil benim gibi geceyi geç bitiren müşterilerden olmalıydılar. Etrafta olan bitenden tamamen habersiz kendi dünyalarına dalmış görünüyorlardı.

Henüz ergenlik sivilceleri olan en fazla on altı, on yedi yaşlarında görünen bir delikanlı siparişimi almak için yanıma geldi.

“Geçmiş olsun abi. Çay vereyim mi?”
Bir an neden böyle söylediğini anlayamadım ama sonra yüzümdeki yara geldi aklıma.
“Sağol. Taş fırlattı kamyonun biri. Cam kırıldı. Ver ver.”
“Yanında bir şey alır mısın?”
“Bir de kaşarlı tost getiriver. Lavabo ne tarafta?”
“Dışarıda abi.”

İçeriye girerken gördüğüm park yerine bakan küçük kapıları hatırladım. Üzerlerinde her hangi bir yazı olmadığından tuvalet olduklarını anlayamamıştım. Çocuk siparişi getirmek için gidince ben de tuvalete gittim.

Küçük ama temiz bir tuvaletti. Aynada yaramı inceleyince yüzümde sıçrayan kanların bıraktığı izleri gördüm. Yaralardan birinin kenarında küçük bir metal kıymık vardı. Onu çekip çıkardım. Ufak bir kanama oldu. Yüzümü yıkadıktan sonra kağıt havlularla kanama durana kadar bastırdım. Biraz daha iyi görünüyordum ama izler hala göze batacak kadar belirginlerdi. Bacağımdaki yarayı inceleyince şimdilik yapabileceğim bir şey olmadığını gördüm. Kanama yoktu. Mermi sıyırırken yakmıştı deriyi.

Masama döndüğümde sivilceli gencin çay ocağının penceresinden benim gelmemi beklediğini gördüm. Ben gelince çayı getirdi.

“Tost birazdan hazır olur,” dedi.

Teşekkür edip çayımı aldım. Sol tarafımda duvara asılı bir televizyon vardı. Müzik klipleri gösteren bir program açıktı. Sesi çok kısıktı. Klipler dönerken alttan seyircilerin gönderdiği mesajlar kayıyordu. Televizyon aracılığı ile gönderilen kimi aşk ilanı, kimi de selam içeren mesajlarda insanı yormayan bir sıradanlık vardı. Düşüncelerimi toplamak için sağımdaki deniz manzarası yerine ekrandaki bu mesajlara daldım. Dişe dokunur hiç bir şey söylemeyen ve yazarını diğer binlercesinden ayırt edemeyeceğiniz yazıları izlemeye başladım çayımı yudumlarken. Belki de denizdeki birbirinin aynı binlerce dalgayı izlemekten çok da farklı bir şey değildi yaptığım.

Ne kadar düşünürsem düşüneyim bu saldırının nedenini tahmin edemiyordum. Şu anda yapabileceğim şeylere ve onların önceliklerine odaklanmaya karar verdim. Polise haber verirsem bu denli organize ve tehlikeli insanlardan beni koruyabilirler miydi? Yoksa ifade vermeye gittiğimde ve kaldığım yeri güvenlik güçlerine bildirdiğimde hayatım daha mı çok tehlikeye girerdi? Aslında polisin beni bu tür bir tehlikeden koruyamayacağından emindim. Şimdilik kendi başımaydım.

“Abi başka bir arzun var mı?”

Daldığım düşüncelerden bir anda sıyrılıp, “Sağol, şimdilik yok,” diye cevap verdim. Televizyondaki klibe daldığımı sanmış olmalıydı.

Çocuk gidince tekrar ekrana çevirdim bakışlarımı. Ufak tefek bir adam incecik sesiyle dansçı kızların arasında şarkı söylüyordu. Diğer tüm şarkılarında olduğu gibi eski bir sevgilisinin vefasızlığından şikayet ediyordu. Hayatına giren insanları arkanda bırakırken kötülemek gece hayatında bu adamı dinleyenler arasında çok popüler olsa gerekti.

Böylesi bir durumda bile televizyon insana vakit kaybettirebiliyor diye düşünüp tekrar kendi sorunlarıma odaklanmaya karar verdim.

Çok uzun yıllardır görmek bir yana haber dahi almadığım eski arkadaşım nasıl olup da böyle bir gecede bana ulaşmıştı? Gerçi mesleğini düşününce benim tehlikede olduğumu öğrenmiş olması çok şaşırtıcı değildi. Ama eğer onun kulağına çalınacak bir tehdit altındaysam bu iş ilk başta düşündüğümden de büyük demekti.

Arkadaşımın arama yaptığı numara telefonumda görünüyordu. Onunla tek bağlantı yolum bu olmasaydı izlenebileceği için telefonumu yanıma almazdım. Kullandığım araçta da takip sistemi olması ihtimali çok yüksekti ama araç değiştirmem zordu. Bir kaç saatliğine bu riski göze alacaktım. Peşimde olanlar her kimse, bu koca şehrin farklı noktalarında operasyon yapacak kadar geniş bir ağları olmamasını umuyordum.

Bir çay daha söyledim. Tostumu ve iki bardak çayı bitirince biraz canlanmıştım. Ücreti ödeyip bir şişe su alıp çıktım.

***

Araca binmeden önce arka koltuğun altına bakmak istiyordum. Bu modellerde bagajdan ayrı küçük bir saklama alanı daha olur. Gerçekten de o bölmede bir şeyler buldum. Metal bir çanta, koyu renk beze sarılı bir şey ve omuz askılı bir tabanca kılıfı vardı. Beze sarılı olan şey pompalı bir tüfekti. Kilitli olmayan metal çantada ise Beretta için iki adet dolu şarjör ve bir kutu da yedek mermi vardı. Şarjörlerdeki mermiler normalken kutudakiler delik uçluydular. Bu tür mermiler hedefe çarpınca patlayıp çok daha büyük hasar verirler. Yüzyıldan uzun bir süre önce Lahey sözleşmesinde askeri amaçlar için kullanımları yasaklansa bile polis birimleri dünyanın bir çok yerinde bunları yasal olarak kullanabilir. Bunun sebebinin meskun mahallerde duvardan veya yerden sekebilecek mermilerin masum vatandaşlara zarar vermesinin önlenmesi olduğunu söylerler. Çünkü bu mermiler bu tür sert yüzeylerde yassılaşır ve daha az sekerler.

Pompalı tüfeği koltuğun altındaki bölmede bırakıp diğerlerini çantama koydum ve tekrar tuvalete yöneldim.

İçeriye girip kapının sürgüsünü çektikten sonra Çantanın içindekileri lavabonun yanındaki mermer tezgaha boşalttım. Mermi seçiminde bir süre kararsızlık geçirdim. Kendimi savunma amaçlı kullanırken delik uçlu olanlar normal mermilere göre çok daha etkili olurlardı olmasına ama zamanında bunların oluşturduğu yaraların ne kadar feci olduklarını gördüğüm için seçim yapmakta zorlanıyordum. Sonunda delik uçlu mermileri kullanmaya karar verdim. Hem çok daha etkiliydiler, hem de çatışma çıkarsa etrafta olabilecek insanlara zarar verme ihtimali daha azdı. Şarjörlerdeki mermileri değiştirdim. Yağmurluğumu çıkarıp kılıfı omuzuma geçirdim. Yağmurluğumu tekrar giydiğimde silahın dışarıdan belli olmadığını ama gerektiği anda sağ elimle çok seri bir şekilde çekebileceğimi gördüm. Yedek şarjörleri tekrar çantama koyup dışarı çıktım.

Kafam hala çok karışıktı ama en azından kendimi daha güçlü hissediyordum. Park yerinden çıkıp yola koyulmadan önce bir arama yapmak istiyordum. Araca binip kapıyı kapattım ve telefon numarasını tuşladım ama ara tuşuna basamadım. Orada oturmuş öylece telefona bakıyordum. O kadar zordu ki o tuşa basmak. Dört yıldan fazladır benimle bir tek kelime bile konuşmamış birini, kızım Hülya’yı arayacaktım. Yanlışlıkla aramamak için rehberden sildiğim numarayı hatırlamam hiç de zor olmamıştı. Ne de olsa karımın öldüğü ve kızımın benimle son kez konuştuğu o geceye kadar yıllarca yaşadığım evimin numarasıydı bu.

Kızım kocasının da öldüğü o geceden sonra şimdi beş yaşında olan torunum Elif’le beraber çocukluğunun geçtiği o evde kalmaya başlamıştı. Ben ise yeni bir eve taşınmıştım. Eşimin hiç evlenmemiş olan ablası da bir süre sonra onların yanına taşınmıştı.

Neden sonra cesaretimi toplayıp ara tuşuna bastım. Henüz ilk çalmada telefon açıldı.

“Ayhan Demir, burada hep birlikte seni bekliyoruz. Sakın geç kalma. Ev zaten kalabalık, misafir getirmezsen iyi edersin.”

Çok sakin, neredeyse dostça bir tonla bunları söyleyen adam cevap vermeme fırsat vermeden. Telefonu kapattı.

Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Akılsızlığıma lanet ediyordum. Bana ulaşmak için kızımı ve torunumu kullanacaklarını en başından düşünmeliydim.

Titremeye başlayan ellerimle defalarca yeniden aradıysam da telefon bir daha açılmadı.

 

Devam edecek …

2 Yorum

Kısa Roman altında arşivlenmiş

2 Responses to KAR – Bölüm III

  1. Şölen

    Merhaba,
    Sitenizi tesadüfen buldum; ve bir solukta üçüncü bölüme kadar okudum. Yazarın yalın, akıcı ve merak uyandırıcı bir anlatımı var. Bu da okuyucunun dikkati dağıtmıyor. Ayrıca, tasvirler ve betimlemeler sayesinde de kahramanın endişesini, korkusunu ve serin kanlılığını hissedebiliyorsunuz. Ve bu gerçekten çok hoş. Yazarın ellerine sağlık.
    Sitenize abone olmaya uğraştım, lakin bir türlü başarılı olamadım. Acaba, sitenizdeki yeniliklerden beni mail adresim aracılığıyla haberdar etmenizi istersem, çok mu şey istemiş olurum ?
    Yazmak tutkusunun hiç bitmemesini diler ve şimdiden teşekkür ederim.

    • mustywp1

      Merhabalar.
      Öncelikle nazik yorumunuz için çok teşekkür ederim. Kar muhakkak bitecek ve bundan sonraki bölümlerde heyecan dozu daha da artarak devam edecek. Abonelik konusuna gelince ben sizi abone yapmaya çalıştım. Umarım başarmışımdır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.