KAR – Bölüm VI

 

spassketch

 

 

Harekete geçmeden önce evin içinden gelen seslere kulak kabarttım. Adamların yerleri ile ilgili olabildiğince bilgi almaya çalışıyordum. Koridorun ucunda beklerken içlerinden birisinin sesini duydum.

“Ben tekrar yukarıya çıkıyorum. Arka taraftan gelmeye çalışabilir.”

Konuşan az önce yukarıdaki pencereden gördüğüm adam olmalıydı. Belirgin bir aksanı yoktu. Yalnız olduğumu düşündüklerini anladım. Eyüp’le birbirimize baktık ve sessizce mutfağa doğru geri çekildik. Koridordan görünmeyecek şekilde kapının arkasına çömeldik. Bir dakika kadar bekledikten sonra yine hiç konuşmadan harekete geçtik. Eyüp koridorun sol tarafında salona ve hole yakın olan duvara yanaştı ve beklemeye başladı. Ben bir kaç saniye etrafı dinledikten sonra silahımı hazır hale getirip ilerledim. Yüzümü girişe doğru çevirip merdivenlerden gerisin geri tırmanmaya başladım. Çok yavaş hareket ediyordum. Yukarıya çıkan adam pencereden bahçeyi gözetlemekle görevliydi ama salondaki ve holdekiler alt katı kolaçan etmek için dolaşabilirlerdi.

Merdivenin doksan derece açıyla sağa ve yukarıya kıvrıldığı köşeyi geçtikten sonra yüzümü de yukarıya çevirdim. Artık aşağıdan görülemeyecek bir yerdeydim. Adamın bahçeyi gözetlediği oda, merdivenden çıkınca tam karşımda olacaktı. Eyüp benden bir işaret gelene kadar harekete geçmeyecekti. Eğer rehineleri beklediğim gibi yukarıda tutmuyorlarsa erken harekete geçmemiz onları tehlikeye atabilirdi.

Üst kata ulaşmama bir kaç basamak kala adamı gördüm. Odanın kapısı ardına kadar açıktı ve adam dışarıya bakmak için pencerenin önünde duruyordu. Onu rahatlıkla vurabilirdim ama kırılan cam ve yere düşen adamın çıkaracağı ses aşağıdan duyulabilirdi. Önce kızımın ve torunumun nerede olduklarını öğrenmek istiyordum. Adam evime gelen ekiptekiler gibi siyah bir takım elbise giymişti. Bahçeyi daha iyi görebilmek için olsa gerek pencereye iyice yaklaşmış ve ellerini her iki yandan pencere pervazına dayamıştı. Elinde silahı olmadığına göre onlara farkettirmeden eve girebileceğime ihtimal vermiyor olmalıydı.

Adamı böyle gafil avlama şansını bir daha bulamayabilirdim. Önce onu etkisiz hale getirip üst katı daha sonra aramak veya önce kızım ve torunumu tuttukları yeri saptayıp sonra harekete geçmek arasında bir seçim yapmam gerekiyordu.

Ben bunları düşünürken adam bir anda sağ elini cebine götürdü. Hareket ederken gözünü bahçeden ayırmıyordu. Bir cep telefonu çıkardı ve konuşmaya başladı. Bilgi alabilme umuduyla dinlemeye başladım. Bir iki basamak aşağıya inip silahımı adama doğrulttum. Arkasına dönse bile beni göremeyebilirdi çünkü ona göre çok aşağıdaydım. Yere doğru bakarsa başımı ve omuzlarımı görebilirdi belki. Böylece hedef de küçültmüş oluyordum. Benim onu vurmam ise son derece kolaydı. Yine de gürültü olmaması için bu tür bir çatışmanın olmamasını diliyordum.

“Hayır efendim, henüz gelmedi.”

Onları peşime takan kişiyle konuşuyor olmalıydı.

“Doğrudur efendim. Çoktan gelmiş olma… Hayır efendim hiç bir hareketlilik yok.”

Benim polise haber vermeyeceğimi tahmin ediyor olmalıydılar ama her ihtimali de değerlendirdikleri açıktı.

“Rehineler güvende efendim. Eğer adamı konuşturamazsak veya vurmak zorunda kalırsak ne yapmamızı emredersiniz?”

Kızım ve torunumun hayatta olduklarını duyunca midemde saatlerdir sıkılı olan o yumruk biraz olsun gevşedi. Benimle işleri bitmeden onlara bir şey yapmayacaklarını bilsem de emin olamıyordum o ana kadar. Adam uzunca bir süre bir şey söylemeden karşı tarafı dinledi.

“Anlaşıldı efendim. Ölse bile adamı evde bırakmayacağız.”

Telefonu tekrar cebine koydu ve koca bir kedi gibi gerindi. Bu kadarı benim için yeterliydi. Kalan bir kaç basamağı da sessizce tırmandım. Sol tarafımdaki odadan boğuk bir kaç inilti geldi. Adam dönüp bakmadı bile. Hızla arkasına yanaştım. Varlığımı hissetti ve kafasını çevirdi ama çok geç kalmıştı. Onu sağ yanağından vurdum ve düşmekteyken sarıldım. Sanki yanımda yürürken ayağı takılmış bir arkadaşımmış gibi tutup yere düşmesine mani oldum. Sağ çaprazından ateş ettiğim için cam kırılmamıştı. Sadece silahın boğuk sesi duyulmuştu.

Adamı yavaşça yere bırakıp etrafı dinledim. Yan odadan gelen iniltiler ve tıkırtılar dışında bir ses duyamadım.

Manzara korkunçtu. Delik uçlu mermi sağ yanaktan girip sol kulağın üzerinden çıkmıştı ama ortada yanak ya da kulak denilecek bir şey kalmamıştı.

Şiddetli bir mide bulantısı ile beraber olduğum yerde çömeldim. Sabah yediğim tost ve çayın acı bir safra ile karışık kokusu ağzıma kadar yükseldiğinde derin nefesler alarak aynı gün ikinci kez kusmaktan son anda kurtuldum. O anda öğürerek kusmam ve bu arada çıkardığım seslerle yakayı ele vermem işten bile değildi. Adamlar profesyonel birer katil ve tehlikede olanlar hayattaki en değerli varlıklarım olsa da kendimi kirlenmiş hissediyordum ama bu kirlilik duvarda ve tavanda gördüğüm kan lekeleri ve et parçalarının bir kısmı üzerime sıçradığı için değildi. Ola ki bu işten yakayı sıyırıp kızım ve torunumu bu beladan kurtarırsam alacağım en rahatlatıcı duşun bile bu kirlilik hissini yok edemeyeceğini biliyordum.

Kendimi toparladıktan sonra koridora çıkıp diğer yatak odasına doğru yöneldim. Kapısı kapalıydı. Sol elimle kapıyı açarken nefesimi tuttum. Silahım sağ elimdeydi. Kaç kişi olduklarına dair bilgimiz kesin değildi. Rehinelerin yanında bir başka adamları daha olabilirdi.

 

darkbedroomsketch

 

Perdeler sıkıca kapatılmıştı. Koridordan sızan ışık içeriyi yeterince aydınlatamıyordu. Yatağın üstünde belli belirsiz bir gölge gördüm. Silahımı içeriye doğrulturken diğer elimle de ışığı yakmak için düğmeye uzandım. Işığı açtığımda içeride silahlı bir adam yoktu ama o midemdeki yumruk bir anda geri dönüverdi.

Yatakta elleri ve ayakları bağlı ve ağzına bir çorap sıkıştırılmış olarak yatan kadın uzun yıllardır tanıdığımız bir komşumuzdu. Adamlar baskın yaptıklarında onu da yakalamış olmalıydılar. Gözleri korkudan fal taşı gibi açılmıştı. Beni görünce yatakta daha fazla debelenmeye ve ağzına sıkıştırılmış çorabın arkasından boğuk sesler çıkarmaya başladı. Aşağıdakilerin bu sesleri farketmeleri işten bile değildi.

Elimle susması gerektiğini belirten bir işaret yaptım.Yanına gittiğimde kulağına sessiz olması gerektiğini ve aşağıda hala silahlı adamlar bulunduğunu fısıldarken ağzındaki çorabı çıkardım. Derin bir nefes alıp sessizce ağlamaya başladı. Bağlarını çözdüm. Altmış yaşlarında ufak tefek bir kadındı.

“Zeynep hanım, kızım ve torunum nerede biliyor musun?” Sessiz ve tane tane konuşuyordum. Kadın büyük bir şok yaşıyordu.

“Onlar aşağıdaki adamların yanında. Beni buraya çıkarıp bağladılar. Ne oluyor Ayhan bey?”

“Her şey düzelecek. Korkmayın. Ben sizi almak için dönene kadar yatağın altında saklanmanızı istiyorum.”

Kadın titriyordu. Söylediklerimin ne kadarını anladığı ya da duyduğundan emin olamıyordum. Zeynep hanım, kızım Hülya’yı bebekliğinden beri tanır ve çok severdi. Şimdi muhtemelen kendi canından endişe ettiği gibi onu ve torunum Elif’i de düşünüyor ve çok korkuyordu.

“Beni anladın mı Zeynep hanım?”

Başıyla evet der gibi bir işaret yaptı saatlerce bağlı kalmaktan uyuşmuş ellerini ovuştururken. Güçlü olmaya çalışıyordu belli ki. Bir an göz göze geldik. Gözlerimi kapatıp her şey düzelecek anlamında başımı salladım. Elimle yatağın altına girmesini işaret ettim. Kızım ve torunumu henüz bulamadığım gibi artık bana emanet bir masum can daha vardı.

Az önce vurduğum adamın yaptığı görüşmeden bazı sonuçlar çıkarmıştım. Öncelikle benden kurtulmaktan öte beni sorgulamak istedikleri belliydi. O zaman ilk gönderdikleri adam neden doğrudan öldürmek üzere ateş etmişti? Anlayamadığım o kadar çok şey vardı ki. Bir başka çıkarsamam da benden istediklerini alır yada öldürmek zorunda kalırlarsa beni binadan çıkarıp rehineleri öldürecekleri ve belki de evi de yakacakları yönündeydi. Beni de olayın faili gibi göstermek için kaçtığım izlenimini vereceklerdi. Polis yanmış binada onlara ait bir iz bulmakta zorlandığı gibi beni fail olarak ararken de vakit kaybedip yanlış izin peşine düşecekti. Sonuçta belki cesedime ulaşacaklardı belki de sonsuza dek kayıp olarak kalacaktım.

***

İşlerin iyice hızlandığı evreye girmiştik. Birazdan kaçınılmaz bir yüzleşme yaşayacaktık ve muhtemelen ilk bir kaç saniyede olayların ne yöne gideceği belli olacaktı. Ani bir saldırı ile kalan iki adamı etkisiz hale getiremezsek ya vurulacak ya da teslim olmak zorunda kalacaktık. Çok fazla seçenek yoktu.

Adamlara görünmeden alt kata inip Eyüp’e son durumu anlatmam gerekiyordu. Merdivenin başına geldiğimde etrafı dinledim. Evin içi tamamen sessizdi. Ağır ağır inmeye başladım basamaklardan. Aşağıdan görülebileceğim bölüme varmak üzereydim. Hiç bir ses gelmediği için silahımı hazır durumda tutup şöyle bir eğilip aşağıya baktım. Görünürde kimse yoktu. Alt kata inince mutfağa doğru baktım. Eyüp’ü görmeyi beklemiyordum. Ben dönene kadar saklanacaktı. Mutfağa doğru ilerledim. Sırtım duvara dönük bir şekilde hem mutfak tarafını hem de koridorun salona açılan ucunu görmek için sık sık başımı çevirerek yürüyordum.

Mutfağa girdiğimde Eyüp kapının arkasındaki boşluktan çıktı. O koca cüssesiyle küçücük mutfakta doğru düzgün saklanabilmesi mümkün değildi zaten.

“Kızım ve torunum aşağıdakilerin yanında,” dedim.

“Yukarıda neler oldu?”

“Yukarıdaki gözcünün işi tamam. Bir komşumuzu da rehin almışlar.”

“Sorun değil. Zaten esas fırtına aşağıda kopacak. Orayı hallettikten sonra sorun kalmaz.”

Fısıldayarak konuşmamıza rağmen duyulabileceğimizden dolayı tedirgindim. Her an yukarıdaki gözcüleri ile bağlantı kurmaya çalışabilirler veya bir bardak su almak için mutfağa gelebilirlerdi. Zaman artık aleyhimize işlemeye başlamıştı.

İçeriye ani bir baskın mı yapmalıydık yoksa içlerinden birinin buraya gelmesi ve gafil avlanması için mi beklemeliydik? Adam mutfağa gelmek yerine yukarıya çıkar veya seslenir ve cevap alamazsa ne olacaktı? Bu durumda içeride olduğumuzu farkedeceklerdi ve işimiz neredeyse imkansız hale gelecekti.

Eyüp’le göz göze geldik. Çok kararlı görünüyordu ama yine de gözlerinde şimdiye dek hiç görmediğim bir kaygının izlerini farkettim. Hafifçe gülümsediğinde bana güven vermeye çalıştığını düşündüm.

Yüzleşme anı gelmişti. Göğsümdeki o yumruk kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Derin bir nefes aldım. Başımla hadi gidelim şeklinde bir işaret yaptım.

Eyüp sol elinde pompalı tüfek, sağ elinde tabanca ile yanıma geçti. İki kişilik bir ölüm timi gibiydik ama işin zor tarafı muktedir olduğumuz yıkımı yaparken masumları korumayı da başarmaktı. Ben solda o sağda, mutfaktan çıkıp koridorda ilerlemeye başladık. Evde hala çıt yoktu.

Koridorun neredeyse ortasına gelmiştik ki o sessizlik bir anda bozuldu. Adamlardan biri arkasına bakar durumda koridorun başında beliriverdi. Bizi görmemişti. Arkadaşına seslendi.

“Sen de bir şey ister misin? Ben çok susadım.”

Kalbim deli gibi atmaya başlamıştı. Silahımı adama doğrulttum ve koridora adım atmasını bekledim. Adam başını çevirip bizi karşısında görünce tek kelime bile edemedi. Belki şaşkınlıktan bağıramamıştı belki de yediği kurşunlarla buna fırsat bulamamıştı. Benim atışım yüzüne, Eyüp’ünki ise boynuna gelmişti. Neredeyse aynı anda ateşlediğimiz silahlardan çıkan mermiler adamın yüzü ve boynunda siyah güller gibi yaralar açarken tup tup diye birbirinden ayırt edilmesi zor sesler çıkardılar. Çelik yelek giymesi ihtimaline karşı başına nişan almıştık ama ellerim titrediği için her zamankinden biraz aşağıya doğrultmuştum silahımı.

Adam yere yığılırken Eyüp’de ben de hızla koşmaya başladık. Artık sessiz olmanın bir faydası yoktu. Bundan sonra silahına ilk davranan kazanacaktı. Birden aklıma gelen şeyle aniden durdum ve Eyüp’ü de durdurmak için kolumu uzattım. O kadar hızla ileri atılmıştı ki neredeyse ikimiz de yuvarlanıp düşecektik bu ani duruş yüzünden. Eyüp’e elimle bekle diye işaret ettim. Gözlerinde çok kızgın bir bakış ve koca bir soru işareti gördüm ama açıklayacak vaktim yoktu. Birazdan nasıl olsa anlayacaktı. Eyüp benim talimatımı kabullenip duvarın kenarına çömelirken ben silahımı indirip hiç bir şey olmamış gibi hole girdim.

***

Hole adımımı atarken silahımı görünür şekilde yere doğru tutuyordum. İçeriye girip kızım Hülya’nın başına silahını dayamış olan adamı görünce de silahımı adama göstererek yere attım. Silahımı attıktan hemen sonra yağmurluğumun önünü açarak bir şey gizlemediğimi göstermeye çalıştım. Bu sayede gerekirse ceplerime de ulaşabilecektim.

Hülya’nın ağzı ve elleri bağlıydı. Arkasındaki adamın yüzünde bir kar maskesi ve üzerinde bir hücum yeleği vardı. Bir eliyle Hülya’nın arkadan bağlı ellerini tutuyordu. Maskeli adamın yüzünü göremiyordum ama Hülya’nın gözlerindeki dehşet ifadesini farketmemek imkansızdı. Ağlamaktan gözleri kızarmış ve şişmişti. Kızımın bu gözyaşlarını torunum için döktüğünden hiç şüphem yoktu. Çocukluğundan beri çok güçlü ve teslim olmayan bir kız olagelmişti. Şimdi kızının hayatı tehlikedeyken ise hiç görmediğim kadar çaresiz bir hali vardı. Onu böyle görmek dayanılmaz bir acı veriyordu.

Maskeli adamı heyecanlandırıp beklenmedik bir şey yapmasına sebep olmamak için çok yavaş bir iki adımla yaklaşıp ellerimi havaya kaldırıp odanın ortasında öylece durdum. Konuşmasını bekliyordum.

Tek kaldığından beni bağlamak ya da kelepçelemek için risk alacağını sanmıyordum. Silahıyla arkamı dönmemi işaret etti. İtaat ettim. Hülya’yı önünde sürükleyerek arkama geldi ve bir eliyle üstümü aradı. Başka bir silahım olmadığını anlayınca geri çekildi.

“Otur oraya,” dedi.

Yavaşça dönüp yanımdaki koltuğa oturdum.

Yapmaya çalıştığım şey çok basitti aslında. Maskelinin ekibindekilerden her birini bir diğerine haber veremeden ortadan kaldırmayı başarmıştık. Yukarıdaki gözcünün hareket tarzından ve aralarında geçen konuşmalardan benim yalnız olduğumu düşündüklerini anlamıştım. Kulak misafiri olduğum telefon konuşmasından adamların beni sorgulamak istedikleri belliydi. Bu durumda silahımı bırakıp teslim olduğumda maskelinin rehinelere zarar vermesi anlamsızdı. Beni teslim olmaya mecbur etmek için olduğu gibi konuşturmak için de ellerindeki en büyük kozun, hatta beni iyi tanıyorlarsa tek kozun, rehineler olduğunu biliyor olmalıydılar. Teslim olarak maskelinin gardını düşürüp, rahatlamasını sağlamak elimdeki en iyi seçenekti. O beni sorgularken ben de belki olan biten hakkında bir şeyler öğrenebilirdim. Bu arada bir fırsat oluşunca Eyüp devreye girip kızım ve torunumu tehlikeye atmadan maskeliyi etkisiz hale getirebilirdi. Burada zamanlama çok önemliydi. Eyüp adama görünmeden olan biteni izleyebilmeliydi. Bunu sağlamak için biraz yüksek sesle konuşacaktım. Uygun an geldiğinde ise sadece ikimizin anlayacağı bir sinyal ile Eyüp harekete geçecekti. En azından planım buydu.

“Al bakalım Ayhan bey.”

Hücum yeleğinin cebinden çıkardığı plastik bir kelepçeyi kucağıma fırlattı. Bildiğiniz tırtıklı plastikten oluşan ve kabloları bir arada tutmak için kullanılan kelepçelerden çok da farklı değildi. Sadece çok daha kalın ve sağlam bir plastikten imal edilmişti ve birbirine bağlı iki kelepçeden oluşuyordu.

Kucağıma düşen kelepçeyi almak isterken elimle çarpıp düşürmüş gibi yaptım. Korkudan ellerim titriyormuş gibi görünmeye çalışıyordum. Eğilip kelepçeyi alırken diğer elimle farkettirmeden yağmurluğumun cebinden bir çengelli iğne aldım. Kamp ve piknik meraklılarının vazgeçilmez aksesuarlarından biridir çengelli iğne. Kırık bir kolu askıya almak için de kullanılabilir çadır bezi gererken de. Bir yandan kullanmam gerekmesin diye temenni ederken bir yandan da böylesine temkinli olup bu tür bir şeyi yağmurluk cebimde bulundurduğuma şükrediyordum. Kelepçeyi alıp doğrulurken iğneyi de bacaklarımın arasından koltuğa bıraktım.

“Tak bakalım.” Sakin ve otoriter bir tonda konuşmaya çalışıyordu ama son bir kaç saatte yaşananlar ve ekibindeki diğer elemanları kaybetmekten dolayı gergin olduğunu hissedebiliyordum.

Önce sol bileğime taktım kelepçenin bir parçasını. Daha sonra öbür parçayı sağ bileğime taktım ve uçları bir kaç kez çekerek daralttım. Çok fazla sıkmamaya özen gösterdim. Ellerimi kaldırıp gösterdim. Aslında ellerim arkada bağlansa hareketim çok daha fazla kısıtlanacak ve kurtulmam neredeyse imkansız hale gelecekti ama bunu tek başıma yapamazdım ve maskeli silahsız olmama rağmen bana yaklaşmaktan kaçınıyordu.

Ben kelepçeyi takınca maskeli kızımı kenara iterek odanın diğer tarafındaki kanepeye oturdu. Rahatlamış görünüyordu. Hülya’ya da yeri göstererek oturmasını işaret etti. Kızım itiraz etmedi ve gözlerini benden ayırmadan, önce dizlerinin üzerine çöktü daha sonra ise halının üzerinde bağdaş kurarak oturdu.

Maskeli derin bir iç geçirmeden sonra öne doğru eğildi.

“Sorgulama anı geldi. Eğer inandırıcı olmazsan ne olacağını söylememe gerek yok sanırım.”

Tabii ki gerek yoktu ama zaten hiç bir şey gizlemeye de niyetim yoktu. Buradan kurtulamayacaksak kimin ne öğrendiği umurumda olmayacaktı ama eğer kurtulursak da maskeli bildiklerini kimseye anlatmaya fırsat bulamayacaktı. Ben hazırdım. Başımı evet der gibi salladım. Çaresiz ve korkmuş bir görüntü vermeye çalışıyordum.

“Her soruna cevap vereceğim ama önce söylemek istediğim bir şey var,” dedim. Oyun tekrar başlıyordu.

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.