KAR – Bölüm VII

 

 

bmw-copy

 

Kızımı ve torunumu rehin alan ekipten kalan tek kişi karşımda oturan maskeli adamdı. Ekipteki diğer arkadaşlarını kaybettiğini farkında olmalıydı.

Sesini duyduğum anda onun telefonda benimle konuşan kişi olduğunu anlamıştım. Ekipten son kalan o olduğuna göre ölmemesi gerekiyordu. Aksi halde olup biteni anlamak için bilgi alabileceğim kimse kalmayacaktı.

Biraz vakit kazanmak ve mümkün olursa kelepçemi gevşetebilmek için konuşmayı uzatmam gerekecekti. Bir boşluğunu yakalarsam Eyüp’e işaret verecektim ama bunu yapmadan önce ellerimi çözmüş olursam kızımı koruma şansım artardı.

“Söyle bakalım ne söyleyeceksen,” gözünü bir an bile benden ayırmıyordu konuşurken.

“Artık beni ele geçirdiğine göre torunumu da görmek istiyorum.”

Torunum Elif’in sağlığının yerinde olduğunu görmekten öte nerede tutulduğunu öğrenmek ve belki de adam onu getirirken açık vermesini sağlamaktı amacım. Böylece Eyüp devreye girebilecekti.

“Sen önce biraz öt de onun da zamanı gelir. Pazarlık yapacak durumda değilsin.”

Ellerinde parmaksız eldivenler vardı. Tabancayı o kadar sıkı tutuyordu ki parmakları bembeyaz olmuştu. Terleyen ellerini sık sık yeleğine siliyordu ve bunu yaparken tabancayı alelacele bir elinden diğer eline aktarıyordu. Yüksek perdeden konuşsa bile vücut dili benden hala çekindiğini söylüyordu. Görünen o ki ilk ekipten kurtulmam ve teslim olmadan önce üç adamını daha etkisiz hale getirmem maskeliyi etkilemişti.

“Pekala sor bakalım. Saklayacak bir şeyim olmadığı gibi senin işine yarayacak bir şey bildiğimi de sanmam.”

“Sen orasına karışma. Söyle bakalım ilk olarak ne zaman Irak’a gittin?”

Bu soru beni o kadar şaşırttı ki az önce bir kenarından tuttuğum çengelli iğne elimden kayıp tekrar bacaklarımın arasına düştü. Son yıllardan bir soruşturmaya dair bir soru bekliyordum. Bilerek ya da bilmeyerek tezgahını bozduğumuz bir mafya liderinin işi olmalı diyordum kendi kendime ama bu soru beni hazırlıksız yakalamıştı. Yine de cevapladım.

“Sanırım yirmi yedi yıl olmuş,” dedim.

“Peki Suriye’ye ne zaman gittin?”

“Suriye’ye hiç gitmedim.”

“Yalan söyleme. Bunları zaten biliyorum.” İlk kez sinirlenmişti.

“Gerçekten hiç gitmedim. Beni başkasıyla karıştırıyor olmayasınız?” Olabildiğince saygılı konuşuyordum. İleride onun dengesini bozmak için sinirlendirmem gerekebilirdi ama şimdilik hem ben ondan bilgi almalıydım hem de ani ve tehlikeli bir hareket yapmasına sebep olmamalıydım.

“Peki Irak’a en son ne zaman gittin?”

“Tam hatırlayamıyorum. Belki yirmi yıl olmuştur.”

Oturduğu yerde hafifçe doğruldu ve silahı yine kızıma doğrulttu. Mesajı almıştım.

“Tamam tamam. Şimdi hatırladım. Sanırım en son on dokuz yıl önce gitmiştim,” derken bir yandan çengelli iğneyi tekrar yakalamayı başarmıştım. Maskeliye belli etmeden iki elimin arasında ucunu açtım.

“Elimde son bir iki yılda Irak ve Suriye’ye en az üçer kez girip çıktığına dair bilgi var. Aklını başına topla ve doğru cevap ver. Yeterince vakit kaybettim zaten.”

Artık çok sinirlenmişti. Aniden ayağa kalkıp silahını yerde oturan Hülya’nın şakağına dayadı.

“Saçma sapan cevaplar verir veya beni oyalarsan pişman olursun.”

Bu tehdidi yapar yapmaz Hülya’nın kaburgalarına doğru bir tekme savurdu. Bir an gözlerimi kapattım ve sıkılı dişlerimin arasından bağırdım.

“Dur. Ne istersen sor cevaplayacağım. Yeter ki dur.”

Hülya darbenin etkisiyle inlemiş ama bağırmamıştı. Elif’in duymasını istemediğinden sessiz kaldığını anladım.

İşler kontrolden çıkmaya başlamıştı. Gerçekten de neredeyse yirmi yıldır Irak’a hiç gitmemiştim. Suriye’ye ise hiç gitmemiştim ama anlaşılan bu adamlara bir yerlerden yanlış bilgi verilmişti. Şimdi onu kandırmaya çalıştığımı düşünüp sinirleniyordu. Neye inandıklarını anlayıp ona göre cevap vermeliydim ama tutarsız vereceğim bir cevapla işler çok kötüye gidebilirdi.

“Ne kadar ciddi olduğumu göstermek için o yukarıdaki moruğu vurmamı ister misin? Sonra sıra kızına gelir. En sonunda da minik torununla bitiririz işimizi. Ne dersin? Ha ne dersin?”

“Hayır… Hayır sakın böyle bir şey yapma. Hiç bir şey saklamayacağım. Ne kadar ciddi olduğunun farkındayım.”

Bir yandan yalvarır ve ne kadar çaresiz olduğumu göstermeye çalışırken bir yandan da iğneyi sağ bileğimi saran kelepçenin tırtıklarının olduğu yere yavaşça itmeye çalışıyordum. Ağlamaklı bir şekilde konuşur ve öne eğilirken adam görmeden bunu yapmam gerekiyordu. İğneyi tırtıklı bölmeye plastiğe saplamadan sokarsam kelepçeyi gevşetebilecektim.

Adam cesaretlenmişti. Bana doğru bir adım atıp bağırdı.

“Konuş o zaman. En son ne zaman ve neden Irak’a gittin?”

Madem bildiklerini zannediyorlardı o halde bana neden tekrar soruyorlardı? Bir şeyi itiraf ettirip infaz mı edeceklerdi yoksa başka bir bilginin mi peşindelerdi. Kendimi zorlamama rağmen bir türlü anlayamıyordum bu olup bitenleri. Adamın istediği cevapları vermekte zorlanacağım kesindi artık. Bir an önce kelepçeyi gevşetip uygun bir anda Eyüp’e de işaret verip harekete geçmeliydim.

Bir tahminde bulundum. Olaylar şimdi patlak verdiğine göre düşündükleri tarih çok eski olamazdı. Son üç ayım da hastanede geçtiğine göre şansımı denemeye karar verdim.

“Beş ay. Sanırım en son beş ay önceydi,” dedim.

“Ne amaçla gittin peki?”

“Eski dostlarımı görmek ve alışveriş yapmak için.”

Daha önce Hülya’ya doğrulttuğu silahı artık bana doğrultuyordu. Sona yaklaştığımızın farkındaydım. Benden istediğin alsa da alamasa da önce beni vuracak daha sonra da sıra rehinelere gelecekti anlaşılan. Elimi çabuk tutmalıydım. Sağ bileğimi hafifçe büktüğümde kelepçenin gevşediğini farkettim. Başarmak üzereydim. Sağ tarafı biraz gevşettikten sonra iğneyi bu kez sol taraftaki kelepçeye sokmaya başladım.

“Saçma sapan konuşup sinirimi bozma. Aradığın şeyi alıp Türkiye’ye sokabildin mi, onu söyle.”

Bunları söyledikten sonra ciddiyetin göstermek için bu kez tabancanın dipçiği ile benim yüzüme çok sert bir darbe indirdi. Sol şakağıma ve gözüme bıçak gibi bir ağrı saplandı ve koltukta arkaya doğru savrulurken iğneyi bir kez daha elimden düşürdüm. Gözlerim yaşarmıştı ve net olarak göremiyordum. Sol gözüm şişmeye başlamıştı. Adam tam karşımda duruyordu ama ellerim bağlı olduğundan hamle yapamıyordum. Eyüp harekete geçene kadar ise maskeli Hülya’ya ulaşabilirdi. Durumun kontrolünü tamamen kaybetmeye başlamıştım.

“Neyi soruyorsun. Bir çok şey getiriyorum,” diyerek vakit kazanmaya çalıştım.

“Hala dalga geçiyorsun. Bir çok şeymiş. Neyi sorduğumu pekala biliyorsun. Yıllar öncesinden yarım kalan bir şey. Sen akıllanmayacaksın. İstersen torununu da buraya getireyim ne dersin?”

Maskeli çok sinirlenmişti ve korkusunu yenmişti ama bu durum artık bana avantaj sağlamıyordu. Onu oyalayıp gafil avlayabileceğim bir fırsat yaratma şansım kaybolmuştu. Tatmin edici cevaplar verebilecek kadar bilgim yoktu. İğneyi bir iki kez parmağıma batırdıktan sonra tekrar elime almayı başarmıştım bu arada.

“Sakın yapma bunu. Gerçekten bildiğim her şeyi söyleyeceğim.”

“Onu Türkiye’ye getirmeyi başardıysan şimdi nerede?”

Neden bahsettiği ile ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Düşünür gibi yaparken bir yandan da sol elimi kelepçeden kurtarmaya uğraşıyordum.

“Seninle paylaşabiliriz istersen,” dedim.

Neden bahsettiğimizi bilmesem de insanların açgözlülüklerinin sadakat hislerinden daha güçlü olduğu gerçeğinden faydalanmaya çalışıyordum. Eğer peşine düştükleri bu şeyin maddi bir değeri varsa adamın kafasını karıştırabilirdim belki. Ekipten geriye sadece maskeli kaldığına göre belki de aklını çelmem daha kolay olurdu.

“Sen beni aptal mı sandın?”

Baltayı taşa vurmuştum anlaşılan. Adam çılgına dönmüştü. Olanca gücüyle bir tekme savurdu bacaklarıma. Dengemi kaybedip koltuktan aşağıya yuvarlandım. Yere düştüğümde hızını alamayıp göğsüme de bir tekme attı. Ayağında ağır botlar vardı ve tekmenin şiddetiyle bir an nefesim kesildi ama iki elimin arasında sıkıştırdığım iğneyi bu kez düşürmemeyi başarmıştım. Yerde acıyla kıvranırken bir yandan da kelepçeyle uğraşıyordum. Adamın sabrı tükenirse öfkesi rehinelere yönelebilirdi.

Benim çok çaresiz durumda olduğumu düşünmüş olmalı ki Elif’i tuttuklarını düşündüğüm odanın kapısına doğru yöneldi. Yürürken silahını bana doğru tutmaya devam ediyordu. Bir an büyük bir umutsuzluğa kapıldım. Elif’i beni tehdit etmek için kullanacağı düşüncesi bile beni korkudan titretmeye yetiyordu. Eyüp’e işaret verirsem kimseye bir şey olmadan adamı vurabilir miydi? Öte yandan bunu başarsa bile adam ölürse ve ben işin içyüzünü anlayamazsam ailem belki de hiç bir zaman güvende olamayacaktı.

Maskeliye belli etmemeye çalışarak kelepçenin sol halkası üzerinde çalışmaya devam ettim. Henüz gevşetememiştim. Adam kapının koluna uzandığında bir an için bakışlarını üzerimden ayırdı. Aynı anda müthiş bir patlama sesi duydum. Maskeli daha kapıya dokunamadan vurulmuştu. Başımı çevirdiğimde elinde pompalı tüfekle Eyüp’ün içeriye girdiğini gördüm. Bu arada kelepçeyi gevşetmeyi başarmıştım.

“Ne yaptın Eyüp. Tam da kurtulmuştum. Şimdi nasıl konuşturacağız adamı?”

“Boşver şimdi onu. Adam kontrolden çıkmıştı.”

Bir bakıma haklıydı. Adam Elif’i de yanına alsaydı işler çok daha tehlikeli hale gelebilirdi. Ben kelepçeyi çıkarıp ayağa kalkarken Eyüp de Hülya’nın ağzındaki bezi söktü ve cebinden çıkardığı bir bıçakla ellerini bağlayan plastik kelepçeyi çözdü.

Hülya hiç bir şey söylemeden hemen Elif’in bulunduğu odaya yöneldi.

Ben de kızımın ardından odaya girdim ve torunumu çözmesine yardım ettim. Büyük bir şok geçirdikleri kesindi ama emin olamadığım şey kızımın onları kurtardığımız için müteşekkir mi olduğu yoksa tüm bunlara sebep olduğum için bana kızgın mı olduğuydu.

Üst kata çıkıp Zeynep hanıma artık ortaya çıkabileceğini, her şeyin bittiğini söyledim. Hala tir tir titreyen kadıncağızı, evine vardıktan sonra polisi araması için tembihleyip yolladıktan sonra vakit kaybetmeden biz de evden ayrıldık. Eyüp’ün arabasına binene dek hiç birimiz tek kelime etmemiştik.

Hayatımızın bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde değiştiği kesindi. Burayı ve eski hayatımızı geride bırakmak zorundaydık ama Eyüp arabayı çalıştırdığında nereye gideceğimizi dahi bilmiyorduk.
oyuncak bebek

 

 

Arabaya binmeden önce maskeliyi kontrol ettiğimde onun da ekip arkadaşlarıyla aynı akibeti paylaştığını anlamam uzun sürmedi. Maskesini çıkardığımda ise ne ben ne de Eyüp adamı tanıyamadık. Üzerinde de bize bilgi verebilecek bir şey bulamadık. Başladığım noktaya dönmüştüm. Sabaha karşı başlayan olayların sebebine veya arkasında kimin olduğuna dair hala en ufak bir fikrim dahi yoktu.

Hülya hiç konuşmadan annesinin fotoğraflarının da olduğu bir albümü ve ihtiyaç duyabileceği bir kaç eşya ve kıyafetlerini bir çantaya doldurdu. Elif’in kıyafetlerini ve oyuncak bebeğini de aldıktan sonra evi az önce girdiğimiz gibi arka bahçeden terkettik. Evden arabaya varana kadar Elif, Hülya’nın kucağından inmedi. Tüfeği ve çantaları bagaja koyduktan sonra ben ön koltuğa oturdum. Hülya ile Elif de arka koltuğa geçtiler.

“Bu adamların tahmin edemeyeceği güvenli bir yere gitmemiz lazım,” dedim.

“Senin bir önerin yoksa benim Polonezköy’deki evime gidebiliriz,” diyen Eyüp bir yandan da moral vermek için sık sık aynadan Elif”e bakıp gülümsüyordu.

O korkutucu cüssesine rağmen insanların ve bilhassa da çocukların güvenini hemen kazanmayı bilen bir adamdı. Ancak Elif yaşadığı şokun etkisiyle bir eliyle oyuncak bebeğine diğer eliyle de annesine sıkı sıkı sarılmış halde gözlerinin bizden kaçırıyordu.

“Eğer sana ait olduğunu bilen yoksa olabilir,” diye cevap verdim.

“Tapuda benim ismim geçmiyor ve komşularım da beni neredeyse hiç görmediler. Karşılaştığım insanlar beni ara sıra İstanbul dışında kaçamak yapan bir müteahhit olarak tanıyorlar. Aslında kaçamak kısmı dışında pek de yanlış sayılmaz.”

“Oldu o zaman. Vakit kaybetmeden gidelim.”

Arkama doğru döndüm.

“İyi misiniz? Yaralanmadınız ya? Acıktıysanız bir yerlerde bir şeyler atıştıralım.”

Henüz konuşurken söylediklerimin ne kadar saçma olduğunu düşünüyordum. Bir cevap alamadığımı gören Eyüp lafa girdi.

“Vakit kaybetmeyelim. İstanbul’da ne kadar az kişiye görünsek o kadar iyi. ”

“O konuda haklısın,” dedim. “Eşkalimiz kısa sürede polise verilecektir. Bu adamlar polisin elindeki her bilgiye ulaşabilir.”

“Köye yakın bir yerde bir şeyler yeriz,” dedi Eyüp.

Kızımdan bir cevap almak için üstelememe gerek kalmadığına sevinmiştim. Zaten çok korkmuş olan Elif’i teselli edemezken bir de annesiyle aramızdaki gerilimden etkilenmesini istemiyordum. Hepimiz Eyüp’ün bu fikrini sessiz kalarak onaylamıştık. Kızım ve torunum ile olan sorunlarımı zamana bırakıp bir kez daha bugünkü olaylara odaklanmaya karar verdim.

Bizim öğrenebildiğimiz tek şey olayın yurtdışı bağlantılı olduğuydu. Maskeli adam, yıllar öncesinden yarım kalan bir şey derken ne demek istemişti acaba? Şimdi son görüşmemizden bu yana Remzi’nin neler öğrendiğini bilmek istiyordum. Benim cep telefonumun izlenme ihtimali yeniden önem kazanmıştı. Telefonun sim kartını çıkarıp kırdım ve telefonu da arabanın camından dışarıya fırlattım.

“Telefonunu verir misin?”

Ben daha soruyu sorumu tamamlamadan Eyüp’ün telefonunu cebinden çıkarıp bana uzattığını farkettim. Son aramalara bakınca Remzi’nin ismini bulmam zor olmadı. Onun bizden daha fazla bilgiye ulaşmış olmasını umarak eski dostumun telefonunu çaldırmaya başladım.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.