KAR – Bölüm XIV

maltakosku

 

 

 

Hafta sonu ve öğleden sonra iki suları olmasına rağmen trafik yoğundu. Polis arkadaşıma ne kadar mesafede olduğum konusunda doğruyu söylememiştim. Amacım ondan en az yarım saat önce buluşma yerinde olup etrafı kolaçan etmekti.

Kararlaştırdığımız saatten yaklaşık kırk beş dakika önce köşkün girişindeki alana arabamı park etmiştim. Yıldız Sarayının bahçesindeki iki köşkten biri olan Malta Köşkü’nde restoran olarak hizmet veren iki kat dışında bahçede de müşterilere hizmet veriliyordu. Park yerinde çok sayıda araba vardı ve hepsi de sivil araçlardı. Bu gibi yerlerde bazen toplu organizasyonlar ve resmi toplantılar da yapılabiliyordu. Öyle zamanlarda ortalık resmi plakalı lüks araçlar ve polis araçlarından geçilmezdi.

Hava dünkü gibi yağmurlu olmasa da bahçeyi tercih edenler azınlıktaydı. Etrafı şöyle bir tarayıp binanın balkon ve pencerelerine uzak bir köşede arkamı girişe dönerek oturdum.

Üzerimdeki anorağı çıkarmıştım ve çantamla beraber yanımda taşıyordum. Tabancam çantanın içindeydi. Şapkamı ve gözlüğümü çıkarmamıştım. Gazetelerimi masanın üzerine, çantamı ve anorağımı da köşedeki sandalyenin üzerine koydum ve garsonu beklemeye başladım. Çantamın olduğu sandalyeye benden başkasının ulaşması mümkün değildi. Ben ise hafifçe masanın altına ittiğim sandalyenin üzerinden uzanıp silahımı kimseye belli etmeden kolayca alabilirdim.

Aslında ne sipariş edeceğimi bilmeme rağmen garsonun uzattığı menüyü alıp ona bakarmış gibi siparişimi verdim. Günün çorbası ve ızgara sebze istedim.

Adam siparişi alıp gidince hafifçe yana dönüp girişe baktım. Tam o sırada park yerinin girişe yakın bir kısmında arabasından inen arkadaşımı gördüm. Yalnız gelmişti. Tekrar önüme döndüm ve gazeteleri karıştırmaya başladım. O nasılsa beni farkedip yanıma gelecekti.

Gazeteler iç içe konup katlanmışlardı. Dış taraftaki hafta sonu ekini ayırınca ilk sayfada resmimi gördüm. Yaklaşık altı yedi yıl önce çekilmiş bir resmimdi. Aslında gizlenmeye çalışmasam da insanların bu fotoğrafa bakıp beni tanımaları zordu. Bir iki saat önce aynada gördüğüm yorgun ve yaralı halim resimdeki görünüşümden çok uzaktı.

Arkadaşım tam karşımdaki sandalyeye oturdu. Doğal ve sakin davranıyordu. Etrafa baktığında ise sanki sadece çevredeki ağaçlar, güzel çiçekler ve köşkün balkon süslemelerine bakan bir turist havasındaydı.

“Sen siparişini vermişsin sanırım, ” derken gülümsedi. Elinde taşıdığı büyük sarı zarfı masadaki gazetelerin altına itti.

“Evet verdim. Dosyada neler var?”

Öğlen yemeği için buluşmuş iki samimi arkadaş gibi teklifsiz ve sıcak davranıyorduk. Aslında aramızdaki ilişki içten olsa da bu tarzda bir samimiyetimiz yoktu. Dikkat çekmemek için sessiz bir anlaşma ile böyle bir vücut dili kullanıyorduk.

Benden yaklaşık on yaş genç olan Adem İstanbul emniyetinde istihbarat şubesinde üst düzey bir amirdi. En üstte değildi tabii ama oraların adamı da değildi. Hayatımda tanıdığım en düzenli ve temiz adamlardan birisiydi. Odasındaki dosyaları bir çok kütüphanedeki kitaplardan daha düzenliydi. Masasında hiç bir zaman bir kaç kağıt ve bir iki dosyadan fazla bir şey görmemiştim. Üzerlerinde çalışır ve notlarını aldıktan sonra onları raflardaki yerlerine özenle koyardı. Masasında veya odasının her hangi bir köşesinde toz gördüğümü hatırlamıyorum. Sanırım bu titizliği ve temizliği tüm hayatına yansıyordu. Şu an bulunduğundan daha üst kadroların gerektirebileceği ayak oyunları ona göre değildi. Kariyeri değil işi konusunda hırslıydı. Sonuç almayı önemseyen bir yapısı vardı. Daha önceleri ondan bilgi istediğimde net ifadelerle özetlediği kesin bilgileri sarı bir zarfa koyarak bana teslim ederdi. Her zaman büyük sarı bir zarf.

Tek sevmediğim yönü o anda yakmaya hazırlandığı sigarasıydı. Kutudan parmağıyla vurarak çıkardığı ince sigaralarından birini çok kırılgan ve değerli bir şeyi tutarmışcasına özenle dudaklarına götürdü ve çakmağıyla yaktı. Sigaranın alevini iyice harlandıran derin bir nefes aldı. Aslında sigara dumanı beni her zaman çok rahatsız etmiştir ama nemli toprak ve çiçek kokularının arasında mentollü sigaranın kokusu hiç de kötü gelmedi bu kez.

Garson benim siparişimi getirdi. Teşekkür ettim. Adem de siparişini verdi. Kahvaltı saatinin bittiğini öğrenince fesleğenli patlıcanlı domates terin istedi. Garson gidince ben tekrar Adem’e baktım.

Yaşına göre çok genç görünen esmer, zayıf bir adamdı. Yemekten ve sudan çok daha fazla ihtiyaç duyduğu belli olan sigarasından bir nefes daha alıp bana doğru dönerken kalın çerçeveli siyah gözlüğünü parmağıyla şöyle bir geriye itti.

“Kızının evinin arka sokağındaki arabada bulduğumuz bir kaç fotoğraftan başka korkarım hiç bir şey yok.”

“Ne fotoğrafıymış o, ” deyip elimi zarfa uzattığımda elini uzatıp beni durdurdu.

“Lütfen burada bakma.”

“Pekala. Resimler dışında neler öğrenebildin?”

“Aslında ayrıntılarla ilgili hiç bir şey bilmesek de son günlerde dikkatimizi çeken bir isim var.”

“Bekri Hamid mi?” diye sordum.

“Evet. Onun sağ kolu Abbas Osman İstanbul’da şu anda.”

Bekri Hamid’in adına nereden ulaştığımı sormamıştı. Benim de bağlantılarım olduğunu biliyordu.

“O zaman en azından bir ipucu var elinizde. Bunların kullandığı adamlar muhakkak dikkat çekecek bir şeyler yapacaklardır. Sorgulayacak birini yakalarsanız bana haber verirsin sanırım.”

“Sana beni aradığın numaradan mı ulaşayım?”

Masadaki bir peçetenin üzerine iki telefon numarası yazıp Adem’e uzattım. Eyüp bana telefonu verirken iki sim kartı daha vermişti. Bir kaç saat sonra şu an kullandığımı söküp bir sonrakini takacaktım.

“Hayır. Şimdi yazdığım numaradan ulaşabilirsin. Yarın da ikinci numarayı kullanırsın. Daha sonra ise ben seni ararım,” dedim.

Yemeklerimizi yerken artık sadece eski günlerden ve havadan sudan bahsetmeye başladık. Yarım saat geçmeden ikimiz de yemeklerimizi bitirmiştik. Adem kalktı. El sıkışıp vedalaştık. Onun arabasını çalıştırdığını duyduğumda garsonu çağırıp hesabı nakit olarak ödedim. Dikkat çekmeyecek kadar bahşiş bırakıp kalktım. Zarfta neler olduğunu çok merak ediyordum.

 

***

Arabaya binip oradan uzaklaştım. Beşiktaş sahiline inince Ortaköy üzerinden devam edip Muallim Naci Caddesinden Bebek istikametinde gittim. Sağ tarafımda çok güzel yatlar ve tekneler vardı. Solumda ise kimi modern kimi tarihi en çok iki ya da üç katlı binalar ve çeşitli ülkelerin konsoloslukları vardı. Koca koca ıhlamur ağaçlarının olduğu caddeyi geçtikten sonra önünde park etmeye uygun bir yer gördüğüm bir çay bahçesinde durdum. Bir an önce zarfta olanlara bakmak istiyordum. Çantam ve gazeteler yanımdaki koltuktaydılar. Park ettiğimde gazeteler kayarak koltuğun önündeki boşluğa düştüler. Almak için eğildiğimde bulmaca ekinin kapağının açıldığını gördüm. İlk sayfadaki bulmaca çözülmüştü. İçimden bunu yapan saygısıza kızdım bir an ama sonra marketteki kadının onu raftan alıp bana verdiği aklıma gelince incelemeye karar verdim.

Üzerinde ünlülerin resimleri olup belli numaralı karelerdeki harfleri birleştirip ödül kazandığınız bulmacalardandı. Gerçekten de doğru çözülmüştü ama anahtar kelimeyi oluşturan kutularda harfler yerine rakamlar vardı. On harfli bir anahtar kelime soruyorlardı. Çantamdaki kalemimi çıkarıp rakamları karşılık geldikleri kutulara yazdım. Çıkan sonuç bir cep telefonu numarasıydı.

Sayfayı yırtıp çantama koyduktan sonra zarfı da alıp çay bahçesine çıktım. Bu saatte tamamen boştu. Sahil yolunun iyice daralan ve merkez caddelerden uzak kısmında ağaçların arasında küçük bir bahçeydi.

Kötü havalar için üstü kapatılmış ve önü tamamen camla kaplanmış olan bahçenin denize yakın bir masasına oturup bir çay söyledim. Çayım geldikten sonra yapıştırıldıktan sonra bir de bantla kapatılmış olan zarfı açıp içindekilere baktım. İçinde dosya kağıdı boyutlarında üç tane fotoğraf vardı.

Fotoğraflardaki görüntü oldukça netti. Üçünün de sağ alt kısmında tarih ve saat gösteren kırmızı harf ve rakamlar vardı. Sanki eski bir video kameranın görüntüsünden fotoğrafa aktarılmış gibilerdi. Tarihler yaklaşık iki yıl öncesi, bir yıl öncesi ve altı ay öncesine aitlerdi.

Resimlerin üçünde de aynı şey vardı. On beş on altı yaşlarında çarpıcı güzellikte bir kız. Koltukta oturan kız kameraya üzgün bir şekilde bakıyordu. Bağlı değildi. Resimlerden birinde kızın sol omuzunda bir el vardı ama resim sadece kıza odaklandığı için adamın sağ eli ve bileği dışında bir yeri görünmüyordu. Simsiyah parlak ve uzun saçları ve yaşından beklenmeyecek kadar hüzünlü ve kocaman bal rengi gözleri olan bir kız çocuğu resimlerden bana bakıyordu.

İçimdeki huzursuzluk bu resimleri görünce iyice artmıştı. Dışarıda hava çok güzeldi ama içim üşüyordu. Resimlere baktıkça ürpermekten kendimi alamıyordum.

Kimdi bu kız? Benim kızım gibi onu da mı rehin almışlardı? Kızımı bana ulaşmak için rehin almışlardı. Benim fidye ödeyebilecek kadar varlıklı olmadığımı biliyorlardı. Hem buna benzer bir operasyon yaptılarsa fotoğraf veya video çekmeye neden gerek duymuşlardı?

Garsonun çayı tazelemek için geldiğini farkedince resimleri tekrar zarfın içine koydum.

İşler iyiden iyiye içinden çıkılmaz ve anlaşılmaz hale geliyordu. Bulmaca dergisinin sayfasını çıkarıp bakmaya başladım. Bir elimde resimlerin olduğu zarf diğer elimde kimin olduğunu tahmin edebildiğim ama ne için verildiğini anlayamadığım bir telefon numarasıyla orada ne yapacağımı bilmez halde oturup kaldım.

 

Devam edecek…

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.