Lanet II. Bölüm

Enlightened by Shine http://www.ohanaware.com/shine/

 

 

Kafile, dağ yolundan çıkıp şatoya doğru, batı yönünde ilerlerken, gece iyiden iyiye çökmüştü. Radu, şiddetlenen rüzgarın etkisiyle doğuya doğru savrulan kapkara bulutları, korkunç bir düşmanla karşılaşıp savaş alanından kaçan atlılara benzetti. Dolunayın ışığı, yoğun bulutların arasından sıyrılabildikçe, kıvrılarak ilerleyen gümüş yılanlar bırakıyordu toprağa.

Artık şatoya yaklaştıkları için meşalelerini yakmaktan çekinmiyorlardı. Bir süre sonra kulelerdeki nöbetçiler onları görüp kapıyı açmaya başlarlardı.

Şatonun ana kapısına ulaşmak için, yaklaşık yirmi adam yüksekliğinde ve üç dört atlının ancak yan yana durabileceği kadar dar bir köprüden geçmek gerekiyordu. Şatonun ön yüzünü çepeçevre sararak geçen Mureş nehrinin bu kolu, neredeyse kurumaya yüz tutmuştu ama baharda, dağlardaki karların erimesiyle, gürül gürül çağlamaya başlayacaktı yine. Nehir yatağının, kuru haliyle oluşturduğu derin hendek şatonun savunulmasını çok kolaylaştırıyordu. Şatonun arka tarafı ise yalçın kayalıklar üzerine kurulduğu için düşmanların o taraftan yaklaşması neredeyse imkansızdı.

Radu, köprüye adım attıklarında kulelerdeki okçuların onlara nişan aldıklarını biliyordu. Meşaleleri sallayarak işaret etseler bile biraz daha yaklaşıp kim oldukları anlaşılana kadar kapılar açılmayacaktı. Yağmur bir süre önce dursa da, önceden ıslanmış olan meşaleler, sık sık sönüyorlardı. Radu ve yakınındaki muhafızlardan Adrian, hala yanan meşalelerini daha önce nöbetçilerle anlaştıkları gibi çember çizecek şekilde sallamaya başladılar. Çok geçmeden, ağır kapının açılmaya başladığını gösteren gıcırtılar duyuldu.

Radu, bir an önce şatoya girip ateşin başında kemiklerini ısıtmak için sabırsızlanıyordu. Diğer muhafızlara bakınca hepsinin de kendisi gibi hissettiklerini anlayabiliyordu. Adamlar atlarını daha sık mahmuzlamaya başlamışlardı.

Önce, makaralara bağlı halatların yukarıya çektiği ağır tahta kapak yükseldi. Daha sonra ise tunç plakalarla güçlendirilmiş üç adam boyundaki kapılar içeriye doğru açıldı.

İçeriye girip, biraz ileride atları bağladıklarında, şatonun kapısı, arkalarından tekrar kapanmıştı bile. Diğer muhafızlar barakalara çekilirken Radu, kaldığı eve kadar prens Vlad’a eşlik etmeye devam etti. Burası şatonun içinde daha küçük bir şato gibiydi. Küçük bir yükseltinin üzerine inşa edilen binaya taş merdivenlerle çıkılıyordu.  İki küçük kulesi olan binanın dış yüzeyi bazaltla kaplıydı. Demir askılarda yanan meşalelerin aydınlattığı bölümler dışında, binanın duvarları, üzerinlerine vuran tüm ışığı yutup karanlık bir silüet oluşturuyorlardı. Giriş kapısının üzerinde Drakul ailesinin arması olan kalkan şeklinde bronz bir plaket asılıydı. Armada, bir kalenin burçları üzerinde duran bir ejderha kabartması vardı. Ejderhanın sağında güneş, solunda ise ay resmedilmişti. Meşalelerden vuran ışığın etkisiyle, ejderhanın uzun dili bir alev gibi parlıyordu.

Radu bu binanın kuzeydeki kulesinde kalıyordu. Vlad ve oğlu Anton ise güneydeki kulede kalıyorlardı. Kulelerin ikisine de birinci kattan kıvrılarak yukarıya çıkan merdivenlerle ulaşılabiliyordu.

İkinci kata çıktıklarında Leydi Mina’yı gördüler. Kadın, onların gelişini beklemişti herhalde. Hafifçe reverans yaparak prensi selamladı. Bordo rengi kadifeden, ayaklarına kadar uzanan bir kıyafet giymişti. Kıyafetinin kollarının ve etek kısmının ucunda, bej renkli saten şeritler vardı. Radu, buralarda pek rastlanılmayan bu tarz kıyafetlerin Mina tarafından İngiltere’den getirildiğini biliyordu. Fransa ve Almanya’dan alınmış türlü parfümlerin de, İngiltere’den yola çıkan o ağır sandıklarla geldiğinden emindi. Buralarda başka kimse Leydi Mina gibi güzel kokmazdı. Bu gece de havada baygın bir leylak kokusu vardı.

Sanki adım atmıyor da süzülerek ilerliyor gibi görünen Mina’nın, üzerindeki o ağır ve uzun kıyafet bile, vücut hatlarının kışkırtıcı kıvrımlarını gizleyemiyordu. Nereye giderse gitsin, kimsenin gözlerini üzerinden alamadığı, çekici bir kadın olan Mina’nın, üzerinde bu etkiyi yaratamadığı tek kişi Vlad’dı. Prens, Mina’ya karşı çok kibar olsa da onu bir kadın olarak görmüyor gibiydi.

Leydi Mina’nın, Vlad’ın yıllar önce ölen karısına olan benzerliği çarpıcıydı. Radu, Mina’yı ilk kez gördüğünde sanki Leydi Kristina’nın hayaletini görmüş gibi olmuştu. Hafifçe kalkık küçük bir burun, yemyeşil gözler, çıkık elmacık kemikleri ve dolgun dudaklarıyla Mina, neredeyse bir ikiz kardeş kadar benziyordu Kristina’ya. Sadece bir iki küçük fark vardı aralarında. Kristina uzun siyah saçlara sahipken Mina’nın saçları kızıl ve kısaydı. Ayrıca Mina, Kristina’nın, yaşasaydı şu anda olacağı yaştan en az on beş yaş gençti ve ona göre çok daha beyaz tenliydi.

Vlad, kütüphanesinin yanındaki bir koltuğa yorgun bir şekilde çöküverdi. Mina, masanın üstündeki testiden bir kadehe doldurduğu şarabı prense sunarken, Radu efendisinden odasına çekilmek için izin istedi. Eliyle şöyle bir gidebilirsin işareti yapan Vlad, kadehi alıp yudumlamaya başladı.

Radu, odasına doğru yürürken, dışarıda fırtına şiddetini arttırıyordu. Rüzgarın uğultusu ve ara sıra çakan şimşeklerin sesiyle geçmişe giden adam, Leydi Mina’nın şatoya ilk geldiği günü hatırladı. O gece de böyle bir fırtına vardı ve Anton’un tedavisi için İngiltere’den gelecek doktoru bekliyorlardı. Atlı araba şatoya vardığında, sadece doktoru getirmediğini de anlayacaklardı.

 

Devam edecek…

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.