Lanet III. Bölüm

castlebridge

1746 yılının iki Aralık gününde, Toskana’nın Pisa şehrinden yola çıkan Agostino Ansano Polidori ve asistanı Leydi Mina Wotton, uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra, yirmi iki Aralık akşamı, Drakul ailesinin şatosuna yaklaşmışlardı.

Polidori, at arabasının penceresinden şatoyu ilk gördüğü anda derin bir oh çekti. Yirmi gündür yoldaydılar ve Sibiu’da Vlad’ın onlar için beklettiği yaylı arabaya binene kadar, son derece rahatsız arabalarda ve bazen at sırtında yol almaktan belindeki ağrılar dayanılmaz hale gelmişti. Dört atın çektiği bu araba daha önce bindiklerinden çok daha rahattı rahat olmasına ama şatoda  kendisine verilecek, hayallerini kurduğu, yatağın yerini tutamazdı.

Prusya’da yapılmış olan arabada yolcular için dört koltuk vardı. Polidori’nin yanındaki koltukta, Leydi Mina oturuyordu. Mina Polidori’nin İngiltere’deki doktor arkadaşı Lord Henry’nin kızıydı. Kızının, Transilvanya’daki bu görevi sırasında Polidori’ye asistanlık etmesini bizzat Lord Henry önermişti.

Genç kadın, yolculuktan Polidori’ye nazaran çok daha az etkilenmiş gibi görünüyordu. Her molada ne yapıp edip o koca valizlerinden çıkardığı malzemelerle makyajını tazeliyordu. Polidori kadının bu zorlu yolculukta bu kadar dinç kalabilmesini gençliğine veriyordu. Ne de olsa kendisi otuz iki yaşındayken kadın sadece on dokuz yaşındaydı.

Polidori ve Mina’nın karşılarındaki koltuklarda Vlad’ın onları karşılamak ve korumak için gönderdiği iki muhafız oturuyordu. Adamlar, yola çıktıklarından beri, ikisiyle de tek kelime konuşmamışlardı ama arada bir arabanın sürücüsüne bir şeyler söylüyorlardı. Polidori bu konuşmalardan bir şey anlamasa da sürücüye güvenli güzergah konusunda talimat verdiklerini ve bazen daha hızlı gitmesini istediklerini tahmin ediyordu.

Şato, ufukta görüldüğünde artık hava kararmaya başlamıştı. Kalenin karanlık duvarları, kurşuni gökyüzünden zorlukla ayırt edilebilirken şimşekler çakıp, hava gündüz gibi aydınlandığında, göğe doğru uzanan parmakları andıran burçlar ve kuleler de bir anda ortaya çıkıveriyorlardı.

Araba tepelerin arasından kıvrılarak ilerledikçe, sislerin ve ağır yağmurun arasında, bir deniz feneri gibi, bir görünüp bir kaybolan ışık Polidori’nin dikkatini çekti. Biraz daha dikkatli bakınca bunun şatonun kulelerinden birinde yanan ateşten başka bir şey olmadığını anladı.

Şatoya biraz daha yakından ve yukarıdan bakan bir noktaya geldiklerinde Polidori, Drakul ailesinin kalelerini inşa etmek için neden burayı seçtiğini daha iyi anladı. Üç gündür aralıksız olarak yağan yağmurun etkisiyle kabaran Mureş nehri, kalenin üzerine kurulu olduğu tepenin etrafını, bir yılan gibi kıvrılarak sarıyordu. Tepenin öteki tarafı ise yalçın kayalıklarla kaplıydı. Sislerin arasından, keskin birer hançer gibi uzanan kayalar düşmana geçit vermeyen nöbetçiler gibiydiler. Şatoyu dış dünyaya bağlayan tek yol nehrin üzerinden geçen daracık ve yüksek bir taş köprüydü. Coşkun akan nehir, fırtınanın da etkisiyle köprünün üzerinden aşan dalgalar yaratıyordu. Polidori şatoya bunca yaklaşmışken arabalarının bu dalgalara kapılıp nehrin azgın sularına teslim olacağından korkmaya başlamıştı.

“Sevgili doktor, babamın akademideki işi nedeniyle gelememesi ne kadar kötü değil mi? Gelebilseydi buraları çok seveceğinden eminim,” dedi Mina arabanın penceresinden meraklı gözlerle etrafı incelerken.

“Eminim o da çok isterdi gelmeyi ama bu vaka anlattıkları gibi çıkarsa, makalemi yazarken onun da yardımını isteyeceğim. Kim bilir belki de işlerini bitirince o da gelir.”

Polidori, kan hastalıkları konusunda vatandaşı Marcello Malphigi’den sonra en büyük uzmanlardan birisinin Lord Henry olduğunu çok iyi biliyordu. Malphigi, Papa’nın doktorluğunu yaparken Roma’da öleli neredeyse elli yıl olmuştu. Bu konuda  yaşayan bir efsane olan Henry’nin ise, gelemeyeceği için Prens Vlad’a kendisini önermesi büyük bir onurdu. O da bu konuda yapacağı çalışmalar sonrası makalesini yayınlarken Lord Henry’yi de işin içine katarak borcunu ödeyecekti. Kraliyet Bilimler Akademisinde beraber yapacakları sunumun hayalini kurmaya henüz yolculuğa çıkarken başlamıştı.

Polidori, daldığı hayallerden arabanın aniden sarsılmasıyla sıyrıldı. Pencereden bakınca şatoya giden köprüye girdiklerini gördü. Çamurlu yollarda ağır ilerleyen araba köprünün taş zemininde hızlanmış ama daha çok sarsılmaya başlamıştı. Şiddetli rüzgar ve köprünün üzerinden aşan dalgalar, arabayı dalgalı bir denizde ilerleyen bir tekne gibi sağa sola savuruyorlardı. Polidori, köprünün kenarlarına çarpıp duran tahta tekerleklerin, nasıl olup da parçalanmadıklarına şaşıyordu. Bakışlarını Mina’ya doğru çevirdiğinde, genç kadının gözlerinde korku görmeyi bekliyordu ancak kadının gözlerindeki pırıltı ve hafifçe yukarıya kıvrılmış dudakları bu heyecanın, onu korkutmaktan çok keyiflendirdiğini gösteriyordu.

“Umarım, prens Anton hala hayattadır. Bunca yolu boşuna gelmiş olma düşüncesi korkunç geliyor.”

Mina, adama cevap vermedi. Fırtınanı uğultusu ve arabanın tekerlerinin taş yolda çıkardığı gürültü yüzünden birbirlerini duymakta güçlük çekiyorlardı.

Genç kadın nihayet gözünü nehrin azgın sularından alıp doktora doğru döndü.

“Affedersiniz doktor, bir şey mi söylediniz?”

“Önemli değil, Mina. Umarım sağ salim şatoya ulaşırız diyordum.”

Şatonun ana kapısına varmalarına çok az kalmıştı. Önlerinde oturan muhafızlar arabanın sürücüsüyle daha sık konuşmaya başlamışlardı. Araba bir süre sonra yavaşladı ve durdu. Şiddetli rüzgar, koca arabayı bir beşik gibi sallıyordu. Tahta kapının yükselmeye başladığını gören Polidori Mina’nın elini tutup hafifçe sıktı. Göz göze geldiklerinde ikisinin de yüzlerinde rahatlamış bir ifade vardı. Nihayet sağ salim şatoya varmışlardı.

Polidori, bunca yorgunluktan sonra karnını doyurup uyumak yerine bir an önce hastasını görmek için sabırsızlanıyordu. Hemen yanında bulundurduğu deri çantasını kucağına alıp sıkı sıkı sarıldı. Karşılandıkları zaman mecburi bir tanışma merasimi olacağının farkındaydı ve bir an önce bu aşamayı geçip Anton’un yanına gitmek için izin istemeyi planlıyordu.

İç kapı da açılıp avluya girdiklerinde ilk fırsatta arabadan indi ve elini uzatarak Leydi Mina’nın da inmesine yardımcı oldu. Kadın bir eliyle eteğini toplayıp çamura bulaşmasını engellemeye çalışırken öbür elini Polidori’ye vererek arabadan indi.

Karşılarında iki adam vardı. Birisi ortalamanın üzerinde uzun boylu, siyah saçlı, seçkin giyimli iken öbürü ilkinden bile uzun boylu, darmadağınık sarı saçları olan bir devdi.

Siyah saçlı adam önce Mina sonra da Polidori’ye  doğru başını hafifçe eğerek selam verdi ve Doğu Avrupalılara has bir aksanla İngilizce konuştu.

“Ben Prens Vlad Drakul. Mütevazı evime hoş geldiniz.”

Devam edecek…

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.