Doğu Ekspresinde Cinayet

Filmin kahramanı 3 dakikada nasıl tanıtılır?

Doğu Ekspresinde Cinayet, ünlü polisiye roman yazarı Agatha Christie’nin ilk olarak 1934 yılında yayınlanmış bir eseri. Cinayet romanlarının kraliçesi olarak da bilinen Christie’nin en başarılı romanlarından biri aynı zamanda. Filmle ilgili bir şeyler söylemeden önce kısaca edebiyattaki bu türden bahsetmekte yarar var.

Ecnebilerin ‘cozy mystery’ dedikleri bu alt türde her ne kadar işlenen suç cinayet olsa da çok fazla şiddet unsuru olmaz. Kahraman bazen ufak tefek tehlikeler atlatır atlatmasına ama sonunda, işi silahı ya da atletik becerileriyle değil düşünce gücü ile çözer. Bir nevi bulmaca da diyebilirsiniz bu romanların kurgusuna. Görece küçük bir topluluk bir bahaneyle belli bir yerde kapanıp kalır ve beklenmedik bir cinayetin işlenmesiyle neredeyse herkes bir şüpheliye dönüşüverir. Bu aşamada ya zaten o topluluğun içinde olan ya da olayı çözmesi için davet edilen dedektif devreye girer ve Sir Arthur Conan Doyle’un ünlü kahramanı Sherlock Holmes tarzı çıkarımları ve kıvrak zekasıyla olayı çözer. Grubun bir araya toplanması ve kimsenin kolayca suç mekanına girip çıkamaması için bir gerekçe bulunur genellikle. Örneğin şehirden uzak bir malikanede verilen bir davet ya da dağın başında şatodan bozma bir otelde bir araya gelen müşteriler romanın karakterlerini oluştururlar.

Doğu Ekspresinde Cinayet romanında ise adından da anlaşılabileceği gibi bu kapalı mekan bir tren. Romandaki zeki ve başarılı dedektif ise Christie’nin gözde kahramanı Belçikalı Hercule Poirot’dur. Poirot egzantrik kişilik özellikleri ile de zekası ve mantık becerisi ile de Sherlock Holmes’ü aratmayacak bir karakterdir. Bu arada muhteşem bıyıklarını da unutmamak lazım.  Agatha Christie’nin, romanın 1974 yılındaki sinema uyarlamasında Albert Finney’i role en uygun aktör olarak gördüğü ve oyuncunun bu sayede diğer adaylar Alec Guiness ve Paul Scofield’in önüne geçip rolü kaptığı söylenir. Ancak Christie’nin Finney’in bıyığını yeterince görkemli bulmadığı ve 2017 uyarlamasında Kenneth Branagh’ın bu sebeple alışılmadık derecede büyük ve gösterişli bir takma bıyık kullandığını da hatırlatalım. Filmin yönetmeni ve başrol oyuncusu Kenneth Branagh’ı edebiyat, özellikle de Shakespeare uyarlamalarından hatırlıyor olabilirsiniz.

Bu girişten sonra artık filmin ana karakterinin seyirciye 3 dakika içinde, üç dört satır diyalogla nasıl tanıtıldığını konuşmaya başlayabiliriz. Yazının bu kısmı çok önemli ‘spoiler’lar içermiyor ama yine de okumadan önce filmi seyretmeniz daha iyi olabilir. Kararınızı verdiyseniz ya da yazıya ara verip filmi izleyip geldiyseniz başlıyorum.

Öncelikle şunu söyleyeyim ki benim için sinema filmleri iki ana gruba ayrılmakta. Bunlardan birinde senarist tembel ya da tecrübesizdir. Karakterlerin tanıtılması ve filmin devamını izlerken bilmeniz gereken şeylerin anlatılması konusunda gazete ve TV haberi, kişinin özelliklerine doğrudan değinen diyaloglar ve arka ses gibi ilk akıllarına gelen yöntemi kullanırlar. Bu yöntemler hem eskimiş ve sıkıcıdır hem de çoğu zaman rahatsız edici derecede yapaydır. Diğer grup filmlerde senarist daha yaratıcı ve çalışkandır. Gerekli ön bilgileri seyirciyi sıkmadan verir ve bir çok sahnede bir taşla iki hatta üç kuş vurmayı başarır. Belli bir bütçenin üzerindeki Hollywood yapımlarının çok derin ya da başarılı olmayanlarında bile bu konuda kullanılan teknikler bu filmleri bahsettiğim ikinci gruba sokacak kadar yetkindir. İşte bu yazıda konu edindiğimiz filmin senaryosu da bu tür usta işi tekniklerden örnekler taşıyor.

Burada bahsedeceğimiz kısım filmin ilk üç dakikası. Bu süre içinde çok kısıtlı bir diyalogla filmin ana karakterinin bir çok farklı yönünü tanıtmanın yanısıra oldukça uzun ve çetrefilli olan hikaye boyunca seyircinin kahramanımızı desteklemesi için yeterli sempati de yaratılıyor.

Filmin açılışında Kudüs şehrini görüyoruz. Bir süre sonra kamera sokaklarda koşturan 7-8 yaşlarındaki bir erkek çocuğu takip etmeye başlıyor. Yerel kıyafetler giymiş olan çocuğun elinde üstü örtülü bir sepet var. Çocuk otelin mutfağına vardığında bu sepette yumurtalar olduğunu görüyoruz. Görevliler yumurtaları büyük bir özenle belli bir süre pişirip yine aynı özenle kahramanımıza sunuyorlar. Yan yana iki haşlanmış yumurta. Kahramanımızın kahvaltısını yapmasını bekleyen polis şefinin ve otel çalışanlarının heyecanla izledikleri sahnede Poirot yumurtaları beğenmez. Çalışanlar telaş içinde çocuğu yeni yumurtalar getirmesi için gönderirler. İkinci denemede yine aynı özenle sunulan yumurtaları bir kuyumcu hassasiyetiyle ölçen Poirot iki yumurtanın yine eşit büyüklükte olmadığını görür. Bu kez yumurtaları getiren çocuk da karşısındadır ve herkes çok gergindir. Poirot çocuğa gülümseyip onu rahatlatacak şu sözleri söyler:

“Tavuk yüzünden. Bunlar güzel yumurtalar. Sen ye.”

Sonra kalkar ve tüm şehir halkının sonucunu heyecanla beklediği davayı çözmek için meydanda toplanan kalabalığın ve üç şüphelinin karşısına çıkmak üzere yürüyüşüne başlar. Tapınaktan çok değerli ve kutsal bir emanet çalınmıştır. Şüpheliler ise bir haham, bir rahip ve bir imamdır. Poirot meydana doğru ilerlerken yerdeki hayvan pisliğine basar. Bu şanssız olaydan dolayı çok rahatsız olduğu bellidir. Çözümü ise şöyle ifade eder:

“Eşitsizlik var. Eşitleyelim.”

Bunu söylerken temiz olan diğer ayağını da pisliğe basar.

Daha sonra meydanda yaptığı konuşmada zeka, dikkat ve çıkarım yeteneklerini konuşturduğu o meşhur tarzıyla olayı çözüverir. Bu çözüme ulaşırken izlediği düşünce çizgisinde izleyicinin gönlünü kazanacak bazı incelikler var ancak filmi izleme keyfinizi kaçırmamak için bunların ayrıntılarına girmeyeceğim.

Poirot’nun garip kişilik özellikleri ve takıntıları olduğu bilinir. Tüm romanlarda ve bugüne dek yapılmış en önemli çevrimlerden olan 1974 yılı yapımında da bu özelliklerden örnekler vardır ancak bahsettiğimiz bu giriş sahneleri bazen antipatik de olabilen bu gariplikleri tanıtmanın ötesinde bir işleve sahip.

Bu sahnelerde ve esas maceranın yaşanacağı Doğu Ekspresi yolculuğuna çıkmadan önce ve yolculuk esnasında Poirot’nun tekrarlayacağı bazı kilit ifadeler, kahramanımızın dedektiflik konusundaki yetenekleri ne kadar üst düzeyde olursa olsun, bu davada neden zorlanacağının ipuçlarını seyircinin bilinçaltına işleme vazifesi de görüyorlar. Katilin kim olduğunu bulmak ve en önemlisi bu durumda oluşan sorunu çözmek için takıntılarıyla da mücadele etmesi gerekiyor.

Poirot’nun en önemli ilkelerinden biri şu sözlerinde gizli:

“Doğru vardır, yanlış vardır. Arası yoktur.”

Hayatını suçluların yakalanmasına yardımcı olup masumları korumaya ve ‘adaleti sağlamaya’ adamış bir adamdan bahsediyoruz. Yumurtaların bile eşit olmamalarından rahatsız olan, karşısındaki insanın kravatını düzelttirmezse huzursuz olan mükemmeliyetçi, idealist bir adam.

Hem filmin hem de yazının tadını kaçırmamak için çok daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Ancak eklemek istediğim bir şey daha var. Yumurta bildiğiniz gibi insan ruhunu temsil eden bir sembol olarak da kullanılır. Bu açıdan baktığınızda ve Poirot’nun; “Benim bir avantajım var; dünyayı sadece olması gerektiği gibi görebiliyorum ve öyle olmadığında kusur bir suratın ortasındaki burun gibi ortaya çıkıyor,” sözündeki yaklaşımını da ele aldığımızda bahsettiğimiz sahnelerin daha derin dini ve felsefi okumalara da açık olduğunu söylersek acaba abartmış olur muyuz?

Sizlerin yorumlarınızı da merakla bekliyorum. Bu arada filmi sinemada izledim. Aksiyon veya gerilim bekleyenleri tatmin etmeyeceğini söylememe gerek yok. Filme benim verdiğim not bahsettiğim usta işi bölümlere rağmen 10 üzerinden 6.

Puanı düşüren faktörler ve filmin genel eleştirisi ise başka bir yazının konusu. İyi seyirler dilerim.

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.