Yazar Arşivleri: mustyword

KAR – Bölüm VIII

yolsketch

 

 

Eyüp’e, Şile otobanına girmesini söyledikten sonra Remzi’nin numarasını aradım. Telefonu hemen açıp konuştu.

“Durum nedir?”

“Mekanı terkettik. Kızımla torunum da yanımdalar —”

“Ayhan sen misin? Eyüp’ün telefonunu mu aldın? Adamlardan hiç birini canlı ele geçirebildiniz mi?”

Çok hızlı konuşuyordu. Sesindeki endişe fark edilmeyecek gibi değildi.

“Maalesef. Son kalan adama teslim oldum ama yeterince bilgi alamadım. Adam Irak ve Suriye ile ilgili bir şeyler sordu.”

“Neden soruyormuş bunları? Ne ilgin var ki senin? En son yirmi yıl falan olmamış mıydı sen oraya gideli?”

“Evet. Evet. Suriye’ye de hiç gitmedim zaten. Dertleri ne anlayamadım. Eyüp son kalan adamı da vurmasaydı belki ondan bir şeyler öğrenebilirdik. Sende neler var?”

Görüşmemizin başından beri ilk kez duraksadı.

“İstanbul’da son bir haftadır bir hareketlilik var. Adamın biri çok para harcıyor ve çevresine bir sürü adam toplamış.”

“Kimmiş o?”

“Iraklı bir kaçakçılık baronunun sağ kolu adam. Uyuşturucu, silah, insan… Her şey var bunlarda.”

“Benimle ne işleri varmış? Neredeymiş bu adam?”

“Esas adam Bekri Hamid. Adam Türkiye’de değil. En güvenilir adamlarını Türkiye’ye göndermiş. Bilgi toplamaya çalışıyorum.”

“Remzi, bu iş artık ölüm kalım meselesinin de ötesinde. Kızım ve torunumun da güvenlikleri tehlikede. Ne yap et işe yarar bir bilgi ver bana.”

“Sen ne yapacaksın bu arada. Bir süre ortada görünme.”

“Niyetim de o zaten. Senden haber bekliyoruz.”

Telefonu tekrar Eyüp’e verdim. Bu arada artık şehir merkezi ortamından çıkmıştık ve yolun etrafındaki renkler griden yeşilin tonlarına dönmüştü. Arada sırada bir köy veya bir kaç çiftlik evi çıkmaya başlamıştı karşımıza. Arabada benim telefonla konuşmam dışında sessizlik hüküm sürüyordu. Elif hala annesine sarılıyordu ama biraz daha rahatlamış görünüyordu. Bebeği ile ilgilenmeye başlamıştı. Hülya ise bir koluyla Elif’i sararken diğer eliyle arabanın kapı kolunu sıkı sıkı tutuyordu. Sanki birazdan duracakmışız da kapıyı açacakmış gibi. Gözleri arabanın camından akıp giden manzaradaydı ama aklının orada olduğunu hiç sanmıyordum.

Bunca travmadan sonra onları bir süre rahat bırakmaya karar verdim. Eyüp’e döndüm.

“Senin ev Polonezköy’ün ne tarafında?

“Bu taraftan gidince köyden sonra yaklaşık on dakika mesafede. Evde hazır bir şey yoktur. Yolda yemek için mola verebiliriz. Gözden uzak tesisler var.”

“Olur.”

Herkesin karnını doyurup kendini biraz toparlaması için iyi olurdu bu mola. Ben de bu arada Eyüp’le biraz konuşma fırsatı bulurdum. Yemek kalitesi önemli değildi. En az müşteri bulunan, en gözden ırak yeri tercih edecektim. Yol kenarındaki tesisleri izlemeye başladım.

 

 

fast food restaurantsketch

 

 

Polonezköy’e yaklaşırken hiç bir tabela görmeseniz bile bir şeylerin değiştiğini farkediyordunuz. Her şey daha derli toplu, daha temiz görünmeye başlıyor. Binalar daha bakımlı, boyalar daha parlak, yollar da daha temiz.

Gözüme kestirdiğim bir tesis görünce Eyüp’e işaret ettim. Benzin istasyonu da olan küçük bir yerdi. Park yeri tamamen boştu. İyi iş yapan bir yer gibi görünmüyordu. Yani tam da benim istediğim gibi bir yerdi.

Restoran girişinin hemen yanına park ettik. İçeriye girerken etrafı inceledim. Restoranın büyük bir bölümü çevresindeki ağaçlar yüzünden yoldan görünmüyordu. Bahçe düzgün biçilmiş çimenlik ve üzerinde patikalar oluşturan taş bloklar ile kaplıydı. Binanın sağı ve solu üçer metre genişliğinde patikalarla arka bahçeye bağlanıyordu. Giriş dışında bahçenin dört bir yanı yüksek ağaçlarla kaplıydı.

Burası self servis bir restorandı. Hülya, Elif’i de elinden tutarak yemeklerin bulunduğu bölüme geçti. Tepsilerine alacakları yemekleri seçerken eğilip Elif’e de soruyordu. Elif de eliyle göstererek ve başını sallayarak cevaplıyordu annesini.

Böylesi benim de işime geliyordu. Biz de Eyüp ile hızlıca yiyecek bir şeyler seçip kenarda bir masaya çekildik.

“Bir planın var mı?” dedi.

“Aslında olayların biraz yatışmasını beklemek ve bu sırada kızımla torunumu tehlikenin dışında tutmak dışında bir planım yok.”

“Kusuruma bakmazsan bir şey soracağım,” dedi Eyüp.

“Sor tabii.”

“Kızınla aranızda ne var?”

“Dört yıldır konuşmuyoruz.”

“Neden? Karını dört yıl önce kaybettiğini duymuştum. Sanırım sen de eve giren ve onu vuran hırsızları vurmuşsun.”

“Doğru duymuşsun. Her zamanki gibi kahraman polis Ayhan suçluları mıhladı.” Kulağa espri gibi gelse de söylediklerim ikimizi de güldürmedi.

“Annesini kurtaramadığın için mi sana kızgın?”

“Hayır. Kocası yüzünden.”

“O da o gün vurulmuştu sanırım. Onu kurtaramadığın için mi kızgın sana?”

“Hayır kurtaramadığım için değil Eyüp. Onu vurduğum için.”

 

 

Devam edecek …

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm VII

 

 

bmw-copy

 

Kızımı ve torunumu rehin alan ekipten kalan tek kişi karşımda oturan maskeli adamdı. Ekipteki diğer arkadaşlarını kaybettiğini farkında olmalıydı.

Sesini duyduğum anda onun telefonda benimle konuşan kişi olduğunu anlamıştım. Ekipten son kalan o olduğuna göre ölmemesi gerekiyordu. Aksi halde olup biteni anlamak için bilgi alabileceğim kimse kalmayacaktı.

Biraz vakit kazanmak ve mümkün olursa kelepçemi gevşetebilmek için konuşmayı uzatmam gerekecekti. Bir boşluğunu yakalarsam Eyüp’e işaret verecektim ama bunu yapmadan önce ellerimi çözmüş olursam kızımı koruma şansım artardı.

“Söyle bakalım ne söyleyeceksen,” gözünü bir an bile benden ayırmıyordu konuşurken.

“Artık beni ele geçirdiğine göre torunumu da görmek istiyorum.”

Torunum Elif’in sağlığının yerinde olduğunu görmekten öte nerede tutulduğunu öğrenmek ve belki de adam onu getirirken açık vermesini sağlamaktı amacım. Böylece Eyüp devreye girebilecekti.

“Sen önce biraz öt de onun da zamanı gelir. Pazarlık yapacak durumda değilsin.”

Ellerinde parmaksız eldivenler vardı. Tabancayı o kadar sıkı tutuyordu ki parmakları bembeyaz olmuştu. Terleyen ellerini sık sık yeleğine siliyordu ve bunu yaparken tabancayı alelacele bir elinden diğer eline aktarıyordu. Yüksek perdeden konuşsa bile vücut dili benden hala çekindiğini söylüyordu. Görünen o ki ilk ekipten kurtulmam ve teslim olmadan önce üç adamını daha etkisiz hale getirmem maskeliyi etkilemişti.

“Pekala sor bakalım. Saklayacak bir şeyim olmadığı gibi senin işine yarayacak bir şey bildiğimi de sanmam.”

“Sen orasına karışma. Söyle bakalım ilk olarak ne zaman Irak’a gittin?”

Bu soru beni o kadar şaşırttı ki az önce bir kenarından tuttuğum çengelli iğne elimden kayıp tekrar bacaklarımın arasına düştü. Son yıllardan bir soruşturmaya dair bir soru bekliyordum. Bilerek ya da bilmeyerek tezgahını bozduğumuz bir mafya liderinin işi olmalı diyordum kendi kendime ama bu soru beni hazırlıksız yakalamıştı. Yine de cevapladım.

“Sanırım yirmi yedi yıl olmuş,” dedim.

“Peki Suriye’ye ne zaman gittin?”

“Suriye’ye hiç gitmedim.”

“Yalan söyleme. Bunları zaten biliyorum.” İlk kez sinirlenmişti.

“Gerçekten hiç gitmedim. Beni başkasıyla karıştırıyor olmayasınız?” Olabildiğince saygılı konuşuyordum. İleride onun dengesini bozmak için sinirlendirmem gerekebilirdi ama şimdilik hem ben ondan bilgi almalıydım hem de ani ve tehlikeli bir hareket yapmasına sebep olmamalıydım.

“Peki Irak’a en son ne zaman gittin?”

“Tam hatırlayamıyorum. Belki yirmi yıl olmuştur.”

Oturduğu yerde hafifçe doğruldu ve silahı yine kızıma doğrulttu. Mesajı almıştım.

“Tamam tamam. Şimdi hatırladım. Sanırım en son on dokuz yıl önce gitmiştim,” derken bir yandan çengelli iğneyi tekrar yakalamayı başarmıştım. Maskeliye belli etmeden iki elimin arasında ucunu açtım.

“Elimde son bir iki yılda Irak ve Suriye’ye en az üçer kez girip çıktığına dair bilgi var. Aklını başına topla ve doğru cevap ver. Yeterince vakit kaybettim zaten.”

Artık çok sinirlenmişti. Aniden ayağa kalkıp silahını yerde oturan Hülya’nın şakağına dayadı.

“Saçma sapan cevaplar verir veya beni oyalarsan pişman olursun.”

Bu tehdidi yapar yapmaz Hülya’nın kaburgalarına doğru bir tekme savurdu. Bir an gözlerimi kapattım ve sıkılı dişlerimin arasından bağırdım.

“Dur. Ne istersen sor cevaplayacağım. Yeter ki dur.”

Hülya darbenin etkisiyle inlemiş ama bağırmamıştı. Elif’in duymasını istemediğinden sessiz kaldığını anladım.

İşler kontrolden çıkmaya başlamıştı. Gerçekten de neredeyse yirmi yıldır Irak’a hiç gitmemiştim. Suriye’ye ise hiç gitmemiştim ama anlaşılan bu adamlara bir yerlerden yanlış bilgi verilmişti. Şimdi onu kandırmaya çalıştığımı düşünüp sinirleniyordu. Neye inandıklarını anlayıp ona göre cevap vermeliydim ama tutarsız vereceğim bir cevapla işler çok kötüye gidebilirdi.

“Ne kadar ciddi olduğumu göstermek için o yukarıdaki moruğu vurmamı ister misin? Sonra sıra kızına gelir. En sonunda da minik torununla bitiririz işimizi. Ne dersin? Ha ne dersin?”

“Hayır… Hayır sakın böyle bir şey yapma. Hiç bir şey saklamayacağım. Ne kadar ciddi olduğunun farkındayım.”

Bir yandan yalvarır ve ne kadar çaresiz olduğumu göstermeye çalışırken bir yandan da iğneyi sağ bileğimi saran kelepçenin tırtıklarının olduğu yere yavaşça itmeye çalışıyordum. Ağlamaklı bir şekilde konuşur ve öne eğilirken adam görmeden bunu yapmam gerekiyordu. İğneyi tırtıklı bölmeye plastiğe saplamadan sokarsam kelepçeyi gevşetebilecektim.

Adam cesaretlenmişti. Bana doğru bir adım atıp bağırdı.

“Konuş o zaman. En son ne zaman ve neden Irak’a gittin?”

Madem bildiklerini zannediyorlardı o halde bana neden tekrar soruyorlardı? Bir şeyi itiraf ettirip infaz mı edeceklerdi yoksa başka bir bilginin mi peşindelerdi. Kendimi zorlamama rağmen bir türlü anlayamıyordum bu olup bitenleri. Adamın istediği cevapları vermekte zorlanacağım kesindi artık. Bir an önce kelepçeyi gevşetip uygun bir anda Eyüp’e de işaret verip harekete geçmeliydim.

Bir tahminde bulundum. Olaylar şimdi patlak verdiğine göre düşündükleri tarih çok eski olamazdı. Son üç ayım da hastanede geçtiğine göre şansımı denemeye karar verdim.

“Beş ay. Sanırım en son beş ay önceydi,” dedim.

“Ne amaçla gittin peki?”

“Eski dostlarımı görmek ve alışveriş yapmak için.”

Daha önce Hülya’ya doğrulttuğu silahı artık bana doğrultuyordu. Sona yaklaştığımızın farkındaydım. Benden istediğin alsa da alamasa da önce beni vuracak daha sonra da sıra rehinelere gelecekti anlaşılan. Elimi çabuk tutmalıydım. Sağ bileğimi hafifçe büktüğümde kelepçenin gevşediğini farkettim. Başarmak üzereydim. Sağ tarafı biraz gevşettikten sonra iğneyi bu kez sol taraftaki kelepçeye sokmaya başladım.

“Saçma sapan konuşup sinirimi bozma. Aradığın şeyi alıp Türkiye’ye sokabildin mi, onu söyle.”

Bunları söyledikten sonra ciddiyetin göstermek için bu kez tabancanın dipçiği ile benim yüzüme çok sert bir darbe indirdi. Sol şakağıma ve gözüme bıçak gibi bir ağrı saplandı ve koltukta arkaya doğru savrulurken iğneyi bir kez daha elimden düşürdüm. Gözlerim yaşarmıştı ve net olarak göremiyordum. Sol gözüm şişmeye başlamıştı. Adam tam karşımda duruyordu ama ellerim bağlı olduğundan hamle yapamıyordum. Eyüp harekete geçene kadar ise maskeli Hülya’ya ulaşabilirdi. Durumun kontrolünü tamamen kaybetmeye başlamıştım.

“Neyi soruyorsun. Bir çok şey getiriyorum,” diyerek vakit kazanmaya çalıştım.

“Hala dalga geçiyorsun. Bir çok şeymiş. Neyi sorduğumu pekala biliyorsun. Yıllar öncesinden yarım kalan bir şey. Sen akıllanmayacaksın. İstersen torununu da buraya getireyim ne dersin?”

Maskeli çok sinirlenmişti ve korkusunu yenmişti ama bu durum artık bana avantaj sağlamıyordu. Onu oyalayıp gafil avlayabileceğim bir fırsat yaratma şansım kaybolmuştu. Tatmin edici cevaplar verebilecek kadar bilgim yoktu. İğneyi bir iki kez parmağıma batırdıktan sonra tekrar elime almayı başarmıştım bu arada.

“Sakın yapma bunu. Gerçekten bildiğim her şeyi söyleyeceğim.”

“Onu Türkiye’ye getirmeyi başardıysan şimdi nerede?”

Neden bahsettiği ile ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Düşünür gibi yaparken bir yandan da sol elimi kelepçeden kurtarmaya uğraşıyordum.

“Seninle paylaşabiliriz istersen,” dedim.

Neden bahsettiğimizi bilmesem de insanların açgözlülüklerinin sadakat hislerinden daha güçlü olduğu gerçeğinden faydalanmaya çalışıyordum. Eğer peşine düştükleri bu şeyin maddi bir değeri varsa adamın kafasını karıştırabilirdim belki. Ekipten geriye sadece maskeli kaldığına göre belki de aklını çelmem daha kolay olurdu.

“Sen beni aptal mı sandın?”

Baltayı taşa vurmuştum anlaşılan. Adam çılgına dönmüştü. Olanca gücüyle bir tekme savurdu bacaklarıma. Dengemi kaybedip koltuktan aşağıya yuvarlandım. Yere düştüğümde hızını alamayıp göğsüme de bir tekme attı. Ayağında ağır botlar vardı ve tekmenin şiddetiyle bir an nefesim kesildi ama iki elimin arasında sıkıştırdığım iğneyi bu kez düşürmemeyi başarmıştım. Yerde acıyla kıvranırken bir yandan da kelepçeyle uğraşıyordum. Adamın sabrı tükenirse öfkesi rehinelere yönelebilirdi.

Benim çok çaresiz durumda olduğumu düşünmüş olmalı ki Elif’i tuttuklarını düşündüğüm odanın kapısına doğru yöneldi. Yürürken silahını bana doğru tutmaya devam ediyordu. Bir an büyük bir umutsuzluğa kapıldım. Elif’i beni tehdit etmek için kullanacağı düşüncesi bile beni korkudan titretmeye yetiyordu. Eyüp’e işaret verirsem kimseye bir şey olmadan adamı vurabilir miydi? Öte yandan bunu başarsa bile adam ölürse ve ben işin içyüzünü anlayamazsam ailem belki de hiç bir zaman güvende olamayacaktı.

Maskeliye belli etmemeye çalışarak kelepçenin sol halkası üzerinde çalışmaya devam ettim. Henüz gevşetememiştim. Adam kapının koluna uzandığında bir an için bakışlarını üzerimden ayırdı. Aynı anda müthiş bir patlama sesi duydum. Maskeli daha kapıya dokunamadan vurulmuştu. Başımı çevirdiğimde elinde pompalı tüfekle Eyüp’ün içeriye girdiğini gördüm. Bu arada kelepçeyi gevşetmeyi başarmıştım.

“Ne yaptın Eyüp. Tam da kurtulmuştum. Şimdi nasıl konuşturacağız adamı?”

“Boşver şimdi onu. Adam kontrolden çıkmıştı.”

Bir bakıma haklıydı. Adam Elif’i de yanına alsaydı işler çok daha tehlikeli hale gelebilirdi. Ben kelepçeyi çıkarıp ayağa kalkarken Eyüp de Hülya’nın ağzındaki bezi söktü ve cebinden çıkardığı bir bıçakla ellerini bağlayan plastik kelepçeyi çözdü.

Hülya hiç bir şey söylemeden hemen Elif’in bulunduğu odaya yöneldi.

Ben de kızımın ardından odaya girdim ve torunumu çözmesine yardım ettim. Büyük bir şok geçirdikleri kesindi ama emin olamadığım şey kızımın onları kurtardığımız için müteşekkir mi olduğu yoksa tüm bunlara sebep olduğum için bana kızgın mı olduğuydu.

Üst kata çıkıp Zeynep hanıma artık ortaya çıkabileceğini, her şeyin bittiğini söyledim. Hala tir tir titreyen kadıncağızı, evine vardıktan sonra polisi araması için tembihleyip yolladıktan sonra vakit kaybetmeden biz de evden ayrıldık. Eyüp’ün arabasına binene dek hiç birimiz tek kelime etmemiştik.

Hayatımızın bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde değiştiği kesindi. Burayı ve eski hayatımızı geride bırakmak zorundaydık ama Eyüp arabayı çalıştırdığında nereye gideceğimizi dahi bilmiyorduk.
oyuncak bebek

 

 

Arabaya binmeden önce maskeliyi kontrol ettiğimde onun da ekip arkadaşlarıyla aynı akibeti paylaştığını anlamam uzun sürmedi. Maskesini çıkardığımda ise ne ben ne de Eyüp adamı tanıyamadık. Üzerinde de bize bilgi verebilecek bir şey bulamadık. Başladığım noktaya dönmüştüm. Sabaha karşı başlayan olayların sebebine veya arkasında kimin olduğuna dair hala en ufak bir fikrim dahi yoktu.

Hülya hiç konuşmadan annesinin fotoğraflarının da olduğu bir albümü ve ihtiyaç duyabileceği bir kaç eşya ve kıyafetlerini bir çantaya doldurdu. Elif’in kıyafetlerini ve oyuncak bebeğini de aldıktan sonra evi az önce girdiğimiz gibi arka bahçeden terkettik. Evden arabaya varana kadar Elif, Hülya’nın kucağından inmedi. Tüfeği ve çantaları bagaja koyduktan sonra ben ön koltuğa oturdum. Hülya ile Elif de arka koltuğa geçtiler.

“Bu adamların tahmin edemeyeceği güvenli bir yere gitmemiz lazım,” dedim.

“Senin bir önerin yoksa benim Polonezköy’deki evime gidebiliriz,” diyen Eyüp bir yandan da moral vermek için sık sık aynadan Elif”e bakıp gülümsüyordu.

O korkutucu cüssesine rağmen insanların ve bilhassa da çocukların güvenini hemen kazanmayı bilen bir adamdı. Ancak Elif yaşadığı şokun etkisiyle bir eliyle oyuncak bebeğine diğer eliyle de annesine sıkı sıkı sarılmış halde gözlerinin bizden kaçırıyordu.

“Eğer sana ait olduğunu bilen yoksa olabilir,” diye cevap verdim.

“Tapuda benim ismim geçmiyor ve komşularım da beni neredeyse hiç görmediler. Karşılaştığım insanlar beni ara sıra İstanbul dışında kaçamak yapan bir müteahhit olarak tanıyorlar. Aslında kaçamak kısmı dışında pek de yanlış sayılmaz.”

“Oldu o zaman. Vakit kaybetmeden gidelim.”

Arkama doğru döndüm.

“İyi misiniz? Yaralanmadınız ya? Acıktıysanız bir yerlerde bir şeyler atıştıralım.”

Henüz konuşurken söylediklerimin ne kadar saçma olduğunu düşünüyordum. Bir cevap alamadığımı gören Eyüp lafa girdi.

“Vakit kaybetmeyelim. İstanbul’da ne kadar az kişiye görünsek o kadar iyi. ”

“O konuda haklısın,” dedim. “Eşkalimiz kısa sürede polise verilecektir. Bu adamlar polisin elindeki her bilgiye ulaşabilir.”

“Köye yakın bir yerde bir şeyler yeriz,” dedi Eyüp.

Kızımdan bir cevap almak için üstelememe gerek kalmadığına sevinmiştim. Zaten çok korkmuş olan Elif’i teselli edemezken bir de annesiyle aramızdaki gerilimden etkilenmesini istemiyordum. Hepimiz Eyüp’ün bu fikrini sessiz kalarak onaylamıştık. Kızım ve torunum ile olan sorunlarımı zamana bırakıp bir kez daha bugünkü olaylara odaklanmaya karar verdim.

Bizim öğrenebildiğimiz tek şey olayın yurtdışı bağlantılı olduğuydu. Maskeli adam, yıllar öncesinden yarım kalan bir şey derken ne demek istemişti acaba? Şimdi son görüşmemizden bu yana Remzi’nin neler öğrendiğini bilmek istiyordum. Benim cep telefonumun izlenme ihtimali yeniden önem kazanmıştı. Telefonun sim kartını çıkarıp kırdım ve telefonu da arabanın camından dışarıya fırlattım.

“Telefonunu verir misin?”

Ben daha soruyu sorumu tamamlamadan Eyüp’ün telefonunu cebinden çıkarıp bana uzattığını farkettim. Son aramalara bakınca Remzi’nin ismini bulmam zor olmadı. Onun bizden daha fazla bilgiye ulaşmış olmasını umarak eski dostumun telefonunu çaldırmaya başladım.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm VI

 

spassketch

 

 

Harekete geçmeden önce evin içinden gelen seslere kulak kabarttım. Adamların yerleri ile ilgili olabildiğince bilgi almaya çalışıyordum. Koridorun ucunda beklerken içlerinden birisinin sesini duydum.

“Ben tekrar yukarıya çıkıyorum. Arka taraftan gelmeye çalışabilir.”

Konuşan az önce yukarıdaki pencereden gördüğüm adam olmalıydı. Belirgin bir aksanı yoktu. Yalnız olduğumu düşündüklerini anladım. Eyüp’le birbirimize baktık ve sessizce mutfağa doğru geri çekildik. Koridordan görünmeyecek şekilde kapının arkasına çömeldik. Bir dakika kadar bekledikten sonra yine hiç konuşmadan harekete geçtik. Eyüp koridorun sol tarafında salona ve hole yakın olan duvara yanaştı ve beklemeye başladı. Ben bir kaç saniye etrafı dinledikten sonra silahımı hazır hale getirip ilerledim. Yüzümü girişe doğru çevirip merdivenlerden gerisin geri tırmanmaya başladım. Çok yavaş hareket ediyordum. Yukarıya çıkan adam pencereden bahçeyi gözetlemekle görevliydi ama salondaki ve holdekiler alt katı kolaçan etmek için dolaşabilirlerdi.

Merdivenin doksan derece açıyla sağa ve yukarıya kıvrıldığı köşeyi geçtikten sonra yüzümü de yukarıya çevirdim. Artık aşağıdan görülemeyecek bir yerdeydim. Adamın bahçeyi gözetlediği oda, merdivenden çıkınca tam karşımda olacaktı. Eyüp benden bir işaret gelene kadar harekete geçmeyecekti. Eğer rehineleri beklediğim gibi yukarıda tutmuyorlarsa erken harekete geçmemiz onları tehlikeye atabilirdi.

Üst kata ulaşmama bir kaç basamak kala adamı gördüm. Odanın kapısı ardına kadar açıktı ve adam dışarıya bakmak için pencerenin önünde duruyordu. Onu rahatlıkla vurabilirdim ama kırılan cam ve yere düşen adamın çıkaracağı ses aşağıdan duyulabilirdi. Önce kızımın ve torunumun nerede olduklarını öğrenmek istiyordum. Adam evime gelen ekiptekiler gibi siyah bir takım elbise giymişti. Bahçeyi daha iyi görebilmek için olsa gerek pencereye iyice yaklaşmış ve ellerini her iki yandan pencere pervazına dayamıştı. Elinde silahı olmadığına göre onlara farkettirmeden eve girebileceğime ihtimal vermiyor olmalıydı.

Adamı böyle gafil avlama şansını bir daha bulamayabilirdim. Önce onu etkisiz hale getirip üst katı daha sonra aramak veya önce kızım ve torunumu tuttukları yeri saptayıp sonra harekete geçmek arasında bir seçim yapmam gerekiyordu.

Ben bunları düşünürken adam bir anda sağ elini cebine götürdü. Hareket ederken gözünü bahçeden ayırmıyordu. Bir cep telefonu çıkardı ve konuşmaya başladı. Bilgi alabilme umuduyla dinlemeye başladım. Bir iki basamak aşağıya inip silahımı adama doğrulttum. Arkasına dönse bile beni göremeyebilirdi çünkü ona göre çok aşağıdaydım. Yere doğru bakarsa başımı ve omuzlarımı görebilirdi belki. Böylece hedef de küçültmüş oluyordum. Benim onu vurmam ise son derece kolaydı. Yine de gürültü olmaması için bu tür bir çatışmanın olmamasını diliyordum.

“Hayır efendim, henüz gelmedi.”

Onları peşime takan kişiyle konuşuyor olmalıydı.

“Doğrudur efendim. Çoktan gelmiş olma… Hayır efendim hiç bir hareketlilik yok.”

Benim polise haber vermeyeceğimi tahmin ediyor olmalıydılar ama her ihtimali de değerlendirdikleri açıktı.

“Rehineler güvende efendim. Eğer adamı konuşturamazsak veya vurmak zorunda kalırsak ne yapmamızı emredersiniz?”

Kızım ve torunumun hayatta olduklarını duyunca midemde saatlerdir sıkılı olan o yumruk biraz olsun gevşedi. Benimle işleri bitmeden onlara bir şey yapmayacaklarını bilsem de emin olamıyordum o ana kadar. Adam uzunca bir süre bir şey söylemeden karşı tarafı dinledi.

“Anlaşıldı efendim. Ölse bile adamı evde bırakmayacağız.”

Telefonu tekrar cebine koydu ve koca bir kedi gibi gerindi. Bu kadarı benim için yeterliydi. Kalan bir kaç basamağı da sessizce tırmandım. Sol tarafımdaki odadan boğuk bir kaç inilti geldi. Adam dönüp bakmadı bile. Hızla arkasına yanaştım. Varlığımı hissetti ve kafasını çevirdi ama çok geç kalmıştı. Onu sağ yanağından vurdum ve düşmekteyken sarıldım. Sanki yanımda yürürken ayağı takılmış bir arkadaşımmış gibi tutup yere düşmesine mani oldum. Sağ çaprazından ateş ettiğim için cam kırılmamıştı. Sadece silahın boğuk sesi duyulmuştu.

Adamı yavaşça yere bırakıp etrafı dinledim. Yan odadan gelen iniltiler ve tıkırtılar dışında bir ses duyamadım.

Manzara korkunçtu. Delik uçlu mermi sağ yanaktan girip sol kulağın üzerinden çıkmıştı ama ortada yanak ya da kulak denilecek bir şey kalmamıştı.

Şiddetli bir mide bulantısı ile beraber olduğum yerde çömeldim. Sabah yediğim tost ve çayın acı bir safra ile karışık kokusu ağzıma kadar yükseldiğinde derin nefesler alarak aynı gün ikinci kez kusmaktan son anda kurtuldum. O anda öğürerek kusmam ve bu arada çıkardığım seslerle yakayı ele vermem işten bile değildi. Adamlar profesyonel birer katil ve tehlikede olanlar hayattaki en değerli varlıklarım olsa da kendimi kirlenmiş hissediyordum ama bu kirlilik duvarda ve tavanda gördüğüm kan lekeleri ve et parçalarının bir kısmı üzerime sıçradığı için değildi. Ola ki bu işten yakayı sıyırıp kızım ve torunumu bu beladan kurtarırsam alacağım en rahatlatıcı duşun bile bu kirlilik hissini yok edemeyeceğini biliyordum.

Kendimi toparladıktan sonra koridora çıkıp diğer yatak odasına doğru yöneldim. Kapısı kapalıydı. Sol elimle kapıyı açarken nefesimi tuttum. Silahım sağ elimdeydi. Kaç kişi olduklarına dair bilgimiz kesin değildi. Rehinelerin yanında bir başka adamları daha olabilirdi.

 

darkbedroomsketch

 

Perdeler sıkıca kapatılmıştı. Koridordan sızan ışık içeriyi yeterince aydınlatamıyordu. Yatağın üstünde belli belirsiz bir gölge gördüm. Silahımı içeriye doğrulturken diğer elimle de ışığı yakmak için düğmeye uzandım. Işığı açtığımda içeride silahlı bir adam yoktu ama o midemdeki yumruk bir anda geri dönüverdi.

Yatakta elleri ve ayakları bağlı ve ağzına bir çorap sıkıştırılmış olarak yatan kadın uzun yıllardır tanıdığımız bir komşumuzdu. Adamlar baskın yaptıklarında onu da yakalamış olmalıydılar. Gözleri korkudan fal taşı gibi açılmıştı. Beni görünce yatakta daha fazla debelenmeye ve ağzına sıkıştırılmış çorabın arkasından boğuk sesler çıkarmaya başladı. Aşağıdakilerin bu sesleri farketmeleri işten bile değildi.

Elimle susması gerektiğini belirten bir işaret yaptım.Yanına gittiğimde kulağına sessiz olması gerektiğini ve aşağıda hala silahlı adamlar bulunduğunu fısıldarken ağzındaki çorabı çıkardım. Derin bir nefes alıp sessizce ağlamaya başladı. Bağlarını çözdüm. Altmış yaşlarında ufak tefek bir kadındı.

“Zeynep hanım, kızım ve torunum nerede biliyor musun?” Sessiz ve tane tane konuşuyordum. Kadın büyük bir şok yaşıyordu.

“Onlar aşağıdaki adamların yanında. Beni buraya çıkarıp bağladılar. Ne oluyor Ayhan bey?”

“Her şey düzelecek. Korkmayın. Ben sizi almak için dönene kadar yatağın altında saklanmanızı istiyorum.”

Kadın titriyordu. Söylediklerimin ne kadarını anladığı ya da duyduğundan emin olamıyordum. Zeynep hanım, kızım Hülya’yı bebekliğinden beri tanır ve çok severdi. Şimdi muhtemelen kendi canından endişe ettiği gibi onu ve torunum Elif’i de düşünüyor ve çok korkuyordu.

“Beni anladın mı Zeynep hanım?”

Başıyla evet der gibi bir işaret yaptı saatlerce bağlı kalmaktan uyuşmuş ellerini ovuştururken. Güçlü olmaya çalışıyordu belli ki. Bir an göz göze geldik. Gözlerimi kapatıp her şey düzelecek anlamında başımı salladım. Elimle yatağın altına girmesini işaret ettim. Kızım ve torunumu henüz bulamadığım gibi artık bana emanet bir masum can daha vardı.

Az önce vurduğum adamın yaptığı görüşmeden bazı sonuçlar çıkarmıştım. Öncelikle benden kurtulmaktan öte beni sorgulamak istedikleri belliydi. O zaman ilk gönderdikleri adam neden doğrudan öldürmek üzere ateş etmişti? Anlayamadığım o kadar çok şey vardı ki. Bir başka çıkarsamam da benden istediklerini alır yada öldürmek zorunda kalırlarsa beni binadan çıkarıp rehineleri öldürecekleri ve belki de evi de yakacakları yönündeydi. Beni de olayın faili gibi göstermek için kaçtığım izlenimini vereceklerdi. Polis yanmış binada onlara ait bir iz bulmakta zorlandığı gibi beni fail olarak ararken de vakit kaybedip yanlış izin peşine düşecekti. Sonuçta belki cesedime ulaşacaklardı belki de sonsuza dek kayıp olarak kalacaktım.

***

İşlerin iyice hızlandığı evreye girmiştik. Birazdan kaçınılmaz bir yüzleşme yaşayacaktık ve muhtemelen ilk bir kaç saniyede olayların ne yöne gideceği belli olacaktı. Ani bir saldırı ile kalan iki adamı etkisiz hale getiremezsek ya vurulacak ya da teslim olmak zorunda kalacaktık. Çok fazla seçenek yoktu.

Adamlara görünmeden alt kata inip Eyüp’e son durumu anlatmam gerekiyordu. Merdivenin başına geldiğimde etrafı dinledim. Evin içi tamamen sessizdi. Ağır ağır inmeye başladım basamaklardan. Aşağıdan görülebileceğim bölüme varmak üzereydim. Hiç bir ses gelmediği için silahımı hazır durumda tutup şöyle bir eğilip aşağıya baktım. Görünürde kimse yoktu. Alt kata inince mutfağa doğru baktım. Eyüp’ü görmeyi beklemiyordum. Ben dönene kadar saklanacaktı. Mutfağa doğru ilerledim. Sırtım duvara dönük bir şekilde hem mutfak tarafını hem de koridorun salona açılan ucunu görmek için sık sık başımı çevirerek yürüyordum.

Mutfağa girdiğimde Eyüp kapının arkasındaki boşluktan çıktı. O koca cüssesiyle küçücük mutfakta doğru düzgün saklanabilmesi mümkün değildi zaten.

“Kızım ve torunum aşağıdakilerin yanında,” dedim.

“Yukarıda neler oldu?”

“Yukarıdaki gözcünün işi tamam. Bir komşumuzu da rehin almışlar.”

“Sorun değil. Zaten esas fırtına aşağıda kopacak. Orayı hallettikten sonra sorun kalmaz.”

Fısıldayarak konuşmamıza rağmen duyulabileceğimizden dolayı tedirgindim. Her an yukarıdaki gözcüleri ile bağlantı kurmaya çalışabilirler veya bir bardak su almak için mutfağa gelebilirlerdi. Zaman artık aleyhimize işlemeye başlamıştı.

İçeriye ani bir baskın mı yapmalıydık yoksa içlerinden birinin buraya gelmesi ve gafil avlanması için mi beklemeliydik? Adam mutfağa gelmek yerine yukarıya çıkar veya seslenir ve cevap alamazsa ne olacaktı? Bu durumda içeride olduğumuzu farkedeceklerdi ve işimiz neredeyse imkansız hale gelecekti.

Eyüp’le göz göze geldik. Çok kararlı görünüyordu ama yine de gözlerinde şimdiye dek hiç görmediğim bir kaygının izlerini farkettim. Hafifçe gülümsediğinde bana güven vermeye çalıştığını düşündüm.

Yüzleşme anı gelmişti. Göğsümdeki o yumruk kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Derin bir nefes aldım. Başımla hadi gidelim şeklinde bir işaret yaptım.

Eyüp sol elinde pompalı tüfek, sağ elinde tabanca ile yanıma geçti. İki kişilik bir ölüm timi gibiydik ama işin zor tarafı muktedir olduğumuz yıkımı yaparken masumları korumayı da başarmaktı. Ben solda o sağda, mutfaktan çıkıp koridorda ilerlemeye başladık. Evde hala çıt yoktu.

Koridorun neredeyse ortasına gelmiştik ki o sessizlik bir anda bozuldu. Adamlardan biri arkasına bakar durumda koridorun başında beliriverdi. Bizi görmemişti. Arkadaşına seslendi.

“Sen de bir şey ister misin? Ben çok susadım.”

Kalbim deli gibi atmaya başlamıştı. Silahımı adama doğrulttum ve koridora adım atmasını bekledim. Adam başını çevirip bizi karşısında görünce tek kelime bile edemedi. Belki şaşkınlıktan bağıramamıştı belki de yediği kurşunlarla buna fırsat bulamamıştı. Benim atışım yüzüne, Eyüp’ünki ise boynuna gelmişti. Neredeyse aynı anda ateşlediğimiz silahlardan çıkan mermiler adamın yüzü ve boynunda siyah güller gibi yaralar açarken tup tup diye birbirinden ayırt edilmesi zor sesler çıkardılar. Çelik yelek giymesi ihtimaline karşı başına nişan almıştık ama ellerim titrediği için her zamankinden biraz aşağıya doğrultmuştum silahımı.

Adam yere yığılırken Eyüp’de ben de hızla koşmaya başladık. Artık sessiz olmanın bir faydası yoktu. Bundan sonra silahına ilk davranan kazanacaktı. Birden aklıma gelen şeyle aniden durdum ve Eyüp’ü de durdurmak için kolumu uzattım. O kadar hızla ileri atılmıştı ki neredeyse ikimiz de yuvarlanıp düşecektik bu ani duruş yüzünden. Eyüp’e elimle bekle diye işaret ettim. Gözlerinde çok kızgın bir bakış ve koca bir soru işareti gördüm ama açıklayacak vaktim yoktu. Birazdan nasıl olsa anlayacaktı. Eyüp benim talimatımı kabullenip duvarın kenarına çömelirken ben silahımı indirip hiç bir şey olmamış gibi hole girdim.

***

Hole adımımı atarken silahımı görünür şekilde yere doğru tutuyordum. İçeriye girip kızım Hülya’nın başına silahını dayamış olan adamı görünce de silahımı adama göstererek yere attım. Silahımı attıktan hemen sonra yağmurluğumun önünü açarak bir şey gizlemediğimi göstermeye çalıştım. Bu sayede gerekirse ceplerime de ulaşabilecektim.

Hülya’nın ağzı ve elleri bağlıydı. Arkasındaki adamın yüzünde bir kar maskesi ve üzerinde bir hücum yeleği vardı. Bir eliyle Hülya’nın arkadan bağlı ellerini tutuyordu. Maskeli adamın yüzünü göremiyordum ama Hülya’nın gözlerindeki dehşet ifadesini farketmemek imkansızdı. Ağlamaktan gözleri kızarmış ve şişmişti. Kızımın bu gözyaşlarını torunum için döktüğünden hiç şüphem yoktu. Çocukluğundan beri çok güçlü ve teslim olmayan bir kız olagelmişti. Şimdi kızının hayatı tehlikedeyken ise hiç görmediğim kadar çaresiz bir hali vardı. Onu böyle görmek dayanılmaz bir acı veriyordu.

Maskeli adamı heyecanlandırıp beklenmedik bir şey yapmasına sebep olmamak için çok yavaş bir iki adımla yaklaşıp ellerimi havaya kaldırıp odanın ortasında öylece durdum. Konuşmasını bekliyordum.

Tek kaldığından beni bağlamak ya da kelepçelemek için risk alacağını sanmıyordum. Silahıyla arkamı dönmemi işaret etti. İtaat ettim. Hülya’yı önünde sürükleyerek arkama geldi ve bir eliyle üstümü aradı. Başka bir silahım olmadığını anlayınca geri çekildi.

“Otur oraya,” dedi.

Yavaşça dönüp yanımdaki koltuğa oturdum.

Yapmaya çalıştığım şey çok basitti aslında. Maskelinin ekibindekilerden her birini bir diğerine haber veremeden ortadan kaldırmayı başarmıştık. Yukarıdaki gözcünün hareket tarzından ve aralarında geçen konuşmalardan benim yalnız olduğumu düşündüklerini anlamıştım. Kulak misafiri olduğum telefon konuşmasından adamların beni sorgulamak istedikleri belliydi. Bu durumda silahımı bırakıp teslim olduğumda maskelinin rehinelere zarar vermesi anlamsızdı. Beni teslim olmaya mecbur etmek için olduğu gibi konuşturmak için de ellerindeki en büyük kozun, hatta beni iyi tanıyorlarsa tek kozun, rehineler olduğunu biliyor olmalıydılar. Teslim olarak maskelinin gardını düşürüp, rahatlamasını sağlamak elimdeki en iyi seçenekti. O beni sorgularken ben de belki olan biten hakkında bir şeyler öğrenebilirdim. Bu arada bir fırsat oluşunca Eyüp devreye girip kızım ve torunumu tehlikeye atmadan maskeliyi etkisiz hale getirebilirdi. Burada zamanlama çok önemliydi. Eyüp adama görünmeden olan biteni izleyebilmeliydi. Bunu sağlamak için biraz yüksek sesle konuşacaktım. Uygun an geldiğinde ise sadece ikimizin anlayacağı bir sinyal ile Eyüp harekete geçecekti. En azından planım buydu.

“Al bakalım Ayhan bey.”

Hücum yeleğinin cebinden çıkardığı plastik bir kelepçeyi kucağıma fırlattı. Bildiğiniz tırtıklı plastikten oluşan ve kabloları bir arada tutmak için kullanılan kelepçelerden çok da farklı değildi. Sadece çok daha kalın ve sağlam bir plastikten imal edilmişti ve birbirine bağlı iki kelepçeden oluşuyordu.

Kucağıma düşen kelepçeyi almak isterken elimle çarpıp düşürmüş gibi yaptım. Korkudan ellerim titriyormuş gibi görünmeye çalışıyordum. Eğilip kelepçeyi alırken diğer elimle farkettirmeden yağmurluğumun cebinden bir çengelli iğne aldım. Kamp ve piknik meraklılarının vazgeçilmez aksesuarlarından biridir çengelli iğne. Kırık bir kolu askıya almak için de kullanılabilir çadır bezi gererken de. Bir yandan kullanmam gerekmesin diye temenni ederken bir yandan da böylesine temkinli olup bu tür bir şeyi yağmurluk cebimde bulundurduğuma şükrediyordum. Kelepçeyi alıp doğrulurken iğneyi de bacaklarımın arasından koltuğa bıraktım.

“Tak bakalım.” Sakin ve otoriter bir tonda konuşmaya çalışıyordu ama son bir kaç saatte yaşananlar ve ekibindeki diğer elemanları kaybetmekten dolayı gergin olduğunu hissedebiliyordum.

Önce sol bileğime taktım kelepçenin bir parçasını. Daha sonra öbür parçayı sağ bileğime taktım ve uçları bir kaç kez çekerek daralttım. Çok fazla sıkmamaya özen gösterdim. Ellerimi kaldırıp gösterdim. Aslında ellerim arkada bağlansa hareketim çok daha fazla kısıtlanacak ve kurtulmam neredeyse imkansız hale gelecekti ama bunu tek başıma yapamazdım ve maskeli silahsız olmama rağmen bana yaklaşmaktan kaçınıyordu.

Ben kelepçeyi takınca maskeli kızımı kenara iterek odanın diğer tarafındaki kanepeye oturdu. Rahatlamış görünüyordu. Hülya’ya da yeri göstererek oturmasını işaret etti. Kızım itiraz etmedi ve gözlerini benden ayırmadan, önce dizlerinin üzerine çöktü daha sonra ise halının üzerinde bağdaş kurarak oturdu.

Maskeli derin bir iç geçirmeden sonra öne doğru eğildi.

“Sorgulama anı geldi. Eğer inandırıcı olmazsan ne olacağını söylememe gerek yok sanırım.”

Tabii ki gerek yoktu ama zaten hiç bir şey gizlemeye de niyetim yoktu. Buradan kurtulamayacaksak kimin ne öğrendiği umurumda olmayacaktı ama eğer kurtulursak da maskeli bildiklerini kimseye anlatmaya fırsat bulamayacaktı. Ben hazırdım. Başımı evet der gibi salladım. Çaresiz ve korkmuş bir görüntü vermeye çalışıyordum.

“Her soruna cevap vereceğim ama önce söylemek istediğim bir şey var,” dedim. Oyun tekrar başlıyordu.

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm V

 

evsketch

 

Şimdiye dek işler yolunda gitmişti. Evdekilerin görüş alanı dışındaydık ve arabada bıraktıkları adamlarını etkisiz hale getirmiştik. Artık fazla dikkat çekmeden uzaklaşıp eve arka taraftan yaya olarak sızmalıydık.

Yolu tarif ettim. Çevreyi bilen ben olduğum için eve nereden ve nasıl yaklaşacağımıza dair ayrıntıları Eyüp’e anlattım. Kızımın evinin karşı tarafındaki evler tepenin yamacındaydı ve arkalarında başka ev veya yol yoktu. Kızımın evinin tarafında ise evler arkalarındaki sokaktakilerle sırt sırtaydılar ve sadece bahçelerle birbirlerinden ayrılıyorlardı.

Sabahın bu saatinde yollar bomboştu. Benim giriş için gözüme kestirdiğim evin yanındaki bakkala mal getiren bir kamyonet dışında yolda hiç bir hareketlilik yoktu. Yavaşça yanından geçtiğimizde ne bakkal ne de kamyonetin sürücüsü başlarını kaldırıp bakmadılar bile. Girişi yapacağımız yer iki binanın ortak otoparkı olan ve yayaların iki sokak arasında kestirme olarak kullandıkları bir geçitti. Binaların etrafında yüksekçe bir duvar ve girişte de demir bir kapı vardı. Arabayı biraz ileride parkedip etrafı gözden geçirdik

“Tüfeği alacak mıyız? Dikkat çekmeden taşımamız zor,” dedim.

Bagajdaki SPAS ceketinizin altına saklayamayacağınız kadar büyük bir silahtı. Öte yandan o kadar güçlü bir pompalı tüfekti ki onu bulundurmamız büyük bir avantaj sağlayabilirdi. Pompalı kullanımının dışında yarı otomatik olarak da ayarlanabilen bir ölüm makinasıydı. Tetiğe bastığınız anda hiç nişan almasanız dahi önünüzdeki hasmınızı devirmeniz son derece kolaydı. Ancak evin içi gibi dar bir alanda istemeden rehineleri vurma ihtimalinin tabancaya göre yüksek olması da bir handikaptı. Karar vermeliydik.

“Görülmesi riskini göze alalım. Siyah beze sarılı şekilde yanımda taşırsam ve saklamaya çalışmazsam çok dikkat çekmez,” dedi Eyüp.

“Peki içerde bizimkiler için tehlikeli olmaz mı?”

“Ben iki silah taşıyacağım. Eğer seninkileri yakınlarında tutuyorlarsa tabancayı kullanırım.”

Eyüp’ü operasyonlarda görmeyen birine bu söylediği saçma gelebilirdi ama ben gören ve hayatta kalan bir kaç kişiden biri olduğum için onun dediği gibi yapmayı kabul ettim.

“Tamam o zaman.”

İkimiz de tabancalarımızı kontrol ettik ve susturucuları taktık. Tabancayı yağmurluğumun altındaki omuz kılıfına takıp, cebime de delik uçlu mermilerle doldurduğum yedek bir şarjör daha koydum. Bir taraftan dikiz aynasına bakıyordum. Bakkal son kasayı taşıyan adamla beraber içeri girince arabadan indik. Tıpkı eski günlerdeki gibi fazla konuşmadan, hızla hareket ediyorduk. Bagajdaki tüfeği sarılı olduğu bezle beraber alan Eyüp başıyla hadi gidelim anlamında bir işaret yaptı.

Sakin bir şekilde yürüyüp demir kapının mandalını açıp içeriye girdik. Bundan sonrası daha zordu çünkü öteki taraftaki kapıdan çıkıp kızımın evinin yanından sokağa çıkmamızın bir anlamı yoktu. Binaya yakın bir kaç aracın daha parkettiği boşluğa kıvrılıp kör bir noktadan duvarı atlayarak geçmek zorundaydık. Aslında hafta sonu sabahın bu saatinde evinin penceresinden park yerini seyreden birisi olma ihtimali çok düşüktü ama yine de daha bahçeye bile giremeden komşuların dikkatini çekme ihtimali ile gerilmiştim.

***

Neyse ki kimse farketmeden duvarı aşıp bahçeye girdik. Bahçedeki büyük dut ağacı evden görülmemizi engelliyordu.

Yakın ve gerçek bir tehlike olduğunda eğer paniğe kapılmazsanız duyularınız inanılmaz derecede hassaslaşır. Görebildiğiniz alan bir tünel gibi daralsa da algılarınız çok keskin bir hal alır. Zaman ise sanki yavaşlar. İşte ben de o anda bunu yaşıyordum. Her aldığım nefeste bahçedeki çitlere sarılmış hanımellerinin baygın kokularını alabiliyordum. Son derece sessiz yürüyorduk ama ben yine de botlarımızın yumuşak toprakta çıkardığı sesleri duyabiliyordum. Yabancı bir sokakta gezen bir kedi gibi gergin ve tetikteydim.

SPAS’ın katlanabilen dipçiği üzerinde bir çengel gibi kıvrılan taşıma kolu, aynı zamanda geri tepmesi kuvvetli olan bu silahı tek elle kullanabilmeniz için bir destek olarak da kullanılabilir. Eyüp’ün seri bir şekilde dipçiği açıp tüfeği sol eline aldığını ve çengelle desteklediğini gördüm. Tüfek sanki kolunun bir uzantısı gibiydi. Sağ elinde ise tabancası vardı. Ben de tabancamı çıkardım. Ağacın bizi gizleyecek kadar kalın gövdesinin arkasına ulaştık.

Sırtımı yaslandığım ağaçtan tam olarak ayırmadan kıvrılıp eve doğru baktım. Buradan üst kattaki pencerelerden birisini kısmen görebiliyordum. Perde açık ama tül kapalıydı. Arkasında ise adamlardan birinin silüeti fark ediliyordu. Adam elini kaldırıp yüzüne doğru götürdüğü anda cebimde bir cızırtı koptu ve adamın sesini duydum. Telsizi hemen çıkarıp sesini kıstım.

“Şahin, durumunu bildir.”

Şu anda arabada cansız yatan arkadaşlarının adının Şahin olduğunu sanmıyordum. Bu bir kod adıydı. Telsizi bir kaç kez mandalladım. Böylece bir arıza olduğunu ve adamın sesinin ulaşmadığını sanmalarını istiyordum. Penceredeki adam kısa bir kararsızlıktan sonra arkasını dönüp içeri girdi. Neler olduğunu anlayamadığından içerideki arkadaşlarına durumu bildirmeye gitmiş olmalıydı. Bu fırsatı kaçıramazdık. Eyüp’e de elimle işaret edip eğilerek eve doğru koştum. Bu tarafa üst kattakinden başka gözcü bırakacaklarını sanmıyordum. Zaten başka şansımız da yoktu. Ne olursa olsun eve ulaşmamız gerekiyordu.

Kızımı arayıp onu kaçıran adamlardan biriyle görüşmemin üzerinden iki saati aşkın süre geçmişti. Onlar benim çok daha erken gelmemi bekliyor olmalıydılar. Eyüp ile buluşmam yüzünden en az bir saat gecikmiştim ama bu onların beklerken daha fazla gerilmeleri anlamına geliyordu. Kozlar onların elinde olsa da beklemek bu işlerde en zor şeydir.

Binanın yanında pencerelerin hemen altında çömeldik. Pencereden bakarak bizi görmeleri imkansızdı, bunun için birinin bahçeye çıkması gerekirdi ki bunu yapacaklarını hiç sanmıyordum. Yabancı birinin bahçede dolaşması etraftaki komşuların dikkatini çekebilirdi. Bu da onların en son isteyeceği şeydi. Öncelikleri içerinin güvenliğini sağlamak olmalıydı. Sonuçta ellerinde rehineler vardı, evi yakacak ya da körlemesine saldıracak halimiz yoktu.

Altında durduğumuz pencere mutfak penceresiydi. İçeride olan biteni göremediğimize göre bazı tahminlerde bulunup şansımızı denemekten başka çıkar yol göremiyordum. Eyüp’e daha önce evin krokisini gösterip planımı anlatmıştım. O da bu şartlarda planı mantıklı bulmuştu.

Üç kişinin, ellerinde biri çocuk diğeri yetişkin iki rehine ile beni nasıl bekleyebileceklerine dair daha Salacak’tan gelirken bile bir sürü fikir yürütmüştüm. Adamların şu ana dek gördüğüm ekiplerinin çalışma şekillerini de göz önünde bulundurunca tahminim rehineleri yukarda bağlı olarak tutup onların yanında arka tarafı gören yatak odasında bir adamlarını bırakacakları ve farklı noktalardan girilebilecek alt katın girişinin güvenliğini ise iki kişi sağlayacaklarıydı. Arabada bekleyen dördüncü adam ise hem işler ters giderse kaçışlarını hızlı yapabilmelerini sağlayacak hem de yolu gözetleyecekti. Araçta bekleyen adamları ile ilgili tahminim tutmuştu. Üst kattaki gözcü ile ilgili de hem tahminin doğru çıkmıştı hem de yakalanmadan binaya yanaşabilmeyi başarmıştık. Bundan sonrası çok daha zor ve karmaşıktı. Çok fazla şansa ihtiyacımız olacaktı.

Mutfak, giriş katında merdivenlerin altındaydı ama kapısı doğrudan hole bakmıyordu. Salondan merdivenlere doğru giderken sağa doğru uzanan küçük bir koridorun ucundaydı. Girişte holün açıldığı ve alt katın büyük kısmını kaplayan salonun kapı yerine kemer şeklinde çok geniş bir girişi vardı. Alt kattaki iki adamın bu salonda oturarak bekleyeceklerini düşünüyordum. Mutfak penceresinden ses çıkarmadan girmeyi başarırsak bizi son ana dek farketmeyebilirlerdi.

Pencere çerçeveleri PVC olduğundan açmak için çantamdaki bıçağı kullanmam gerekecekti ama bu o kadar kolay bir iş değildi. Kilit mekanizmasına ulaşabilmek için pencerenin tam orta kısmının bir kaç santim altına bir delik açmam gerekiyordu. Bunu yaparken ayağa kalktığımda mutfakta birisi varsa beni hemen görecekti ama bunu göze almak zorundaydım. Bıçağı çıkardıktan sonra ayağa kalktım. Eyüp bahçeden gelebilecek bir tehlikeye karşı etrafı gözetliyordu ama benim pencerede işime başlamamla beraber o da çömeldiği yerden doğrularak cama doğru döndü. Ben sert PVC’yi olabildiğince ses çıkarmadan keserken mutfağa adamlardan biri girerse onu vurabilmek için sağ elindeki tabancayı cama doğrulttu.

İşim çok kolay değildi ama sekiz yıl önce artık çürüyen tahta çerçeveleri alüminyum olanlarla değiştirmediğim için de seviniyordum. Gerçi istesem de alüminyum olana param yetmiyordu ya o da ayrı.

Zihnimi, evin planı, silahların özellikleri, pencereden nasıl gireceğimiz gibi hayati de olsa teknik sorunlarla o kadar yoğun bir şekilde meşgul etmemin bir sebebi de belki kızım ve torunumun durumları ile ilgili hissettiğim dayanılmaz korku ve üzüntümle başa çıkabilme çabasıydı.

Pencerenin yapısını tam olarak bilmem sayesinde bir iki dakikada mekanizmayı itip açmayı başardım. Her iki pervazı da yavaşça gidebildikleri yere kadar açtık. Sessizce tırmandık ve içeriye girdik. Bundan sonrası kıyametin kopacağı dakikalardı artık. Heyecandan göğsüm sıkışıyordu. Eyüp ise son derece uyanık ve sakin görünüyordu ama o hep öyleydi zaten. Tabancamı tekrar elime alıp susturucuyu taktım. Emniyeti açtım. Eyüp’e elimle yukarıyı gösterip sonra da elimi göğsüme vurdum. Ben üst katı alacaktım o ise alt katı.

Benim için dört yıl önceki kabusu tekrar yaşama zamanıydı. O gün karım hayatını kaybetmişti ben ise tüm ailemi. Bugün masum hiç kimse ölmemeliydi. Bu başarısızlık ihtimalinin ölümden daha kötü olduğu bir baskındı. Tereddüt ve acımaya yer yoktu ama öldürmeden etkisiz hale getirebildiklerimiz veya teslim olanları sağ tutup sorgulamak konusunda Eyüp ile önceden anlaşmıştık. Neler olup bittiğini anlayamazsam ailem için bu tehdit hiç bir zaman bitmiş sayılmazdı.

Eyüp sol elinde SPAS sağ elinde tabancası ile koridora girerken ben de arkasından gittim. Önce ben yukarıya çıkacaktım hemen ardından o alt kattakileri etkisiz hale getirecekti. Bir kaç saniye sonra artık dönüşü olmayan noktaya gelecektik. Ondan sonrası sonuç ne olursa olsun çok kısa sürecekti.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm IV

lale_sketch

 

 

Motoru çalıştırıp tekrar yola çıktığımda ellerimin titremesi hala geçmemişti. Artık izlenme ihtimalini bir tarafa bırakmıştım. Düşmanımdan kaçma şansım kalmadığından cep telefonumu kapatmayıp aracın ön panelinde her an ulaşabileceğim bir yerde duran aparata yerleştirdim.

Hava iyice aydınlanmıştı. Sürücü tarafının kırık camından içeriye soğuk bir rüzgar vuruyordu. Yakamı mümkün olduğunca kaldırıp yüzümü soğuktan korumaya çalıştım. Aracı dikkat çekmeyecek kadar hızlı kullanıyordum. Vakit kaybına tahammülüm yoktu. Bu kadar uykusuz ve sarsılmış halimle yapabileceğim bir kaza veya dikkat çekip bir trafik kontrolüne takılmak da en az yavaş sürmek kadar geciktirirdi beni.

Ne yapabileceğimi planlamak için çok az vaktim vardı. Adamların elindeki kızımı ve torunumu düşünüp durmak yerine dikkatimi seçeneklerim üzerine yoğunlaştırmak zorundaydım. Kızımın yaşadığı ev Küçük Çamlıca’daydı. Yollar neredeyse bomboştu. En fazla yirmi dakika sonra yani saat yedide orada olacaktım.

Teslim olmak ya da olmamak konusunda vermem gereken karar belki de en önemlisiydi. Teslim olursam ve adamlar beni sorgulayıp hayatta tutsalar da öldürseler de kızım ve torunum güvende olmayacaklardı. Tanık bırakmamak için, benimle işleri biter bitmez hatta beni ele geçirir geçirmez, onları da öldürecekleri kesindi. Benim için esas soru kurtarma girişimini teslim olduktan sonra bir fırsat kollayarak mı yoksa sürpriz bir baskınla mı yapmamın daha doğru olacağıydı.Her ikisi de çok riskli seçeneklerdi. Teslim olduğumda işi hiç uzatmayıp artık ihtiyaç duymadıkları rehineleri öldürebilirlerdi. Baskın seçeneğinde beni kızım ve torunumun hayatı ile tehdit etseler dahi ellerinde bir koz olarak kullanmak için onları canlı tutma ihtimalleri vardı.

Eğer beni yıllar sonra arayan eski dostum Remzi yakınlarda ise belki onun yardımı bir fark yaratabilirdi. Remzi’yi arayıp telefonu hoparlör moduna aldım. Rüzgar sesine rağmen çalma sinyalini duyabileceğim kadar yükselttim sesi. Bir kaç çalmadan sonra telefon açıldı. Arayanın ben olduğumdan emin olması için hemen konuştum.

“Neler oluyor Remzi? Acil bilgiye ihtiyacım var.”

“Haklısın dostum. Oradan kurtulduğuna sevindim. Benim bildiklerim de kısıtlı. Şu anda neredesin?”

Anlayamıyordum. Neler olup bittiğini bilmiyorsa benim tehlikede olduğumu nasıl öğrenmişti. Kim olduğu bilinmeyen bir saldırganın veya ekibin benim peşimde olduğundan ve baskın yaptıklarından haberdar olup başka bir şey bilmemesi çok anlamsızdı. Bu işler böyle olmazdı. Bir bağlantı olması gerekiyordu. Bu durumu garip bulmama rağmen ona yerimi ve son durumu anlatmakta bir sakınca göremiyordum.

“Şu anda kızım ve torunum ellerinde. Çamlıca’daki eve doğru yoldayım. Desteğe ihtiyacım var ama polise haber veremem.”

“Ben Ankara’dayım Ayhan. Kızının evine de dört kişilik bir ekibin baskın yaptığını düşünüyorum. Ayrıntılara girmem için vakit yok.”

“Eve gelenler de sürücü ile beraber dört kişilik bir ekipti. Tabii daha önce gelen suikastçiyi saymıyorum. Kim bunlar Remzi? Olayları bilip bağlantıları bilmemen çok saçma,” son cümlemde sükunetimi kaybetmiş ve sesimi yükseltmeye başlamıştım.

“Ben sana yardım etmeye çalışıyorum. Bir şeyler öğrenirsem seninle paylaşacağım. Eyüp İstanbul’da bu arada.”

Bu son söylediği içimde küçük bir umudun yeşermesine yetmişti. Eyüp’ün yardımını alabilirsem başarı şansım çok artardı.

“Nasıl ulaşabilirim ona?”

“Ona haber verdim. Bir buluşma yeri bildir ve o gelmeden harekete geçme bence.”

“O ağacın altında bekliyorum.”

Bunu söylerken dikiz aynasına bakıp sağ şeride girmiştim bile. Eve gitmek yerine ünlü bir buluşma noktası olan turistik bir çay bahçesine gidiyordum. Bazen en göz önünde olan yer en güvenlisidir.

“Anlaşıldı. Hemen haber veriyorum.”

***

Eskiden beri sevgililerin altında buluştukları, adına şarkılar yazılan o ağaç bu muydu bilmiyorum ama doğrusu Çamlıca tepesi de bu çay bahçesi de çok güzeldi. Tepedeki büyük parklardan daha aşağıda kalsa bile burası da tüm Çamlıca’ya ekim ve kasım aylarında ekilen yüzlerce çeşit laleden nasibini almıştı. Sarı, beyaz ve kırmızı renklerin ağırlıklı olduğu laleler ana vatanlarında çok güzel görünüyorlardı.

Bana çok büyük yardımı olabilecek Eyüp’ün burada olduğunu öğrenmem moralimi biraz olsun düzeltmişti. Yoksa on dakika önceki halimle ne tüm İstanbul’u en güzel şekilde görebileceğiniz bu tepenin manzarasını ne de laleleri görecek durumda değildim.

Aracı yolun kenarına park ederken oturduğum yerden görebileceğim bir nokta seçtim. Kırık camdan dolayı birilerinin aracı karıştırıp sorun çıkarmasını istemiyordum. Sırt çantamı alıp çıktım.

Bahçeye girdiğimde köşede, pek fazla dikkat çekmeyen ama etrafa hakim bir masa bulup oturdum. Küçük tepede oluşturulmuş taraçalardan birinde tahta masa ve sandalyelerin olduğu bölümdeydim. Buradan tesisin etrafından yarım ay şeklinde kıvrılarak geçen yolun büyük kısmını görebiliyordum. Arkamda camekanla örtülü kapalı bir bölüm ve oraya yakın daha modern ve konforlu masaların olduğu bölümler vardı.

Saat çok erken olduğundan benden başka müşteri yok denecek kadar azdı. Bir kaç saat sonra buralar ana baba gününe dönecekti. Kalabalıkta benim tehlikeleri farketmem güçleşecekti belki ama karşı tarafın da çok fazla ilgi çekmeden harekete geçmesi zor olacaktı.

Normalde eve giderken geçtiğim bir yol değildi burası ama eşim hayattayken bazı hafta sonları gelirdik. En son beş yıl önce gelmiştik sanırım ama bana bir asır öncesiymiş kadar uzak geliyordu. Hatıralarımda eşim ve kızımı o masalarda görebilsem de kendimi o resimde bir yere koyamıyor ve sanki hiç sahip olmadığım mutlu bir ailenin fotografına bakarmış gibi hissediyordum. Belki de oradaki bendim ama o kadar değişmiştim ki beş yıl öncesinden bana bakan adam benim o günlerden sonra bir daha olamayacağım kadar mutlu, kaygısız ve saftı.

Beklediğim arkadaşım ise çok daha eskilerden gelen biriydi. Eski bir özel kuvvetler mensubu olan Eyüp daha sonra bir kaç kez yeniden yapılanan emniyet istihbarat dairesine de danışman ve eğitmen olarak katılmıştı. Halk arasında bordo bereliler olarak bilinen bu elit birimler doğrudan genelkurmay başkanlığına bağlı çalışıyordu. Beni sabaha karşı arayan Remzi de özel kuvvetler mensubuydu. Aslında askerliğimi yaparken bana bu birliklere katılmak üzere eğitim almamı teklif edenler de onlardı.

Gözlerimle tepeden aşağıya doğru kıvrılan yolu ve çevresini tararken arkamdan birinin yaklaştığını hissetim. Başımı çevirdiğimde garsonu gördüm. Sağ elinde masaları silerken kullandığı bez asılıydı. Uzunca boylu, zayıf bir adamdı. Seyrek bıyıklarını eski moda bir tarzda dudaklarının kenarından aşağıya sarkacak şekilde bırakmıştı. Alışıldık garson duruşuyla taşıdığı bez elini ve bileğini örtüyor ve elinde ne olduğunu görmeme izin vermiyordu. Tedirgin olmuştum ama bunun gerçek bir tehlike algısından çok son bir kaç saatte yaşadıklarımın etkisiyle olduğunun farkındaydım.

“Bir arzunuz var mı beyefendi?” Belli belirsiz bir aksanı vardı. Antakya ya da Mardin bölgesinden olduğunu düşündüm.

“Bir çay alayım,” derken eline baktığımı belli etmemeye çalışıyordum.

“Derhal,” topuklarının üzerinde dönen bir asker gibi gösterişli bir şekilde dönüp içeriye seslendi. “Çaylar dört oldu.”

Çayın gelmesini beklerken bir yandan yolu taramaya devam ediyor bir yandan da evi ve çevresini zihnimde canlandırıp operasyonu planlamaya çalışıyordum. Çantamda her zaman taşıdığım küçük bir not defterim ve kalemim olurdu. Onları çıkarıp masaya koydum. Evin bahçesi ve çevredeki bir kaç ev ile beraber kaba bir krokisini çizdim. Bir başka sayfaya da evin giriş katı ve ikinci katının planlarını çizdim. Adamların binanın güvenliğini sağlamak ve benim gelişimi hemen görebilmek için nasıl bir yerleşim planı yapabileceklerini kestirmeye çalışıyordum. Ekibin sürücüsü yine araçta bekliyorsa yolun bir kesimini gözetleme görevi onun olabilirdi. Binanın içinde en az bir kişinin üst katta pencerelerden birinde gözetleme yapacağını düşünüyordum. Kızım ve torunumu daha kolay kontrol edebilmek için üst katta tutuyor olmalıydılar. Evin arka tarafında yaklaşan birini gizleyebilecek bir kaç ağaç vardı. Ön cepheden ise görünmeden yaklaşabilmek imkansızdı. Ayrıca park halinde bekleyen araçtaki sürücü de ön taraftan gelenleri hemen farkederdi.

Bu durumda ya bahçeye bir devriye yerleştirecekler ya da alt katta bir kişiyi arka cepheye bakan pencereleri kontrol etmekle görevlendireceklerdi.

Doğrudan bir çatışmaya girip kızımı ve torunumu tehlikeye atmamak için arka sokaktaki komşumun bahçesinden geçmem gerektiğine karar verdim.

Daha sonra Eyüp ile de paylaşmak için krokileri olabildiğince gerçeğe yakın ve anlaşılır çizmeye çalışıyordum. Bu işi başarabilmek için çok iyi organize olmamız şarttı.

Garson çay tepsisini almış servis yapmaya başlamıştı. Ben en dış tarafta olduğum için son olarak benim çayımı getirdi.

“Başka bir arzunuz var mı?”

Elleri bu kez görebildiğim yerdeydiler.

“Yok. Sağol.”

***

Remzi ile konuşmamızın üzerinden yaklaşık kırk dakika geçmişti. Pikabın arkasına bir BMW yanaşıp park etti. İzlemeye başladım. Sürücü kapısı açıldığında aradan geçen onca yıla rağmen inen kişiyi tanımakta güçlük çekmedim. Bir metre doksan beş santimetrelik boyu ve bir Amerikan futbolcusunu andıran geniş omuzlarıyla heybetli görünümlü bir adamdı Eyüp. Buna bir de şimdi biraz ak düşmüş olan kıvırcık siyah saçları da ekleyince kimseyle kolay kolay karıştırmayacağınız birisiydi.

Bir şahin kadar keskin olduğunu bildiğim gözleriyle bir anda farketti beni. Taraçanın altındaki yolun karşı tarafından bile gözlerindeki pırıltı fark ediliyordu. Başımla belli belirsiz bir selam verip yukarı gelmesini bekledim.

Ben de pek ufak tefek bir adam sayılmam. Bir metre seksen beş santimetre boy ve doksan kiloluk bir cüssem olmasına rağmen sarıldığımızda kemiklerimin çatırdadığını hissettim. Hani acı kuvvet diye bir şey vardır ya işte bu Eyüp gibiler için söylenmiş olsa gerek. Yıllar önce, biraz alkol aldıktan sonra eski model bir Chevrolet’nin arka tamponundan tutarak kaldırıp arkadaşlar arasında bir iddiayı kazandığına şahit olmuştum.

Yerlerimize oturur oturmaz defteri önüne çekip krokileri incelemeye başladı. Henüz tek kelime konuşmamıştık. Garsona dönüp şekersiz bir Türk kahvesi istedikten sonra bana çevirdi bakışlarını. Korkutucu görüntüsüne rağmen istediğinde insana güven veren bir gülümsemesi vardı. Kocaman gözlerindeki sıcaklığın bunda payı büyüktü ama şu anda o sıcaklıktan eser yoktu o gözlerde. Ela gözlerinin arkasında küllerin ve közlerin arasından görünen kızıl harlar vardı sanki. Benim de şu anda tam da böyle bir müttefike ihtiyacım vardı.

“Remzi bana tehlikede olduğunu söyledi.”

“Neler döndüğünü bilmiyorum. Senin bilgin var mı?” diye sordum.

“Senin bildiğinden fazlasını ben de bilmiyorum.”

“Kızım ve torunum rehin alındı.”

“Onu biliyorum ve şimdilik bu kadarı bana yeter. Bir planın var mı?”

Garson kahvesini getirdi.

Ona kısaca olanları anlattım. Baskın yapmaktan başka şansımız olmadığını söyledim. Dinlerken kahvesini yudumluyor ve önündeki krokilere bakıp başını sallıyordu. Uzaktan bizi izleyen birileri varsa gözlerindeki ateşi görmediklerinden çok sakin olduğunu düşünürlerdi muhtemelen. Eskiden de çok enerjik ve sert yapıda olmasına rağmen baskı altında kontrolünü kaybetmeyip sakin görünen birisiydi. Bu sükunetin fırtınadan önceki sessizlik gibi olduğunu sadece onu tanıyanlar anlayabilirlerdi.

Ona pikaptaki pompalı tüfeğin sekiz artı bir kapasiteli bir SPAS olduğunu söylediğimde karşılaşmamızdan beri ilk kez hafifçe gülümsedi.

Başını kaldırıp tekrar bana baktı.

“Sanırım bu işi başarabiliriz,” dedi.

Ayağa kalkarken masaya hesap için para bıraktı ve kahvesiyle beraber gelen suyu bir defada içti.

Pikaptaki bölmeden beze sarılı tüfeği de alıp BMW’ye geçtik. Aynı eski günlerdeki gibi çok zor ve tehlikeli bir baskına gidiyorduk ama ben yanımda tüm emniyet birimleri olsa bile olmayacağı kadar güçlü hissediyordum iki kişilik ekibimizi.

 

***

 

bmw-copy

 

Sürücü koltuğunda Eyüp oturduğu için yol tarifini yapmak bana kalmıştı. Nöbetçi olarak bıraktıkları sürücülerinin veya yolu gözetleyen başka bir adamlarının şüphesini çekmemek için araçla tek geçiş şansımız vardı. O yüzden eve hangi güzergahtan gideceğimizi seçmemiz çok önemliydi. Keşif yapma imkanımız yoktu.

Aslında yolumuzu hiç değiştirmesek sokağa dik bir rampadan girdikten sonra köşeyi döndüğümüzde ev karşımıza çıkacaktı ama bu durumda dışarıda bekleyen gözcülerini veya parkeden arabayı son anda görüp hazırlıksız yakalanabilirdik. Bunu Eyüp’e anlattım ve önce evin arka sokağından dolaşıp yokuş aşağı yolun diğer tarafından gelirsek tüm yolu ve evin girişini daha iyi gözlemleyebileceğimizi söyledim.

Tepeye tırmanıp sokağa yukarıdan bakan bir noktaya geldiğimizde ne kadar doğru bir karar verdiğimizi hemen farkettim. Birbirine tıpatıp benzeyen sekizer tane iki katlı ev sokağın iki yanına dizilmişti. Kızımın evi rampayı çıkınca soldaki ilk, bizim geldiğimiz tarafa da en uzak olan evdi, iki ev ilerisinde park etmiş Toyota bir anda dikkatimi çekti. Bu, sabaha karşı benim evime baskın yapan ekibin kullandığı arabayla aynı model ve renkteydi. Görebildiğim tek fark ön camında küçük bir kurşun deliği olmamasıydı. Baskından kurtulduğuma ne kadar sevinsem de o anda doğrudan tehdit oluşturmayan sürücüyü vurduğum için suçluluk duyuyordum ama artık bunu geride bırakmalı ve şu andaki tehdite odaklanmalıydım.

Dikkat çekmemek ve yolun uzak tarafından gelenleri kontrol edebilmek için bu noktayı seçmiş olmalıydılar. Aslında bu durum bizim için küçük bir avantaj oluşturuyordu.

Eyüp’de arabanın konumunun bize sağladığı imkanı fark etmiş olmalıydı.

“Camları açma. Senin eşkalini biliyorlardır. Ben hallederim,” dedi.

Aracı park ettikleri yerin özelliği evden görülmeyecek kör bir noktada olmasıydı. Araçtaki kişi yolun bu tarafını görebilirdi ama evdekilerin de bu taraftan yaklaşan başka bir araç veya kişiyi göremeyecek olmaları bizim avantajımızdı.

BMW’yi Toyota’ya bir kaç metre kala durduran Eyüp araçtan indi. Hafifçe sallanarak sanki Toyota’nın önüne parkettiği eve gelmiş gibi araca yanaştı. Biraz evvelki halini görmesem onu evine dönen akşamdan kalma bir sarhoş sanabilirdim.

Toyota’nın camları koyu renkliydi. İçerisi zar zor görünüyordu. Eyüp tam bahçe kapısını açacakken dönüp arabaya baktı ve aklına bir şey gelmiş gibi geri dönüp sürücü tarafına doğru elini kolunu sallayarak yürüdü. BMW’nin camları kapalı olduğundan neler söylediğini duymuyordum ama sanırım benim bahçe kapıma niye park ediyorsun gibi bir şeyler söylüyordu. Sürücü istifini bozmamış olmalı ki Eyüp o koca elleriyle sinirli bir şekilde aracın kaputuna vurdu. Bu arada bağırmaya devam ediyordu. Kaputa vurduktan sonra dengesini kaybedip yere kapaklanır gibi oldu. İtiraf edeyim ki rolünü iyi yapıyordu.

Sürücünün o anda en istemeyeceği şey dikkat çekmek olmalıydı. Bir süre sonra aracın kapısı açıldı. Eyüp hemen bir adım geri çekildi. Sabahki ziyaretçilerim gibi bu adam da siyah bir takım elbise giymişti. Sağ elini muhtemelen gerektiği anda silahına davranabilmek için beline yakın tutuyor sol eliyle ise sakin ol der gibi bir hareket yapıyordu. Olay çıkarmadan sinirli bir sarhoş sandığı Eyüp’ü sakinleştirmeye çalışıyordu.

Her şey bir anda olup bitiverdi. Eyüp adama doğru bir adım attı, sağ elini tutarak büktü, hafifçe çökmek zorunda kalan adamın sol şakağı ve boynuna önce yumruğu sonra da dirseğiyle vurdu. Neye uğradığını anlayamadan yere yığılan adamın kafasına sanki bir futbol topuna vururmuşcasına bir tekme attı. Adam yere düştüğünde bilincini kaybetmişti bile. Çok akıcı ve sert bir hareket serisiyle gerçekleşen bu saldırı tipik bir Krav Maga tekniği idi. Hiç mi hiç estetik olmayan ama son derece etkili bir yakın dövüş tekniği.

Bir kaç saniye süren bu olayı gören kimse var mı diye etrafı şöyle bir tarayan Eyüp adamı kucaklayıp uyuyakalan küçük bir çocuğu taşırcasına açık kalan kapıdan koltuğuna oturtup kapıyı kapadı. Hızla yolcu tarafına geçip kapıyı açtı ve eğilerek aracın içine şöyle bir göz attıktan sonra elinde bir telsizle çıkıp kapıyı kapattı. İçeriye eğildiği anda koyu renk camda küçük bir ışık çakması görür gibi oldum ama o kadar hızlıydı ki emin olamadım. Sanki hiç bir şey olmamış gibi yanıma geldi ve telsizi bana verdi.

“Biri gitti üçü kaldı. Belli aralıklarla telsizden birbirlerini kontrol ediyorlardır,” dedi.

Bunu duyunca aracın içinde adamın işini bitirdiğini anladım. Bu kez bir üzüntü ya da suçluluk hissetmedim çünkü tehlikede olan artık ben değil kızım ve torunumdu ve onları korumak ve kurtarmak için yoluma çıkan kimseye acımayacaktım. Eşimi kaybettiğim gece o serseriye soruları sormadan önce eve koşsaydım belki de onu kurtarabilirdim ama bu kez hata yapmayacaktım. Önce ateş edip sonra soru soracaktım. Soruşturma, kanıtlar ve gerçeklerin canı cehenneme. Ne kızımı ne de torunumu kaybetmeye tahammülüm yoktu.

“Evet. Dışarıdaki gözcülerini kaybettiklerini anlayınca yapabilecekleri fazla bir şey yok. Telsiz bende kalsın belki de konuşmalarından bir ipucu elde edebiliriz,” diye fısıldadım.

Şimdi sıra adamlara farkettirmeden eve ulaşmak ve girmekteydi.

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm III

carwetsketch

 

 

Vücudumdaki titreme azalmıştı. Kendimi toparlayabilmek için daha fazla beklemeyemezdim. Balkon kapısını hafifçe aralayıp çömelmiş vaziyette dışarıya çıktım. Balkonun büyük kısmı duvarla kaplı olduğundan ayağa kalkmazsam sokaktaki birinin beni görmesi imkansızdı. Balkon duvarının tam ortasındaki yarım metrelik boşluğu demir parmaklıklar kapatıyordu. Olabildiğince yere yakın kalmaya çalışarak temizlik ekibinin geldiği arabaya baktım. Evet onlar bir temizlik ekibi olmalıydılar. Suikastçi başarılı olamazsa işi tamamlayacak, başarılı olması durumunda ise ortalığı deliller konusunda temizleyecek ve ekibin güvenli kaçışını sağlayacaklardı.

Araç, ışıkları kapalı ama motoru hala çalışır vaziyette aynı yerde duruyordu. Yaklaşık on metre kadar solumda ve sokağın karşı tarafındaydı. Hızlı hareket edebilmek adına sürücüyü araçta bırakmışlardı. Camları içeriyi neredeyse hiç göstermeyecek kadar koyu olan aracın içinde bir ışık görür gibi oldum. İzlemeye devam ettim. Bir görünüp bir kaybolan sarı kırmızı ışık iki üç kez art arda çaktı. Sürücü beklerken bir sigara yakmış olmalıydı.

Balkonun sağ tarafından bir metre ötede yangın merdiveni vardı. Apartmanın her katından bu merdivene bir kapı açılıyordu ama hepsi de kilitliydi. Çevresi demir parmaklıklarla kaplı sarmal merdivenin çıkışında ise büyük bir asma kilit vardı. Mal güvenliğinin ülkemde her zaman can güvenliğinden önce geldiğini bir kez daha hatırlayıp güldüm. İçerideki kilidi adamlara kendimi farkettirmeden maymuncukla açmayı başarsam bile parmaklıkların dışındaki asma kilidi açmam çok zordu. Bu arada görülmem durumunda ise kapana kısılmış olacaktım.

Bir çok kişi izlediği filmlerin etkisi ile kilitlerin ateş edilerek açılabileceğini düşünür ama bu çok tehlikelidir. Normal bir dokuz milimetrelik mermi duvardan veya metal kapıdan sekerek vurulmanıza sebep olabilir.

Gerilen kaslarımı gevşetmek için başımı şöyle bir sağa sola çevirdim. Ellerimi ovuşturarak ısıttım. Artık parmak izini düşünecek durumda olmadığımdan eldivenleri çıkarıp attım.

Mesafeyi hesapladıktan sonra silahın susturucusunu tekrar namluya taktım. M9’un namlusu gövdeden biraz çıkık olduğu için susturucu takmaya uygun gibi görünse de aslında döner namlulu bir tabanca olduğu için sorun yaşanabilirdi. Susturucunun sıkı bir şekilde oturduğunu kontrol ettikten sonra gece boyu yağan yağmurla ıslanmış balkonda yere uzandım. Silahı balkon demirlerinin arasından hafifçe dışarıya çıkarıp aracın sürücü koltuğunun bulunduğu bölgeye doğru yönelttim. Mesafe ve yüksekliğin yanında susturucu yüzünden azalan menzili de hesaba katarak nişan aldım. Tek bir şansım vardı.

Nefesimi kontrol edip atışa hazırlanırken aşağıdan bir ses duydum. Kapının açılırken çıkardığı gıcırtı buradan bile duyulabiliyordu. Aramayı bitirmiş olmalıydılar. Yalnızca bu kata bakmamışlardı ve birazdan burada olacaklarından emindim.

 

***

 

Aşağıda bıraktıkları adamlarını hedefimde tutarak balkonda uzanmışken, bir yandan aşağıdan gelen seslere kulak veriyor öte yandan da planımda değişiklik yapmak gerekip gerekmediğine karar vermeye çalışıyordum. Vakit kaybetmeyip ilk planıma bağlı kalmayı seçtim.

Tetiği önce güçlü bir şekilde çekip horozun kurulmasını sağladım. Sonra yavaşça bastırıp ateş ettim. Sabahın sessizliğinde sokakta hafif bir çatırtı yankılandı. Hemen sonrasında bir korna sesi duyuldu. Sürücü vurulup direksiyonun üzerinde yığılmış olmalıydı. Bilinçsiz bir şekilde yığılıp kalan bir insanın ağırlığı çoğu zaman kornanın sürekli çalmasına yetmez. Bu yüzden ilk çarpmanın etkisiyle çalan korna hemen susmuştu. Bu arada aracın camı da patlamadığından dikkatli bakılmazsa camda bir delik olduğunu görmek çok zordu.

Aşağıdan ilk kez konuşma sesleri geldi. Olan biteni anlamak için daireye tekrar girmeye çalışıyor olmalıydılar. Kapının o bildik gıcırtısını bir kez daha duydum. Ne olduğunu anlamaları uzun sürmezdi. Tek avantajım nereden ateş edildiğini anlamalarının zor olmasıydı.

Islak balkonda yere uzandığım için kazağım ve pantolonum sırılsıklamdı. Sabahın soğuğunu iliklerimde hissediyordum.

Ayağa kalktım ve tam karşımda duran sokak lambasına bir el ateş ettim. Bu kez silahın çıkardığı hafif çatırtıyı patlayan lambanın boğuk sesi izledi. Sokak karanlığa gömüldü. Balkonun tam altında komşularıma ait araçların park ettiğini biliyordum. Balkonda çiçek yetiştirmeyi seven bir komşum vardı. Önceden gözüme kestirdiğim büyükçe bir saksıyı tam aşağıda duran aracın üzerine bıraktım.

Sokağı inleten bir alarm sesi aşağıdan gelen diğer tüm sesleri bastırdı. Alarmı çalan aracın sinyal ışıkları yağmurda ıslanmış sokağı kırmızıya boyadı. Çantamı sırtıma taktım. Balkonun sağ duvarına tırmanıp hafif bir sıçrayışla yangın merdivenine doğru atladım.

Ellerimle demirlere tutunmayı başarsam da ayaklarım yağmurla kayganlaşan demirlerden kayınca göğsümü ve başımı sert bir şekilde çarpmaktan kurtulamadım.

Aşağıya doğru inmeye çalışırken öncelikle yangın merdiveninin öteki tarafına doğru da kıvrılmaya çalışıyordum . Bu sayede adamlardan birisi balkona çıkar veya kafasını pencereden uzatırsa beni görmesi ve vurabilmesi zorlaşacaktı.

Kulağımı sağır eden bir patlama sesiyle birlikte sol gözümün önünde kıvılcımlar çaktı. Yanağımda keskin bir acı hissettim. Vurulmamıştım ama çok yakına isabet eden merminin kopardığı metal parçalar yanağımı yırtmıştı.

Az önce yaşadığım sert çarpmanın etkisiyle gerilen kaslarımdaki ağrıya aldırmadan adamların görüş alanından çıkmak için ilerlemeye devam ettim.

Çok yakınımda patlayan mermi yüzünden kulaklarım çınlıyordu ve hiç bir şey duyamıyordum. Aracın alarmının çaldığını bile yanıp sönen ışıklardan anlayabiliyordum ancak.

Bu kez sağ bacağımda bir yanma hissettim. Elimi gayri ihtiyari bacağıma uzattım. Tek elimle asılı kalınca az daha düşüyordum. Son bir gayretle demire tutunup kendimi biraz daha ileriye savurdum. Yere inmeme bir metre kalmıştı ve yangın merdiveninin arkasına doğru geçmeyi başarmıştım. Kulaklarımdaki uğuldama biraz hafifleyince bir kaç saniye arayla demirlere çarpan mermilerin sesini duymaya başladım.

Sağ ayağımı ağrı yüzünden çok iyi kullanamıyordum. Artık gücüm tükenmişti. Kendimi aşağıya bıraktım.

Adamların birini etrafa hakim bir açıda kalsın diye yukarıda bıraktıklarını ve diğer ikisinin şimdiden aşağıya doğru koşmaya başladıklarını tahmin ediyordum. Düştüğüm yerden kalkarken sağ bacağımda keskin bir ağrı hissettim. Elimle şöyle bir yoklayınca oldukça derin bir sıyrık olduğunu anladım. Koşmam çok zordu ama siyah pikaba kadar yetişebilirdim.

Anahtarın üzerindeki düğmeye basınca pikaptan kapıların açıldığını belirten sesi duydum. Adamların benim kendi arabama gideceğimi düşünmelerini umuyordum. Alarmlı araçlarda kilit açılırken öten sinyal duyulmamış ve aracın sinyalleri yanıp sönmemişti. Kullanıcısı dikkat çekmemek için bu sistemi iptal ettirmişti belki de. Bu kez şansım yaver gitmişti. Bu sayede benim pikaba doğru yöneldiğimi hemen anlayamayacaklardı.

Bacağımdaki ağrının izin verdiği kadar hızlı bir şekilde pikaba doğru yöneldim. Dikkat çekmemek için eğilerek koştum ve aracın ön tarafından dolaştım. Sürücü kapısı binanın karşı tarafına bakıyordu. Kapıyı açtım ve içeriye girince anahtarı takıp aracı çalıştırana kadar kafamı kaldırmadım. Patinaj yapmadan hızla kalkabilmek için hafifçe gaza bastım. Daha bir iki metre gitmiştim ki sağ arka cam patladı. Hemen ardından ikinci bir mermi aracın tavanına isabet etti ve sürücü tarafındaki camı kırarak çıktı. O kadar yakınımdan geçmişti ki yüzümde sıcaklığını hissettim. Bu arada araç artık hızlanmıştı. Bir kaç saniye sonra yeterince uzaklaşmıştım. Adamların atış açısı kaybolmuştu.

Şimdilik kurtulmuştum.

Şimdi sıra eski dostu bulup neler olduğunu öğrenmekteydi ama sorun şu ki onunla neredeyse yirmi yıldır görüşmemiştim ve nerede olduğuna dair hiç bir fikrim yoktu.

***

 

salacaksketch

 

Artık izimi kaybettiklerinden emin olduğumda ara sokaklardan çıkmış sahil yolunda ilerlemeye başlamıştım. Gün ağarmaya başlamıştı. Kırık camlardan yağmurda ıslanmış toprağın kokusu geliyordu. Pikabın ön panelindeki saat beş buçuğu gösteriyordu. Cumartesi sabahının bunca erken saatinde İstanbul’un o korkunç trafik yoğunluğundan eser yoktu.

Yol boyunca aracın kırık camlarından şüphelenip durduracak polis ekiplerine rastlamamak için dua ettim. Salacak sahiline yaklaşmıştım.

Araç dört kapılı bir Ford Ranger’dı. Çok güçlü ve arazi şartlarına uygun olmanın yanında içi de son derece konforluydu ama sonuçta bir binek otodan daha sert bir sürüşü vardı. Her sarsıntıda kollarım geriliyor ve yaralı bacağımdan vücuduma elektrik çarpmış gibi keskin bir ağrı yayılıyordu.

Yüzümdeki yaranın durumunu kontrol etmek için aynaya baktım. Sol yanağımda, büyükçe bir kedinin pençe izini andıran üç sıra sıyrık vardı. Kanama çoktan durmuştu.

***

Yolun kenarındaki çay bahçelerinden birinde karnımı doyurmaya karar verdim. Araç kolaylıkla fark edilmesin diye yol kenarına bırakmak yerine park alanına girip çay bahçesinin deposu gibi görünen prefabrik kulübenin yanına park ettim.

Sağ bacağımdaki yara dikkati çekmesin diye hemen girişteki bir masaya oturdum. Yolda aracın kaloriferini çalıştırdığımdan kıyafetlerim neredeyse tamamen kurumuştu. Masanın üzerinden bir kaç peçete alıp bacağımdaki yaraya bastırdım. Büyük tahta masa garsonların yaramı görmesini engelliyordu.

Yolun karşısındaki deniz ve Kızkulesi manzarasından istifade etmek için ön duvarın yarım metrelik bir ahşap bölümü dışında tümü camla kaplıydı. Uzun bir koridor şeklindeki mekanın cam kenarında ve iç tarafta altışar tane dört kişilik tahta masası vardı. Servis yapan çalışanların girip çıktıkları mutfak ve çay ocağı benim oturduğum masadan uzak olan uçtaydı. Çay ocağının hemen önündeki masada oturmuş bir çift dışında içeride başka müşteri yoktu. Onlar da güne erken başlayan değil benim gibi geceyi geç bitiren müşterilerden olmalıydılar. Etrafta olan bitenden tamamen habersiz kendi dünyalarına dalmış görünüyorlardı.

Henüz ergenlik sivilceleri olan en fazla on altı, on yedi yaşlarında görünen bir delikanlı siparişimi almak için yanıma geldi.

“Geçmiş olsun abi. Çay vereyim mi?”
Bir an neden böyle söylediğini anlayamadım ama sonra yüzümdeki yara geldi aklıma.
“Sağol. Taş fırlattı kamyonun biri. Cam kırıldı. Ver ver.”
“Yanında bir şey alır mısın?”
“Bir de kaşarlı tost getiriver. Lavabo ne tarafta?”
“Dışarıda abi.”

İçeriye girerken gördüğüm park yerine bakan küçük kapıları hatırladım. Üzerlerinde her hangi bir yazı olmadığından tuvalet olduklarını anlayamamıştım. Çocuk siparişi getirmek için gidince ben de tuvalete gittim.

Küçük ama temiz bir tuvaletti. Aynada yaramı inceleyince yüzümde sıçrayan kanların bıraktığı izleri gördüm. Yaralardan birinin kenarında küçük bir metal kıymık vardı. Onu çekip çıkardım. Ufak bir kanama oldu. Yüzümü yıkadıktan sonra kağıt havlularla kanama durana kadar bastırdım. Biraz daha iyi görünüyordum ama izler hala göze batacak kadar belirginlerdi. Bacağımdaki yarayı inceleyince şimdilik yapabileceğim bir şey olmadığını gördüm. Kanama yoktu. Mermi sıyırırken yakmıştı deriyi.

Masama döndüğümde sivilceli gencin çay ocağının penceresinden benim gelmemi beklediğini gördüm. Ben gelince çayı getirdi.

“Tost birazdan hazır olur,” dedi.

Teşekkür edip çayımı aldım. Sol tarafımda duvara asılı bir televizyon vardı. Müzik klipleri gösteren bir program açıktı. Sesi çok kısıktı. Klipler dönerken alttan seyircilerin gönderdiği mesajlar kayıyordu. Televizyon aracılığı ile gönderilen kimi aşk ilanı, kimi de selam içeren mesajlarda insanı yormayan bir sıradanlık vardı. Düşüncelerimi toplamak için sağımdaki deniz manzarası yerine ekrandaki bu mesajlara daldım. Dişe dokunur hiç bir şey söylemeyen ve yazarını diğer binlercesinden ayırt edemeyeceğiniz yazıları izlemeye başladım çayımı yudumlarken. Belki de denizdeki birbirinin aynı binlerce dalgayı izlemekten çok da farklı bir şey değildi yaptığım.

Ne kadar düşünürsem düşüneyim bu saldırının nedenini tahmin edemiyordum. Şu anda yapabileceğim şeylere ve onların önceliklerine odaklanmaya karar verdim. Polise haber verirsem bu denli organize ve tehlikeli insanlardan beni koruyabilirler miydi? Yoksa ifade vermeye gittiğimde ve kaldığım yeri güvenlik güçlerine bildirdiğimde hayatım daha mı çok tehlikeye girerdi? Aslında polisin beni bu tür bir tehlikeden koruyamayacağından emindim. Şimdilik kendi başımaydım.

“Abi başka bir arzun var mı?”

Daldığım düşüncelerden bir anda sıyrılıp, “Sağol, şimdilik yok,” diye cevap verdim. Televizyondaki klibe daldığımı sanmış olmalıydı.

Çocuk gidince tekrar ekrana çevirdim bakışlarımı. Ufak tefek bir adam incecik sesiyle dansçı kızların arasında şarkı söylüyordu. Diğer tüm şarkılarında olduğu gibi eski bir sevgilisinin vefasızlığından şikayet ediyordu. Hayatına giren insanları arkanda bırakırken kötülemek gece hayatında bu adamı dinleyenler arasında çok popüler olsa gerekti.

Böylesi bir durumda bile televizyon insana vakit kaybettirebiliyor diye düşünüp tekrar kendi sorunlarıma odaklanmaya karar verdim.

Çok uzun yıllardır görmek bir yana haber dahi almadığım eski arkadaşım nasıl olup da böyle bir gecede bana ulaşmıştı? Gerçi mesleğini düşününce benim tehlikede olduğumu öğrenmiş olması çok şaşırtıcı değildi. Ama eğer onun kulağına çalınacak bir tehdit altındaysam bu iş ilk başta düşündüğümden de büyük demekti.

Arkadaşımın arama yaptığı numara telefonumda görünüyordu. Onunla tek bağlantı yolum bu olmasaydı izlenebileceği için telefonumu yanıma almazdım. Kullandığım araçta da takip sistemi olması ihtimali çok yüksekti ama araç değiştirmem zordu. Bir kaç saatliğine bu riski göze alacaktım. Peşimde olanlar her kimse, bu koca şehrin farklı noktalarında operasyon yapacak kadar geniş bir ağları olmamasını umuyordum.

Bir çay daha söyledim. Tostumu ve iki bardak çayı bitirince biraz canlanmıştım. Ücreti ödeyip bir şişe su alıp çıktım.

***

Araca binmeden önce arka koltuğun altına bakmak istiyordum. Bu modellerde bagajdan ayrı küçük bir saklama alanı daha olur. Gerçekten de o bölmede bir şeyler buldum. Metal bir çanta, koyu renk beze sarılı bir şey ve omuz askılı bir tabanca kılıfı vardı. Beze sarılı olan şey pompalı bir tüfekti. Kilitli olmayan metal çantada ise Beretta için iki adet dolu şarjör ve bir kutu da yedek mermi vardı. Şarjörlerdeki mermiler normalken kutudakiler delik uçluydular. Bu tür mermiler hedefe çarpınca patlayıp çok daha büyük hasar verirler. Yüzyıldan uzun bir süre önce Lahey sözleşmesinde askeri amaçlar için kullanımları yasaklansa bile polis birimleri dünyanın bir çok yerinde bunları yasal olarak kullanabilir. Bunun sebebinin meskun mahallerde duvardan veya yerden sekebilecek mermilerin masum vatandaşlara zarar vermesinin önlenmesi olduğunu söylerler. Çünkü bu mermiler bu tür sert yüzeylerde yassılaşır ve daha az sekerler.

Pompalı tüfeği koltuğun altındaki bölmede bırakıp diğerlerini çantama koydum ve tekrar tuvalete yöneldim.

İçeriye girip kapının sürgüsünü çektikten sonra Çantanın içindekileri lavabonun yanındaki mermer tezgaha boşalttım. Mermi seçiminde bir süre kararsızlık geçirdim. Kendimi savunma amaçlı kullanırken delik uçlu olanlar normal mermilere göre çok daha etkili olurlardı olmasına ama zamanında bunların oluşturduğu yaraların ne kadar feci olduklarını gördüğüm için seçim yapmakta zorlanıyordum. Sonunda delik uçlu mermileri kullanmaya karar verdim. Hem çok daha etkiliydiler, hem de çatışma çıkarsa etrafta olabilecek insanlara zarar verme ihtimali daha azdı. Şarjörlerdeki mermileri değiştirdim. Yağmurluğumu çıkarıp kılıfı omuzuma geçirdim. Yağmurluğumu tekrar giydiğimde silahın dışarıdan belli olmadığını ama gerektiği anda sağ elimle çok seri bir şekilde çekebileceğimi gördüm. Yedek şarjörleri tekrar çantama koyup dışarı çıktım.

Kafam hala çok karışıktı ama en azından kendimi daha güçlü hissediyordum. Park yerinden çıkıp yola koyulmadan önce bir arama yapmak istiyordum. Araca binip kapıyı kapattım ve telefon numarasını tuşladım ama ara tuşuna basamadım. Orada oturmuş öylece telefona bakıyordum. O kadar zordu ki o tuşa basmak. Dört yıldan fazladır benimle bir tek kelime bile konuşmamış birini, kızım Hülya’yı arayacaktım. Yanlışlıkla aramamak için rehberden sildiğim numarayı hatırlamam hiç de zor olmamıştı. Ne de olsa karımın öldüğü ve kızımın benimle son kez konuştuğu o geceye kadar yıllarca yaşadığım evimin numarasıydı bu.

Kızım kocasının da öldüğü o geceden sonra şimdi beş yaşında olan torunum Elif’le beraber çocukluğunun geçtiği o evde kalmaya başlamıştı. Ben ise yeni bir eve taşınmıştım. Eşimin hiç evlenmemiş olan ablası da bir süre sonra onların yanına taşınmıştı.

Neden sonra cesaretimi toplayıp ara tuşuna bastım. Henüz ilk çalmada telefon açıldı.

“Ayhan Demir, burada hep birlikte seni bekliyoruz. Sakın geç kalma. Ev zaten kalabalık, misafir getirmezsen iyi edersin.”

Çok sakin, neredeyse dostça bir tonla bunları söyleyen adam cevap vermeme fırsat vermeden. Telefonu kapattı.

Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Akılsızlığıma lanet ediyordum. Bana ulaşmak için kızımı ve torunumu kullanacaklarını en başından düşünmeliydim.

Titremeye başlayan ellerimle defalarca yeniden aradıysam da telefon bir daha açılmadı.

 

Devam edecek …

2 Yorum

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm II

Bölüm II

 

escapesketch

 

Gözüm artık karanlığa iyice alışmıştı. Evin içi neredeyse bomboştu. Buraya taşındığımdan beri eve yeni bir şey girmiyor, eskiler ise yavaş yavaş yitip gidiyorlardı. Salonda büyükçe bir kütüphane ve iki koltuktan başka eşya yoktu. Evde sadece bir tek televizyon vardı ve o da mutfaktaydı. Işıkları yakmadan hızla yatak odasına döndüm.

Az önce aniden uyanıp o ölümcül mücadeleye girmiş olmama rağmen, yorgun olmak bir yana, uzun süredir hissetmediğim kadar canlı hissediyordum kendimi.

Yatağın başındaki komodinin üzerinden saatimi alıp taktım. Geçen sene doğum günümde iş arkadaşlarımın aldığı güzel bir Seiko. Loş odada saatimin fosforlu göstergesi dört buçuğu gösteriyordu. Çekmeceyi açıp cüzdanımı ve cep telefonumu aldım. İstanbul’da hala yaşanabilen elektrik kesintilerine karşı, yatağımın baş ucunda küçük bir el feneri bulundurma adetim vardı. Onu da aldım.

Yerde yatan adama son bir kez baktım. Başındaki yaradan sızan kan, üzerine yuvarlandığı kilimde kapkara bir göl oluşturmuştu. Pencereden bakınca ufukta gün doğumunu haber veren kızıl çizgiyi görebiliyordum. Şafak vaktine özgü turuncu ve pembe bulutlar havanın çok geçmeden aydınlanacağına işaretti.

Son olarak gardırobumdan yürüyüşlerde kullandığım sırt çantamı aldım. Adamın elindeki silaha bakıp ne yapacağıma karar vermeye çalışırken bir araba sesi duydum. Hemen pencereye koşup perdedeki aralıktan aşağıya baktım. Siyah pikabın yaklaşık on metre ilerisinde daha önce orada olmayan bir araba vardı. Farları yanmasa da yeni geldiğinden emindim. Arabanın kaputundan yükselen buhar ve egzozundan çıkan duman buradan dahi fark edilebiliyordu. Gelenler aracın motorunu durdurmamışlardı. Sağ ön kapısı ve iki arka kapısı aynı anda açılan araçtan hepsi de koyu renk takım elbise giymiş üç adam indi. Ön kapıdan çıkan adam başını kaldırıp eve doğru baktı. En yakın sokak lambası pikabın hemen yanındaydı ve yeni gelen aracı gayet iyi aydınlatıyordu. Birbirleriyle konuşmadan eve doğru yürümeye başladılar. Takım elbiseli olmalarına rağmen çok rahat bir hareket tarzları vardı. Deneyimli atletlere özgü dengeli ve güçlü adımlarla yürüyorlardı. Pikabın yanından duraksamadan geçtiler. Ellerinde silah yoktu ve ayak seslerini duymam imkansızdı ama bana sanki bir müfreze yaklaşıyormuş gibi gelmişti. Önde yürüyenin çok uzun boylu olması dışında birbirlerinden çok farklı görünmüyorlardı.
Daha fazla izlememin bir anlamı yoktu. Evden bir an önce çıkmam gerektiği besbelliydi.

***

Saldırganın elindeki silaha bakarken büyük bir kararsızlık geçiriyordum. Eğer o silahı almazsam, gelen ekiple karşılaşmam durumunda hiç bir şansım olmayacaktı. Almam durumunda ise, suç mahallindeki en önemli delillerden birini kendi elimle ortadan kaldırıp, muhtemelen suçlu durumuna düşecektim. Öte yandan, adamlar eve varana kadar binanın güvenliğinin sağlanabilmesi veya polisin gelmesi imkansızdı. Tercihimi o andaki can güvenliğimden yana kullanıp tabancayı aldım.

İlk bakışta silahın İtalyan yapımı bir Beretta olduğunu düşünmüştüm ama elime alıp yakından baktığımda gezin iki parçadan oluşmayıp yarım ay şeklinde olduğunu gördüm. Bu bir M9’du. Amerikan ordusu için üretilen, son derece güvenilir ve etkili bir tabanca. Şarjörleri on beş mermi alıyordu. Tam dolu olan şarjörü silaha takarken dört mermi eksik olanı cebime, namludan söktüğüm susturucuyu ise çantama koydum.

Acaba bir daha dönebilecek miydim bu eve? Muhtemelen buradaki son dakikalarımı yaşıyordum ve özleyeceğim tek şeyin salondaki kitaplarım olduğunu farkedince hiç de şaşırmadım. Bu bina hiç bir zaman benim gerçek evim olmamıştı.

Suç mahalli ve delillerle ilgili hiç bir kaygım kalmadığından, adamın cebinde bulduğum maymuncuğu ve bıçağı da çantama koydum.

Artık yola koyulma vakti gelmişti.

***

Kapı dürbününden dışarı baktım. Asansörün kapısındaki ışıktan yayılan kırmızı bir hale dışında koridora karanlık hakimdi. Kapıyı olabildiğince sessizce açıp çıktım. Adamlara az da olsa vakit kaybettirebilmek için kapıyı tekrar kapatıp kilitledim.

Etrafa kulak kabarttım. Bir alt kattan hafif bir gümbürtü ve daha aşağıdan metalik bir inleme sesi geldi. Asansörü çağırmışlardı. Hemen karar vermeliydim. Adamlar asansörle geliyorlarsa merdivenlerden inerek onlarla karşılaşmadan binadan çıkabilirdim. Fazla seçeneğim yoktu. Merdivenlere doğru yöneldim.

Henüz bir iki basamak inmiştim ki, aşağıdan gelen ayak seslerini farkettim. Anlaşılan iki koldan gelmeye karar vermişlerdi. Ayak seslerine bakılırsa yürüyerek gelen bir kişi vardı.

Onlara görünmeden nasıl dışarı çıkabilirdim? Vakit daralıyordu. Asansörle gelen iki kişiye karşı mı merdivenlerden çıkan bir kişiye karşı mı daha fazla şansım olurdu?

Çatışmadan kaçınabileceğim başka bir ihtimal olabilir miydi?

Ani bir kararla geri dönüp bir üst kata doğru çıkmaya başladım. Başarı şansım çok düşük olsa da bir planım vardı.

 

***

 st-lat17sketch

 

 

Planımın işe yaraması için çok hızlı davranmalıydım. Olabildiğince sessiz ve hızlı tırmandım merdivenlerden. Üst kat komşumun evde olmadığını biliyordum ve bu bilgi belki de hayatımı kurtaracaktı.

Kapının yanına koyduğum çantadan maymuncuk setini ve el fenerini çıkardım. Önce küçük lokma setinden kapıya uygun olanı anahtar deliğine sokup hafifçe bastırdım. Maymuncuk pilli ve ışıklı olanlardan değil tamamen metal gövdeli mekanik modellerdendi. Lokmanın altından maymuncuğun ucunu yerleştirdim. Ellerim terlemişti. Bir yandan da aşağıya kulak kabartıyordum. Asansör metalik bir gıcırtıyla üçüncü katta durdu.

Elimi çabuk tutmalıydım. Kilidin içindeki pimleri titreştirmek için tetiği çektiğimde hafif bir tıklama sesi çıkıyordu. Bu ses bana o kadar yüksek geliyordu ki duyulacağından hiç şüphem yoktu. Başka bir seçeneğim olmadığından denemeye devam ettim. Çıkan her gıcırtı ve tıkırtıda dişlerimi sıkıyor ve aşağıdaki adamların duymaması için dua ediyordum.

Yürüyerek gelen adam kontrollü ilerlediğinden henüz diğerlerine yetişememişti. Aralarında hiç konuşmadıklarını farkettim. İşaretleşerek kapının önünde nasıl pozisyon aldıklarını ve etrafı taradıklarını gözümde canlandırabiliyordum. Arkadaşları gelince içeriye gireceklerdi. Belki de birisi önce bu katı kontrol etmek için yukarı çıkacaktı.

Metal aletler terleyen ellerimden kaydığı için her denemeden sonra ellerimi pantolonuma sürerek kurutmaya çalışıyordum. Bana çok uzun gelen ama muhtemelen otuz kırk saniye süren üç dört denemeden sonra kilit açıldı. Lokmayı hafif bir baskıyla çevirdim ama kapının gıcırtısı duyulmasın diye kapıyı açmadan öylece bekledim.

***

Aşağıdan gelen ayak sesleri üçüncü adamın da ekibe katıldığını söylüyordu. Kapıyı açıp açmadıklarını anlayamıyordum. Merdivenden gelen adam kata vardığından beri hiç ses çıkarmamışlardı.

Bu durumlarda yapılabilecek en zor ve belki de en doğru şeyi yaptım ve hiç kıpırdamadan bekledim. Neden sonra yıllardır aşina olduğum o kapı gıcırtısını duyuldu alt kattan. Onca gürültü çıkaran kapının menteşelerinin bir kez dahi yağlamamış olmama bu kadar sevineceğimi düşünemezdim.

Bu sesi duyduğum anda ben de kapıyı hafifçe itip araladım. Çok şükür ki komşum evine benden daha çok özen gösteren biriydi. İçeri girer girmez kapıyı yavaşça kapadım ve el fenerimi yaktım.

Sistematik bir arama yapıp evde olmadığımı anlamaları en çok bir kaç dakikalarını alırdı. Bu kadar özenli çalışan bir ekip herhalde tüm daireleri aramaya kalkmazdı ama belki de hiç bir ışığın yanmadığı bu daire için farklı düşünebilirlerdi.

Acaba binaya girerken bu dairenin boş olduğunu farketmişler miydi? Eğer öyle ise odalardan birinin ışığını yakmam veya kısık sesle bir televizyon açmam onları kandırmayabilirdi.

***

Daha en başından bir gürültü çıkarıp komşuları uyandırma seçeneğini düşünmüştüm ama bunun bu adamları durdurmaya yeteceğinden şüpheliydim. İnsanlar böyle durumlarda başlarına bir şey geleceği korkusuyla evlerinden çıkmazlardı genellikle. Çıksalar bile koridora kafalarını uzatıp olan biteni dinlemekten öteye gitmezlerdi. Camdan dışarıya bakıp olayları seyredenler de çoğu zaman bir televizyon seyircisi gibi işin dışında kalıp görünmez olmaya çalışırlardı. Ayrıca üç tane silahlı ve tehlikeli adam karşısında kimseyi tehlikeye atmak istemiyordum.

İçlerinden birini kapının önünde bırakmış olmalıydılar. Evin aranması bitince yukarıya geleceklerdi. O zamana kadar bir şeyler düşünmeliydim. Son bir saatte olanlara bir anlam vermeye çalışırken beynim karıncalanıyordu adeta. Yorgunluğuma yaklaşık on saatlik açlık da eklenince odaklanmakta güçlük çektiğimi farkettim. Bir bardak çay ve bir simit için neler vermezdim.

Seçeneklerimi değerlendirmeye başladım. Burada bekleyip adamların daireleri kontrol etmemeleri için dua edebilirdim. Koridora çıkıp seyyar merdiven ile çatıya çıkabilirdim. Çatışarak binadan çıkmaya çalışabilirdim.

Hiç bir seçenek umut vermiyordu. Çok dikkatle bakıp tünelin ucundaki ışığı görmeye çalışırcasına zorladım beynimi. Çıkış yolu göremiyordum.
Komşumun salonunda olduğum yere çöktüm. Dermansız bacaklarımdaki titreme tüm vücuduma yayılmaya başlamıştı.

Çantamın yan cebinde son yürüyüşümde aldığım çikolatalardan birisi duruyordu. Çıkarıp yemeye başladım. Biraz olsun toparlanmaya başlamıştım.

***

Bu arada arkamdan gelen ani bir sesle yerimden sıçradım. Hemen sırt çantamı açıp telefonumu çıkardım. Akşamdan açık unuttuğumu nasıl olmuş da fark edememiştim? Ses hemen kesilmişti çünkü arama değil mesaj sinyaliydi. Sessiz moda aldım telefonumu. Kulağımı yere dayayıp aşağıdan gelebilecek sesleri kontrol etmeye çalıştım. Duymamış olabilirler miydi bu sesi?

Kulağım yerde, aşağıdan gelebilecek olağan dışı bir hareketliliğin işaretlerini beklerken telefonumdaki mesaja baktım.

Paslanmışsın. Çıkınca beni bul.

Acı acı güldüm.

Devam edecek …

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR I.Bölüm

karsidebar

 

Kar

 

Bölüm I

 

 

 

Si vis pacem, para bellum.

Barış istiyorsan, savaşa hazırlan.

 

 

backstreetsketch

 

Benim adım Ayhan Demir.

Adımı babamın hayranı olduğu ünlü sinema oyuncusundan almışım. Rahmetli babam, 1961 yılında Sevimli Haydut filminin setinde ışıkçı olarak çalışırken onunla tanışmış. Büyük yıldızın kucağında olduğum bir bebeklik fotoğrafım bile var. Çocukluk yıllarımda onun filmlerini çok seyredermişim.

Ayhan Işık ile adımız dışında hiç bir benzerliğimiz yok. Bir kere onun kadar yakışıklı değilim. O esmer bir adamdı, bense olsa olsa açık kumral sayılırım. Onun alamet-i farikası olan ve o dönem moda haline gelen bıyıkları vardı, ben ise hayatımın hiç bir döneminde ne bıyık ne sakal bırakmamışımdır. Onun gözleri elaydı, benimkiler ise yeşil. Belki bir benzer yanımız olabilir; o da onun perdede yarattığı karakterlerin sahip olduğu olağanüstü cesaret. Evet ben özellikle gençliğimde neredeyse korkusuz bir adamdım. Korkusuz karakterlerin kötülük de yapmadığını görmüştüm filmlerde. Korkunun tüm kötülüklerin anası olduğu sözüne kalpten inanıyordum. Aslında buna hala inanırım.

Bu gözü pekliğim ve sonunun ne olacağını düşünmeden hareket etme alışkanlığım, evlenip bir kızım olana kadar devam etmişti. Kızım Hülya’yı ilk kez kucağıma aldığım günden sonra ise bu cesaretin yerinde yeller esmeye başladı. Ya bana bir şey olursa ve eşim dul, kızım ise babasız kalırsa? Ya onların başına bir şey gelirse? Gerçek anlamda korkuyla tanışmam böyle başlamıştı işte.

Dört yıl önce karımı kaybedip kızım ve torunumla yollarımızın ayrılmasından sonra ise, o korkusuz günlerime geri dönmüştüm. Bu konuda eskilerden bir şarkı sözü geliyor aklıma; Özgürlük, kaybedecek bir şeyi kalmamanın diğer adıdır.

Belki de cesaret için de aynısı söylenebilir. Sadece ölüler veya kaybedecek bir şeyi olmayanlar korkusuz olabilirler. Ben o korkusuz insanlardan biriydim.

***

Karlı bir ocak gecesinde, kalp krizi geçirip ölümün eşiğinden dönmemin üzerinden, neredeyse üç ay geçmişti. O gece, donmak üzereyken bulunup hastaneye götürülmüşüm. Yoğun bakım servisindeki yatağımda gözlerimi açtığımda, kalp damarlarımdan birine stent denilen metal ağlardan takıldığını ve donan iki ayak parmağımın kesildiğini öğrendim. Tamamen hastanede geçen ilk yirmi günün ardından bu kez de zorlu bir fizik tedavi süreci başladı. İlk başlarda çok fazla ağrım vardı ve yürümeye çalışmak tam bir eziyetti ama giderek daha iyi oldum. Artık haftada sadece üç dört gün gidiyordum seanslara. Geri kalan zamanlarda evde kendim egzersiz yapıyordum. Tabii ki hasta kalbimi fazla yormadan.

Hastaneye bağımlı olduğum günler geçmişte kalmıştı ve ben artık, içinde metalik bir ağ bulunan hasta kalbim ve hafif aksayan yürüyüşümle, hayatının ellinci baharını yaşamaya hazırlanan bir adamdım.

Şarkının sözlerindeki gibi özgür geçirdiğim dört yıl sonrasında artık kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünüyordum.

Nisan ayının ortalarında yağmurlu bir geceydi ve ben gerçek evimi terkettikten sonra yaşamaya başladığım küçük apartman dairesindeydim. Fizik tedavi seansından döndüğüm için ağrılarım vardı. Bir ağrı kesici almış ve yatmıştım. O kadar yorgundum ki, gökgürültüsü, şiddetli rüzgarın ıslığı ve cama vuran iri yağmur damlaları, beni rahatsız etmek bir yana bir ninni gibi geliyorlardı. Hemen uykuya dalmış olmalıyım.

Aniden uyandığımda, kısa süreliğine daldığımı düşünüyordum ama yatağın başındaki saatin düğmesine bastığımda yanıldığımı anladım. Kırmızı ledler 3:45’i gösterdiğine göre en azından beş saattir uyuyor olmalıydım. Uyanmak için pek iyi bir saat olduğu söylenemezdi.

Gözüm karanlığa alışana kadar biraz bekleyip, beni uyandıranın ne olduğunu anlamaya çalıştım. Yavaşlamış olan yağmurun mırıltısı dışında bir ses yoktu. Tekrar yatmayı düşünmeye başlamıştım ki bir tıkırtı duydum. Belli belirsiz bir şeydi. Yerimden kıpırdamadan, sese kulak kabarttım. Bir dakika kadar başka bir ses gelmedi.

Tam kalkıp etrafı kontrol etmeye davranmıştım ki bu kez yatak odasının kapısından gelen bir tıkırtı işittim. Birisi, kapı kolunu olabildiğince sessizce, çevirmeye çalışıyordu sanki. Usulca yataktan aşağıya doğru yuvarlandım. Yatağımın yüksekliği diz seviyesinin altında olduğundan, ellerimi uzatıp, yatakla pencere arasındaki yaklaşık bir metrelik boşluğa sessiz bir şekilde inmeyi başardım. Bu arada duyduğum hafif gıcırtı kapının açılmaya başladığını gösteriyordu.

Bekledim. Yumuşak tabanlı ayakkabısı olan birisi ayağını yere vururmuş gibi tok bir ses duydum. Bu ses, art arda üç kez tekrarlandı. Tup, tup, tup. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, yüzüme dökülen tüy parçaları ve duyduğum hafif yanık kokusu, bunun ayak sesi olmadığını söylüyordu.

İçeri giren her kimse, susturucu takılı bir silahla yatağa üç el ateş etmişti. Her defasında, o tok sese eşlik eden metalik çınlamalarsa, mermi çekirdeklerinin tahta döşemeye saplanırken çıkardıkları sesler olmalıydı. Yatağım yüksek olmadığı ve altına saklanmadığım için şükrettim.

Hiç ses çıkarmamış olmam saldırganı şaşırtmış olsa gerekti. Ne kadar ölümcül bir yara alırsa alsın, kurşun isabet eden bir vücut sarsılır, kasılır ve en azından bir inleme sesi duyulur. Saldırgan eliyle yatağı yoklamaya başladı. Belki de başka bir odada veya yatak odasından girilebilen tuvalette olabileceğimi düşünüyordu. Gürültü yapmamaya çalışıyordu.

Sadece üç mermi kullanmıştı ve muhtemelen dokuz milimetrelik bir tabanca kullanıyordu. Bu durumda, silahında en azından dört mermisi daha kalmış olmalıydı. Benim yatakta değil yerde olduğumu farketmesi an meselesiydi.

Yapacak bir şeyim olmadığından bekledim. Yatağın tam karşısında durduğunu tahmin ediyordum. Az önce yatağın sağ tarafına doğru bir adım atıp elleriyle kontrol etmişti. Benim bulunduğum boşluk ona göre sol taraftaydı.

Yataktan inerken etrafı görebilmek için ayak tarafına doğru yönelmiştim. Başım hafifçe yana yatık durumda uzanmıştım. Gözlerim karanlığa biraz alışmıştı. Adamın odaya girdiği kapının pervazını ve karşımdaki duvarı görebiliyordum. Yatağın altı boş olmadığından öbür tarafı göremiyordum.

Adam şu ana dek bir açık vermemişti. İçeri girdiğinden beri ilk hatasını yapmasını bekliyordum.

Neyse ki fazla beklemem gerekmedi. Karşımda kar maskeli bir yüz belirince bir anda kurtulma ümidim de doğdu. Yatağın kenarındaki boşluğa bakmak için yakına kadar gelmiş ve eğilmişti. Bu onun ilk hatasıydı.

Fazla seçeneğim yoktu. Sağ elimin işaret ve orta parmaklarını uzatıp ani bir hareketle gözlerine doğru bastırdım. Can havliyle ellerini yüzüne götürdüğünde ise sol elimle adamın silahı tutan sağ elini bileğinden yakaladım. Diğer elimle ayak bileğine sarılıp olanca gücümle çektim.

Adam arkasına doğru düşerken, yukarı doğru tuttuğum elini hiç bırakmadım ve bu yüzden ben de üzerine doğru yuvarlandım. Sol kulağımda bir yanma hissettim ve yukarıdan alçı parçaları yağmaya başladı. Silahı ateş almıştı. En az üç mermisi kalmıştı.

Canı çok kötü yanıyor olmalıydı. Gözündeki yaradan akan kan ve gözyaşları görüşünü engellemesine rağmen, adam büyük bir kuvvetle direniyordu. Bacakları yatağın ayak tarafında kalacak şekilde, sol arka tarafına doğru devrilmişti. Kurtulmak için savurduğu tekmeler yatağı sarsıyor ama bana ulaşamıyordu. Sol gözü tamamen kapanmıştı.

Adam yere düşerken kafasını pencerenin kenarında duran bir vazoya çarpmıştı. O mücadele sırasında kırılan vazonun parçalarından büyükçe bir tanesini almayı başardım.

Silahını kurtarmaya odaklanarak ikinci büyük hatasını yaptı. Silahı uzağa doğrultmak için ondan güçlü olmama gerek yoktu. Kapalı olan sol gözü yüzünden elimdeki kocaman porselen hançeri fark edememişti. Hızlı ve güçlü bir savuruşla şakağına sapladım jilet gibi keskin parçayı. Korkunç bir çatırtı sesi ve ardından daha yumuşak bir ses sonrası bir anda tüm gücünü kaybedip yığıldı kaldı. Yüzlerimiz neredeyse birbirine değecek kadar yakındı. Açık kalan sağ gözü kan kırmızıydı. Kan kokusuna, adamın ölünce kaçırdığı dışkı kokusu da eklenince, kendimi tutamayıp kusmaya başladım.

 

gunsketch

 

Bir kaç dakika önce beni öldürmeye çalışan birinin üzerine kusmamak için yana doğru eğildiğime kendim bile şaşırdım. İyi ki de öyle yapmışım. Banyoda ellerimi ve yüzümü yıkadıktan sonra, kar maskesini çıkarıp adamın kim olduğunu görmek istediğimde, kusmuklarla uğraşmamış oldum böylece.

Bu arada mücadelenin etkisiyle nefes nefese kalmıştım ve göğsümde bir sızı başlamıştı.

Binaya tekrar sessizlik hakim olmuştu. Dört katlı binanın üçüncü katındaydım ve görünen o ki hiç bir komşum gürültülerden dolayı uyanmamıştı. Alt katımdaki daire uzunca bir süredir boştu. Üst komşum ise iki gündür evde yoktu. Esrarengiz ziyaretçim de bu durumdan haberdardı anlaşılan.

Işığı açmadan pencerenin yanına gidip sokağa baktım. Yolun kenarında daha önce görmediğim siyah bir pikap park edilmişti. İçinde kimse yok gibi görünüyordu.

***

Saldırganın yalnız geldiğine kanaat getirdikten sonra odanın ışığını yaktım. Başındaki kar maskesini çıkardım. Adam sert ve batılı hatlara sahipti. Sarı saçları bir asker gibi kısa kesilmişti. Tanıdığım hiç kimseye benzemiyordu. Üstünü aradığımda kimliğini belli edecek en ufak bir şey dahi bulamadım. Avcıların kullandığına benzer siyah bir hücum yeleği giymişti. Ceplerini boşalttığımda yedek bir şarjör, küçük bir bıçak, bir araba anahtarı ve tabanca şeklinde bir maymuncuk buldum. Işığı tekrar söndürdüm.

Yatağın yanında yere çöktüm ve düşünmeye başladım. Benim gibi emekli bir polisin bir çok düşmanı olabilirdi ama dört yıl önce eşimi kaybettiğim günden beri neredeyse hiç bir önemli olayda görev almamıştım. Kurumum da ben de emekliliğimi beklemiştik sanki. Daha çok idari görevler ve genç polislerin eğitimleri ile ilgilenmiştim. Bu durumda son dört yılda düşman kazanmış olmam çok zordu. Kendi dünyasına kapanmış, silah bile taşımayan ve sağlık problemleriyle boğuşan, elli yaşında bir adam kim için tehdit olabilirdi?

Kimseyle görüşmüyordum. Hayatımın o en acı gününden beri, kızım ve artık beş yaşını doldurmak üzere olan torunumu bile görmüyordum.

Bu denli profesyonel bir katili buraya gönderebilecek kadar güçlü bir düşmanım vardı ve ben onun kim olabileceği konusunda en ufak bir fikre dahi sahip değildim.

Belki de şu pikapta bir şeyler bulabilirdim.

 

***

0170-cordless telephonex

 

 

Dışarıya çıkıp pikabı aramadan önce polise haber vermeli miydim? Hiç bir şeye dokunmadan polisin gelmesini beklemek daha mı doğru olurdu? Yoksa, daha sonra benimle paylaşılmayacak bazı bilgileri elde etmek için, harekete mi geçmeliydim? Bu kadar büyük bir tehdit karşısında, kendimi korumak için, kuralları biraz çiğnememde bir sakınca olmayacağına karar verdim.

Üzerimdeki pijamaları çıkarıp büyükçe bir poşete koyduktan sonra, dışarıda dikkat çekmemek için, siyah bir keten pantolon ve siyah bir kazak seçtim. Yağmur iyice hafiflese de nisan sabahının soğuğundan ve rüzgardan korunmak için spor bir rüzgarlık giydim.

Hastaneden çıktıktan sonra pansumanlarda kullanmak için aldığım lateks eldivenlerden bir çiftini ellerime geçirdim. Odamın ışığını açmamıştım. Çıkmadan önce etrafı kolaçan etmek için bir kez daha pencereye gidip, perdeyi hafifçe aralayarak sokağa baktım. Siyah pikap hala oradaydı. Etrafta yeni park etmiş bir araç yoktu. Saldırganın üzerinde bulduğum anahtarı alıp koridora çıktım. Işıkları yakmıyordum. Tam dış kapıyı açmak üzereyken ani bir sesle irkildim. Hem salondaki ana ünite hem de yatak odamdaki komodinin üzerinde duran telsiz üniteden yükselen telefon zili, sabahın bu saatinde komşuları uyandırabilecek kadar yüksekti.

Öncelikle komşularım uyanıp işler daha fazla karışmadan telefonu susturmalıydım. Salona doğru koşarken, bu saatte arayanın kim olduğunu ve telefonu cevaplamamın doğru olup olmayacağını düşünüyordum. Cihazın üzerindeki ses düğmesini kapatmak için öyle hızla ileri atılmıştım ki neredeyse telefonun üzerinde bulunduğu sehpayla beraber yere devriliyordum. Önce ana ünite, bir kaç saniye sonra yatak odasındaki ünite sustu. Artık telefonun çaldığını gösteren tek şey, her çalışında yanan üzerindeki ışıktı. Sessizce çalan telefonun ritmik bir şekilde yanan ışığının karşısında öylece durdum. Onca yıllık meslek hayatımda karşılaştıklarımdan çok daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumu söyleyen bu uyarı ışığına hipnotize olmuş gibi bakıyordum.

Saldırganı gönderen kişi kontrol etmek için mi arıyordu acaba? Belki de iş uzayınca şüphelenen suç ortakları, cep telefonu kullanmamak için buradan arıyorlardı. Gönderdikleri saldırganın üzerinde kimliğini gösterecek veya izi sürülebilecek hiç bir şey bırakmak istememiş olmaları fikri mantıklı gelmeye başladı bana. Bacaklarım beklentinin gerilimi ile kasılmıştı. Tedirginliğim giderek artıyordu. Sonunda kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünerek ahizeye uzandım.

Önce ben konuşmadım. Ahizenin kaldırıldığını anlamış olmalıydı karşıdaki. O da susuyordu. Hafif bir rüzgar sesi duyar gibi oldum. Açık alandan arıyor olmalıydı. Dikkatle dinledim. Önce hastaneden aşina olduğum o kalp monitörlerinin sesine benzeyen bir bipleme daha sonra uzaktan gelen bir ambulans sireni. Ben bunlara anlam vermeye çalışırken adam konuştu. Hayatımda sesini bir kez daha duyacağımı en son düşüneceğim kişiydi hattın diğer ucundaki.

Yıllar öncesinden çıkıp gelen hayalet bana, “evden hemen çıkmalısın,” dedi.

Ne diyeceğimi, neler soracağımı bilemez haldeydim. Bilsem de bir şey değişmeyecekti, bir anda çıkıp giden nefesimi toplayıp konuşmaya fırsat bulamadan telefon kapandı.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

UK-2911

 

 

Filmin Afişi

Filmin Afişi

Türk Sineması için yepyeni bir başlangıç …

Sevgili okurlar bugün sizlerle paylaşmak istediğim film Uzay Kuvvetleri 2911. Öncelikle filmin türü ve teknik özelliklerinden bahsetmekte fayda var çünkü bu film Türk yapımı ilk gerçek 3D uzun metrajlı animasyon filmi. Aslında ilk Türk yapımı olmanın ötesinde dünyada bu türe ait ABD dışında yapılan ilk film olma özelliğini de taşıyor. Süresi 90 dakika. Türü bilim kurgu macera ve ağırlıklı olarak aksiyon ve komedi öğeleri içeriyor.

Şimdi en büyük soruyu soralım; bunca yerli ve yabancı film arasında vaktinizi ve paranızı harcamanıza değer mi?

Hemen cevaplayayım: Kesinlikle değer! Fragmanı izleyip filmi henüz izlemeyenler için de bir iyi haber vereyim film fragmandan daha başarılı.

Artık ayrıntılara girelim. Bu film özellikle kimin hoşuna gidebilir? Bilim kurgu veya fantazi meraklıları hedef kitle arasında başta geliyor ancak aksiyon ve bolca komedi isterseniz onlar da bu filmde mevcut. Özellikle eski Star Trek bizdeki adıyla Uzay Yolu dizisinin meraklıları için çok hoş anlar ve göndermeler var. Murat kaptanın güvertedeki koltuğunda yana kaykılmış oturuşu kaptan Kirk’e selam çakarken bazı ses efektleri ve müziğin tınısında da o özlediğiniz dönemden esintiler bulabilirsiniz.

Senaryo yazarı ve yönetmen Şahin Derun senaryoya Türkiye ve Türk kültürüne ait sembolleri koyar ve denizcilik ve havacılık tarihimize selam dururken kesinlikle aşırıya kaçmıyor ve bu unsurlar seyir keyfimizi arttıran ve filme renk katan özelliklerinin dışında filmin başarılı olması ve devam bölümlerinin çekilmesi ve bilgisayar oyunları gibi başka eğlence mecralarına uyarlanması durumunda ülkemizi ve kültürümüzü dünyaya tanıtan ve sevdiren bir işlev görme potansiyeline de sahip. Filmin isminde geçen 2911 yılı da Türk Hava Kuvvetleri’nin 1000. kuruluş yıldönümü olduğu için seçilmiş.

Yönetmen Şahin Derun (ABD’de tanındığı adıyla Sahin Michael Derun) yıllarca Hollywood filmleri  ve ABD TV dizilerinde özel efekt departmanlarında çalıştıktan sonra bu işi Türkiye’de yapmayı hedefleyen idealist bir sanatçı. Hollywood’daki benzerlerine göre inanılmaz küçük bir bütçe ve teknik imkansızlıklara ek olarak sektörün geri kalmışlığı ve yetişmiş eleman eksikliğini de dert etmeyip ( aslında belki de dert edip düzelmesine katkıda bulunmak amacıyla) ülkesine dönüp bu olağanüstü misyona giriştiğinde kendi ifadesine göre en çok bir buçuk yılda bitirmeyi planladığı projeyi üç yılda tamamlıyor ve üstüne üstelik bunu tamamen 3D yaparak iş yükünü tam iki katına çıkarıyor. Peki bu arada ne oluyor? Karakterlerin hareketlerini gerçek aktörlerinkinden kopyalayan motion capture teknolojisinin en iyisi getirilip stüdyoya giriliyor. Daha önce bu konuda ya hiç tecrübesi olmayan veya çok az tecrübesi olan gençlere kapı açılıp bir yandan da gelecek nesillere bilgi aktarımı yapılıyor. Belki de sektörün ülkemizdeki tohumları atılıyor bu proje ile.

Bu kadar büyük bir emek olunca işin içinde eleştirirken zorlanılıyor ama şimdilik şu kadarını söyleyelim ki artıları eksilerinden çok daha fazla ve eğlenceli bu filmde çocuklarınızı rahatsız edecek hiç bir unsur bulunmuyor. Ailece rahatlıkla seyredebilirsiniz. Sizlere iyi seyirler ve Şahin Derun ve Animaj ekibine de çıtayı her seferinde yükseltecekleri nice yeni projeler diliyorum.

Her seferinde daha büyük ve esrarengiz gezegenlere ve uzak yıldız sistemlerine gitmek üzere , ışınla bizi Şahin!

 

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş

Kumsal

Resim

Seri kulaçlarla kıyıya doğru yüzen genç kadının nerede olduğuna dair en ufak bir fikri bile yoktu. Nihayet kıyıya ulaştığında, kumlarda bir kaç adım attıktan sonra kendini yere bıraktı. Uzun süredir yüzmesine rağmen kızgın kumlar ayaklarını yakmamıştı. Uzandığı yerden şöyle bir doğrulup gözleriyle ufku taradı. Nereden geldiğini hatırlamaya çalışıyor ama bunu başaramıyordu. Deniz ona ait izleri silip eski durgun haline dönmüştü.

Dünyanın en el değmemiş kumsalıydı sanki burası. Göz alabildiğine uzanan altın sarısı kumlar ile denizin buluştuğu çizgi zamanın başlangıcından beri oradaymışcasına bakir görünüyordu. Bu yaz sabahında esen rüzgar denizin pürüzsüz bir cam gibi parıldayan yüzeyini rahatsız edemeyecek kadar hafifti. Etrafta hiç insan izi yoktu.

Rüzgar aniden kuvvetlendi. Suyun yüzeyinde beliren küçük dalgalar denizin o açık mavi rengini kasvetli bir griye çevirdi. Gökyüzünde bulutlar toplanmaya başladı. Genç kadın hiç üşümese de içinin ürperdiğini farketti. Nasıl olmuş da gelmişti bu ıssız kumsala? Neden etrafta kimse yoktu? Nasıl geri dönecekti? Ağır bir hüzün ve umutsuzluk duygusu koca bir dalga gibi sarstı genç kadını. Ansızın, nasıl geri döneceği sorusunu bile anlamsız bırakan bir şey geldi aklına; Nereye dönecekti?

Oturup başını dizlerinin arasına yasladı. Yanaklarından süzülen gözyaşlarının sıcaklığını hissedemiyordu. Yanağına dokundu. Yüzünü ıslatan şey gözyaşları mı yoksa deniz suyu muydu? Parmaklarını hemen yüzünden çekti. Elini saçlarına götürdü bu kez. Sıkıntılı anlarında farketmeden yaptığı gibi parmaklarını uzun sarı saçlarında gezdirip buklelerini düzeltmeye çalıştı. Saçlarına takılan parmaklarını geri çekip baktığında deniz tuzu ya da çamur gibi bir şey göreceğini düşünüyordu ama tırnaklarının arasındaki şeyler daha çok pıhtılaşmış kana benziyordu. Yüzerken başını bir yere çarpmış olmalıydı. Ağrı hissetmediğime göre önemli bir şey olamaz herhalde diye düşündü.

Bir süre ne yapacağını bilemez halde bekledi… Etrafa göz gezdirdiğinde, güneşin de giderek yükselmesiyle, kumlardan çıkan sıcak hava dalgalarının, sanki bir çöldeymiş gibi görüntüyü bulanıklaştırdığını farketti.

Ufukta belli belirsiz bir karaltı görür gibi olan kadın bir görünüp bir kaybolan bu şeyi izledi. Yaklaşmakta olan bir adam mıydı bu? Bu ıssız yerde birisine rastlamak umuduyla elini siper edip gözlerini kısarak dikkatle baktı. Evet, yanlış görmemişti.  Adama sorarak yolunu bulabilirdi belki. Bekledi…

Siyah mayolu, uzun boylu adamın güneş yanığı cildi ıslaktı ve neredeyse tamamen kumla kaplıydı. Dalgalı kumral saçlarının üzerinde yer yer deniz tuzu birikmişti. Deniz mavisi gözlerinde hüzünlü bir ifade vardı. Ayak parmaklarına yosunlar dolanan genç adam sağ bacağına kramp girmişçesine ayağını yerden sürükleyerek kadına yaklaştı ve önce denize doğru daha sonra ise kadının gözlerinin içine bakarak öylece durup beklemeye başladı.

Adamın konuşmaması üzerine genç kadın ona nereden geldiğini sordu. Uzun süredir konuşmadığından olsa gerek çok boğuk çıkan kendi sesini duyunca şaşırdı.

-Denizden, diyen adam bir yandan da geldiği yeri tekrar görmek istermiş gibi gözlerini denize çevirdi.

Sesi sanki derin bir kuyudan gelir gibiydi. Belki de yüzerken su yutmuştur ve o yüzden boğuk ve hırıltılı konuşuyordur diye düşündü kadın. Adam konuşmaya devam etmeyince de,

-Sanırım yolumu kaybettim, diye ekledi.

Adam cevap vermedi. Bakışlarını yeniden kadına çevirmişti. Genç kadın bu gözlerde bir gariplik olduğunu belli belirsiz fark etmişti ama yakından bakıp da adamın mavi gözlerinin ne kadar donuk olduğunu görünce iyiden iyiye şaşırdı. Neredeyse gözbebekleri fark edilmeyecek kadar soluk, buzlu cam gibi bir çift göz. Adam kör olsa gerekti. Kadının gözlerinin içine bakar gibiydi ama sesinin geldiği yöne doğru bakıyor olmalıydı. Adamın kendini göremediğini düşünse bile bakışlarını kaçırmak istedi. Başını eğdi ve adamın ayaklarını yakından görünce ufak bir çığlık atmaktan kendini alamadı. Adamın ayaklarına dolanan yeşil yosunların arasından uzanan parmakları balıklar tarafından kemirilmiş gibi kemiklerine kadar açılmıştı. Açığa çıkmış bembeyaz kemikler kanlı bir ağızda sırıtan dişler gibi görünüyordu. Tekrar gözlerini kaldırdığında adamın yüzünde başından beri varolan hüzünlü ifadede en ufak bir değişiklik olmadığını fark etti. Bu yüzde tanıdık bir şeyler vardı. Sanki çok eskiden tanıdığı biri yılların ardından kendisine bakıyordu.

Adam kadına doğru eğilip elini uzattı. Eğilirken hareketleri çok tutuktu. Beli ise garip bir açıyla kırılmıştı. Kadın şaşkın bir şekilde uzanan bu ele baktı. Bir an ne yapacağını bilemeden öylece bekledi. Adamın kör olduğuna iyice kanaat getirince uzanan eli tutup kendini ayağa kaldırmasına izin verdi. Adamın eli ne sıcak ne de soğuktu. Herhalde yolu tarif etmektense gösterecek diye düşündü. Kadının elini sıkıca tutan adam denize doğru döndü.

-Nereye gidiyoruz?

Sesindeki titreme hissettiği korkunun boyutlarını yansıtmaktan çok uzaktı.

-Artık gitmeliyiz.

Adam denize doğru bir iki adım atarken kadın elini kurtarmak için geriye doğru bir hamle yaptı. Ancak adam elini o kadar sıkı tutuyordu ki kurtulması  neredeyse imkansızdı. Bu itişme sırasında adam bir an için arkasını dönünce kadın bir şok daha yaşadı. Adamın sırtında, mayosunun hemen üzerinden başlayan büyük bir yara vardı. Tam belkemiğinin üzerinde derin bir oyuk. Bir avuç büyüklüğündeki yaranın içinde soluk beyaz kemikler, bunları birbirine bağlayan ve aralarından çıkan parçalanmış kas ve sinirler görünüyordu. Bu adam yürüyor olamazdı. Kadının içini dehşetle beraber bir acıma duygusu da kapladı.

Adam, bir kez daha, gitmeleri gerektiğini söyleyip denize doğru kadını da çekerek yürümeye devam etti. Kadın yürümüyordu ama tam anlamıyla direndiği de söylenemezdi. Ayakları yerde sürüklenerek adamın peşinden şaşkın bir şekilde gidiyordu. Son bir kez kurtulmayı denerken sol kolunu uzatıp adamı itmeye çalıştı. Kolunu uzattığında elinin garip bir şekilde sallandığını gördü. Bileğinin kırık olduğunu anladı. Nasıl oluyor da hiçbir acı hissetmiyordu?

Denize yaklaşmışlardı. Başını kaldırıp baktığında ileride suyun üzerinde yüzen bir şeyler gördü. Bazı şeyleri hatırlamaya başladı. Eski mutlu günlerden bölük pörçük birkaç anı. Güneşte sararıp solmuş ve kenarları yırtılmış eski fotoğraflar. Bu fotoğraflarda şu anda elini tutan adam da vardı. Direnmekten vazgeçti. Yürüyüşlerindeki gariplik ve yaralarını görmezseniz onları denize doğru yürüyen sevgililer sanabilirdiniz.

Adamla el ele adım adım denize doğru yaklaşırken, az öncesine kadar ulaşamadığı anılar batık bir tekneye dolan sular gibi zihnine hücum etmeye başlamıştı genç kadının. Tekneleriyle çıktıkları tatilde o ıssız kumsalı ilk gördükleri an. Demir atıp yüzüşleri. Kumsalda güneşlenmeleri. O unutulmaz günün gecesinde ay ışığı altında güvertede oturup yaptıkları sohbet. Keşke hiç ayrılmasak bu kumsaldan demişti. Hayatımız boyunca sanki burayı aramışız. Keşke sıkıcı hayatımıza ve günlük sorunlarımıza hiç geri dönmesek. Sonsuza dek bu kumsalda kalsak…

Bunları konuşalı henüz üç gün olmuştu ama sanki bir ömür kadar uzak geliyordu kadına. Demek ki bazı dualar kabul ediliyordu. Kabusa dönüşseler bile.

Şimdi yine o kumsalda el ele yürüyorlardı. Denize ulaşmışlardı. İlerlemeye devam ettiler. Bir süre sonra suyun yüzeyinde birkaç küçük hava kabarcığı dışında hiçbir iz kalmamıştı. Kumsal yine ıssızdı. Birkaç yüz metre açıkta ise üç gün önce batan tekneden arda kalan parçalar ve sızan motor yağı henüz fark edilmemiş ölümcül kazanın yerini belirten izler olarak yüzmeye devam ediyordu.

Bitti

Yorum yapın

Öykü altında arşivlenmiş