Yazar Arşivleri: mustyword

Gravity Filminin Düşündürdükleri

Merhaba sevgili okur.
Öncelikle ayrıntılı bilgi için filmin IMDB linkini paylaşıyorum. http://www.imdb.com/title/tt1454468/

Film yorumlarımın, sinemaya gitmeyi veya DVD veya BluRay almayı düşünüp de hangi filmi seçeceğine karar veremeyenler için hızlı bir bilgi kaynağı olmasını sağlamaya çalışacağım. Filmin türü, konu özeti, süresi ve ailece izlenip izlenemeyeceğine dair bilgileri hemen göze çarpacak şekilde paylaşacağım.

Tür: Bilim Kurgu – Macera – Drama

Rating: PG-13 13 yaşından küçük çocuklar için rahatsız edici olabilecek ölüm vakaları, tehlikeli sahneler ve çok hafif açık kıyafetler olan sahneler içeriyor ancak cinsellik, şiddet, küfür ve uyuşturucu madde kullanımı yok. Bence 9-10 yaş üstü çocuklarınızla beraber izlemenizde sorun yok.

Konu: Dr. Ryan Stone (Sandra Bullock), emeklilik öncesi kumandan olarak son uçuş görevinde olan tecrübeli astronot Matt Kowalsky (George Clooney) eşliğinde ilk mekik görevine çıkmış başarılı bir tıbbi mühendistir. Ancak sıradan bir uzay yürüyüşü esnasında felaket çıkagelir. Mekik imha olurken Stone ve Kowalsky sadece birbirlerine bağlı ve yapayalnız bir  şekilde uzayın karanlığına doğru sürüklenmeye başlarlar.

Süre: 91 Dakika.

Şimdi gidip filmi seyredin. Tabii ki sinemada ve 3D öneriyorum ama küçücük bir ekranda iki boyutlu da izleseniz işin macera kısmının vereceği heyecan dışında çok fazla bir şey kaybetmezsiniz.

İzlediyseniz veya küçük spoilerlardan rahatsız olmayacaksanız yorumlara başlayalım.

Yönetmen Alfonso Cuaron ile başlayalım söze. Kendisi çocuk yaşlardan beri sinemacı ve astronot olmaya özenip 12 yaşında eline geçen kamera ile sinema tutkusunun peşinden gitmiş Meksikalı bir yönetmen.

Oyunculara gelince başrollerdeki Sandra Bullock ve George Clooney’den başka kimseyi saymamıza gerek yok çünkü perdeye yansıma süreleri bir kaç dakikayı geçmeyen bir iki yardımcı karakter dışında filmin neredeyse tümünde Sandra Bullock ile beraberiz. Bu iki ünlü yıldızın son yıllardaki senaryo seçme kriterlerini gözönünde bulundurursanız bu filmin sadece bir uzay macerası olarak değerlendirilecek tek tabakalı bir öyküsü olmadığını tahmin edebilirsiniz.

Çok ayrıntıya girmeden önce belki de Gravity’nin gerçek anlamda bir bilim kurgu filmi olmadığını belirtmek lazım. Uzak gelecekte veya Star Wars gibi uzak geçmişte yaşanan bir olay değil. Günümüzde veya çok yakın bir zamanda yaşanabilecek bir öykü. Tek farkı bir tren veya gemi kazası gibi Dünya’da geçmek yerine olayların neredeyse tamamının uzayda geçmesi.

Yüksek tempolu bir aksiyon ve 3D numaralarının etkili bir şekilde kullanılmasına izin veren bir olay örgüsü içermesine rağmen film aslında daha çok içsel bir yolculuğun izini sürüyor. Hatta heyecanlı olay örgüsünden şöyle bir adım geriye çekilip bakınca sembolik yapı son derece belirgin.

Yaşananları geçmişte bırakıp hayata devam etmekten bahseden ve onca tehlikeli aksiyonun arasına çok sayıda diyalog ve monologu da yerleştiren bu filmi ilk izlediğimde tüm o heyecan verici aksiyon ve bilim kurgu makyajının arkasında bu öykünün bırakınız 3D veya iki boyutta anlatılmasını, iyi bir adaptasyon ile radyoda bile etkili olabileceğini düşünmüştüm.

Filmin temel sorularından birisi ise yaşama amacını yitiren bir insanın olağanüstü zor koşullarda devam etme gücünü bulup bulmayacağı veya bu gücü nasıl bulacağı belki de. Bu soruya verilen cevap izleyicinin yorumuna açık. Bu cevabın verilişinde kullanılan görsel sembolleri ve olay örgüsünü bir yana bırakırsak kahramanın öyküsü felsefi ve bilimsel okumalara son derece açık. Çok yüzeysel ve kağıt üzerinde basit duracak bu hikayeyi bunca güçlü hale getiren de bu bence.

Eleştirmenlerin büyük çoğunluğunun bu filmi,  süper kahramanlar ve bilim kurgudan çok fanteziye kayan son dönem maceralar içinde yeni bir soluk olarak görüp övgüye değer bulduklarını görüyoruz ki pek de haksız sayılmazlar. Sinema izleyicisinin gösterişli sahneler ve imkansızın sınırında gezen görevler beklediği günümüzde bir yönüyle bu beklentiyi tatmin ederken öte yandan insana dair duyarlı bir öykü anlatabilen filmler çok fazla rastlanan şeyler değil.

Öyküyü hard science fiction ( gerçek bilimsel veriler ve temeller üzerinde kurgulanan ve buradan yola çıkarak spekülasyonlar yapan) olarak eleştirmeye kalkarsak macera ve olay örgüsünün akışını sağlamak amacıyla kullanılmış olan ancak bilimsel gerçeklerle bağdaşmayan bir çok nokta saptayabiliyoruz ancak sanırım bunlar meraklılar arasında iyi bir sohbet konusu olmaktan fazla anlam ifade etmiyor.

Genel olarak izlenmeye değer ve bir kaç tabakada işleyip keyif verebilen bir “bilim kurgu” macera filmiyle karşı karşıyayız. Öneriyorum.

Tabii ki bu tür bir filmde inandırıcılığı sağlamak için görsel efektler çok önemli. Aşağıda paylaştığım linkte bu iş için kullanılan Light Box denilen teknolojinin nasıl çalıştığına dair bir video var.

Gravity_LightBox.jpg.CROP.promovar-mediumlarge

http://www.slate.com/blogs/browbeat/2014/01/03/how_they_made_gravity_behind_the_scenes_video_shows_the_pioneering_light.html

 

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş

YAKUZA ne demek?

Kendi parmaklarını kesmeleri ve vücutlarını kaplayan abartılı dövmeleriyle meşhur Japon yeraltı örgütü Yakuza’nın ismini nereden aldığını hiç merak ettiniz mi? Bu yazımızın konusu bir çok kurmaca esere ilham veren ünlü örgütün tarih sahnesine gerçek çıkış öyküsü.

Bu örgütle ilgili bir çok şey popüler kültürde önemli yer bulmuş olmasına karşın kökenleri ve isminin anlamı konusunda bir çok kişinin yanlış bilgilere sahip olduğunu farkettim. Yeni nesil, Yakuza kelimesini PC oyunlarından veya Xbox 360, PS3 ve Wii gibi oyun konsollarındaki aynı isimli oyun serisinden öğrenmiş oluyor çoğunlukla, orta yaş grubu ve üzerindekiler ise polisiye macera ve suç filmlerinden aşina bu örgüte.

Bir radyo programının canlı yayınına  bağlanarak Yakuza kelimesinin kökenini sorduğumda sunuculardan biri örgütün adının yak ve uza kelimelerinin birleşiminden oluştuğunu söyledi esprili bir şekilde. Aslında kulağa çok uygun bir cevapmış gibi geliyor. Neden olmasın. Belki de kökeni Türkçe’dir. Bu arada doğru yanıtı bilemediler ve ben de ufak bir hediye kazandım o yarışmada.

Yakuza gerçekten de bileşik bir kelime. Ya, ku ve sa kelimelerinin bileşiminden oluşuyor. Zamanla sa kısmı za olarak telaffuz edilmeye başlanılmış.

Bu kelimelerin Türkçe anlamları şöyle; ya sekiz, ku dokuz, sa ise üç demek. Peki bu sayılar ne anlama geliyor. Öncelikle Uzakdoğu’da sayılarla ilgili sembolizmin önemli olduğunu ve özellikle Çin’in meşhur Triad örgütünün üyelerinin farklı görevlere göre farklı sayılarla temsil edildiğini hatırlatayım. Örgütün tarihçesinden biraz bahsedersek isminin anlamı daha kolay kavranabilir.

Feodal Japonya’da efendilerine bağlılıklarıyla bilinen Samuraylar toplumda oldukça saygın yeri olan ve korku duyulan insanlardı. Katana denilen özel kılıcı taşıma hakkı olan, iyi para kazanmışsa güzel bir zırha ve ata da sahip olabilen bu savaşçılar çiftçiler karşısında tartışmasız üst sınıfa aitlerdi.

Zamanla feodal düzen değişmeye başladı ve samuraylar artık hizmetlerini sunacak efendileri bulamaz hale geldiler. 17. yüzyılın başlarına gelindiğinde neredeyse 500.000 samuray işsiz kalmıştı. Hatamoto-yakko (Şogun’un hizmetkarları) diye anılan samuraylar varoluş amaçlarını kaybetmiş ve başka bir meslekten anlamayan kişilerdi. Tokugawa dönemindeki barış onların büyük kısmını birer Ronin’e (Dalga adam- efendisiz samuray) dönüşmek zorunda bırakmıştı.

Bunların bir kısmı kabuki-mono (çılgınlar, garip şeyler) diye isimlendirilen egzantrik serserilere dönüştü. Muromachi döneminin sonları ve Edo döneminin başlarına denk gelen aralıkta her türden aşırılığı yapabilen samuray çeteleriydi bunlar. Yerel halka kötü davranan, hatta yan baktı diye insanları katanayla biçen bu grup çoğu kişi tarafından Yakuza’nın ilk hali sanılır ancak gerçek çok farklıdır.

Adlarına ister Hatamoto-yakko denilsin ister kabuki-mono, bu kaba saba ve acımasız topluluk karşısında halkın kendisini korumak için bir yöntem bulması gerekiyordu. İşte bu dönemde devreye machi-yakko’lar (halkın hizmetkarları) denilen topluluk girdi.

Bunlar sıradan insanlardan oluşuyorlardı. Katipler, dükkan sahipleri, işçiler, hancılar, işsiz güçsüz roninler. Ancak bu grubun üyelerinin ortak bir özelliği vardı; Hepsi de tecrübeli kumarbazlardı ve bu durum onların aynen bugünkü Yakuza’da olduğu gibi kendi aralarında ve liderleriyle yakın bir ilişki ağı örmelerine yardımcı olan bir ögeydi. Bu kişiler köyleri ve şehirleri hatamoto-yakko’dan korumak için silahlandılar ve bugün en çok korkulan ve merak edilen gizli örgütlerden biri olan Yakuza’nın temelleri böylece atılmış oldu.

En çok sevdikleri oyun ise üç kartla oynanan hanafuda (çiçekli kart) denilen oyundu. Bu oyunda en kötü el 20 puanlık eldi ve 8, 9 ve 3 saylıarının toplamı da 20 ettiğinden kendilerinin toplumda en aşağıda ve en şanssız grup olduklarını ifade etmek için bu ismi seçtiler.
İşte, büyük paralar, acımasız çeteler ve vücutları baştan başa dövmeli esrarengiz mafya üyelerini çağrıştıran bu ismin gerçek kökleri böyle.

Bu arada, video oyunları ve konsolları üreten ünlü Nintendo firmasının 1889 yılında el yapımı hanafuda kartları üreterek hayatına başladığını da bir not olarak ileteyim.

Yorum yapın

Popüler Kültür altında arşivlenmiş

Uzaylıların Dönüşü

 28 Nisan 2011 tarihli blog yazımı küçük bir güncelleme sonrası yeniden yayınlanıyorum.

Farkında mısınız? Son bir kaç yıldır sinemalarda uzaylı istilası konulu filmlerde bir patlama yaşanıyor. Acaba neden?

Bu konuda aklıma gelenleri paylaşmak istedim.
Öncelikle şunu hatırlamakta fayda var; sinema izleyicisi bir düşmana, kötü adama ihtiyaç duyar. Beyazperdeye yansıyan somut bir düşman görmek ister. Zaten sinemada hemen her şeyi anlatmak için somut görsel ögeler kullanılmasi doğaldır. Sözle anlatılan tehditlerin ete kemiğe bürünmüş haline ihtiyaç duyar izleyici.
Peki Türkiye dahil Dünyanın büyük kesiminde en yaygın olarak izlenen Amerikan sineması izleyicinin önüne pataklanmak için bir Rus ya da Çinli koyabilir mi artık? Onu da geçelim, soğuk savaş sonrası moda olan Latin Amerika’lı ya da Ortadoğu’lu diktatör generaller izleyiciyi keser mi? Hiç sanmam…
İzleyicinin olumsuz duygularını yansıtacağı ve suçluluk hissetmeden şiddete maruz bırakılabilecek kötü adam bulmak zor artık. Üstelik Dünya’da işlerin yolunda gitmediği de ortada. E biz kimi suçlayacağız şimdi? Kime yansıtacağız günahlarımızın sorumluluğunu?
Bir kaç yapımcı yine kadim düşman Şeytan ve düşmüş meleklere yöneldiyse de karşısında tüm halklar ve inanç gruplarının birleşebileceği ortak düşman için uzaylılar daha uygun görünüyor.
Bu kötü uzaylılarla savaşırken de doğal olarak en yüksek teknoloji, en güçlü silahlarla donanmış orduya sahip Amerika Birleşik Devletleri de lider konumunda olacak.
Uzak doğu sineması her türlü canavar ve uzaylıyı metafor olarak kullanırken Hollywood savaş filmlerindeki cesaret, vatanseverlik (gezegenseverlik), fedakarlık gibi olumlu değerleri uzaylılarla savaşan topluluğa uyarlayıp Amerikan değerlerine bağlı tüm halkların doğal lideri ve kurtarıcısı bir Dünya Devleti olarak Amerika Birleşik Devletleri ve ordusunu yerleştiriyor.
Tabii bir de bu uzaylıların bilinçaltımıza yönelik temsil ettiği toplumlar, inanç sistemleri -ister bilinçli yerleştirilmiş ister senaristin bilinçaltını yansıtıyor olsun- ayrı bir tartışma konusu.
Ne dersiniz?
Bu arada son yıllarda yine patlama yaşanan zombiler ve uygarlığın çöküşüne dair filmler ve bilgisayar oyunları ayrı bir analizi hakediyor. Bu konuda şimdilik sadece şu ilginç bilgiyi paylaşayım; George A. Romero’nun 1968 yılı yapımı “Night of the Living Dead- Yaşayan Ölülerin Gecesi” filminde aslında zombiler değil de uzaylıların kötü adam olmaları planlamış ama bütçe yetersizliği nedeniyle uzaylılar yerine mezarlarından çıkan (pahalı kostüm ve makyaja ihtiyacı olmayan) ölüler kullanılmıştı. Kaderin bu cilvesi, belki de, günümüze kadar devam eden zombi efsanesinin doğuşuna katkıda bulunmuştu.
Zombiler ve vampirlerin neden bu kadar popüler olduklarına dair fikirlerimi paylaşmayı bir dahaki yazıma saklarken, sizlere kötü adamları ister uzaylı isterse zombi olsun iyi filmler ve iyi seyirler diliyorum.

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş