Yazar Arşivleri: mustyword

Gravity Filminin Düşündürdükleri

Merhaba sevgili okur.
Öncelikle ayrıntılı bilgi için filmin IMDB linkini paylaşıyorum. http://www.imdb.com/title/tt1454468/

Film yorumlarımın, sinemaya gitmeyi veya DVD veya BluRay almayı düşünüp de hangi filmi seçeceğine karar veremeyenler için hızlı bir bilgi kaynağı olmasını sağlamaya çalışacağım. Filmin türü, konu özeti, süresi ve ailece izlenip izlenemeyeceğine dair bilgileri hemen göze çarpacak şekilde paylaşacağım.

Tür: Bilim Kurgu – Macera – Drama

Rating: PG-13 13 yaşından küçük çocuklar için rahatsız edici olabilecek ölüm vakaları, tehlikeli sahneler ve çok hafif açık kıyafetler olan sahneler içeriyor ancak cinsellik, şiddet, küfür ve uyuşturucu madde kullanımı yok. Bence 9-10 yaş üstü çocuklarınızla beraber izlemenizde sorun yok.

Konu: Dr. Ryan Stone (Sandra Bullock), emeklilik öncesi kumandan olarak son uçuş görevinde olan tecrübeli astronot Matt Kowalsky (George Clooney) eşliğinde ilk mekik görevine çıkmış başarılı bir tıbbi mühendistir. Ancak sıradan bir uzay yürüyüşü esnasında felaket çıkagelir. Mekik imha olurken Stone ve Kowalsky sadece birbirlerine bağlı ve yapayalnız bir  şekilde uzayın karanlığına doğru sürüklenmeye başlarlar.

Süre: 91 Dakika.

Şimdi gidip filmi seyredin. Tabii ki sinemada ve 3D öneriyorum ama küçücük bir ekranda iki boyutlu da izleseniz işin macera kısmının vereceği heyecan dışında çok fazla bir şey kaybetmezsiniz.

İzlediyseniz veya küçük spoilerlardan rahatsız olmayacaksanız yorumlara başlayalım.

Yönetmen Alfonso Cuaron ile başlayalım söze. Kendisi çocuk yaşlardan beri sinemacı ve astronot olmaya özenip 12 yaşında eline geçen kamera ile sinema tutkusunun peşinden gitmiş Meksikalı bir yönetmen.

Oyunculara gelince başrollerdeki Sandra Bullock ve George Clooney’den başka kimseyi saymamıza gerek yok çünkü perdeye yansıma süreleri bir kaç dakikayı geçmeyen bir iki yardımcı karakter dışında filmin neredeyse tümünde Sandra Bullock ile beraberiz. Bu iki ünlü yıldızın son yıllardaki senaryo seçme kriterlerini gözönünde bulundurursanız bu filmin sadece bir uzay macerası olarak değerlendirilecek tek tabakalı bir öyküsü olmadığını tahmin edebilirsiniz.

Çok ayrıntıya girmeden önce belki de Gravity’nin gerçek anlamda bir bilim kurgu filmi olmadığını belirtmek lazım. Uzak gelecekte veya Star Wars gibi uzak geçmişte yaşanan bir olay değil. Günümüzde veya çok yakın bir zamanda yaşanabilecek bir öykü. Tek farkı bir tren veya gemi kazası gibi Dünya’da geçmek yerine olayların neredeyse tamamının uzayda geçmesi.

Yüksek tempolu bir aksiyon ve 3D numaralarının etkili bir şekilde kullanılmasına izin veren bir olay örgüsü içermesine rağmen film aslında daha çok içsel bir yolculuğun izini sürüyor. Hatta heyecanlı olay örgüsünden şöyle bir adım geriye çekilip bakınca sembolik yapı son derece belirgin.

Yaşananları geçmişte bırakıp hayata devam etmekten bahseden ve onca tehlikeli aksiyonun arasına çok sayıda diyalog ve monologu da yerleştiren bu filmi ilk izlediğimde tüm o heyecan verici aksiyon ve bilim kurgu makyajının arkasında bu öykünün bırakınız 3D veya iki boyutta anlatılmasını, iyi bir adaptasyon ile radyoda bile etkili olabileceğini düşünmüştüm.

Filmin temel sorularından birisi ise yaşama amacını yitiren bir insanın olağanüstü zor koşullarda devam etme gücünü bulup bulmayacağı veya bu gücü nasıl bulacağı belki de. Bu soruya verilen cevap izleyicinin yorumuna açık. Bu cevabın verilişinde kullanılan görsel sembolleri ve olay örgüsünü bir yana bırakırsak kahramanın öyküsü felsefi ve bilimsel okumalara son derece açık. Çok yüzeysel ve kağıt üzerinde basit duracak bu hikayeyi bunca güçlü hale getiren de bu bence.

Eleştirmenlerin büyük çoğunluğunun bu filmi,  süper kahramanlar ve bilim kurgudan çok fanteziye kayan son dönem maceralar içinde yeni bir soluk olarak görüp övgüye değer bulduklarını görüyoruz ki pek de haksız sayılmazlar. Sinema izleyicisinin gösterişli sahneler ve imkansızın sınırında gezen görevler beklediği günümüzde bir yönüyle bu beklentiyi tatmin ederken öte yandan insana dair duyarlı bir öykü anlatabilen filmler çok fazla rastlanan şeyler değil.

Öyküyü hard science fiction ( gerçek bilimsel veriler ve temeller üzerinde kurgulanan ve buradan yola çıkarak spekülasyonlar yapan) olarak eleştirmeye kalkarsak macera ve olay örgüsünün akışını sağlamak amacıyla kullanılmış olan ancak bilimsel gerçeklerle bağdaşmayan bir çok nokta saptayabiliyoruz ancak sanırım bunlar meraklılar arasında iyi bir sohbet konusu olmaktan fazla anlam ifade etmiyor.

Genel olarak izlenmeye değer ve bir kaç tabakada işleyip keyif verebilen bir “bilim kurgu” macera filmiyle karşı karşıyayız. Öneriyorum.

Tabii ki bu tür bir filmde inandırıcılığı sağlamak için görsel efektler çok önemli. Aşağıda paylaştığım linkte bu iş için kullanılan Light Box denilen teknolojinin nasıl çalıştığına dair bir video var.

Gravity_LightBox.jpg.CROP.promovar-mediumlarge

http://www.slate.com/blogs/browbeat/2014/01/03/how_they_made_gravity_behind_the_scenes_video_shows_the_pioneering_light.html

 

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş

Kar

snow-girl

Kar

Kar olanca hızıyla yağmaya devam ediyor. Hava iyiden iyiye karardı. Adeta fosforluymuşçasına parlayan devasa bir kefen İstanbul’un tüm köhneliği ve günahlarını örtüyor. Benim ise göğsümde şiddetli bir ağrı var. Çok üşüyorum. Ayaklarımı hissedemiyorum. Sol elim tamamen uyuşuk ama biraz olsun hissedebildiğim sağ yumruğumu var gücümle sıkıyorum. Kimse açamamalı onu.

Bu gün hiç bitmeyecek gibi gelmişti ama bitmişti işte. Sırtımı sıvazlayan eller, gülümseyen yüzler, elimi acıtacak kadar uzayan el sıkışmalar, yeni emniyet müdürünün uzun ve sıkıcı konuşması ve sayısız bayat çay ve kurabiye.

Emniyet müdürlüğünün otoparkı ben geldiğim zaman neredeyse tamamen dolu olduğundan, arabamı en uzak köşelerden birine park etmiştim. Tam kapıyı açıp arabama binecekken birinin telaşlı bir şekilde arkamdan seslendiğini duydum.
“Amirim, plaketinizi unuttunuz!”
Ne kadar tez canlı oluyordu bu gençler. Adını hatırlamaya çalıştım bir an. Epeyce şişman bir memurdu ve müdürlüğe geleli henüz bir kaç ay olmuştu.
“Teşekkür ederim Mesut. Biraz dalgınım da bugün.”
“Olacak o kadar efendim. Dile kolay neredeyse otuz yıl,” derken az önceki koşusu yüzünden nefes nefeseydi.
Plaketi alırken elimdeki çiçek buketini uzattım. Şaşırdı.
“Sen yeni evlenmemiş miydin?” diye sordum.
Evet dercesine başını salladı. Buketi eline tutuşturdum.
“Eşine götürürsün.”
“Ama efendim… Sizin için… Arkadaşlarınızdan… ” Yanakları kızardı. Mahcup olmuştu sebepsiz yere.
Elimle şöyle bir önemli değil işareti yaptım.
“Ben üzerindeki kartı aldım. Eminim çiçeklere benden daha iyi bakar.”

Torpido gözünden tornavidamı alıp kırık düğmeyi çevirmeme rağmen arabanın kaloriferi bir türlü çalışmıyordu. Motorun ısısı değil sadece gürültüsü girebiliyordu arabanın içine. Bu arada kar da hızını arttırmıştı. Geçtiğim sokaklarda lambalar ortalığı aydınlatmaktan çok kuytu köşelerdeki karanlığı daha da belirginleştiriyorlardı. Sodyum ışığının etkisiyle şehre sarı bir kar yağıyordu.

Yanımdaki koltuğa koyduğum plakete gözüm kaydı bir an.

Sayın Ayhan Demir, göreviniz süresince Emniyet Teşkilatına verdiğiniz değerli hizmetlerden dolayı teşekkür eder, size ve ailenize emeklilik hayatınızda mutluluklar dileriz.

Eve dönmeyip öylece dolaştığımı fark ettiğimde saate baktım. Neredeyse sekiz buçuk olmuştu. Akşamın erken saatlerinde midemde bir yanma gibi başlayan şey yerini şiddetli bir göğüs ağrısına bırakmıştı. Cebimden bir hap çıkarıp çiğnedim.

Akşam yemeği yememiştim. Tüm o çay ve kurabiyelerin acısı böyle çıkıyordu herhalde. Soğuktan uyuşmaya başlayan ellerimi ovuşturarak ısıtmaya çalışırken gözüm dikiz aynasına takıldı bir an. Bu denli buruşuk ve sararmış bir yüz çiğnediğim hapın ne kadar etkisiz kaldığının isbatı gibiydi. Ellerimi ısıtmak için bu kez nefesimi kullanmayı denediysem de etkisi çok kısa sürüyor, soğuk hava nemlenmiş deriyi hemen yeniden ısırmaya başlıyordu.

Amaçsız görünen bu yolculuğun beni nereye getirdiğini farkettiğimde arabayı kenara çektim. Bu sokağa gelmeyeli neredeyse dört yıl olmuştu. Arabanın camları tamamen buğuyla kaplıydı. Silecekleri de kapattığım için kar camları hızla örttü ve artık dışarıyı göremez hale geldim. Hafif bir uğultu dışında neredeyse hiç bir ses duyamıyordum. Tüm dünyadan soyutlanmış kar beyazı bir kozadaydım sanki. Huzur bulamamış olsam da uzun süredir sükunete en çok yaklaştığım andı bu. Orada öylece kalıp herşeyi unutmak istiyordum. Neden olmasındı ki? Bir süre öylece oturup sessizliği dinledikten sonra buraya neden geldiğimi düşünüp harekete geçmeye karar verdim.

snowcoveredcars

Kar kalınlığı o kadar artmıştı ki arabanın kapısını açarken zorlandım. Arabadan çıkınca ayağımla kapının altında biriken öbeği dağıtıp kapıyı kapattım.
Bu arada içimden söyleyeceklerimin provasını yapıyordum.
“Elif’i görebilir miyim? Torunumu kapıya getirseniz en azından. İçeri girmeme gerek yok.”

Dondurucu rüzgarın etkisiyle iyiden iyiye uyuşmaya başlayan ellerimi pardesümün ceplerine sokup yakındaki bir bakkal dükkanına yöneldim.

Bu muhitte dükkanların yaşam süreleri çok kısaldığından bakkalı tanıyamadığıma şaşırmadım. Adam paranın üstünü verirken gözlerini televizyondaki diziden bir an bile ayırmadı.
Alışverişimi bitirip çıktım. Yüzüme acımasızca çarpan karın etkisinden korunmak için yakamı kaldırıp kafamı öne eğerek yürümeye başladım.

Adımlarım beni yılların alışkanlığıyla yönlendiriyordu. Henüz bir kaç adım atmıştım ki sol tarafımdan gelen bir patlama sesiyle irkildim. Elim gayri ihtiyari artık belimde olmayan silaha gitti. Yanımdaki ağacın arkasına geçip sesin geldiği yere bakınca, gürültünün sebebi olan kedinin, devirdiği çöp kutusu kapağından bir sıçrayışta kaçıp yakındaki bir arabanın altına sığındığını gördüm.

Kalbim hızla atarken kendi kendime gülmeye başladım. Bu ani ses sayesinde geçmişe dair düşüncelerimden sıyrılınca cebimdeki çikolataları ne kadar sıkı tuttuğumu farketmiştim. Neredeyse eriyip ikiye ayrılacaklardı. Elimi gevşettim.

Sizi bilmem ama ben her verdiğimiz kararın bir bedeli olduğuna inananlardanım. Kaderin yolları önceden çizilmiş olsa bile varacağımız yeri belirleyen şeyin yol ayrımlarındaki tercihlerimiz olduğunu düşünürüm. Kızımın dokuz yaşındayken bana sorduğu bir soruya verdiğim cevabın da hayatımdaki en önemli tercihlerden biri olduğunu neden sonra anlayacaktım.

Bir pazar sabahıydı. Kahvaltı yapıyorduk. Sorusu için annesinin odada olmadığı bir anı kollamıştı sanırım. Başını sofradan kaldırıp, annesinin de zaman zaman yaptığı gibi uzun siyah saçlarını eliyle şöyle bir kenara çekti. Gözlerini gözlerimden ayırmadan ,“Baba”, dedi, “kimseyi öldürdün mü?”
Kızım bu soruyu sorduğunda mesleğimde ondört yılımı doldurmuştum. Başımızdan geçen her olay basına yansımasa bile ailelerimiz arasında haberler çok hızlı yayılırdı. Karım ve kızım benim iyi bir nişancı olduğumu biliyorlardı. Sık olmazdı ama bir çatışma çıktığında, ekip içinde suçluyu etkisiz hale getiren çoğu zaman ben olurdum.
“Hayır kızım, kimseyi öldürmedim,” diye yanıtladım. “Gerekmedikçe silahımı hiç kullanmadım.”
Söylediklerim doğruydu. Çoğu olayda silah kullanmaya gerek kalmazdı. Tehlikeli bir durum olduğunda veya şüpheli kaçıyorsa her zaman ölümcül olmayan bir atışla etkisiz hale getirmeyi seçerdim.
Kızım bana inanmış gibi görünse de bir sorusu daha vardı. Belki de gazetelerde okudukları ve televizyonda izlediklerinin etkisi ile sordu, “ama onlar kötü adamlar değiller mi?”
“Sanırım öyleydiler. Hemen hepsi kötü adamlardı,” dedim. Lafı nereye getireceğini az çok sezmiştim.
“Ölmediklerinde yine suç işlemezler mi? İnsanlara zarar vermezler mi?” diye sorarken yeniden kahvaltısıyla ilgilenirmiş gibi bakışlarını kaçırdı.
Cevap verirken kızıma iyi örnek olabilmek için kelimelerimi özenle seçmeye çalıştığımı hatırlıyorum.
“Bunu bilemem,” dedim. “Kimin ölmeyi hakedecek kadar tehlikeli veya kötü olduğunu bilemem.”
Bu konuşmanın üzerinden neredeyse on yıl geçmişti ama cevabımın bedelini ödemeye devam ediyordum.

Anılara dalmış yürürken eve de iyice yaklaşmıştım. Başımı kaldırıp iki katlı binaya baktığımda bir an nefesim kesilir gibi oldu. Karın oluşturduğu beyaz örtü bahçedeki yıkık süs havuzu, boyası solmuş pencere pervazları ve sıvası çatlamış duvarları kaplayıp binayı yıllar öncesindeki haline taşımıştı.
İstanbul’a tayin olduğumuzda, eşim Ayşe kızımıza hamileydi. Bu evi ilk kez gördüğü günü hatırladım. Hayatımdaki bir çok önemli gün gibi o gün de İstanbul karlar altındaydı. “Çok güzelmiş”, derken gülümseyişinden yayılan sıcaklıkla etrafımızdaki karlar eriyecekmiş gibi gelmişti bana.

arasokak

Gözlerimi kapattım. Bahçede, karda oynayan küçük bir kız vardı. Bana gülümsüyordu. Havadaki koku bile yıllar öncesindekinden farksızdı. Kömür ve odun sobalarından çıkan dumanların bastıramadığı keskin bir kar kokusu. Derin bir nefes alıp gözlerimi tekrar açtığımda artık bahçede kimse yoktu.
Göğsümdeki ağrı yeniden artmaya başlamıştı. Öksürürken nefeslenmek için girişteki bahçe duvarına tutundum. Duvardaki derin sıyrığı görünce kızım Hülya’nın doğduğu gün geldi aklıma. Karakolun telefonu her çaldığında yüreğim ağzıma geliyordu o günlerde. Doğuma çok az süre kalmıştı ve Ayşe’nin sık sık sancıları oluyordu. O gün telefona bakan arkadaşımdan ahizeyi alırken ellerim titriyordu. Doğumun yaklaştığı haberini almam ile eve varmam arasında olanları hiç bir zaman hatırlayamamışımdır ama Ayşe’yi arabayla hastaneye götürmek için kapıya yanaşayım derken duvara çarpmıştım. İşte o sıyrık hala oradaydı.
Bahçeden içeri adımımı attığımda bu kez geri dönüş olmadığını biliyordum. Daha önce sokağın girişine kadar defalarca gelsem de içeri girmemiştim. Bu gece bir şeyler değişecekti. Tıpkı dört yıl önce hepimizin hayatının geri dönüşü olmayan bir yola girdiği o gece olduğu gibi.
Kapıya vardığımda eve girerken hep yaptığım gibi pardesümdeki karları silkeledim ve ayaklarımı girişin kenarındaki demire vurarak altlarını temizledim. Yeni evimde bunu hiç yapmamıştım.
Kapı ziline bir kez bastım ve ardından elimle bir kaç kez hafifçe kapıya vurdum. Eşimin benim geldiğimi anlaması için belli bir ritmle çalardım kapıyı ve bu kez de öyle yaptım.
Kapı açılıp da yıllar sonra eşimi bir anda karşımda görünce donakaldım. Annesinin arkasına saklanıp ürkek gözlerle bana bakan küçük kız ise sanki her an beni tanıyıp kucağıma atlayacak gibiydi. Şaşkınlıktan açık kalan ağzımı kapatmam ve karşımdakinin aslında kızım Hülya olduğunu anlamam bir kaç saniyemi aldı. Simsiyah uzun saçları, iri ela gözleri ve tüm o keskin hatlarına karşın yine de müşfik ve kadınsı yüz ifadesi ile ne kadar da benziyordu annesinin gençliğine. Arkasına saklanan küçük kız ise Hülya’nın dört yaşındaki halinin bir kopyasıydı.
Hülya beni görünce zor duyulan bir iç geçirme ile başını yavaşça sağa sola salladı. Defalarca uyarılsa da aynı yaramazlığı tekrar eden bir çocuğa yapacağınız gibi.
Evin içinden sobada yanan odun ve üzerinde pişen kestanelerin kokusu geliyordu. Sıcak bir yuvanın kendine özgü kokuları. Uzun süre soğukta kaldıktan sonra gözlerimi yakan belki de yüzüme vuran bu sıcak havaydı. Cebimden çıkardığım mendille yüzümde eriyen karları temizlerken gözlerimi de kuruladım. Çikolataları uzatırken gülümsemeye çalışıyordum ama soğuktan uyuşan yüzüm ve göğsümdeki ağrı yüzünden bunu ne kadar başardım bilemiyorum.
“Kim gelmiş Hülya?”
Bu sesi tanımıştım. Hülya’nın eşi öldüğünden beri onunla kalan teyzesiydi. Eşim Ayşe’nin hiç evlenmemiş olan ablası.
“Önemli bir şey değil. Adres soruyor bir amca.”
Elimi yavaşça uzatıp torunumun saçlarına dokundum. Elif, annesinin arkasına saklanmaya devam etse de bu dokunuştan kaçmadı.
Hülya elimdeki çikolataları aldı ve hiç bir şey söylemeden kapıyı yavaşça kapattı.
Elif’in saçlarını okşadığım elime bakakalmıştım. Neden sonra, belki son kez görebilirim diye kapının yanındaki pencereye doğru uzanıp içeriye baktım ama sıkıca örtülü perdeler içeriyi göstermiyorlardı.
Dört yıl önceki o kan, barut ve gözyaşı dolu gecede de kar yağıyordu ve yine beklenmediğim bir anda eve dönmüştüm.
O gece nöbetçiydim. Devriye aracıyla gezerken kumar alacağı yüzünden damadımı tehdit ettiğini bildiğim Hasan denen serseriyi görmüştüm. Adam, sık sık arkasına bakarak evimizin bulunduğu sokağa doğru yürüyordu. Telaşlı ve tedirgin bir hali vardı. Araçtaki arkadaşlarıma beni biraz ileride bırakmalarını ve bir saat sonra aynı yerden almalarını söyleyip indim.
Damadım Ahmet’in henüz evliliklerinin ilk yılında Hülya hamileyken dahi ona şiddet uyguladığını farketmiştim. Kızım hiç bir zaman bana söylemese bile bunu anlamak zor değildi. Ahmet’i defalarca uyarmıştım bu konuda. Ya inkar ediyor, ya da bir daha olmayacağına dair tövbeler ediyor ve tutmayacağını adım gibi bildiğim sözler veriyordu. Adamın doğru düzgün bir işi yoktu, çoğu zaman sarhoştu ve kumar borçları yüzünden sık sık başı belaya giriyordu. Hasan denen bu adam ise daha önce bazen para ödeyerek bazen de sertlikle uzaklaştırdığım bu belaların başta gelenlerindendi.
Kızımın, kendisinden onbir yaş büyük olan Ahmet’le evlenmesini daha en başından onaylamamıştım. Henüz düğün gecesinde sarhoş olup konuklardan birine sarkıntılık ettiğinde çıkan kavgayı ayırırken o olayın bu herifi bulaştığı belalardan son kurtarışım olmayacağını sezmiştim ama kızım, Ahmet’in gerçek yüzünü göremeyecek kadar saf ve aşıktı.


Devriye arabasından indikten sonra evimize giden sokağın girişinde kuytu bir köşede Hasan’ı beklemeye başladım. Bu kez önemli bir şeyler çevirdiği belliydi.

Yağan onca kara rağmen bu arka sokakta çürümüş çöp ve idrar kokuları genzimi yakacak kadar kuvvetliydi. Derin nefes almamaya ve ses çıkarmamaya çalışarak bekledim.

Çok geçmeden sokağın başında göründü. Yaklaştığını görür görmez üzerine doğru gidip bir çelmeyle yere yuvarladıktan sonra sokağın arasına doğru sürükledim. Kara kuru bir adamdı ve benden en az yirmi kilo hafifti. Fazla direnememişti. Etraftan görülmeyecek bir noktaya geldiğimizde beni görebilmesi için önüne geçtim.
Gözümün ucuyla bir parıltı fark ettiğimde olanca gücümle tekmeyi savurdum eline. Sustalı bıçak havada uçup bir kaç metre ötedeki kar öbeğine saplandı. Yerde acıyla inleyen adamın az önce bıçak olan sağ eline botumla sertçe bastırdım. Küfür etmeye başladığını duyunca baskıyı arttırdım. Bıçağı uzaklaştırmak için o kadar sert vurmuştum ki elinin kırılmış olması işten bile değildi. Şu anda ise bastırdığım elinden neredeyse kemik çıtırtıları geliyordu.
Pes edip küfür etmeyi kesince ayağımın baskısını azalttım.
“Ne istiyorsun be adam? Manyak mısın sen?”
Cevap vermekle vakit kaybetmedim. Eğilip ceketinin ceplerini aradım. Bir not buldum ve cebime koydum. Belinden aldığım tabancayı da ulaşamayacağı bir yere fırlattım.
“Söyle bakalım. Bu saatte bu ne acele? Neler çeviriyorsun?”
“Sana ne?”, derken canının acısına rağmen pis pis sırıtıyordu.

Bu saçmalık için ne vaktim ne de sabrım vardı. Ayağımı elinden kaldırıp yüzüne sert bir tekme attım. En azından bir iki dişi kırılmış olmalıydı.
“Sana kızımdan ve kocasından uzak duracaksın dememiş miydim?”
Hasan, kırılan dişlerini bir avuç kanla beraber tükürürken hala sırıtıyordu. Alkol kokusunu fark etmiştim ama canının acısını bu kadar bastıracak kadar sarhoş olduğuna inanamıyordum.
“Damadınla o işi çözdük biz.”
Adamı yarım metre kadar sürükleyip oradaki çiçeklerin etrafını saran demire kelepçeledim.
Sokak lambasının ışığının ulaştığı bir noktaya gidip bulduğum notu incelemek istiyordum. Bir kaç kez katlanmış kırışık kağıtta kargacık burgacık yazılmış o notu kelimesi kelimesine hatırlıyorum.
Babası bu akşam nöbetçi. Ben gelene kadar işi halledin. Altınları yanındaki çantada taşıyor . Evdeyken kömürlüğün yanındaki dolaba koyuyor.
Notu okuduğumda başım döndü ve sendeledim. Az önce adamı etkisiz hale getirdikten sonra normale dönen kalbim deli gibi atmaya başlamıştı yine.
Hemen Hasan’ın yanına koşup yere çömeldim, yakasına yapışıp sarsmaya başladım. Acıdan veya alkolden sızıp kalmasından korkuyordum.
“Kim yazdı bu notu sana? Yalnız mısın bu işte?”
Soğuğun ve aldığı darbelerin etkisi kendini göstermeye başlamıştı. Kesik kesik nefes alıyor ve titriyordu.
“Tamam… Söyleyeceğim… Yeter ulan… Du—dur artık… ”
Öksürük nöbetlerinin arasında olan biteni anlattı. Başka çaresi olmadığını anlamış olmalıydı.
Üç kişi olduklarını ve kızımı kendi evinde bulamayınca benim evimde olduğunu tahmin ettiklerini söyledi. İki arkadaşını önden yollamıştı.
Vaktim kısıtlıydı ve notu kimin yazdığını sormama gerek yoktu. Silahımın kabzasıyla kafasına sert bir darbe vurup bayılttım serseriyi.

Hemen eve doğru koşmaya başladım. Geç kalmış olma ihtimalini aklıma getirmek bile istemiyordum. Kükreyen rüzgarla yüzüme çarpan kar gözlerimdeki yaşların sıcaklığını hissetmemi engelleyemiyordu.

Bahçeden içeri girerken evin kapısının aralık olduğunu farkettim. Üst kattaki bütün ışıklar yanıyordu ama alt kata tam bir karanlık hakimdi. Olup biteni anlamaya çalışmadan tüm hızımla içeriye daldım.
Gözlerim içerinin karanlığına henüz alışamadan merdivene doğru yöneldim. Ayağım bir şeye takıldı ve dengemi kaybettim. Yüzüstü yere kapaklandığımda canımın acımasından çok adamların çıkan gürültüden geldiğimi farketmeleri düşüncesi beni tedirgin etmişti. Sol dizimi ve çenemi çok kötü çarpmıştım düşerken. Acıyla inlememek için dişlerimi sıktım ve ağzımda biriken kanı sessizce tükürdüm. Başımı şöyle bir kaldırıp etrafı dinlediğimde yukarıdan gelen bir kadın çığlığı ve kızgın seslerle bağıran iki adamın seslerinin benim çıkardığım gürültüyü bastırdığını anladım.
Ayağımın takıldığı şeyi görmek ve karanlık merdivenlerden çıkabilmek için kemerimdeki el fenerini yaktım. Yere düşmeme sebep olan şeyi hemen farkettim. Devrilmiş bir sandalye. Bir mücadele olmuştu burada.
Aklımdan bir sürü olasılık geçiyordu. Adamların silahlı oldukları neredeyse kesindi. Belki de maskeliydiler. Kızım ve karım çok korkmuş olmalıydılar. Maskeli olmalarını diledim. Çünkü o zaman altınları alınca onlara bir zarar vermeden kaçma ihtimalleri vardı. Aksi taktirde notta yazılı olan işi halletmek sadece altınları almaktan ibaret kalmayabilirdi.
Elimdeki feneri biraz daha ileriye doğrulttum. Devrilmiş sandalyenin ilerisinde bir terlik ve biraz daha ileride bir çift ayak görünüyordu. Biraz daha yaklaşınca Ayşe’nin yerde hareketsiz yattığını gördüm. Uzun siyah saçları yüzünü ve boynunu örtmüştü.
“Ne olur sadece bayılmış olsun. Ne olur ölmüş olmasın.”
Yanına ulaşıp nabzını kontrol etmek için elimi uzatana kadar kaç kez tekrarladım bu yakarışı bilmiyorum. Sanki zaman durmuştu ve ben o yarım metrelik mesafeyi bir türlü aşamıyordum.
Elim boynuna değdiğinde sıcak bir ıslaklık hissettim. Ellerim titrediği ve kalbim delicesine attığı için nabzını hissetmekte zorlanıyordum. Saçlarını kenara çekip yüzünü ve boynunu açtığımda gördüğüm manzara şüpheye yer bırakmıyordu. Boynunun tam ortasında kapkara, korkunç bir delik vardı.
Göğsüme bir balyoz yemişcesine nefesim kesildi bir an.
Ayşe’nin yaşamasının imkansız olduğunu anladığımda başımı kaldırıp merdivene doğru baktım. Üst kattan gelen bağırışlar ve çığlıklara bir de bebek ağlaması eklendi. Kendimi toparlamam için çok önemli iki sebebim vardı.
Görüşümü bulanıklaştıran yaşları silerken yüzüm karımın kanıyla yapış yapış oldu. Ama artık daha net görebiliyordum. Kalbimin atışları ve nefesim biraz düzelmişti.
Silahımın emniyetini açtım. Sol elimde yere doğru tuttuğum el feneri, sağ elimde ise ileriye doğrulttuğum tabancayla merdivenlerden çıkmaya başladım.

Sesler koridorun sağındaki yatak odası tarafından geliyordu. Karım adamlarla tartışır ve onları oyalarken kızım bebeğini de alıp yatak odasına sığınmış olmalıydı. Şimdi adamlar kapının önünde kah tehdit ederek kah onlara bir zarar vermeyeceklerini söyleyerek kızımı kapıyı açmaya ikna etmeye çalışıyorlardı. Bunu uzun süre yapacaklarını sanmıyordum. Bir süre sonra ya kapıyı kırmaya ya da kilide ateş ederek açmaya çalışacakları kesindi. Fazla vaktim yoktu.
Kafamı köşeden uzatarak bakınca ikisinin de ellerinde birer tabanca olduğunu gördüm. Gecenin ilerleyen saatleri olması ve evin en yakın komşularımızdan büyük bir bahçeyle ayrılmış olması adamlara güven vermiş olmalıydı. Tabii benim sabaha kadar eve gelmeyeceğimi bilmeleri de cabası.

Tek kaygım adamların kapıya çok yakın olmalarıydı. Eğer kızım da öbür tarafta kapıya yakın duruyorsa adamları vururken kızım ve torunuma zarar vermekten korkuyordum. Onları oradan uzaklaştırmam gerekiyordu. Bu arada zamanın aleyhime işlediğinin de farkındaydım. Adamlar kapıyı açarlarsa işim çok zorlaşacaktı. O kısacık sürede olabilecekleri ve yapabileceklerimi gözden geçirdim. Ellerinde paniğe kapılmış ve bebeğini korumaya çalışan bir kadın varken adamları etkisiz hale getirmem neredeyse imkansızdı. Kızım ve bebeği iki ateş arasında kalırlarsa onları koruyamazdım. Hemen harekete geçmeliydim.
Koridordaki lambanın iki düğmesi vardı. Birisi merdivenden çıkınca hemen sağda diğeri ise yatak odasının kapısına yakın yerdeydi. Aklımdaki planı uygulamak için fazla vaktim kalmadığını hissediyordum. Gözlerimi kapayıp içimden ona kadar saydım ve ardından ışığı kapamak için düğmeye bastım. Koridora çıkıp el fenerini üzerlerine doğrultarak adamlara seslendim.

Şaşkınlık ve panik içinde dönerlerken sağdaki iri yarı kasketli olan rastgele ateşledi silahını. Oldukça şişman ve kel olan diğeri ise ellerini havaya kaldırıp korkmuş bir çocuk gibi ani bir çığlık attı. Bu arada ikisi de kapıdan uzaklaşıp duvara daha yakın bir konuma gelmişlerdi. Benim istediğim de tam olarak buydu. Adamlar bir süredir aydınlıktaydılar. Ben ise dışarıdan geldiğim için gözüm karanlığa daha alışkındı. El fenerini kullanmasam bile onları rahatça görebilecek durumdaydım.

Kasketlinin silahından çıkan mermi başımın belki de bir iki karış üzerinden geçip arkamdaki duvara saplanırken silahımı art arda iki kez ateşleyip ikisini de göğüslerinden vurdum. Ardından hızla yanlarına gidip birer el de başlarına ateş ettim.
Kısa süre içinde daracık koridorda patlayan beş mermi ve çatışmanın sebep olduğu adrenalinin etkisi ile kulaklarım uğulduyor ve ellerim titriyordu. Kapının yanındaki düğmeye basıp ışığı tekrar yaktım. Kendimi toparlamaya ve kızımla torunumun seslerini duymaya çalışırken sağ omuzumda ani bir yanma hissettim. Kasketli o kadar da kötü nişancı değil miydi acaba? Elimi omuzuma uzattığımda kanadığını fark ettim.
Olan biteni anlamaya çalışırken başımı çevirip omuzuma bakınca arkamda bir hareket görür gibi oldum. Arkama döndüğümde Ahmet’i gördüm. Çıldırmış gibiydi. Kızarmış yüzünde acı ve nefret dolu bir ifade vardı. Aramızdaki en az iki metre mesafeye ve havadaki onca barut ve kan kokusuna rağmen alkol kokusunu kolaylıkla fark edebiliyordum. Ayakta durmakta zorlanacak kadar sarhoştu ama bu mesafeden bir kez daha ıskalaması çok zordu.
Böyle anlarda zaman yavaşlar gibi olur. Kısacık bir an gibi görünen sürede aklınızdan bir çok şey geçer. O anda da öyle oldu. Karşımda kızımın aşık olduğu ve defalarca beladan kurtardığım bir adam vardı. Torunumun babası ve şu anda kızım ve torunumun yaşadığı korkunun tek sebebi olan adam.
Sol eliyle duvara tutunarak hafifçe doğruldu ve silahını tekrar bana doğru kaldırdı. Küçük siyah gözleri ruhsuz bir maskedeki karanlık iki çukur gibiydiler.
Yaşarsa kızımın ve torunumun hiç bir zaman güvende olmamasına sebep olacak adamdı karşımdaki. Karımın ölümüne sebep olan adam. İntikam hissi değildi o kısacık sürede karar vermeme yol açan. Ölen geri gelmezdi ama hayatta kalan en değerli varlıklarım için büyük bir tehlike duruyordu karşımda. Zor bir karar olmadı.
Sağ omuzumdaki yanmaya rağmen hiç tereddüt etmeden ateş ettim ve tek kurşunla alnından vurdum. İpleri kesilmiş bir kukla gibi duvarın kenarına yığılıp kaldı. Açık kalan gözlerinde şaşkın bir ifade vardı.
Artık her şey bitmişti. Kızım ve torunum güvendeydi. Yatak odasının kapısına yöneldim ve kızıma seslendim.
Neden sonra sessizlikten cesaret alan Hülya kapıyı açtı ve kucağında hala ağlayan bebeği ile dışarı çıktı. Onları karşımda sapasağlam görünce tüm yaşananların verdiği tükenmişlikle yavaşça yere çömeldim ve oturdum. Kızım da yanıma gelip bana sarıldı. Sarsılarak ağlıyordu. Ardarda beş el ateş ettiğim silahımın namlusunun ne kadar sıcak olabileceğini bildiğim için onu yere bıraktım ve kızıma ve torunuma sarıldım.
Ağlaması biraz hafifleyen Hülya hıçkırıklar arasında bana annesini sordu. Cevap vermek yerine daha da sıkı sarıldım kızıma. Başını omuzuma koyup içini çekerek ağlamaya devam etti. Artık korkudan değil acıdan ağlıyordu.
Bir süre sonra başını kaldırıp omuzumun üzerinden bakınca karşıdaki duvarın dibine yığılmış olan kocasını gördü. Yaşadığı bu son şoktan sonra bir hemen yanımdaki silaha bir de Ahmet’in cesedine bakarak çığlıklar atmaya başladı. Kollarımdan kurtulup kucağında bebeği ile gerisin geri sürünerek yatak odasına doğru gitti ve kapıyı kapattı. O gece kızımın benimle konuştuğu son geceydi.

Aradan geçen yıllar boyunca o gece elime geçen notu kimseye göstermedim. Kızımın ölen kocasını, torunumun ise babasını gerçek yüzüyle tanımalarına gönlüm razı olmamıştı. Küçük bir kızın babasını ondan almakla babasına ait duyguları öldürmek bambaşka şeylerdi.

Yıllar sonra ilk ve son kez o evin önündeydim yine. Gidecek başka yerim olmasa da burada bana yer yoktu.
Göğsümdeki ağrı artık dayanılmaz bir hal almıştı. Soğuktan ve yorgunluktan ellerimi ve ayaklarımı hissedemiyordum.
Duvarın kenarına çömelip karımın hala hayatta olduğu ve kızımın bu bahçede oynadığı zamanları düşünmeye başladım. Vücudum buz kesmişti ama karımın ve kızımın bana yıllar öncesinden gülümsedikleri tatlı anılar içimi ısıtıyordu.
Ne o gece ne de daha sonra, o serserinin cebinde bulduğum notu kimseye göstermemiştim ama yine de saklıyordum. Ben yokken kimse bulmasın diye yanımda taşıyordum.
Sol kolumu kıpırdatamıyordum ama sağ elimde hala biraz güç kalmıştı. Yana doğru uzandım ve notu sağ elime alıp elimi sıkı sıkı kapattım. Bir süre öylece uzandıktan sonra artık istesem de elimi açamaz hale geldim.
Geldiğim yola son bir kez baktığımda karın bana ait izleri tamamen örttüğünü gördüm.
Her zaman tek gerçek evim olarak gördüğüm evin bahçesinde, hızla yağan kar üstümü örterken hayatımda dalacağım en derin uykunun kollarına bıraktım kendimi.

Mustafa Özçınar 2013  

Yorum yapın

Öykü altında arşivlenmiş

YAKUZA ne demek?

Kendi parmaklarını kesmeleri ve vücutlarını kaplayan abartılı dövmeleriyle meşhur Japon yeraltı örgütü Yakuza’nın ismini nereden aldığını hiç merak ettiniz mi? Bu yazımızın konusu bir çok kurmaca esere ilham veren ünlü örgütün tarih sahnesine gerçek çıkış öyküsü.

Bu örgütle ilgili bir çok şey popüler kültürde önemli yer bulmuş olmasına karşın kökenleri ve isminin anlamı konusunda bir çok kişinin yanlış bilgilere sahip olduğunu farkettim. Yeni nesil, Yakuza kelimesini PC oyunlarından veya Xbox 360, PS3 ve Wii gibi oyun konsollarındaki aynı isimli oyun serisinden öğrenmiş oluyor çoğunlukla, orta yaş grubu ve üzerindekiler ise polisiye macera ve suç filmlerinden aşina bu örgüte.

Bir radyo programının canlı yayınına  bağlanarak Yakuza kelimesinin kökenini sorduğumda sunuculardan biri örgütün adının yak ve uza kelimelerinin birleşiminden oluştuğunu söyledi esprili bir şekilde. Aslında kulağa çok uygun bir cevapmış gibi geliyor. Neden olmasın. Belki de kökeni Türkçe’dir. Bu arada doğru yanıtı bilemediler ve ben de ufak bir hediye kazandım o yarışmada.

Yakuza gerçekten de bileşik bir kelime. Ya, ku ve sa kelimelerinin bileşiminden oluşuyor. Zamanla sa kısmı za olarak telaffuz edilmeye başlanılmış.

Bu kelimelerin Türkçe anlamları şöyle; ya sekiz, ku dokuz, sa ise üç demek. Peki bu sayılar ne anlama geliyor. Öncelikle Uzakdoğu’da sayılarla ilgili sembolizmin önemli olduğunu ve özellikle Çin’in meşhur Triad örgütünün üyelerinin farklı görevlere göre farklı sayılarla temsil edildiğini hatırlatayım. Örgütün tarihçesinden biraz bahsedersek isminin anlamı daha kolay kavranabilir.

Feodal Japonya’da efendilerine bağlılıklarıyla bilinen Samuraylar toplumda oldukça saygın yeri olan ve korku duyulan insanlardı. Katana denilen özel kılıcı taşıma hakkı olan, iyi para kazanmışsa güzel bir zırha ve ata da sahip olabilen bu savaşçılar çiftçiler karşısında tartışmasız üst sınıfa aitlerdi.

Zamanla feodal düzen değişmeye başladı ve samuraylar artık hizmetlerini sunacak efendileri bulamaz hale geldiler. 17. yüzyılın başlarına gelindiğinde neredeyse 500.000 samuray işsiz kalmıştı. Hatamoto-yakko (Şogun’un hizmetkarları) diye anılan samuraylar varoluş amaçlarını kaybetmiş ve başka bir meslekten anlamayan kişilerdi. Tokugawa dönemindeki barış onların büyük kısmını birer Ronin’e (Dalga adam- efendisiz samuray) dönüşmek zorunda bırakmıştı.

Bunların bir kısmı kabuki-mono (çılgınlar, garip şeyler) diye isimlendirilen egzantrik serserilere dönüştü. Muromachi döneminin sonları ve Edo döneminin başlarına denk gelen aralıkta her türden aşırılığı yapabilen samuray çeteleriydi bunlar. Yerel halka kötü davranan, hatta yan baktı diye insanları katanayla biçen bu grup çoğu kişi tarafından Yakuza’nın ilk hali sanılır ancak gerçek çok farklıdır.

Adlarına ister Hatamoto-yakko denilsin ister kabuki-mono, bu kaba saba ve acımasız topluluk karşısında halkın kendisini korumak için bir yöntem bulması gerekiyordu. İşte bu dönemde devreye machi-yakko’lar (halkın hizmetkarları) denilen topluluk girdi.

Bunlar sıradan insanlardan oluşuyorlardı. Katipler, dükkan sahipleri, işçiler, hancılar, işsiz güçsüz roninler. Ancak bu grubun üyelerinin ortak bir özelliği vardı; Hepsi de tecrübeli kumarbazlardı ve bu durum onların aynen bugünkü Yakuza’da olduğu gibi kendi aralarında ve liderleriyle yakın bir ilişki ağı örmelerine yardımcı olan bir ögeydi. Bu kişiler köyleri ve şehirleri hatamoto-yakko’dan korumak için silahlandılar ve bugün en çok korkulan ve merak edilen gizli örgütlerden biri olan Yakuza’nın temelleri böylece atılmış oldu.

En çok sevdikleri oyun ise üç kartla oynanan hanafuda (çiçekli kart) denilen oyundu. Bu oyunda en kötü el 20 puanlık eldi ve 8, 9 ve 3 saylıarının toplamı da 20 ettiğinden kendilerinin toplumda en aşağıda ve en şanssız grup olduklarını ifade etmek için bu ismi seçtiler.
İşte, büyük paralar, acımasız çeteler ve vücutları baştan başa dövmeli esrarengiz mafya üyelerini çağrıştıran bu ismin gerçek kökleri böyle.

Bu arada, video oyunları ve konsolları üreten ünlü Nintendo firmasının 1889 yılında el yapımı hanafuda kartları üreterek hayatına başladığını da bir not olarak ileteyim.

Yorum yapın

Popüler Kültür altında arşivlenmiş

Uzaylıların Dönüşü

 28 Nisan 2011 tarihli blog yazımı küçük bir güncelleme sonrası yeniden yayınlanıyorum.

Farkında mısınız? Son bir kaç yıldır sinemalarda uzaylı istilası konulu filmlerde bir patlama yaşanıyor. Acaba neden?

Bu konuda aklıma gelenleri paylaşmak istedim.
Öncelikle şunu hatırlamakta fayda var; sinema izleyicisi bir düşmana, kötü adama ihtiyaç duyar. Beyazperdeye yansıyan somut bir düşman görmek ister. Zaten sinemada hemen her şeyi anlatmak için somut görsel ögeler kullanılmasi doğaldır. Sözle anlatılan tehditlerin ete kemiğe bürünmüş haline ihtiyaç duyar izleyici.
Peki Türkiye dahil Dünyanın büyük kesiminde en yaygın olarak izlenen Amerikan sineması izleyicinin önüne pataklanmak için bir Rus ya da Çinli koyabilir mi artık? Onu da geçelim, soğuk savaş sonrası moda olan Latin Amerika’lı ya da Ortadoğu’lu diktatör generaller izleyiciyi keser mi? Hiç sanmam…
İzleyicinin olumsuz duygularını yansıtacağı ve suçluluk hissetmeden şiddete maruz bırakılabilecek kötü adam bulmak zor artık. Üstelik Dünya’da işlerin yolunda gitmediği de ortada. E biz kimi suçlayacağız şimdi? Kime yansıtacağız günahlarımızın sorumluluğunu?
Bir kaç yapımcı yine kadim düşman Şeytan ve düşmüş meleklere yöneldiyse de karşısında tüm halklar ve inanç gruplarının birleşebileceği ortak düşman için uzaylılar daha uygun görünüyor.
Bu kötü uzaylılarla savaşırken de doğal olarak en yüksek teknoloji, en güçlü silahlarla donanmış orduya sahip Amerika Birleşik Devletleri de lider konumunda olacak.
Uzak doğu sineması her türlü canavar ve uzaylıyı metafor olarak kullanırken Hollywood savaş filmlerindeki cesaret, vatanseverlik (gezegenseverlik), fedakarlık gibi olumlu değerleri uzaylılarla savaşan topluluğa uyarlayıp Amerikan değerlerine bağlı tüm halkların doğal lideri ve kurtarıcısı bir Dünya Devleti olarak Amerika Birleşik Devletleri ve ordusunu yerleştiriyor.
Tabii bir de bu uzaylıların bilinçaltımıza yönelik temsil ettiği toplumlar, inanç sistemleri -ister bilinçli yerleştirilmiş ister senaristin bilinçaltını yansıtıyor olsun- ayrı bir tartışma konusu.
Ne dersiniz?
Bu arada son yıllarda yine patlama yaşanan zombiler ve uygarlığın çöküşüne dair filmler ve bilgisayar oyunları ayrı bir analizi hakediyor. Bu konuda şimdilik sadece şu ilginç bilgiyi paylaşayım; George A. Romero’nun 1968 yılı yapımı “Night of the Living Dead- Yaşayan Ölülerin Gecesi” filminde aslında zombiler değil de uzaylıların kötü adam olmaları planlamış ama bütçe yetersizliği nedeniyle uzaylılar yerine mezarlarından çıkan (pahalı kostüm ve makyaja ihtiyacı olmayan) ölüler kullanılmıştı. Kaderin bu cilvesi, belki de, günümüze kadar devam eden zombi efsanesinin doğuşuna katkıda bulunmuştu.
Zombiler ve vampirlerin neden bu kadar popüler olduklarına dair fikirlerimi paylaşmayı bir dahaki yazıma saklarken, sizlere kötü adamları ister uzaylı isterse zombi olsun iyi filmler ve iyi seyirler diliyorum.

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş