Yazar Arşivleri: mustywp1

Doğu Ekspresinde Cinayet

Filmin kahramanı 3 dakikada nasıl tanıtılır?

Doğu Ekspresinde Cinayet, ünlü polisiye roman yazarı Agatha Christie’nin ilk olarak 1934 yılında yayınlanmış bir eseri. Cinayet romanlarının kraliçesi olarak da bilinen Christie’nin en başarılı romanlarından biri aynı zamanda. Filmle ilgili bir şeyler söylemeden önce kısaca edebiyattaki bu türden bahsetmekte yarar var.

Ecnebilerin ‘cozy mystery’ dedikleri bu alt türde her ne kadar işlenen suç cinayet olsa da çok fazla şiddet unsuru olmaz. Kahraman bazen ufak tefek tehlikeler atlatır atlatmasına ama sonunda, işi silahı ya da atletik becerileriyle değil düşünce gücü ile çözer. Bir nevi bulmaca da diyebilirsiniz bu romanların kurgusuna. Görece küçük bir topluluk bir bahaneyle belli bir yerde kapanıp kalır ve beklenmedik bir cinayetin işlenmesiyle neredeyse herkes bir şüpheliye dönüşüverir. Bu aşamada ya zaten o topluluğun içinde olan ya da olayı çözmesi için davet edilen dedektif devreye girer ve Sir Arthur Conan Doyle’un ünlü kahramanı Sherlock Holmes tarzı çıkarımları ve kıvrak zekasıyla olayı çözer. Grubun bir araya toplanması ve kimsenin kolayca suç mekanına girip çıkamaması için bir gerekçe bulunur genellikle. Örneğin şehirden uzak bir malikanede verilen bir davet ya da dağın başında şatodan bozma bir otelde bir araya gelen müşteriler romanın karakterlerini oluştururlar.

Doğu Ekspresinde Cinayet romanında ise adından da anlaşılabileceği gibi bu kapalı mekan bir tren. Romandaki zeki ve başarılı dedektif ise Christie’nin gözde kahramanı Belçikalı Hercule Poirot’dur. Poirot egzantrik kişilik özellikleri ile de zekası ve mantık becerisi ile de Sherlock Holmes’ü aratmayacak bir karakterdir. Bu arada muhteşem bıyıklarını da unutmamak lazım.  Agatha Christie’nin, romanın 1974 yılındaki sinema uyarlamasında Albert Finney’i role en uygun aktör olarak gördüğü ve oyuncunun bu sayede diğer adaylar Alec Guiness ve Paul Scofield’in önüne geçip rolü kaptığı söylenir. Ancak Christie’nin Finney’in bıyığını yeterince görkemli bulmadığı ve 2017 uyarlamasında Kenneth Branagh’ın bu sebeple alışılmadık derecede büyük ve gösterişli bir takma bıyık kullandığını da hatırlatalım. Filmin yönetmeni ve başrol oyuncusu Kenneth Branagh’ı edebiyat, özellikle de Shakespeare uyarlamalarından hatırlıyor olabilirsiniz.

Bu girişten sonra artık filmin ana karakterinin seyirciye 3 dakika içinde, üç dört satır diyalogla nasıl tanıtıldığını konuşmaya başlayabiliriz. Yazının bu kısmı çok önemli ‘spoiler’lar içermiyor ama yine de okumadan önce filmi seyretmeniz daha iyi olabilir. Kararınızı verdiyseniz ya da yazıya ara verip filmi izleyip geldiyseniz başlıyorum.

Öncelikle şunu söyleyeyim ki benim için sinema filmleri iki ana gruba ayrılmakta. Bunlardan birinde senarist tembel ya da tecrübesizdir. Karakterlerin tanıtılması ve filmin devamını izlerken bilmeniz gereken şeylerin anlatılması konusunda gazete ve TV haberi, kişinin özelliklerine doğrudan değinen diyaloglar ve arka ses gibi ilk akıllarına gelen yöntemi kullanırlar. Bu yöntemler hem eskimiş ve sıkıcıdır hem de çoğu zaman rahatsız edici derecede yapaydır. Diğer grup filmlerde senarist daha yaratıcı ve çalışkandır. Gerekli ön bilgileri seyirciyi sıkmadan verir ve bir çok sahnede bir taşla iki hatta üç kuş vurmayı başarır. Belli bir bütçenin üzerindeki Hollywood yapımlarının çok derin ya da başarılı olmayanlarında bile bu konuda kullanılan teknikler bu filmleri bahsettiğim ikinci gruba sokacak kadar yetkindir. İşte bu yazıda konu edindiğimiz filmin senaryosu da bu tür usta işi tekniklerden örnekler taşıyor.

Burada bahsedeceğimiz kısım filmin ilk üç dakikası. Bu süre içinde çok kısıtlı bir diyalogla filmin ana karakterinin bir çok farklı yönünü tanıtmanın yanısıra oldukça uzun ve çetrefilli olan hikaye boyunca seyircinin kahramanımızı desteklemesi için yeterli sempati de yaratılıyor.

Filmin açılışında Kudüs şehrini görüyoruz. Bir süre sonra kamera sokaklarda koşturan 7-8 yaşlarındaki bir erkek çocuğu takip etmeye başlıyor. Yerel kıyafetler giymiş olan çocuğun elinde üstü örtülü bir sepet var. Çocuk otelin mutfağına vardığında bu sepette yumurtalar olduğunu görüyoruz. Görevliler yumurtaları büyük bir özenle belli bir süre pişirip yine aynı özenle kahramanımıza sunuyorlar. Yan yana iki haşlanmış yumurta. Kahramanımızın kahvaltısını yapmasını bekleyen polis şefinin ve otel çalışanlarının heyecanla izledikleri sahnede Poirot yumurtaları beğenmez. Çalışanlar telaş içinde çocuğu yeni yumurtalar getirmesi için gönderirler. İkinci denemede yine aynı özenle sunulan yumurtaları bir kuyumcu hassasiyetiyle ölçen Poirot iki yumurtanın yine eşit büyüklükte olmadığını görür. Bu kez yumurtaları getiren çocuk da karşısındadır ve herkes çok gergindir. Poirot çocuğa gülümseyip onu rahatlatacak şu sözleri söyler:

“Tavuk yüzünden. Bunlar güzel yumurtalar. Sen ye.”

Sonra kalkar ve tüm şehir halkının sonucunu heyecanla beklediği davayı çözmek için meydanda toplanan kalabalığın ve üç şüphelinin karşısına çıkmak üzere yürüyüşüne başlar. Tapınaktan çok değerli ve kutsal bir emanet çalınmıştır. Şüpheliler ise bir haham, bir rahip ve bir imamdır. Poirot meydana doğru ilerlerken yerdeki hayvan pisliğine basar. Bu şanssız olaydan dolayı çok rahatsız olduğu bellidir. Çözümü ise şöyle ifade eder:

“Eşitsizlik var. Eşitleyelim.”

Bunu söylerken temiz olan diğer ayağını da pisliğe basar.

Daha sonra meydanda yaptığı konuşmada zeka, dikkat ve çıkarım yeteneklerini konuşturduğu o meşhur tarzıyla olayı çözüverir. Bu çözüme ulaşırken izlediği düşünce çizgisinde izleyicinin gönlünü kazanacak bazı incelikler var ancak filmi izleme keyfinizi kaçırmamak için bunların ayrıntılarına girmeyeceğim.

Poirot’nun garip kişilik özellikleri ve takıntıları olduğu bilinir. Tüm romanlarda ve bugüne dek yapılmış en önemli çevrimlerden olan 1974 yılı yapımında da bu özelliklerden örnekler vardır ancak bahsettiğimiz bu giriş sahneleri bazen antipatik de olabilen bu gariplikleri tanıtmanın ötesinde bir işleve sahip.

Bu sahnelerde ve esas maceranın yaşanacağı Doğu Ekspresi yolculuğuna çıkmadan önce ve yolculuk esnasında Poirot’nun tekrarlayacağı bazı kilit ifadeler, kahramanımızın dedektiflik konusundaki yetenekleri ne kadar üst düzeyde olursa olsun, bu davada neden zorlanacağının ipuçlarını seyircinin bilinçaltına işleme vazifesi de görüyorlar. Katilin kim olduğunu bulmak ve en önemlisi bu durumda oluşan sorunu çözmek için takıntılarıyla da mücadele etmesi gerekiyor.

Poirot’nun en önemli ilkelerinden biri şu sözlerinde gizli:

“Doğru vardır, yanlış vardır. Arası yoktur.”

Hayatını suçluların yakalanmasına yardımcı olup masumları korumaya ve ‘adaleti sağlamaya’ adamış bir adamdan bahsediyoruz. Yumurtaların bile eşit olmamalarından rahatsız olan, karşısındaki insanın kravatını düzelttirmezse huzursuz olan mükemmeliyetçi, idealist bir adam.

Hem filmin hem de yazının tadını kaçırmamak için çok daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Ancak eklemek istediğim bir şey daha var. Yumurta bildiğiniz gibi insan ruhunu temsil eden bir sembol olarak da kullanılır. Bu açıdan baktığınızda ve Poirot’nun; “Benim bir avantajım var; dünyayı sadece olması gerektiği gibi görebiliyorum ve öyle olmadığında kusur bir suratın ortasındaki burun gibi ortaya çıkıyor,” sözündeki yaklaşımını da ele aldığımızda bahsettiğimiz sahnelerin daha derin dini ve felsefi okumalara da açık olduğunu söylersek acaba abartmış olur muyuz?

Sizlerin yorumlarınızı da merakla bekliyorum. Bu arada filmi sinemada izledim. Aksiyon veya gerilim bekleyenleri tatmin etmeyeceğini söylememe gerek yok. Filme benim verdiğim not bahsettiğim usta işi bölümlere rağmen 10 üzerinden 6.

Puanı düşüren faktörler ve filmin genel eleştirisi ise başka bir yazının konusu. İyi seyirler dilerim.

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş

The Beach

Beach-Background_640x360

The Beach
The beach had an immaculate look with golden sand stretching as far as the eye could see. You could easily believe it had always been there, untouched since the dawn of time. At the shoreline, the peaceful meeting of the sea and the sand hinted at the harmonious nature of their ageless union. On that summer morning there was a slight breeze which didn’t disturb the glassy surface of the water that shone under the sun.

The only disturbance to this tranquil atmosphere was caused by a young woman who was swimming towards the shore. Upon reaching the shore she took a few steps and lay down. She didn’t seem to be disturbed by the scorchingly hot sand.

The wind began to gain force, and the resulting waves turned the light blue color of the sea to gun grey.

The woman rose up slightly and scanned the horizon. She couldn’t remember where she came from. The clouds were gathering. She didn’t feel cold, but there was an odd chill deep inside her.

She felt all alone and confused. How did she come here? How long had she been swimming? Why was there no one else in sight? How could she possibly go back to where she came from? For a moment, she felt drowned under a wave of melancholy. She tried to take a deep breath to overcome this sensation. Then she asked herself the biggest question of all.
Where am I going to return?

She sat there with her chin resting on her knees. Tears welled in her eyes and when they started to roll down on her cheeks she couldn’t feel the warmth of them. She touched her face and wondered if it was the teardrops or the sea that made her face wet. She slid her fingers through her long blond hair as she always used to do in times of stress. She tried to straighten her curls but her fingers got stuck. She looked at her fingers, expecting to see salt or mud. What was stuck under her fingernails looked more like blood clots.

“I must have hit my head somewhere while swimming, and since I don’t feel any pain it can’t possibly be dangerous”, she thought.

Not knowing what else to do, she sat there and waited.

As the sun rose higher in the sky the heat waves caused a shimmer as if she was in a desert. When she saw a movement, in the horizon, she had to squint to be able to recognize the real identity of the approaching shadow. Was it a man walking in her direction? Oh yes, it was. She could ask him about her whereabouts.

He was a tall man with a black swimsuit. He was all wet and covered with sand. He had a limp and seemed to be dragging his right foot as he walked. There were salty spots on his wavy auburn hair. He had a forlorn look. His pale blue eyes were transfixed on the woman but he seemed to be looking right through her. When he stood there and didn’t say a word, she greeted him and asked him where he came from.

“From the sea”, he said and turned his gaze over the water.
His voice had a deep and muffled tone like someone talking from the bottom of a well.

She said, “I think I am lost.”

He didn’t answer. His gaze was fixed on her again. She had already sensed something weird about his eyes but when she had the chance for a closer look at them she was surprised to see how dull they looked. She could hardly make out the pupils in those frosty blue eyes. He must have been blind. He seemed to be looking at her but in fact he probably looked at where her voice was coming from.

When she lowered her gaze, trying to avoid looking into those dead eyes, she was shocked. There were seaweeds wound on the man’s feet and the toes protruding through those green coils were stripped to the bone. They looked like grinning white teeth in the bloody mouth of a skull. Was this caused by fish bites? She tried hard and suppressed her scream.

When she looked up and saw his face again that sad expression was still there. There was something oddly familiar about the man’s face. It was like someone she knew for a long time looking at her through the years.

He bent down and offered his hand. Although he looked no more than thirty he moved with the stiffness of an arthritic old man. She looked at his hand and hesitated for a moment. Convinced that he was blind she took the hand and let him help her stand up. Surprisingly, his grip was neither warm nor cold. “He wants to show me the way instead of telling” she guessed. He held on to her hand firmly and turned to face the sea.

“Where are we going?”

The anxiety hinted by her quivering voice was far from revealing the real terror she felt.

“We must go now.”

When he took a few steps towards the sea she tried to free her hand but failed. During this brief struggle she saw his back for the first time. There was a deep scar right above his swimsuit. A deep cavity nearly the size of her palm through which she saw the severed and burnt muscles, nerves and the pale white bones of his spine. This man couldn’t possibly be walking. She felt pity along with fear.

He told her something about going back but she couldn’t discern the exact words. He continued his grotesque walk toward the sea, pulling her like a stubborn child. She was frozen with shock and couldn’t give much of a fight to free herself. Her feet formed deep furrows on the beach while he dragged him closer and closer to the ever waiting sea.

She found her strength again and in her desperation she tried to scream and say no but her voice felt strange. A whimper instead of a word. Sound of gurgling water instead of a voice. She extended her left arm to push him but saw that her wrist was bent with an unnatural angle. Her hand was limp. She must’ve had fractured her forearm but somehow felt no pain.

They were closer to the sea now. An ever-stretching blue veil which now seemed to her more like a grey shroud covering the sand. She had a glimpse of something floating on the surface maybe a hundred yards away. She began to remember. Bits and pieces of memories from the happy days long gone. Some of them were like faded and cracked old photographs. Loved ones looking through the years and one of them was the man who was holding her hand right now.

Memories which she couldn’t reach a while ago were now flooding her mind like water rushing inside a sinking boat. The first time they saw that desolate beach on their yacht trip. Dropping the anchor and swimming in the clearest water she had ever seen. Sunbathing on that golden beach. They had danced and chatted all night long on the deck and drank wine under the moonlight.The sea was so still she could hardly feel the yacht sway but nevertheless she felt dizzy. Not sure if that was caused by too much wine or something else, she let her lover carry her to their bed. As she slipped into the arms of a dreamless sleep she was still mumbling the same wish over and over again as she had done all through that evening. “I wish we could stay here on this beach and never ever have to return to our mundane daily lives. It’s as if we were always seeking this paradise. I wish we stayed here forever…”

Those were only three days ago but now it seemed a lifetime away. So some dreams really did come true. Although she could now see that they might look more like nightmares when you were awake.

She stopped resisting. Apart from their awkward walking style they almost seemed like lovers walking  towards the sea. They were walking on the same beach again. They reached the sea hand in hand and kept on walking.

After a while there was no sign of the young couple apart from a few bubbles reaching the surface. The beach was empty again.

A hundred yards off the shoreline a few partly burnt pieces of wood were floating as the only visible sign of the deadly fire which sank the small yacht three days ago.

© 2013 Mustafa Özçınar

Yorum yapın

Öykü altında arşivlenmiş

Lanet IV.Bölüm

insidetower1

 

 

Konukların gelir gelmez hastalarını görmek istemeleri, Radu’yu çok şaşırtmıştı. Doktor, Vlad’ın önce biraz dinlenmeleri ve bir şeyler yiyip içmeleri teklifini kibarca geri çevirip, Anton’u hemen görmek için ısrar etmişti. Böylesi bir havada, bunca yoldan sonra dinlenmeden işe koyulmak istemeleri inanılmazdı.

Oyuncağını kaybetmek istemeyen bir çocuk gibi çantasına sıkı sıkı sarılan doktor Polidori’nin, davranışları dışında görünümü de garipti doğrusu. Kısacık boyuna inat kolları ve bacakları o denli orantısız uzunlardı ki sanki pantolonunu göğsüne kadar çekmiş bir çocuk gibi görünüyordu. Dalgalı ve uzun siyah saçlarının arasında upuzun bir yüz uzanıyordu. Konuşmak için ağzını açtığında, çenesi göğsüne dokunacak gibi oluyordu. Uzun ince ve hafif köprülü olan burnunun üzerinde siyah demirden bir kancaya tutturulmuş bir çift cam duruyordu. Yeşile çalan bu kalın camların ardında, adamın kahverengi gözleri olduklarından çok daha küçük görünüyorlardı. Radu buna benzer bir şeyi daha önce sadece iki kez görmüştü. Prens Vlad ile beraber gittikleri Floransa’daki bir piskopos ve yine Pisa’daki bir doktorda ama ikisinde de bu camları kulaklarının arkasından geçerek bağlayan ipler varken Polidori’ninkiler adamın burnunun üzerine sıkıştırılmış olarak duruyordu. Kafasındaki siyah deri şapkanın  geniş kenarlarının üzerinden yağmur suları oluk oluk akıyordu.

Konuklarının eşyalarını Vlad’ın onlar için hazırlattığı odalarına gönderdikten sonra Anton’un güney kulesinin bodrum katındaki odasına doğru beraberce yürümeye başladılar. Şatonun, seçilmiş bir avuç görevliden başka kimsenin giremediği derin dehlizlerinde ilerlerlerken, Radu bir yandan da konukları daha iyi tanımaya çalışıyordu. Onun için önemli olan bu adama güvenip güvenemeyeceği idi ve o alışılmadık görünüşüne rağmen doktorda tedirgin edici bir yön görememişti. Yine de bir gözü hep adamın üzerinde olacaktı. Radu sadece dev gibi cüssesi ve büyük cesareti sayesinde baş muhafız olmamıştı. Tedbirli ve dikkatli olmayı iyi bilirdi.

Çok geçmeden Anton’un kaldığı odaya ulaştılar. Kapıyı açıp içeri girdiklerine Anton yatağındaydı. Yanında Magda isimli çok yaşlı bir şifacı kadın vardı. Şömineden yansıyan sıcak ışığa rağmen, delikanlının vücudu bir parşömen kadar beyaz görünüyordu. Yüzüstü uzanmıştı ve soğuk terlerle ıslanmış, çıplak sırtında simsiyah kanla dolu altı tane sülük vardı.

Polidori bu manzarayı görür görmez çantasını açıp kahverengi cam bir şişe çıkardı. Çantasını, asistanı olduğunu söylediği Mina isimli genç kadının eline tutuşturup, cebinden çıkardığı mendile bu şişedeki sıvıdan döktü ve mendili Anton’un sırtındaki sülüklerin üzerine bastırdı. Daha sonra yine çantasından çıkardığı cımbıza benzer bir aletle sülükleri birer birer sökerek kapağını açtığı bir şişeye koydu ve şişenin kapağını tekrar kapattı. Radu, doktorun bu telaşlı hareketlerini odasının tavanında gördüğü uzun bacaklı siyah örümceğin ağ örerkenki hallerine benzetti.

Mina ise bir yandan elinde ağzı açık olan çantayı tutarken bir yandan da olup bitenleri büyük bir dikkatle izliyordu. Sürekli kemirip durduğu alt dudağını neredeyse kanatmak üzereydi. Öne doğru eğilerek Anton’u daha iyi görmeye çalışırken, ister istemez, diğerlerinin görebilmelerini engelliyordu. Herkes yatağın çevresinde toplanınca, ışığın ulaşamadığı delikanlıyı görmekte zorlanmaya başladılar.

Radu şöminenin üzerindeki şamdanı alarak yaktı ve yatağın başına getirdi. Üç büyük mumun sağladığı ışıkta, sülüklerin söküldüğü yerlerde, altı kanayan ağız oluştuğunu gördüler.  Radu şamdanı yatağın kenarındaki rafa yerleştirdi.

“Bana yardım eder misiniz lütfen!” diye Radu’ya seslendi Polidori.

Radu, Vlad ile bir an göz göze gelip onun onayını da alınca doktorun talimatıyla Anton’un kollarından tuttu. Delikanlının nemli bilekleri Radu’nun avucundan kayıveriyordu. Anton’un cildi bir ölü kadar soğuk ve bir yılan derisi kadar kaygandı.

Polidori çantasından çıkardığı bir bıçakla kemerinden ince deri parçaları kıymaya başladı. Bunları kanayan yaraların üzerine dikkatlice serpti. Şöminedeki ateşin kenarlarından bir parça külü de bıçağıyla alıp yaraların üzerine döktü. Kanama yavaşlamıştı. Tüm bunlar olurken Anton neredeyse hiç kıpırdamamıştı ve küllerin yaralarına dokunduğu anda çıkardığı zorlukla duyulabilecek bir inleme dışında sessiz kalmıştı.

“Özür dilerim efendim ama neredeyse her hastalıkta kullanılan bu sülükler oğlunuz için çok sakıncalı. Lütfen telaşlı davranışımı mazur görün,” dedi Polidori.

Radu, Vlad’ın duruma hiç sinirlenmediğini görebiliyordu. Adam o ana dek oğlunun tedavisinde başarılı olamayan Magda’ya odadan çıkmasını işaret etti.

Polidori, gözünü hastasından ayırıp odayı incelemeye başladı.

“Bu oda ve tüm bodrum katı hiç güneş ışığı almıyor anladığım kadarıyla. Bu durumda havası nasıl bu kadar temiz? Duvarlarda neden hiç küf yok?”

Vlad doktorun sorusu üzerine eliyle duvarlarda tavanın hemen altında ve zeminin hemen üzerinde olan mazgalları göstererek, “burası için özel bir havalandırma sistemi yaptırdım,” dedi.

“Bu odaya yakın bir çalışma odası istiyorum efendim.”

Polidori’nin bu sorusu üzerine kısa bir sessizlik oldu. Radu da Vlad’ın nasıl bir cevap vereceğini çok merak ediyordu. On altı yıldır bu odanın bulunduğu bölümde kalmak bir yana buraya girebilen kişi sayısı bile beşi geçmemişti.  Gözlerini prense çevirdi.

Vlad derin bir nefes aldıktan sonra gözlerini oğlundan bir an bile ayırmadan cevap verdi.

“Sanırım buna izin verebilirim.”

 

Devam edecek…

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Lanet III. Bölüm

castlebridge

1746 yılının iki Aralık gününde, Toskana’nın Pisa şehrinden yola çıkan Agostino Ansano Polidori ve asistanı Leydi Mina Wotton, uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra, yirmi iki Aralık akşamı, Drakul ailesinin şatosuna yaklaşmışlardı.

Polidori, at arabasının penceresinden şatoyu ilk gördüğü anda derin bir oh çekti. Yirmi gündür yoldaydılar ve Sibiu’da Vlad’ın onlar için beklettiği yaylı arabaya binene kadar, son derece rahatsız arabalarda ve bazen at sırtında yol almaktan belindeki ağrılar dayanılmaz hale gelmişti. Dört atın çektiği bu araba daha önce bindiklerinden çok daha rahattı rahat olmasına ama şatoda  kendisine verilecek, hayallerini kurduğu, yatağın yerini tutamazdı.

Prusya’da yapılmış olan arabada yolcular için dört koltuk vardı. Polidori’nin yanındaki koltukta, Leydi Mina oturuyordu. Mina Polidori’nin İngiltere’deki doktor arkadaşı Lord Henry’nin kızıydı. Kızının, Transilvanya’daki bu görevi sırasında Polidori’ye asistanlık etmesini bizzat Lord Henry önermişti.

Genç kadın, yolculuktan Polidori’ye nazaran çok daha az etkilenmiş gibi görünüyordu. Her molada ne yapıp edip o koca valizlerinden çıkardığı malzemelerle makyajını tazeliyordu. Polidori kadının bu zorlu yolculukta bu kadar dinç kalabilmesini gençliğine veriyordu. Ne de olsa kendisi otuz iki yaşındayken kadın sadece on dokuz yaşındaydı.

Polidori ve Mina’nın karşılarındaki koltuklarda Vlad’ın onları karşılamak ve korumak için gönderdiği iki muhafız oturuyordu. Adamlar, yola çıktıklarından beri, ikisiyle de tek kelime konuşmamışlardı ama arada bir arabanın sürücüsüne bir şeyler söylüyorlardı. Polidori bu konuşmalardan bir şey anlamasa da sürücüye güvenli güzergah konusunda talimat verdiklerini ve bazen daha hızlı gitmesini istediklerini tahmin ediyordu.

Şato, ufukta görüldüğünde artık hava kararmaya başlamıştı. Kalenin karanlık duvarları, kurşuni gökyüzünden zorlukla ayırt edilebilirken şimşekler çakıp, hava gündüz gibi aydınlandığında, göğe doğru uzanan parmakları andıran burçlar ve kuleler de bir anda ortaya çıkıveriyorlardı.

Araba tepelerin arasından kıvrılarak ilerledikçe, sislerin ve ağır yağmurun arasında, bir deniz feneri gibi, bir görünüp bir kaybolan ışık Polidori’nin dikkatini çekti. Biraz daha dikkatli bakınca bunun şatonun kulelerinden birinde yanan ateşten başka bir şey olmadığını anladı.

Şatoya biraz daha yakından ve yukarıdan bakan bir noktaya geldiklerinde Polidori, Drakul ailesinin kalelerini inşa etmek için neden burayı seçtiğini daha iyi anladı. Üç gündür aralıksız olarak yağan yağmurun etkisiyle kabaran Mureş nehri, kalenin üzerine kurulu olduğu tepenin etrafını, bir yılan gibi kıvrılarak sarıyordu. Tepenin öteki tarafı ise yalçın kayalıklarla kaplıydı. Sislerin arasından, keskin birer hançer gibi uzanan kayalar düşmana geçit vermeyen nöbetçiler gibiydiler. Şatoyu dış dünyaya bağlayan tek yol nehrin üzerinden geçen daracık ve yüksek bir taş köprüydü. Coşkun akan nehir, fırtınanın da etkisiyle köprünün üzerinden aşan dalgalar yaratıyordu. Polidori şatoya bunca yaklaşmışken arabalarının bu dalgalara kapılıp nehrin azgın sularına teslim olacağından korkmaya başlamıştı.

“Sevgili doktor, babamın akademideki işi nedeniyle gelememesi ne kadar kötü değil mi? Gelebilseydi buraları çok seveceğinden eminim,” dedi Mina arabanın penceresinden meraklı gözlerle etrafı incelerken.

“Eminim o da çok isterdi gelmeyi ama bu vaka anlattıkları gibi çıkarsa, makalemi yazarken onun da yardımını isteyeceğim. Kim bilir belki de işlerini bitirince o da gelir.”

Polidori, kan hastalıkları konusunda vatandaşı Marcello Malphigi’den sonra en büyük uzmanlardan birisinin Lord Henry olduğunu çok iyi biliyordu. Malphigi, Papa’nın doktorluğunu yaparken Roma’da öleli neredeyse elli yıl olmuştu. Bu konuda  yaşayan bir efsane olan Henry’nin ise, gelemeyeceği için Prens Vlad’a kendisini önermesi büyük bir onurdu. O da bu konuda yapacağı çalışmalar sonrası makalesini yayınlarken Lord Henry’yi de işin içine katarak borcunu ödeyecekti. Kraliyet Bilimler Akademisinde beraber yapacakları sunumun hayalini kurmaya henüz yolculuğa çıkarken başlamıştı.

Polidori, daldığı hayallerden arabanın aniden sarsılmasıyla sıyrıldı. Pencereden bakınca şatoya giden köprüye girdiklerini gördü. Çamurlu yollarda ağır ilerleyen araba köprünün taş zemininde hızlanmış ama daha çok sarsılmaya başlamıştı. Şiddetli rüzgar ve köprünün üzerinden aşan dalgalar, arabayı dalgalı bir denizde ilerleyen bir tekne gibi sağa sola savuruyorlardı. Polidori, köprünün kenarlarına çarpıp duran tahta tekerleklerin, nasıl olup da parçalanmadıklarına şaşıyordu. Bakışlarını Mina’ya doğru çevirdiğinde, genç kadının gözlerinde korku görmeyi bekliyordu ancak kadının gözlerindeki pırıltı ve hafifçe yukarıya kıvrılmış dudakları bu heyecanın, onu korkutmaktan çok keyiflendirdiğini gösteriyordu.

“Umarım, prens Anton hala hayattadır. Bunca yolu boşuna gelmiş olma düşüncesi korkunç geliyor.”

Mina, adama cevap vermedi. Fırtınanı uğultusu ve arabanın tekerlerinin taş yolda çıkardığı gürültü yüzünden birbirlerini duymakta güçlük çekiyorlardı.

Genç kadın nihayet gözünü nehrin azgın sularından alıp doktora doğru döndü.

“Affedersiniz doktor, bir şey mi söylediniz?”

“Önemli değil, Mina. Umarım sağ salim şatoya ulaşırız diyordum.”

Şatonun ana kapısına varmalarına çok az kalmıştı. Önlerinde oturan muhafızlar arabanın sürücüsüyle daha sık konuşmaya başlamışlardı. Araba bir süre sonra yavaşladı ve durdu. Şiddetli rüzgar, koca arabayı bir beşik gibi sallıyordu. Tahta kapının yükselmeye başladığını gören Polidori Mina’nın elini tutup hafifçe sıktı. Göz göze geldiklerinde ikisinin de yüzlerinde rahatlamış bir ifade vardı. Nihayet sağ salim şatoya varmışlardı.

Polidori, bunca yorgunluktan sonra karnını doyurup uyumak yerine bir an önce hastasını görmek için sabırsızlanıyordu. Hemen yanında bulundurduğu deri çantasını kucağına alıp sıkı sıkı sarıldı. Karşılandıkları zaman mecburi bir tanışma merasimi olacağının farkındaydı ve bir an önce bu aşamayı geçip Anton’un yanına gitmek için izin istemeyi planlıyordu.

İç kapı da açılıp avluya girdiklerinde ilk fırsatta arabadan indi ve elini uzatarak Leydi Mina’nın da inmesine yardımcı oldu. Kadın bir eliyle eteğini toplayıp çamura bulaşmasını engellemeye çalışırken öbür elini Polidori’ye vererek arabadan indi.

Karşılarında iki adam vardı. Birisi ortalamanın üzerinde uzun boylu, siyah saçlı, seçkin giyimli iken öbürü ilkinden bile uzun boylu, darmadağınık sarı saçları olan bir devdi.

Siyah saçlı adam önce Mina sonra da Polidori’ye  doğru başını hafifçe eğerek selam verdi ve Doğu Avrupalılara has bir aksanla İngilizce konuştu.

“Ben Prens Vlad Drakul. Mütevazı evime hoş geldiniz.”

Devam edecek…

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Lanet II. Bölüm

Enlightened by Shine http://www.ohanaware.com/shine/

 

 

Kafile, dağ yolundan çıkıp şatoya doğru, batı yönünde ilerlerken, gece iyiden iyiye çökmüştü. Radu, şiddetlenen rüzgarın etkisiyle doğuya doğru savrulan kapkara bulutları, korkunç bir düşmanla karşılaşıp savaş alanından kaçan atlılara benzetti. Dolunayın ışığı, yoğun bulutların arasından sıyrılabildikçe, kıvrılarak ilerleyen gümüş yılanlar bırakıyordu toprağa.

Artık şatoya yaklaştıkları için meşalelerini yakmaktan çekinmiyorlardı. Bir süre sonra kulelerdeki nöbetçiler onları görüp kapıyı açmaya başlarlardı.

Şatonun ana kapısına ulaşmak için, yaklaşık yirmi adam yüksekliğinde ve üç dört atlının ancak yan yana durabileceği kadar dar bir köprüden geçmek gerekiyordu. Şatonun ön yüzünü çepeçevre sararak geçen Mureş nehrinin bu kolu, neredeyse kurumaya yüz tutmuştu ama baharda, dağlardaki karların erimesiyle, gürül gürül çağlamaya başlayacaktı yine. Nehir yatağının, kuru haliyle oluşturduğu derin hendek şatonun savunulmasını çok kolaylaştırıyordu. Şatonun arka tarafı ise yalçın kayalıklar üzerine kurulduğu için düşmanların o taraftan yaklaşması neredeyse imkansızdı.

Radu, köprüye adım attıklarında kulelerdeki okçuların onlara nişan aldıklarını biliyordu. Meşaleleri sallayarak işaret etseler bile biraz daha yaklaşıp kim oldukları anlaşılana kadar kapılar açılmayacaktı. Yağmur bir süre önce dursa da, önceden ıslanmış olan meşaleler, sık sık sönüyorlardı. Radu ve yakınındaki muhafızlardan Adrian, hala yanan meşalelerini daha önce nöbetçilerle anlaştıkları gibi çember çizecek şekilde sallamaya başladılar. Çok geçmeden, ağır kapının açılmaya başladığını gösteren gıcırtılar duyuldu.

Radu, bir an önce şatoya girip ateşin başında kemiklerini ısıtmak için sabırsızlanıyordu. Diğer muhafızlara bakınca hepsinin de kendisi gibi hissettiklerini anlayabiliyordu. Adamlar atlarını daha sık mahmuzlamaya başlamışlardı.

Önce, makaralara bağlı halatların yukarıya çektiği ağır tahta kapak yükseldi. Daha sonra ise tunç plakalarla güçlendirilmiş üç adam boyundaki kapılar içeriye doğru açıldı.

İçeriye girip, biraz ileride atları bağladıklarında, şatonun kapısı, arkalarından tekrar kapanmıştı bile. Diğer muhafızlar barakalara çekilirken Radu, kaldığı eve kadar prens Vlad’a eşlik etmeye devam etti. Burası şatonun içinde daha küçük bir şato gibiydi. Küçük bir yükseltinin üzerine inşa edilen binaya taş merdivenlerle çıkılıyordu.  İki küçük kulesi olan binanın dış yüzeyi bazaltla kaplıydı. Demir askılarda yanan meşalelerin aydınlattığı bölümler dışında, binanın duvarları, üzerinlerine vuran tüm ışığı yutup karanlık bir silüet oluşturuyorlardı. Giriş kapısının üzerinde Drakul ailesinin arması olan kalkan şeklinde bronz bir plaket asılıydı. Armada, bir kalenin burçları üzerinde duran bir ejderha kabartması vardı. Ejderhanın sağında güneş, solunda ise ay resmedilmişti. Meşalelerden vuran ışığın etkisiyle, ejderhanın uzun dili bir alev gibi parlıyordu.

Radu bu binanın kuzeydeki kulesinde kalıyordu. Vlad ve oğlu Anton ise güneydeki kulede kalıyorlardı. Kulelerin ikisine de birinci kattan kıvrılarak yukarıya çıkan merdivenlerle ulaşılabiliyordu.

İkinci kata çıktıklarında Leydi Mina’yı gördüler. Kadın, onların gelişini beklemişti herhalde. Hafifçe reverans yaparak prensi selamladı. Bordo rengi kadifeden, ayaklarına kadar uzanan bir kıyafet giymişti. Kıyafetinin kollarının ve etek kısmının ucunda, bej renkli saten şeritler vardı. Radu, buralarda pek rastlanılmayan bu tarz kıyafetlerin Mina tarafından İngiltere’den getirildiğini biliyordu. Fransa ve Almanya’dan alınmış türlü parfümlerin de, İngiltere’den yola çıkan o ağır sandıklarla geldiğinden emindi. Buralarda başka kimse Leydi Mina gibi güzel kokmazdı. Bu gece de havada baygın bir leylak kokusu vardı.

Sanki adım atmıyor da süzülerek ilerliyor gibi görünen Mina’nın, üzerindeki o ağır ve uzun kıyafet bile, vücut hatlarının kışkırtıcı kıvrımlarını gizleyemiyordu. Nereye giderse gitsin, kimsenin gözlerini üzerinden alamadığı, çekici bir kadın olan Mina’nın, üzerinde bu etkiyi yaratamadığı tek kişi Vlad’dı. Prens, Mina’ya karşı çok kibar olsa da onu bir kadın olarak görmüyor gibiydi.

Leydi Mina’nın, Vlad’ın yıllar önce ölen karısına olan benzerliği çarpıcıydı. Radu, Mina’yı ilk kez gördüğünde sanki Leydi Kristina’nın hayaletini görmüş gibi olmuştu. Hafifçe kalkık küçük bir burun, yemyeşil gözler, çıkık elmacık kemikleri ve dolgun dudaklarıyla Mina, neredeyse bir ikiz kardeş kadar benziyordu Kristina’ya. Sadece bir iki küçük fark vardı aralarında. Kristina uzun siyah saçlara sahipken Mina’nın saçları kızıl ve kısaydı. Ayrıca Mina, Kristina’nın, yaşasaydı şu anda olacağı yaştan en az on beş yaş gençti ve ona göre çok daha beyaz tenliydi.

Vlad, kütüphanesinin yanındaki bir koltuğa yorgun bir şekilde çöküverdi. Mina, masanın üstündeki testiden bir kadehe doldurduğu şarabı prense sunarken, Radu efendisinden odasına çekilmek için izin istedi. Eliyle şöyle bir gidebilirsin işareti yapan Vlad, kadehi alıp yudumlamaya başladı.

Radu, odasına doğru yürürken, dışarıda fırtına şiddetini arttırıyordu. Rüzgarın uğultusu ve ara sıra çakan şimşeklerin sesiyle geçmişe giden adam, Leydi Mina’nın şatoya ilk geldiği günü hatırladı. O gece de böyle bir fırtına vardı ve Anton’un tedavisi için İngiltere’den gelecek doktoru bekliyorlardı. Atlı araba şatoya vardığında, sadece doktoru getirmediğini de anlayacaklardı.

 

Devam edecek…

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Lanet I.Bölüm

 

 

 

 

 

transylvania1

 

Henüz okumamış olanlarınız, giriş bölümüne bu bağlantıdan ulaşabilirler : Lanet-  Giriş Bölümüne ulaşmak için tıklayın!

Bölüm I

 

Dışarıya çıktıklarında artık hava kararmaya başlamış ve iyiden iyiye soğumuştu. İnceden bir yağmur çiseliyordu. Mağara ve yakın çevresindeki üzerinde ot bitmeyen kara kayalara inat, tepenin geri kalanı sayısız ağaçla kaplıydı. Yaralı bir hayvan gibi tepelerin üzerine yaslanmış dinlenen güneşin son ışıkları, devasa karaçam ve kayın ağaçlarının arasından zorlukla sızıyor ve dönüş yolculuğuna hazırlanan küçük kafilenin yolunu kan kırmızısına boyuyordu.

Mağaranın çıkışında bekleyen adamları, Vlad’a atını teslim ettikten sonra kendileri de atlarına bindiler. Toplam on iki atlıdan oluşan kafile zorlu dönüş yolculuğuna başlamaya hazırdı. Hava tamamen kararmadan önce düzlüğe inmek için bir saatten az vakitleri vardı.

Radu, efendisinin yorgun yüzüne bakıp neler düşündüğünü anlamaya çalışıyordu. Onlarca çatışmadan kalan yara izleri sert yüz hatlarını iyice belirginleştirmişti adamın. Simsiyah gür saçlarını ve geniş alnını geçip yüzüne baktığınızda ilk gözünüze çarpan şey sol şakağından çenesinin köşesine kadar inen derin yara iziydi. Zaten neredeyse hiç gülmeyen Vlad’ın ağzının sol köşesi bu yara yüzünden ebedi bir hoşnutsuzluk ifadesiyle aşağıya doğru kıvrıktı. Büyük gri gözlerinde, o anda karşısında olanlardan ötesine bakar gibi bir ifade vardı. Bu dalgın görünümlü adamın, alacakaranlıkta veya savaş alanının kargaşasında at binerken, hata yapmasını, tökezlemesini bekleyebilirdiniz ama Vlad, bu diyarlara nam salmış cesareti ile düşmanın üzerine amansızca saldırırken bile asla dikkatsiz değildi.

“Dönüyoruz,” diyen Vlad, atını mahmuzlarken,  Radu’ya da yanına gelmesini işaret etti.

Diğer on atlı, ikisinin çevresinde yarım ay şeklinde dizilerek yola koyuldu.

Radu, kıvrılarak aşağıya doğru inen patikanın ilerisinde, sislerin arasından görünen meşe ağaçlarına dikti gözlerini ve kendisini şatoda hayal etti. Sıcak ateşin yanında şarabını içiyor ve ayaklarını ısıtıyordu. Bu tekdüze yolculukta efendisinin muhtemelen tek kelime bile etmeyeceğini biliyordu.

Her homurtu ve kişnemelerinde burunlarından birer buhar bulutu salıveren atların, ıslak toprak üzerindeki yumuşak nal sesleri ve vücutlarından yayılan ısının etkisiyle iyice gevşeyen Radu, uyuklamaya başladı. Arada sırada gözlerini zorlukla aralayıp atının yönünü şaşırmadığını görüyor, sonrasında  atların ritmik nal sesleri ve hafifçe sallanarak ilerlemelerinin etkisiyle ninni dinleyen bir çocuk gibi tekrar uykuya dalıyordu.

Bir süre böyle ilerledikten sonra, atının ıslak yolda tökezlemesi ile aniden uyandı ve sert bir şekilde sağa kıvrılan patikada atına yön verdi. Bu bölgede, ağaçtan duvarlar patikanın her iki yanını kapatıyor ve patika üç dört atlının yan yana zorlukla geçebileceği kadar daralıyordu. Sarsıntıyla uyanan Radu, ağaçlık bölgeden gelen bir baykuş ötüşü duydu. Çok fazla batıl inancı olmasa da bu ses onu huzursuz ederdi hep. Doğduğu ve büyüdüğü köyde ne zaman evlerinin yakınlarında bir baykuş ötse ertesi gün kötü bir olay olur, birisi beklenmedik bir şekilde ölür ya da köyde yangın çıkardı. Etrafa göz gezdirip olası bir tehlikeye karşı kulak kabarttı. Çok geçmeden bir baykuş ötüşü daha duydu, sonra bir tane daha. Bir süre sonra bu sesler kesildi. Diğer binicilerin de kendi aralarında fısıldaştıklarını duyabiliyordu. Buralarda herkes baykuşların uğursuzluğuna inanırdı.

Baykuşlar susup etrafa tekrar sessizlik hakim olunca, Radu ve diğerleri olanları unutup yola sessizce devam etmeye başladılar. Ancak bu olanlardan sonra Radu’nun uykusu kaçmıştı. Baykuşları boşverip, gerçek tehlikelere karşı etrafı kolaçan ederek ilerlemeye devam etti. Yağmurun etkisiyle topraktan yayılan kokuyu içine çeken Radu, başını kaldırıp göğe baktı. Alacakaranlık artık yerini geceye bırakıyordu. Yağmur bulutlarının arasından bir görünüp bir kaybolan dolunay, patikayı yollarını bulmalarına yetecek kadar aydınlatıyordu. Meşale kullanmıyorlardı, çünkü en az vahşi hayvanlar kadar tehlikeli olabilecek haydutlar veya komşu derebeylerinin öncü birliklerine yerlerini belli etmek hiç de akıllıca olmazdı.

Radu, Vlad’a baktı tekrar. Adam, olanlardan tamamen habersiz gibi kendi düşüncelerine dalmış görünüyordu.

Artık vadiye yaklaşmışlardı. Bir süre sonra kendi şatolarının olduğu tepeye doğru kısa bir tırmanışa başlayacaklardı. Bu bölgede yollarının üzerinden küçük bir dere geçiyordu. Bir çok noktada, çok derin ve gür akan bu suyun, bir iki karıştan daha derin olmayan ve sakin akan bir kesimindeydiler. Tam suyu geçerlerken atlar birden huysuzlandılar. Karşıya geçmek istemiyor gibiydiler. Kişnemeye ve ayaklarını yere vurmaya başladılar. Hepsi çok eğitimli ve savaş görmüş atlar olmalarına rağmen, bu kadar korkmaları Radu’yu şaşırtmıştı.

Seçkin muhafızlardan oluşan kafile, tam da atlarını sakinleştirip karşıya geçirmeyi başardıkları anda, onları huzursuz eden şey karşılarında beliriverdi.

Ağaçların arasından çıkan, kapkara, devasa bir kurt atlılara doğru ilerledi. Bir yay gibi gerilen sırtındaki tüyleri kabarmıştı. Her biri bir insan parmağı boyunda olan dişleri ve bunların arasından sızan salyalar ay ışığında parlıyorlardı. Tam patikanın ortasında durup hırlamaya başladı. Gözlerini Vlad’a dikmişti.

Adamlardan bir kaç tanesi sırtlarındaki yayları çıkarıp, oklarını canavara doğrulturken, Radu ve diğer iki adam da kılıçlarını çekip Vlad’ın önüne geçtiler.

Henüz kimse canavara saldıramadan önce Vlad elini havaya kaldırıp “durun,” diye bağırdı.

Canavarın, yıldızsız bir gece kadar siyah tüylerinin arasında, iki sarı göz, arkalarında lanetli bir ateş yanarmışçasına parlıyorlardı. Gözlerini Vlad’dan ayırmayan kurt, bir kaç adım daha yaklaşırken, Vlad da Radu ve diğerlerinin arasından öne doğru çıktı.

Ağaçların arasından başka kurtların ulumaları yükseldi. Radu, henüz ne olduğunu anlayamadan, ilki kadar büyük olmasa da şu ana dek gördüğü diğer tüm kurtlardan daha iri iki tanesi canavarın arkasında beliriverdi.

Herkes, ne yapacağını bilmez halde birbirine bakıyordu. Tepeden tırnağa silahlı bu deneyimli savaşçılar bile korku içindeydiler. Radu onların ellerinin titrediğini ilk defa görüyordu. Bacakları ise kaskatı kesilmiş, atlarının üstünde durmakta zorlanır gibiydiler. Kimseden çıt çıkmıyordu.

Vlad, yavaşça atından indi ve korkunç dişlerini göstererek hırlayan canavara doğru bir iki adım attı. Sonradan gelen kurtlar da canavara doğru, onu korumak istermiş gibi yaklaştılar. Canavar her iki yanına dönerek korkunç bir hırlamayla onları geriye gönderdi. Bu arada Radu, canavar karşılarına çıktığı andan itibaren aldığı kokunun ne olduğunu anladı. Savaş meydanlarında çok rastladığı bir kokuydu bu. Hayvan, ölüm gibi kokuyordu.

 

wolf

 

Vlad, canavara nefesleri birbirine karışacak kadar yaklaştı. Radu, kurdun ne kadar büyük olduğunu o anda daha iyi farketti. Vlad, neredeyse hiç eğilmeden canavarla göz göze durabiliyordu. Cebinden bir deri parçası çıkaran Vlad, bunu iki eliyle, sanki kurt görüp de üzerindekileri anlayabilirmiş gibi gererek tuttu ve Radu’nun mağarada duyduklarına benzer bir şeyler mırıldanmaya başladı.

Tüm adamlar artık silahlarını indirmiş ve nefeslerini tutmuş bir halde olup bitenleri izliyorlardı. Buradan savaşarak canlı çıkamayacaklarını anlamış olmalıydılar.

Canavar, bir kaç kez uluduktan sonra Vlad’ın elindeki deri parçasını dişlerinin arasına alarak geriye doğru çekildi ve bir süre sonra üç hayvan da ağaçların arasında kayboldular.

Kimse tek kelime etmedi. Vlad atına dönüp bindi ve tekrar ilerlemeye başladı. Radu ve diğerleri ise eski düzenlerini alıp ona eşlik ettiler.

Yağmur şiddetini arttırmıştı. O andan itibaren, kafile şatoya varana dek kimse ne uyudu ne de konuştu.

 

Devam edecek…

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Lanet

lanet

 

 

Lanet

 

Giriş

Radu, bu kapkara, tekinsiz mağaradan ölesiye nefret ediyordu. Ona kalsa buraların yakınından bile geçmezdi ama efendisi Vlad, son zamanlarda bu mağaraya yaptığı ziyaretleri sıklaştırmıştı . Efendisini korumak için, gerekirse on adamla bile savaşmaktan çekinmeyen o dev cüsseli, korkusuz muhafız Radu, buraya geldiklerinde ürkek bir çocuk gibi titremeye başlıyordu.

Mağaranın, gün ışığının artık ulaşamadığı en derin bölümüne gelene dek kendisi ve Vlad’ın ayak seslerinin yankılarından başka bir şey duyamayan Radu, şimdi, efendisinin emrine uyarak kutsal ocağın olduğu bölüme girmeyip on adım ötede nöbet tutmaya başlamış olmasına rağmen, alevlerin garip fısıltısını işitebiliyordu.

Vlad’ın tarihçileri bile bu ocağın ne zamandan beri orada olduğuna ya da onu ilk olarak kimlerin bulduğuna dair bir şey bilmiyorlardı. Tek bildikleri, etrafı ısıtmayan ve hiç sönmeyen bu mavi ışığın çok eski zamanlardan beri insanların üzerinde yarattığı büyüleyici etkiydi.

Ocağın önünde diz çöken Vlad, efendisiyle bağlantı kurmak için kullandığı sözleri tekrarlayıp dururken alevler bir anda kuvvetlendi ve masmavi ışığın içinde kırmızı ve sarı damarlar belirmeye başladı. Mağaranın içindeki kükürt kokusunun da artmasıyla Radu, yüzünü buruşturup eliyle burnunu kapadı.

Radu, Vlad’ın neler söylediğini duyamıyordu ama adamın, arada bir karşıdan gelen sesleri dinleyip, konuşmaya devam ettiğini görebiliyordu. Geçen ilkbaharda, Radu’nun büyük amcası Olaf da böyle kendi kendine konuşmaya başlamış ve bu kış kendi kusmuğu ile boğulup ölmüştü. Vlad o kadar yaşlı değildi ve Olaf amca gibi komik şeyler yapmıyordu. Hem böyle kendi kendine konuşan yaşlılar kısa sürede bu dünyadan göçerken Vlad yedi yıldır bu mağarayı ziyaret etse de gayet sağlıklı görünüyordu.

Son yıllarda, komşu derebeyleriyle her girdiği savaşı kazanan Vlad’ın tüm başarılarına rağmen yüzü gülmüyordu. Oğulları Anton’u doğururken ölen karısının acısı hala yüreğindeydi. Radu, onu şatosunda Leydi Kristina’nın resmine bakarken ve ağlarken görüyordu. Bu hiç bitmeyen acıya, bir de artık on altı yaşına gelen oğlunun iyileşeceği yerde giderek kötüleşen hastalığı da eklenince, Vlad’ın gerçekten çok mutsuz bir adam olduğunu görmek zor değildi.

Radu, efendisine bakıp söylediklerini duymaya çalıştı ama kulağına çalınanlar belli belirsiz bir kaç kelimeden ibaretti. Duyabildiği kelimelerden konuşulanları anlamaya çalışsa da başarılı olamadı. Kan, krallık, ölümlü ve yemin kelimelerini ayırt edebilmişti.

Dar ve karanlık yerlerde huzursuz olan Radu, buz gibi soğuk havaya rağmen boncuk boncuk terlemişti. Göğsünün sıkıştığını hissediyor ve bir an önce buradan çıkıp gitmekten başka bir şey düşünemiyordu artık. Neyse ki, Vlad çok geçmeden konuşmasını bitirip ayağa kalktı ve geriye doğru bir kaç adım atarak kutsal ocağın olduğu mağaradan çıktı. Şatoya dönme vakti gelmişti.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm XVI

 

kanlıca

 

 

Bebek’teki çay bahçesinde oturmuş manzarayı seyredip çayımı yudumlarken bir yandan da yapabileceklerimi gözden geçiriyordum.

Çocukluk yıllarımdan hatırladığım o yemyeşil koruların ve güzelim ahşap binaların yitip gittiği tepelere baktım. Geriye kalan yeşil alanlar, adına büyük şehir denilen betondan çölün içinde köşeye sıkışmış vahalar gibiydiler. Sahildeki iskelelerde ise son derece lüks yatlar ve sürat motorları demirliydi. Kıyıya yakın seyreden bir kaç yelkenlinin boğazın sularında salınmalarını seyretmek beni biraz olsun sakinleştirmişti.

Bulmaca dergisinden aldığım telefon numarasına bakıyordum. Numaranın, bana o beklenmedik soruları soran sarışın kadına ait olduğunu düşünüyordum. Acaba neden böyle bir şey yapmıştı? Bana söylemek istediği ne olabilirdi?

Ben aramayı yapmak konusunda kararsızlık geçirirken telefonuma bir mesaj geldi. Gönderen numara tanıdık değildi.

Mesajı açınca kısa bir metin ve bir fotoğraf içerdiğini gördüm.

Sarı zarf kullanamadığım için kusura bakma. Elime geçen son bilgiyi seninle paylaşıyorum. Bahsettiğim adamın resmi ilgini çekebilir.

Yazının devamında bir cep telefonu numarası ve bir fotoğraf vardı. İmza olmasa da gönderenin Adem olduğu belliydi. Resmi açınca bir güvenlik kamerası görüntüsünden alınmış gibi görünen bir fotoğrafla karşılaştım. Görüntü oldukça netti. Sinema oyuncusu Ömer Şerif’e tıpatıp benzeyen birisi kalabalık bir sokakta iki adamın ortasında yürüyordu. Yanındaki adamlardan biri kızımın evindeki maskeli adamdı. Tanıyamadığım diğer adam çok iri yarı ve sarkık bıyıkları olan otuz yaşlarında birisiydi. Adamımızın Ömer Şerif’e benzemeyen tek yönü saçlarıydı. Daha doğrusu saçlarının olmamasıydı. Adam keldi.

Önce sarışın kasiyerin numarasını çevirdim.

“Alo.”

“Alo, buyrun?”

“Verdiğiniz bulmacayı çözdüm,” dedim.

Bir anlık duraksamadan sonra cevap verdi.

“Sevindim. Çözeceğinizi tahmin etmiştim zaten. Bana bir saniye izin verir misiniz?”

“Tabii.”

Pazar günü de çalışıyordu sanırım. Yerine bakması için birisine seslendiğini duyabiliyordum. Bir kaç saniye sonra tekrar konuştu.

“Özür dilerim. Kalabalıkta konuşmak istemedim de.”

“Dergideki bulmacayı çözdüm ama doğrusu sizin söyleyeceklerinizi çok merak ediyorum.”

“Bir yerde buluşup konuşabilir miyiz?” dedi.

Saat öğleden sonra üç buçuk sularıydı. Saat beşte Kanlıca sahilindeki bir kafede buluşmak üzere anlaştık.

Vaktim daralıyordu. Yola çıkmadan önce Adem’in gönderdiği Abbas Osman’a ait olduğunu düşündüğüm numarayı çevirdim. Evime ilk gelen suikastçi dışında şu ana dek kimse beni öldürmeye çalışmamıştı. Ne olduğunu bilmesem de benden istedikleri bir şey olduğu belliydi. Kızım ve torunum şimdilik güvende olduklarına göre bu adamla görüşüp bu işi bitirmem belki de en doğrusu olacaktı. Benimle işleri öyle ya da böyle bittiğinde Hülya, Elif’i de alıp hayatına kaldığı yerden devam edebilirdi.

Telefon ikinci çalışında açıldı.

“Alo?”

“Ben Ayhan Demir.”

“Bir dakika.”

Konuştuğum adam telefonu Abbas Osman’a vermişti herhalde.

“Sizinle hemen görüşmeliyiz Ayhan bey. Zamanımız daralıyor. Sizi nasıl olsa tekrar bulacağız ama buluşmamız ne kadar erken olursa sizin için de bizim için de çok daha hayırlı olur.”

Hafif bir Arap aksanı olsa da çok akıcı ve güzel bir Türkçe’si vardı.

“Bence de bir an önce buluşmalıyız. Bu arada benden istediğiniz her ne ise bu işin içine ailemi katmanız durumunda sizinle kanımın son damlasına kadar savaşıp istediğinizi elde etmemeniz için uğraşacağıma emin olabilirsiniz. Bu iş benimle sizin aranızda bitmeli.”

“Ayhan bey, aileleri bu işe katmama konusunu sizin açmanız çok komik ama kabul. Sizinle görüşelim ve aileniz bundan sonra güven içinde olsun.”

Adamın söylediklerine inanıp inanmamam hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Sonu ne olursa olsun bu işi çözmek zorundaydım. Bu tür adamlardan sonsuza dek kaçmanız mümkün değildi. Hem siz kaçabilseniz bile aileniz ve sevdiklerinizin tüm hayatlarını geride bırakıp sizinle kaçmalarını bekleyemezdiniz.

Abbas Osman’a saat altıda Kanlıca’da buluşmak için randevu verdim ve yola çıktım. Bunlar ömrümün son saatleri de olsa, önümdeki bir kaç saat içinde bir çok soruma cevap bulacağımı düşünüyordum.

 

 Devam edecek…

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm XV

kar kaplı arabalar

 

 

İnsanın geçmişi içinden istediği kısmı alıp geri kalanı bırakabileceği bir şey değil. Ya tümüyle yüzleşip kabullenirsiniz ya da tümünü reddedersiniz. Üç ay önce, emekli olduğum günün gecesinde ne geçirdiğim ağır kalp krizi ne de baygın halde karların altında kaldığım saatler öldürememişti beni. Oysa o gece kaçtığım şey ölüm değildi.

O gece, yıllarımın geçtiği emniyet binasından çıkarken “hayat böyle işte,” diye düşünmüştüm. Tüm o kalabalık ve gürültüden sonra bir anda tek başınıza kalıveriyorsunuz. Önce insanlar birer birer yanınızdan uzaklaşıyorlar ve sonra artık siz de gitme zamanınızın geldiğini anlıyorsunuz.

Binadan çıkar çıkmaz karla örtülü bahçenin sessizliği beni karşılamıştı. Kulaklarımda hala içerideki seslerin uğultusu olsa bile kendi ayak seslerimi duyabiliyordum artık.

Daha önce binlerce defa geçtiğim yolda neredeyse gözlerim kapalı yürüyordum. Böylesine sıkıcı bir günün bittiğine işaret ettiği için karanlığın bastırmasından memnundum. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen günlerden birisiydi. Sırtımı sıvazlayan eller, bir çoğunu neredeyse ilk kez gördüğüm gülümseyen yüzler, elimi acıtacak kadar uzayan el sıkışmaları, yeni emniyet müdürünün sıkıcı konuşması ve sayamadığım kadar çok çay ve bayat kurabiye.

Emniyet müdürlüğünün otoparkı sabah geldiğimde neredeyse bomboştu ama ben yine de binaya en uzak köşeye park etmiştim arabamı. Tam kapıyı açıp arabaya binmek üzereyken, birisinin arkamdan telaşlı bir şekilde seslendiğini duyup döndüm.

“Amirim, plaketinizi unuttunuz!”

Ne kadar da tez canlı oluyordu bu gençler. Adını hatırlamaya çalıştım bir an. Müdürlüğe geleli henüz bir kaç ay olan epeyce şişman bir memurdu.

“Teşekkür ederim Mesut. Biraz dalgınım da bugün.”

“Olacak o kadar efendim. Dile kolay neredeyse otuz yıl,” derken az önceki koşturmanın etkisiyle nefes nefeseydi.

Plaketi alırken elimdeki çiçek buketini uzattım. Yusyuvarlak pembe yüzünde şaşkın bir ifade belirdi.

“Sen yeni evlenmemiş miydin?” diye sordum.

Evet dercesine başını salladı. Buketi eline tutuşturdum.

“Al bakalım. Eve giderken eşine götürürsün.”

“Ama efendim… Sizin için… Arkadaşlarınız…” Yanakları kızarmıştı. Sebepsiz yere mahçup olmuştu.

Elimle şöyle bir önemli değil işareti yaptım.

“Üzülme, ben üzerindeki kartı aldım. Eminim eşin çiçeklere benden iyi bakar.”

Torpido gözünden tornavidayı alıp kırık düğmeyi çevirmeme rağmen arabanın kaloriferi bir türlü çalışmıyordu. Sanki soğuktan etkilenmiş gibi arada bir öksüren yaşlı motorun ısısı arabanın içine girmemekte direnirken, pistonların homurtu ve tangırtıları ve lastiklerin karda ilerlerken çıkardığı gıcırtı kendi düşüncelerimi duymamı bile zorlaştıracak kadar kuvvetliydi. Bu arada akşam erken saatlerde başlayan kar da hızını arttırmaya başlamıştı. Geçtiğim sokaklarda lambalar ortalığı aydınlatmaktan çok kuytu köşelerdeki karanlığı daha da belirginleştiriyorlardı. Sokak lambalarındaki sodyum ışıklarının etkisiyle şehre sarı bir kar yağıyordu.

Yanımdaki koltuğa koyduğum plakete gözüm kaydı bir an.

Sayın Ayhan Demir, göreviniz süresince Emniyet Teşkilatına verdiğiniz değerli hizmetlerden dolayı teşekkür eder, size ve ailenize emeklilik hayatınızda mutluluklar dileriz.

Eve dönmeyip öylece dolaştığımı farkettiğimde saate baktım. Neredeyse sekiz buçuk olmuştu. Akşamın erken saatlerinde midemde hafif bir yanma gibi başlayan şey yerini giderek şiddetlenen bir göğüs ağrısına bırakmıştı. Cebimden bir hap çıkarıp çiğnedim.

Akşam yemeği yememiştim. Tüm o çay ve kurabiyelerin acısı böyle çıkıyordu herhalde. Soğuktan uyuşmaya başlayan ellerimi ovuşturarak ısıtmaya çalışırken gözüm dikiz aynasına takıldı bir an. Bu denli buruşmuş ve sararmış bir yüz çiğnediğim hapın ne kadar etkisiz kaldığının isbatı gibiydi. Ellerimi ısıtmak için bu kez nefesimi kullanmayı denediysem de başarılı olamadım. Sıcak nefesin etkisi çok kısa sürüyor ve soğuk hava nemlenmiş deriyi hemen yeniden ısırmaya başlıyordu.

İlk bakışta amaçsız görünen bu yolculuğun beni nereye getirdiğini farkettiğimde arabayı kenara çektim. Bu sokağa gelmeyeli neredeyse dört yıl olmuştu.

Arabanın camları tamamen buğuyla kaplıydı. Silecekleri de kapattığım için kar camları hızla örttü ve artık dışarıyı göremez hale geldim. Hafif bir uğultu dışında neredeyse hiç bir ses duyamıyordum. Tüm dünyadan soyutlanmış karbeyazı bir kozada gibiydim. Huzuru bulamamış olsam da çok uzun süredir sükunete en çok yaklaştığım andı bu. Orada öylece kalıp her şeyi unutmak o kadar çekici geliyordu ki. Bir süre oturup sessizliği dinledim.

Buraya neden geldiğimi düşünüp harekete geçmeye karar verdiğimde kar kalınlığı o kadar artmıştı ki arabanın kapısını açarken zorlandım. Arabadan çıkınca kapıyı kapatmadan önce biriken kar öbeğini ayağımla dağıttım. Bu arada içimden söyleyeceklerimi prova ediyordum.

“Elif’i görebilir miyim? İçeri girmeme gerek yok. Torunumu kapıya getirseniz yeter.”

Dondurucu rüzgarın etkisiyle iyiden iyiye uyuşmaya başlayan ellerimi pardösümün ceplerine sokup yakındaki bir bakkal dükkanına yöneldim.

Bakkalı tanıyamadım ama bu muhitte dükkanların yaşam süreleri bu kadar kısalmışken buna hiç de şaşırmadım doğrusu. Adam paranın üstünü verirken gözlerini televizyondaki diziden neredeyse hiç ayırmamıştı.

Alışverişimi bitirip çıktım. Yüzüme acımasızca çarpan karın etkisinden korunmak için yakamı kaldırıp başımı öne eğerek yürümeye başladım. Adımlarım beni yılların alışkanlığıyla yönlendiriyordu. Henüz bir kaç adım atmıştım ki sol tarafımdan gelen bir patlama sesiyle irkildim. Elim gayri ihtiyari artık belimde olmayan silaha gitti. Yanımdaki ağacın arkasına geçip sesin geldiği yere bakınca, gürültünün sebebi olan kedinin, devirdiği çöp kutusu kapağından bir sıçrayışta kaçarak yakındaki bir arabanın altına sığındığını gördüm.

Kalbim hala deli gibi çarparken kendi kendime gülmeye başladım. Bu ani ses sayesinde geçmişteki düşüncelerimden sıyrılınca cebimdeki çikolataları ne kadar sıkı tuttuğumu farketmiştim. Neredeyse eriyip ikiye ayrılacaklardı. Elimi gevşettim.

Hayatımın en güzel yıllarının başladığı, yaşandığı ve bittiği eve doğru yürürken bile, son dört yılın her gününde defalarca yaptığım gibi, geçmişi kafamda evirip çeviriyordum. Yaşananları değiştirmek mümkün olmasa bile olanlara bir anlam vermeye çalışıyordum belki de. Kaderin, önceden çizilmiş yol ayrımlarında kendi yaptığım tercihleri bıkmadan usanmadan sorguluyordum. Kızım dokuz yaşındayken onunla yaptığımız bir konuşma da bu sorguladığım anılardan biriydi.

Bir pazar sabahıydı. Kahvaltı yapıyorduk. Sorusu için annesinin evde olmadığı bir anı kollamıştı sanırım. Başını sofradan kaldırıp, annesinin de zaman zaman yaptığı gibi uzun siyah saçlarını eliyle şöyle bir kenara çekti.

Gözlerini gözlerimden ayırmadan, “Baba,” dedi, “kimseyi öldürdün mü?”

Bu beklenmedik soru karşısında nasıl şaşırdığımı hala hatırlıyorum ama kızım o kadar ciddiydi ki onu utandırmamak için doğal davranmaya çalıştım. Belli ki uzunca bir süredir kafasını kurcalayan bir konuyu açıyordu bana. O zamanlar meslekte on dört yılımı doldurmuştum. Başımızdan her geçen olay basına yansımasa da ailelerimiz arasında haberler çok hızlı yayılırdı. Karım ve kızım benim çok iyi bir nişancı olduğumu biliyorlardı. Pek sık yaşanmazdı ama bir çatışma çıktığında, ekip içinde suçluyu etkisiz hale getiren çoğu zaman ben olurdum.

“Hayır kızım. Kimseyi öldürmedim,” diye yanıtladım. “Gerekmedikçe silahımı kullanmadım bile.”

Söylediklerim doğruydu. Çoğu olayda silah kullanmaya gerek kalmazdı. Tehlikeli bir durum olduğunda veya şüpheli kaçıyorsa her zaman ölümcül olmayan bir atışla etkisiz hale getirmeyi seçerdim.

Kızım bana hala dikkatle bakmaya devam ediyordu. Cevabıma inanmış gibi görünüyordu ama bir sorusu daha vardı anlaşılan. Belki de gazetelerde veya televizyonda gördüklerinin etkisi altındaydı.

“Ama onlar kötü adamlar değiller mi?”

“Sanırım öyleydiler. Hemen hepsi kötü adamlardı,” dedim. Lafı nereye getireceğini az çok sezmiştim.

“Ölmediklerinde yine suç işlemezler mi? İnsanlara zarar vermezler mi?” diye sorarken yeniden kahvaltısıyla ilgilenirmiş gibi yapıp bakışlarını kaçırdı.

Cevap verirken kelimeleri özenle seçmeye çalıştığımı hatırlıyorum.

“Bunu bilemem,” dedim. “Kimin ölmeyi hakedecek kadar tehlikeli ve kötü olduğunu kim bilebilir?”

Bu konuşmanın üzerinden geçen onca zamana rağmen cevabımın bedelini ödemeye devam ediyordum.

Anılara dalmış yürürken eve de iyice yaklaşmıştım. Başımı kaldırıp iki katlı binaya baktığımda bir an nefesim kesilir gibi oldu. Karın oluşturduğu beyaz örtü, bahçedeki yıkık süs havuzu, boyası solmuş pencere pervazları ve sıvaları çatlamış duvarları kaplayıp binayı yıllar önceki haline taşımıştı.

İstanbul’a tayinim çıktığında, eşim Ayşe kızımıza hamileydi. Bu evi ilk kez gördüğü gün de İstanbul karlar altındaydı.

“Çok güzelmiş,” derken gülümseyişinden yayılan sıcaklıkla etrafımızdaki karlar eriyecekmiş gibi gelmişti bana.

Bahçe kapısının önünde durup gözlerimi kapattım. Bahçede karda oynayan küçük bir kız vardı. Bana bakıp gülümsedi. Havadaki koku bile yıllar öncesindekinden farksızdı. Kömür ve odun sobalarından çıkan dumanların bastıramadığı keskin bir kar kokusu. Derin bir nefes alıp gözlerimi tekrar açtığımda artık bahçede kimse yoktu.

Göğsümdeki ağrı yeniden artmaya başlamıştı. Öksürürken nefeslenmek için bahçe duvarına tutundum. Duvardaki derin sıyrığı görünce kızım Hülya’nın doğduğu gün geldi aklıma. O günlerde Ayşe’nin sık sık sancıları oluyordu. Doktorumuz doğumun yakın olduğunu söylemişti. Karakolun telefonu her çaldığında yüreğim ağzıma geliyordu. O gün telefonu cevaplayan arkadaşım çok kısa bir süre karşı tarafı dinledikten sonra hiç bir şey söylemeden ahizeyi bana uzatmıştı. Doğumun başladığı haberini almamla eve varmam arasında olanları hiç bir zaman hatırlayamamışımdır ama Ayşe’yi hastaneye götürmek için arabayı kapıya yanaştırayım derken duvara çarpmıştım ve o sıyrık hala oradaydı.

Bahçeden içeri adımımı attığımda bu kez geri dönüş olmadığını biliyordum. Daha önce sokağın girişine kadar defalarca gelsem de içeriye girmemiştim. Bu gece bir şeyler değişecekti. Tıpkı dört yıl önce hepimizin hayatının dönüşü olmayan bir yola girdiği o gece olduğu gibi.

 

 

Devam edecek…

 

Yorum yapın

Genel altında arşivlenmiş

The Counselor (Danışman) 2013

Ridley Scott, Quentin Tarantino’ya özenirse ne olur?

 

The Counsellor Filmin Uzatılmış Yönetmen Versiyonu Kapağı

The Counsellor Filmin Uzatılmış Yönetmen Versiyonu Kapağı

 

Yorumlara geçmeden önce filmi hayata geçiren ekibe beraberce bir göz atalım istiyorum.

 

Yönetmen: Ridley Scott. “Blade Runner”, “Alien”, “Thelma ve Louise” ve “Gladiator” gibi filmleriyle tanınan ünlü İngiliz yönetmen. Yazar: Cormac McCarthy. Aralarında Pulitzer’in de bulunduğu bir çok ödüle sahip ve en son “No Country for Old Men” (İhtiyarlara Yer Yok) filminden hatırlayacağınız ünlü Amerikalı roman, tiyatro oyunu ve senaryo yazarı. Oyuncu kadrosunda Michael Fassbender, Penelope Cruz, Javier Bardem, Cameron Diaz ve Bradd Pitt başta olmak üzere tam bir yıldızlar geçidi var.

 

Konusu ise kısaca şöyle özetlenebilir; Bir avukat uyuşturucu trafiği işine bulaşınca kendini çok büyük bir belanın içinde bulur.

Seyircinin bu ekibe bakınca yönetmeninden yazarına, oyuncu kadrosundan konusuna kadar üst düzey bir macera gerilim filmi beklemesi doğal olsa gerek. Peki seyirci bu filmi izleyince aslında ne bulacak? İşte yazımızın konusu bu.

 

Benim izlediğim ve üzerinde yorum yapacağım filmin uzatılmış yönetmen versiyonu. Normalde 117 dakika olan film bu versiyonda yaklaşık 138 dakika ama eklenen sahnelerin filme derinlik kattığını veya daha anlaşılır kıldığını söylemek çok zor.

 

İlk olarak açılış sahnesiyle başlayalım.

 

El Paso’ya doğru hızla yol alan bir motorsikleti izleyen kamera hemen sonrasında bu yolu gören bir evin içine yönelir. Yatakta çarşafların altında görünmeyen iki sevgilinin konuşmalarına tanık oluruz. Amacı bu karakterler arasındaki tutkulu aşkı ve cinsel çekimin gücünü göstermek olarak özetlenebilecek sahnede diyalog maalesef filmin geri kalanına dair hiç umut vermeyecek kadar kötüdür. Adamın sorması üzerine kadın saatin iki olduğunu söyler. Adam sabah mı akşam mı diye tekrar sorar. Öğleden sonra iki olduğunu öğreniriz. Devamından bir kısmı diyalog olarak paylaşayım.

Kadın: Uçağın saat kaçta?

Adam: 7:40’ta Amsterdam’a.

Kadın: İki haftadır seni görmüyorum ve bu gece yine mi gidiyorsun?

Adam: Biliyorum ama sadece bir kaç günlüğüne yokum.

 

Bu diyalogun ardından tamamı yatakta geçen sahne çiftin cinsel fantezilerine odaklarak yaklaşık altı dakika daha sürer.

 

Peki bu altı dakikada filmin baş karakteri ve sevgilisi hakkında ne öğreniriz? Yatakta nelerden hoşlandıkları dışında benim aklıma dün ne konuştuklarını bugün hatırlayamayacak kadar unutkan oldukları geliyor. Şaka bir yana diyaloglarda sırf seyirci de öğrensin diye iki karakterin zaten bildikleri şeyler konuşuluyorsa yazarın ya tecrübesiz ya da tembel olduğunu düşünürüm ki bu kadar büyük bir yapımda iki seçenek de akla yatkın gelmiyor. Her neyse. Devam edelim.

 

Daha sonraki sahnelerde uyuşturucu kaçakçılığında kullanılan bir kamyonun hazırlanışını görüyoruz ve filmdeki önemli karakterlerden Reiner (Javier Bardem) ve Malkina (Cameron Diaz) ile tanışıyoruz.  Son derece lüks araçları ve karavanlarıyla çölde barbekü yapan çift bir yandan da dürbünleriyle avlanmakta olan çitalarını izlemektedirler. Filmdeki tüm sahnelerde— ister Meksika’da köhne bir tamirhanede ister saray gibi bir villada geçsin— Ridley Scott’ın kendine özgü şık ve estetik planları dikkat çekiyor. Ancak onlarla tanıştığımız ilk sahnede, Reiner ve Malkina’nın diyalogları oldukça anlaşılmaz ve bu karakterlerle ilgili ne düşüneceğimizi bilemiyoruz.

 

Filmin tanıtım afişlerinden biri

Filmin tanıtım afişlerinden biri

 

Kahramanımızın Amsterdam’da bir mücevher eksperini ziyaret ettiği sahne yaklaşık on ikinci dakikada başlayıp yedi dakika kadar sürüyor ve bu sahne ışık ve gölgelerin çok iyi kullanıldığı şık bir görsellik içerse de filmin tümüne hakim olan, uzun ve konuyla ilgisiz diyaloglara da çok iyi bir örnek oluşturuyor. Sefarad Yahudi’si olduğunu öğrendiğimiz yaşlı eksper önce bir giriş yaptığı konuda kahramanımızın ısrarıyla filmin teması ve olay akışıyla tamamen ilgisiz görünen tarihi ve felsefi yorumlara girişiyor. Sahne bitince filmin yirminci dakikasına gelmiş oluyoruz ve doğal olarak merak ediyoruz. Acaba bu sahnede verilen mesaj ne? Kahramanla ilgili ne öğrendik? Hayata bakışı? Mesleği? Sonuçta neredeyse hiç bir şey öğrenmediğimizi anlıyoruz. Bir romanda yan karakterlere gerçekçilik ve arkaplana da derinlik katabilen bu gibi ayrıntılar bir sinema filminde zorlama ve gösterişçi gibi duruyor.

 

Bundan sonraki sahnelerdeki bir çok diyalog filmin devamında göreceğiniz şeylere veya kahramanın yavaş yavaş içine girdiği belalı duruma ait ön bilgiler ve uyarıcılar olmaktan öteye geçemiyor. Bunu yaparken de egzotik şiddet ve seks sahnelerinin defalarca anlatıldığı uzun konuşmalar kullanılıyor. Aslında teknik olarak monolog denilebilecek ve bizim kahramanın arada bir şaşkın şekilde bir iki soruyla müdahale etmekten başka bir şey yapmadığı bu konuşmalarda çoğu zaman iki karakterin bunları neden konuştuklarını anlayamıyorsunuz. Hatta kahramanımız ve başka bazı karakterler de bir kaç yerde karşılarındaki şahsa “bunları bana neden anlatıyorsun?” diye soruyorlar.

 

Yine filme adını veren danışman (counselor) diye çağırılan kahramanımıza zor durumlarda bir çok karakter uyarılarda bulunsa da sık sık size akıl veremeyiz veya danışmanlık yapamayız deniliyor.

 

Filmin sonlarına doğru kahramanımız, kim olduğunu bilmediğimiz bir avukatın aracılığıyla iletişime geçtiği ve yine kim olduğunu bilmediğimiz ama uyuşturucu kartelinin ağır toplarından olduğunu tahmin ettiğimiz bir adamla telefonda konuşur. Trajik filmlerde kahraman genellikle yaşananlardan ders almaz. Bizim avukatımız da olan biteni pek iyi yorumlayamayınca karşısındaki mafya babası bir filozofa dönüşür ve telefonda kahramanımıza çok etkileyici cümlelerle bir nutuk çeker. Tabii ki bu diyalog da çok uzundur ve az önce bir kelimeyi telaffuz şekli kahramanımızca düzeltilen Meksikalı uyuşturucu baronunun bir anda nasıl böyle cümleler kurabildiğine şaşıracak hal ne bizde ne de kahramanımızda kalmamıştır artık. Kahramanımız bu sahnede bol bol ağlarken bizler de  bu iki saat yirmi dakikalık süreyi bu filme ayırdığımız için ağlamaklıyızdır. Ona mı üzülelim yoksa kendimize mi karar veremeyiz bu anlarda.

 

Sonuçta farklı tarzların uyum içinde bir araya gelemediği ve hayal kırıklığı yaratan bir filmle karşı karşıyayız. Sinema filmlerinde roman veya öykü senaryoya dönüşürken orijinal eserin gerektirdiğinden çok daha farklı teknikler kullanılır. Başarılı uyarlamalara bakarsanız— kitabı ne kadar ünlü ve başarılı olursa olsun — senaryo sürecinin yine de uzun ve zorlu olduğunu görebilirsiniz. Sayısız revizyonlar, yapımcı ve yönetmenlerin geri bildirimleri ve oyuncuların da yaratıcı katkılarıyla hayat bulur sinema filmleri.  Örneğin bir romanda çok etkileyici olan bir replik sinema filminde yapay ve uzun kaçıyorsa temayı ve karakteri iyi anlamış bir oyuncu doğaçlama yaparak sahneyi çok daha iyi hale getirebilir. Sinema tarihi bunun örnekleriyle doludur.

Burada belki de Cormac McCarthy’nin ünü ve Amerikan edebiyatındaki önemli yeri film için bir handikap oluşturmuş olabilir. Yazarın ilk senaryosu olduğunu düşünürsek, bu kadar büyük bir yazarın bile, sinemayı daha iyi bilen emektarlardan yardım alması gerekirdi diye düşünüyorum.

 

Trajik hataları olan karakterlerin kaçınılmaz kötü sona doğru gittikleri bir kara film yapmayı hedefleyen Ridley Scott ciddi ve şık üslubuyla ne Tarantino tarzı bir esprili bir ucuz roman havasını ne de klasik kara film havasını yakalayamıyor. Senaristin kültürü ve zekasını, karakterlerin dünyalarını yansıtmaktan daha fazla önemsiyor gibi görünen bu film maalesef Scott’ın filmografisinde “GI Jane” (Jane’in Zaferi) gibi unutmak istediğimiz bir örnek olarak yer buluyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş