Yazar Arşivleri: mustywp1

KAR – Bölüm XIV

maltakosku

 

 

 

Hafta sonu ve öğleden sonra iki suları olmasına rağmen trafik yoğundu. Polis arkadaşıma ne kadar mesafede olduğum konusunda doğruyu söylememiştim. Amacım ondan en az yarım saat önce buluşma yerinde olup etrafı kolaçan etmekti.

Kararlaştırdığımız saatten yaklaşık kırk beş dakika önce köşkün girişindeki alana arabamı park etmiştim. Yıldız Sarayının bahçesindeki iki köşkten biri olan Malta Köşkü’nde restoran olarak hizmet veren iki kat dışında bahçede de müşterilere hizmet veriliyordu. Park yerinde çok sayıda araba vardı ve hepsi de sivil araçlardı. Bu gibi yerlerde bazen toplu organizasyonlar ve resmi toplantılar da yapılabiliyordu. Öyle zamanlarda ortalık resmi plakalı lüks araçlar ve polis araçlarından geçilmezdi.

Hava dünkü gibi yağmurlu olmasa da bahçeyi tercih edenler azınlıktaydı. Etrafı şöyle bir tarayıp binanın balkon ve pencerelerine uzak bir köşede arkamı girişe dönerek oturdum.

Üzerimdeki anorağı çıkarmıştım ve çantamla beraber yanımda taşıyordum. Tabancam çantanın içindeydi. Şapkamı ve gözlüğümü çıkarmamıştım. Gazetelerimi masanın üzerine, çantamı ve anorağımı da köşedeki sandalyenin üzerine koydum ve garsonu beklemeye başladım. Çantamın olduğu sandalyeye benden başkasının ulaşması mümkün değildi. Ben ise hafifçe masanın altına ittiğim sandalyenin üzerinden uzanıp silahımı kimseye belli etmeden kolayca alabilirdim.

Aslında ne sipariş edeceğimi bilmeme rağmen garsonun uzattığı menüyü alıp ona bakarmış gibi siparişimi verdim. Günün çorbası ve ızgara sebze istedim.

Adam siparişi alıp gidince hafifçe yana dönüp girişe baktım. Tam o sırada park yerinin girişe yakın bir kısmında arabasından inen arkadaşımı gördüm. Yalnız gelmişti. Tekrar önüme döndüm ve gazeteleri karıştırmaya başladım. O nasılsa beni farkedip yanıma gelecekti.

Gazeteler iç içe konup katlanmışlardı. Dış taraftaki hafta sonu ekini ayırınca ilk sayfada resmimi gördüm. Yaklaşık altı yedi yıl önce çekilmiş bir resmimdi. Aslında gizlenmeye çalışmasam da insanların bu fotoğrafa bakıp beni tanımaları zordu. Bir iki saat önce aynada gördüğüm yorgun ve yaralı halim resimdeki görünüşümden çok uzaktı.

Arkadaşım tam karşımdaki sandalyeye oturdu. Doğal ve sakin davranıyordu. Etrafa baktığında ise sanki sadece çevredeki ağaçlar, güzel çiçekler ve köşkün balkon süslemelerine bakan bir turist havasındaydı.

“Sen siparişini vermişsin sanırım, ” derken gülümsedi. Elinde taşıdığı büyük sarı zarfı masadaki gazetelerin altına itti.

“Evet verdim. Dosyada neler var?”

Öğlen yemeği için buluşmuş iki samimi arkadaş gibi teklifsiz ve sıcak davranıyorduk. Aslında aramızdaki ilişki içten olsa da bu tarzda bir samimiyetimiz yoktu. Dikkat çekmemek için sessiz bir anlaşma ile böyle bir vücut dili kullanıyorduk.

Benden yaklaşık on yaş genç olan Adem İstanbul emniyetinde istihbarat şubesinde üst düzey bir amirdi. En üstte değildi tabii ama oraların adamı da değildi. Hayatımda tanıdığım en düzenli ve temiz adamlardan birisiydi. Odasındaki dosyaları bir çok kütüphanedeki kitaplardan daha düzenliydi. Masasında hiç bir zaman bir kaç kağıt ve bir iki dosyadan fazla bir şey görmemiştim. Üzerlerinde çalışır ve notlarını aldıktan sonra onları raflardaki yerlerine özenle koyardı. Masasında veya odasının her hangi bir köşesinde toz gördüğümü hatırlamıyorum. Sanırım bu titizliği ve temizliği tüm hayatına yansıyordu. Şu an bulunduğundan daha üst kadroların gerektirebileceği ayak oyunları ona göre değildi. Kariyeri değil işi konusunda hırslıydı. Sonuç almayı önemseyen bir yapısı vardı. Daha önceleri ondan bilgi istediğimde net ifadelerle özetlediği kesin bilgileri sarı bir zarfa koyarak bana teslim ederdi. Her zaman büyük sarı bir zarf.

Tek sevmediğim yönü o anda yakmaya hazırlandığı sigarasıydı. Kutudan parmağıyla vurarak çıkardığı ince sigaralarından birini çok kırılgan ve değerli bir şeyi tutarmışcasına özenle dudaklarına götürdü ve çakmağıyla yaktı. Sigaranın alevini iyice harlandıran derin bir nefes aldı. Aslında sigara dumanı beni her zaman çok rahatsız etmiştir ama nemli toprak ve çiçek kokularının arasında mentollü sigaranın kokusu hiç de kötü gelmedi bu kez.

Garson benim siparişimi getirdi. Teşekkür ettim. Adem de siparişini verdi. Kahvaltı saatinin bittiğini öğrenince fesleğenli patlıcanlı domates terin istedi. Garson gidince ben tekrar Adem’e baktım.

Yaşına göre çok genç görünen esmer, zayıf bir adamdı. Yemekten ve sudan çok daha fazla ihtiyaç duyduğu belli olan sigarasından bir nefes daha alıp bana doğru dönerken kalın çerçeveli siyah gözlüğünü parmağıyla şöyle bir geriye itti.

“Kızının evinin arka sokağındaki arabada bulduğumuz bir kaç fotoğraftan başka korkarım hiç bir şey yok.”

“Ne fotoğrafıymış o, ” deyip elimi zarfa uzattığımda elini uzatıp beni durdurdu.

“Lütfen burada bakma.”

“Pekala. Resimler dışında neler öğrenebildin?”

“Aslında ayrıntılarla ilgili hiç bir şey bilmesek de son günlerde dikkatimizi çeken bir isim var.”

“Bekri Hamid mi?” diye sordum.

“Evet. Onun sağ kolu Abbas Osman İstanbul’da şu anda.”

Bekri Hamid’in adına nereden ulaştığımı sormamıştı. Benim de bağlantılarım olduğunu biliyordu.

“O zaman en azından bir ipucu var elinizde. Bunların kullandığı adamlar muhakkak dikkat çekecek bir şeyler yapacaklardır. Sorgulayacak birini yakalarsanız bana haber verirsin sanırım.”

“Sana beni aradığın numaradan mı ulaşayım?”

Masadaki bir peçetenin üzerine iki telefon numarası yazıp Adem’e uzattım. Eyüp bana telefonu verirken iki sim kartı daha vermişti. Bir kaç saat sonra şu an kullandığımı söküp bir sonrakini takacaktım.

“Hayır. Şimdi yazdığım numaradan ulaşabilirsin. Yarın da ikinci numarayı kullanırsın. Daha sonra ise ben seni ararım,” dedim.

Yemeklerimizi yerken artık sadece eski günlerden ve havadan sudan bahsetmeye başladık. Yarım saat geçmeden ikimiz de yemeklerimizi bitirmiştik. Adem kalktı. El sıkışıp vedalaştık. Onun arabasını çalıştırdığını duyduğumda garsonu çağırıp hesabı nakit olarak ödedim. Dikkat çekmeyecek kadar bahşiş bırakıp kalktım. Zarfta neler olduğunu çok merak ediyordum.

 

***

Arabaya binip oradan uzaklaştım. Beşiktaş sahiline inince Ortaköy üzerinden devam edip Muallim Naci Caddesinden Bebek istikametinde gittim. Sağ tarafımda çok güzel yatlar ve tekneler vardı. Solumda ise kimi modern kimi tarihi en çok iki ya da üç katlı binalar ve çeşitli ülkelerin konsoloslukları vardı. Koca koca ıhlamur ağaçlarının olduğu caddeyi geçtikten sonra önünde park etmeye uygun bir yer gördüğüm bir çay bahçesinde durdum. Bir an önce zarfta olanlara bakmak istiyordum. Çantam ve gazeteler yanımdaki koltuktaydılar. Park ettiğimde gazeteler kayarak koltuğun önündeki boşluğa düştüler. Almak için eğildiğimde bulmaca ekinin kapağının açıldığını gördüm. İlk sayfadaki bulmaca çözülmüştü. İçimden bunu yapan saygısıza kızdım bir an ama sonra marketteki kadının onu raftan alıp bana verdiği aklıma gelince incelemeye karar verdim.

Üzerinde ünlülerin resimleri olup belli numaralı karelerdeki harfleri birleştirip ödül kazandığınız bulmacalardandı. Gerçekten de doğru çözülmüştü ama anahtar kelimeyi oluşturan kutularda harfler yerine rakamlar vardı. On harfli bir anahtar kelime soruyorlardı. Çantamdaki kalemimi çıkarıp rakamları karşılık geldikleri kutulara yazdım. Çıkan sonuç bir cep telefonu numarasıydı.

Sayfayı yırtıp çantama koyduktan sonra zarfı da alıp çay bahçesine çıktım. Bu saatte tamamen boştu. Sahil yolunun iyice daralan ve merkez caddelerden uzak kısmında ağaçların arasında küçük bir bahçeydi.

Kötü havalar için üstü kapatılmış ve önü tamamen camla kaplanmış olan bahçenin denize yakın bir masasına oturup bir çay söyledim. Çayım geldikten sonra yapıştırıldıktan sonra bir de bantla kapatılmış olan zarfı açıp içindekilere baktım. İçinde dosya kağıdı boyutlarında üç tane fotoğraf vardı.

Fotoğraflardaki görüntü oldukça netti. Üçünün de sağ alt kısmında tarih ve saat gösteren kırmızı harf ve rakamlar vardı. Sanki eski bir video kameranın görüntüsünden fotoğrafa aktarılmış gibilerdi. Tarihler yaklaşık iki yıl öncesi, bir yıl öncesi ve altı ay öncesine aitlerdi.

Resimlerin üçünde de aynı şey vardı. On beş on altı yaşlarında çarpıcı güzellikte bir kız. Koltukta oturan kız kameraya üzgün bir şekilde bakıyordu. Bağlı değildi. Resimlerden birinde kızın sol omuzunda bir el vardı ama resim sadece kıza odaklandığı için adamın sağ eli ve bileği dışında bir yeri görünmüyordu. Simsiyah parlak ve uzun saçları ve yaşından beklenmeyecek kadar hüzünlü ve kocaman bal rengi gözleri olan bir kız çocuğu resimlerden bana bakıyordu.

İçimdeki huzursuzluk bu resimleri görünce iyice artmıştı. Dışarıda hava çok güzeldi ama içim üşüyordu. Resimlere baktıkça ürpermekten kendimi alamıyordum.

Kimdi bu kız? Benim kızım gibi onu da mı rehin almışlardı? Kızımı bana ulaşmak için rehin almışlardı. Benim fidye ödeyebilecek kadar varlıklı olmadığımı biliyorlardı. Hem buna benzer bir operasyon yaptılarsa fotoğraf veya video çekmeye neden gerek duymuşlardı?

Garsonun çayı tazelemek için geldiğini farkedince resimleri tekrar zarfın içine koydum.

İşler iyiden iyiye içinden çıkılmaz ve anlaşılmaz hale geliyordu. Bulmaca dergisinin sayfasını çıkarıp bakmaya başladım. Bir elimde resimlerin olduğu zarf diğer elimde kimin olduğunu tahmin edebildiğim ama ne için verildiğini anlayamadığım bir telefon numarasıyla orada ne yapacağımı bilmez halde oturup kaldım.

 

Devam edecek…

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm XIII

 

 

treeflowerssketch

 

Hülya Elif’e kahvaltısını yaptırırken biz de Eyüp’le salondaki cam kapıdan çıkıp bahçede oturduk. Az önce kahya oraya iki bambu koltuk getirmişti.

Bahçenin bu tarafında büyük yassı taşlarla kaplı üç metreye üç metrelik bir bölüm vardı. Üzerinde bir kamelya yoktu ama ortada şu anda kapalı ve bağlı olan büyük bir bahçe şemsiyesi vardı. Bu bölümden bahçenin içlerine biraz daha küçük taşlardan oluşan patikalar uzanıyordu. Bu patikaların kenarlarında sarı ve beyaz yaseminler ve bol çiçek veren bir kaç küçük leylak ağacı vardı. Bahçenin bu tarafında bir tenis sahası büyüklüğünde bir bölümde bu saydığım çiçekler dışında ağaç yoktu. Bu bölüm tamamen çimenlerle kaplıydı. Bahçeyi saran dikenli teller her iki taraflarında dikili düzgün biçilmiş lükstrümler sayesinde neredeyse görünmüyor ve gözü rahatsız etmiyorlardı. Lükstrümlere tırmanmış aslan ağızları henüz çiçeklerini açmamışlardı. Bahçenin köşelerinde küçük metal direklerde güvenlik kameraları vardı. Aralarında büyük bir ağaç olmadığından bu kameralar dikenli telleri kesintisiz görebiliyor olmalıydılar.

Benim gözlerimle bahçeyi taradığım bir kaç saniye içinde Eyüp’de beni seyrediyordu.

“Beş saniye içinde tüm bahçenin krokisini çıkardın sanırım.”

“Alışkanlık işte,” dedim.

Keyifli bir sohbetin zamanı olmadığını ikimiz de biliyorduk.

“Artık tüm ülkede aranan bir adamsın. İşimiz iyiden iyiye zorlaştı.”

“Burada böyle oturup bekleyemem Eyüp. Bir an önce İstanbul’a dönüp onlar eninde sonunda bizi bulmadan benim bir şeyler öğrenmem lazım.”

“Haklısın ama çok riskli bir hareket olacağını da biliyorsundur.”

“Tabii ki biliyorum ama beklemek de riskli. Şimdilik kızım ve torunum için en güvenli yer burası gibi. İstanbul’a gidebilmem için seninkinden başka bir araç bulabilir miyim?”

“Kahya’nın arabasını alabilirsin.”

***

Kahya’nın adı Metin’di. Adam bana arabanın anahtarıyla beraber ruhsatı da verdi. Oldukça yeni ve bakımlı metalik gri bir Ford Focus’tu araba.

Eyüp çalışma odasından bir tane cep telefonu getirip vermişti bana. Telefon kriptolu değildi ama sahte isimle alınmış klonlanmış bir hattı vardı.

Yola çıkarken kızım ve Elif’le vedalaşmadım. Eyüp’ten kızıma durumu anlatmasını rica ettim ve Elif’e el sallayıp arabaya bindim.

***

Hem benzin almak hem de ufak bir iki alışveriş yapmak için daha önce yemek için uğradığımız tesise gitmeyi planlıyordum. Yaklaştığım zaman yine tenha olduğunu gördüm ve benzin pompalarının olduğu yerdeki marketin önüne yanaştım.

İçeri girdiğimde önceki gelişimizde restoranda çalışan sarışın kadının bu kez marketteki kasada olduğunu farkettim.

Burası, küçük bir market olmasına rağmen oldukça düzenliydi ve en önemlisi de güneş gözlüğü, şapka gibi tatilcilerin ihtiyacı olabilecek eşyaların olduğu küçük bir kıyafet reyonu vardı.

Siyah bir beyzbol şapkası ve genişçe bir güneş gözlüğü alıp sepete koydum. Kareli desenli spor bir gömlek, bir kot pantolon ve avcıların ve trekkingcilerin kullandıklarına benzer kolsuz bir anorak aldım. Spor bir ayakkabı ve yedek bir kaç çorabı da sepete koyduktan sonra kasaya doğru ilerledim.

Benden başka hiç müşteri yoktu. Kadın da beni tanımış gibiydi. Hafifçe gülümseyip “hoş geldiniz,” dedi.

Özellikle yüzüme bakmıyor gibi bir hali vardı. Eşyaları barkod okuyucudan geçirirken sanki çok dikkat gerektiren bir iş yaparmışçasına önündeki ekrandan gözlerini ayırmıyordu.

Kasanın hemen yanında döner bir gazeteliğe belli başlı gazeteler ve bir kaç dergi yerleştirilmişti.Kadın son eşyaları da kasadan geçirirken iki tane gazete ve hafta sonu eklerini de alıp uzattım.

Bu kez başını kaldırıp gözlerime baktı ve gazeteleri elimden alırken “gündemi yakından takip etmek istiyorsunuz sanırım,” dedi.

Griye çalan mavi gözlerini kısmış hafif bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Ben de bu bakışa karşılık verdim. Gözlerimi gözlerinden ayırmayarak “borcum ne kadar?” diye sordum. Önündeki monitörü bana doğru çevirerek toplam ücreti söyledi.

“Nasıl ödeyeceksiniz? Kredi kartı mı yoksa nakit mi?” diye sordu.

Cevap vermeden cebimdeki parayı çıkarıp saymaya başladım. Hala yüzüme bakıyordu. Sanki bir şey söylemek istiyor da söyleyemiyor gibiydi.

Sonunda kararını verip konuştu.

“Eyüp beyin eski arkadaşı mısınız?”

Bu soruya gerçekten şaşırmıştım. Eyüp buraya sık gelemediğini söylemişti. Bir yandan mesleği dolayısıyla çok fazla dikkat çekmeyi sevmeyen bir tarzı vardı.

“Hem de çok eski,” dedim.

Bu kadında ilk gördüğüm anda edindiğim olumlu bir izlenim vardı. İç güdülerime güvenmeyi seçtim.

“Ya siz? Eyüp eski bir müşteriniz mi?”

“Değil aslında. Buraya çok fazla uğramaz ama eski bir arkadaşlığımız var. Siz onun diğer arkadaşlarına pek benzemiyorsunuz da.”

Gazeteleri bir arada tutarak alışveriş poşetine sıkıştırdı.

“Bugün bulmaca eki hediyesi var,” dedi.

Uzanıp bir bulmaca dergisi aldı ve onu da poşete koydu. Sanki kazara açılmalarını engellemek ister gibi davranıyordu. Etrafa bir göz gezdirdi ve kimse olmadığını görünce konuşmaya devam etti.

“Yanınızdaki bayan sanırım kızınızdı. Diğeri de torununuz. Yanılıyor muyum? Eyüp beyin çok genç kız arkadaşları olur bazen ama o bayan onlara hiç benzemiyordu.”

“Eyüp’le uzun süredir görüşemediğim için arkadaşlarını pek tanımıyorum. Bu arada evet onlar kızım ve torunumdu.”

“Eyüp beyin bir kızı var mı? Evli mi acaba? Bilirsiniz buralara bazen kaçamak için gelir insanlar. Neyse sanırım çok konuştum. Sizin yolunuz da uzun olmalı. İyi günler.”

“Teşekkür ederim. Hiç sorun değil. Sizinle sohbet etmek güzeldi.”

Poşetlerimi arabaya yerleştirdikten sonra pompalardan birine yanaşıp depoyu doldurttum.

Kıyafetlerin olduğu poşeti yanıma alarak istasyonun tuvaletine girdim. Etrafta hiç kimse yoktu. Yeni aldığım kot pantolon, gömlek ve anorağı giydikten sonra eski kıyafetlerimi poşete yerleştirdim. Beyzbol şapkasını taktıktan sonra aynanın karşısına geçtim. Şapkanın önünü biraz aşağı doğru çekince yüzümü kısmen gizliyor ve çok dikkat çekmiyordu. Güneş gözlüğünü de taktım. Gösterişli veya çok alışılmadık bir model değildi ama gözlerimi tamamen kapatıyordu. Bu şekilde çok dikkatli bakılmadıkça tanınmam zordu.

Oradan ayrılıp tekrar yola çıkarken kadının söylediklerine bir anlam vermeye çalışıyordum. Acaba daha önce Eyüp’le bir gönül ilişkisi mi olmuştu bu kadının?

Bir süre sonra telefonumu çıkarıp ezbere bildiğim bir numarayı çevirdim. İstanbul’a varmama henüz bir saatten fazla zaman vardı ve orada bir polisle buluşacaktım. Telefon ikinci çalışında açıldı.

“Uygun bir mekan söyle. Görüşmemiz lazım,” dedim.

Sesimi tanıdı. Zaten aramamı bekliyor olmalıydı. Böyle bir durumda İstanbul emniyetinde olup bitenlerle ilgili bilgi alabileceğim ve güvenebileceğim tek adamdı. Beyoğlu’nda çalışıyordu.

“Ne kadar sürer buraya varman?”

“En fazla bir buçuk saatte Altunizade’de olurum.”

“İki saat sonra Yıldız Sarayı’ndaki Malta Köşkü’nde buluşalım.”

“Tamamdır.”

Benim telefonum değilse bile onunkinin dinlenme ihtimaline karşı fazla ayrıntıya girmemeye çalışıyordum. Telefonu kapatıp yola devam ederken kafam karmakarışıktı. Sanki zamana karşı yarıştığımı hissediyordum. Bu işi çözemezsem kızımın ve torunumun hiç bir yerde uzun süre güvende olamayacaklarını biliyordum.

Devam edecek…

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Bilim Kurgu’nun Doğuşu: Merhum Frankenstein’ı Nasıl Bilirdiniz?

Ünlü canavarın doğumunun, yanardağ külleri, gök gürültüleri, yıldırımlar ve yağmurlar altında başlayan gerçek hikayesi…

1931 yapımı filmde canavarı canlandıran Boris Karloff

1931 yapımı filmde canavarı canlandıran Boris Karloff

Şimdiye dek kaç Frankenstein filmi çevrilmiştir diye sorsalar cevaplamakta zorlanırız. 1818 yılında yayınlanan Frankenstein sinemaya en çok uyarlanan romanlardan biri şüphesiz. Ne zaman bir Frankenstein filmi izlesem aklıma bunca sinema filmine rağmen bu karakterin orijinal romandaki hali ve yaratılış öyküsü ile ilgili ne kadar az şey bildiğimiz gelir. Hem bu kadar ünlü hem de bu kadar yanlış tanınan karakter bulmak zor sanırım. İşte henüz 2014 yılının başlarında sinemalarımızda gösterime giren son Frankenstein filmini izleyince (I, Frankenstein-2014) bu ünlü canavarın az bilinen yaşam öyküsü ile ilgili bir şeyler yazmaya karar verdim. Umarım ilginizi çeker ve okurken eğlenirsiniz.

Önce canavarımızın adıyla başlayalım konumuza. Başlıktaki soruyu okuyup ünlü canavardan bahsettiğimi düşündüyseniz, birçoğumuz gibi Frankenstein adının canavara değil de onu hayata döndürmek için tanrıcılık oynayan tıp öğrencisi Victor Frankenstein’a ait olduğunu unutmuşsunuz demektir. Tabii hep başrolde olup zihinlerimize kazınan canavarı, afişlerde ve kitap kapaklarındaki isimle özdeşleştiriyor olmamız aslında çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Oysa kitapta canavara bir isim verilmemiştir. Bu bakımdan, az önce sözünü ettiğim ve Aaron Eckhart’ın başrolünde oynadığı “I, Frankenstein” (bizdeki adı Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı) filminin ismi de sorunludur.

İkinci olarak eserin orijinal adına bakarsak onun da “Frankenstein” değil “Frankenstein, ya da Modern Prometheus” olduğunu görmek bizleri pek şaşırtmamalı çünkü yaklaşık iki yüz yıl önce çetrefilli, uzun isimler ve alt başlıklar moda iken şimdilerde bir ya da iki kelimelik olanlar tercih ediliyor. Mitolojik bir karakter olan Prometheus ile Victor Frankenstein arasındaki benzerlikler ise zaten çok açık.

Frankenstein’ın hayata döndürdüğü şeyin adına ister canavar deyin ister yaratık, onunla ilgili hepimizin zihninde yer eden şeyler neredeyse tümüyle Hollywood’un bize sunduğu kırıntılardan ibaret. Örneğin hala bir çok çizgi roman, sinema filmi ve TV dizisine referans olmaya devam eden ünlü canavar tiplemesi Universal’in 1931 yapımı filminde Boris Karloff’un canlandırdığı karakterdir. Oysa o film Frankestein’ın canavarının konu alındığı ne ilk ne de son filmdir ve orada yaratılan karakter o güne dek kitaplarda ve tiyatro oyunlarının afişlerinde kullanılan resimlerdekilerden çok farklıdır. 1910 yılında Edison Şirketi’nin yaptığı Frankenstein filmi ise tarihteki ilk konulu filmlerden birisi olmasına rağmen pek bilinmez.

1823 yılındaki tiyatro oyununun afişi (Getty)

1823 yılındaki tiyatro oyununun afişi

Yaratığın yıldırımlardan toplanan elektrik ile canlandırıldığı ve hemen her Frankenstein filminde görebileceğiniz o meşhur sahne romanda yer almaz. Romanda Victor Frankenstein yaratığı canlandıran bir kıvılcımdan söz eder ama ayrıntılara hiç bir zaman girmez. Burada film stüdyosu eserdeki boşluğu görsel olarak etkileyici bir sahne ile doldururken Frankenstein’ın canavarı efsanesine daha sonra hep taklit edilegelecek bir unsur eklemiş olur. Kitabın 1831 yılında yapılan ikinci baskısının önsözünde Shelley, Galvanizme de göndermeler yaparak bu konuda biraz ayrıntıya girdiğinden olsa gerek bir çok kişi orijinal eserde de yaratığa elektrik akımı ile hayat verildiğini düşünür.

1931 yapımı filmdeki laboratuvar sahnesi

1931 yapımı filmdeki laboratuvar sahnesi

Yine az bilinen ve bizim yazımızın da ana içeriğini oluşturan konu ise  Frankenstein’ın canavarına dair fikrin o sıralar 18 yaşında olan Mary Wollstonecraft Godwin veya ünlü şair Percy Bysshe Shelley ile evlendikten sonra alacağı ve daha çok bilinen adıyla Mary Shelley’in ( yazının geri kalan bölümünde yazardan Shelley olarak bahsedeceğim) zihninde nasıl şekillendiği ve bu fikrin tohumlarının nasıl atıldığı.

Dilerseniz bunu anlamak için önce yazarın yaşam öyküsüne ve dönemin kültürel atmosferine kısaca bir göz atalım.

Mary Wollstonecraft Shelley 1797-1851

Mary Wollstonecraft Shelley 1797-1851

Mary Wollstonecraft Godwin Londra’da doğduğunda takvimler 30 Ağustos 1797’yi gösteriyordu. Babası ünlü bir filozof ve politika yazarı olan William Godwin annesi ise ünlü feminist yazar Mary Wollstonecraft’tı. Yazarımız, kendisini doğurduktan on gün sonra ölen annesini tanıma fırsatı bulamadı. Mary Shelley’e annesini kaybettikten sonra babası ve annesinin bir asker ile olan ilişkisinden doğan ablası Fanny Imlay baktı.

Godwin 1801 yılında yeniden evlendiğinde yeni eşi Mary Jane Clairmont eve kendi iki çocuğunu da getirdi ve bir süre sonra da çiftin bir oğulları oldu. Üvey annesi kendi kızı Jane’i okula gönderirken Mary’yi okula göndermeye gerek duymadı.

Okula gidemese de Shelley okumayı ve yazmayı çok seven bir çocuktu ve evlerine gelen Samuel Taylor Cooleridge ve William Wordsworth gibi seçkin konuklardan ve babasının geniş kütüphanesinden yararlanarak kendini geliştirdi.

1812 yılının yazında Shelley babasının İskoçya’daki bir tanıdığının yanına gittiğinde, Baxter ailesinin yanında o güne dek görmediği bir yuva havası ve huzur buldu ve şair Percy Bysshe Shelley ile tanıştı. Ertesi sene yine Dundee’ye Baxter ailesini ziyarete giderek bu arkadaşlığı sürdürdü.

1814 yılında ise Shelley ve şair Percy Bysshe Shelley arasında arkadaşlığın ötesinde bir ilişki başladı. Percy Bysshe Shelley Mary’nin babasının sadık bir öğrencisiydi, Mary’den beş yaş büyüktü ve o sırada evliydi. İki sevgili yanlarına Mary’nin üvey kardeşi Jane’i de alarak bir süreliğine bir Avrupa seyahatine çıktılar. Mary’nin babası da bu olaylardan sonra uzun süre kızıyla konuşmadı.

Mary ve Percy Shelley bir süre Avrupa’da gezinip durdular ancak bu dönemde yaşadıkları maddi sıkıntılar ve 1815 yılında ilk bebeklerinin ölümüyle sarsıldılar.

Lord Byron'ın Malikanesi

Lord Byron’ın Malikanesi

Frankenstein efsanesinin başlangıcının izlerini sürmek isteyenlerin gideceği tarih 1816 yılının haziran ayı, yer ise ünlü şair ve aristokrat Lord Byron’ın İsviçre’de Cenevre Gölü kıyısındaki malikanesidir.

O yaz gecesinde, villada şöminenin başında toplanan grup bilimsel gelişmeler üzerine sohbet ederek ve birbirlerine gotik Alman korku hikayeleri anlatarak vakit geçirmektedirler. Yaz gecesi dediğimize bakmayın sakın. 1815 yılında Endonezya’da patlayan Tambora yanardağının püskürttüğü küller o kadar devasa boyutlardadır ki o sene Kuzey Amerika ve Avrupa’nın büyük bir kesiminde neredeyse bir yıl süren bir kış yaşanır. New York’da Mayıs ayında sıcaklıklar sıfırın altında ölçülür ve İsviçre’de de durum pek farklı sayılmaz. Sisli, soğuk, karanlık ve yağmurlu bir hava hüküm sürer. Yazın yaşanmadığı yıl denilen 1816 yılı bir çok ülkede de eşi görülmemiş kıtlıklara yol açar.

Lord Byron’ın misafirleri arasında Mary Shelley ve sevgilisi Percy Bysshe Shelley’in yanısıra, Mary’nin üvey kardeşi Jane ve Byron’ın doktor arkadaşı John William Polidori’de vardır.

Alman doktor Franz Anton Mesmer’in üzerinde çalıştığı hipnotizma yani o yıllarda kullanılmaya başlanılan adıyla Mesmerizm ve İtalyan doktor Luigi Aloisio Galvani’nin hayvanlar üzerinde yaptığı deneylerde keşfettiği elektriğin etkilerine dair Galvanizm, dönemin Avrupalı aydınları için gözde tartışma konularıdır.

Prometheus mitinin de Frankenstein’ın yaratılışında etkisi olduğunu düşünmek için bir çok nedenimiz var ve kitabın alt başlığının “Modern Prometheus” olması bunlardan sadece birisi. Yazarın ilham kaynaklarından bir diğeri ise, neredeyse kendinden sonra gelen tüm batı yazınını etkilemiş olan John Milton’ın Paradise Lost (Kaybedilmiş Cennet) adlı epik şiiridir. Yazar kitabın girişinde bu şiirden bir alıntı kullanır:

Ey yaratıcı, ben mi istedim beni çamurumdan, 

İnsan olarak yoğurmanı? Ben mi zorladım seni

Karanlıktan yükseltmen için beni?

Galvani-frogs-legs-electricity

Galvani’nin meşhur kurbağa bacağı deneyi

Normal yaz eğlenceleri ve ev dışında faaliyetlere katılamayan grup hayalet hikayeleri anlatmaktan sıkılınca ev sahibi Lord Byron’ın aklına bir yarışma düzenleme fikri gelir. En korkunç hikayeyi yazan yarışmayı kazanacaktır. O günlerde bahsi geçen konulardan birisi de ölülerin Galvanizm ile diriltilip diriltilemeyecekleridir. Önceleri Mary’nin aklına bir şey gelmez ama bir kaç gün sonra, mezardan çıkarılan bir cesedin güçlü bir makinayla hayata döndürüldüğü ve bunları gerçekleştiren bilim adamının korkup kaçtığı bir kabus görür.

Galvani etkisiyle canlandırılan bir ceset

Galvani etkisiyle canlandırılan bir ceset

Yine o günlerde tıp konusunda bugünden hayli farklı olan bazı şeyleri hatırlatmakta fayda var. Doktorların anatomi bilgilerini geliştirmek için idam edilmiş veya hapishanede ölmüş kimsesizlerin cesetlerini kadavra olarak kullanmaları o yıllarda sık rastlanan bir durumdur. Hatta bu şekilde bulunabilen cesetler yetersiz kalınca para vererek mezar hırsızlığı yaptırmak da duyulmamış şeyler değildir.

Ekipten Mary dışında dişe dokunur bir eser çıkaran tek isim olan doktor Polidori Vampyre isimli romanını yazar ve bu roman daha sonra yazılan vampir konulu romanların çoğuna esin kaynağı olur.

Eserin edebiyat tarihindeki önemi ilk gerçek bilim kurgu romanı olarak kabul görmesidir. Bu fikre katılmayan bazı edebiyat tarihçilerinin de olduğunu ama onların da neredeyse tamamının Frankenstein’ı 19. yüzyılın en etkili eserleri arasında saydığını ve bilim kurgunun gelişiminde çok önemli yere sahip olduğunu kabul ettiklerini hatırlatalım.

Kitabın aslında Percy Bysshe Shelley tarafından yazılan önsözünde bilim kurgu türünün doğuşunun ilanı vardır desek fazla mı abartmış oluruz acaba? En iyisi o satırları paylaşıp kararı size bırakayım:

Bu kurgunun üzerine bina edildiği olay Dr.(Erasmus) Darwin ve Almanya’nın bazı fizyoloji yazarları tarafından meydana gelmesi imkansız olarak görülmemektedir… Bunu bir hayal ürününe temel olarak alırken sadece doğaüstü bir dizi korkunç olay örgüsü yarattığımı düşünmedim. Hikayenin dayandığı olay, sadece hayaletler ve büyüden bahseden hikayelerin sahip olduğu dezavantajlardan muaftır. Fiziksel olarak imkansız olsa da yarattığı durumların yeniliği, insani arzuların sınırlarını çizmek için, hayal gücüne, mevcut olayların sıradan ilişkilerinin yapabileceğinden çok daha karmaşık ve etkili bir bakış açısı kazandırır.

Bu satırlar bana bilim kurgunun en önemli özellikleri olan bilimsel gerçeklerden yola çıkılarak yaratılan spekülatif kurgu aracılığıyla insana dair bir şeyler anlatabilme becerisinden bahsediyor gibi geliyor. Oysa o zamanların modası gotik romanlarda karanlık dehlizlerde yaşanan doğa dışı ve ürkütücü olaylar betimlenirken sebep sonuç ilişkisi veya yaşanan olağanüstü olayların nasıl olup da gerçekleştiğine dair dişe dokunur bir açıklama yoktur. Tüm fantezi edebiyatında olduğu gibi sorunlar bir anda bir büyü ile çözülür ve bu büyünün gücünün kaynağını anlamamız beklenmez.

Frankenstein ne kadar ürkütücü ve alışılmadık olaylardan bahsederse bahsetsin bu olayları o günün bilimsel bilgisi ile destekleyen bir yapıya sahipti. Bu durum Mary Shelley’in, kendisinden çok daha önceleri fantastik hikayeler anlatan ve bilimsel yönleri kuvvetli Jonathan Swift ve Cyrano de Bergerac (burada Edmond Rostand’ın eserindeki  karakterden değil gerçek hayattaki yazar Bergerac’dan bahsediyorum) ve ondan çok sonra bunu yapan Jules Verne ve H.G.Wells gibi yazarların bu konuda önüne geçmesini sağlıyor. Jonathan Swift Güliver’in Seyahatleri isimli romanının üçüncü bölümünde gökyüzünde yüzen bir ada olan Laputa’daki astronomların Mars’ın o zamanlar bilinmeyen iki uydusunu keşfettiklerini söyler ve şu anda bildiklerimizle neredeyse bire bir örtüşen ayrıntılar verir. Swift’in bunlardan bahsettiği 1726 yılında Mars’ın uydusu olduğu dahi bilinmemektedir ve Mary Shelley’in Frankenstein’ı yazmasına neredeyse bir yüz yıl daha vardır. Cyrano de Bergerac ise aya ve güneşe yapılan seyahatlerden bahseder tiyatro oyununda. Her ne kadar ilgi çekici kehanetlere yer verseler de  bu eserlerde rastladığımız şey bilimsel bir kurgudan çok satirik eserlerin fantastik motifleri olmaktan öteye gidemez.

İlk romanlarında yazarların kendilerini anlattığına dair bir söz vardır. Aslında Frankenstein’ın da Mary Shelley ile çok büyük benzerlikleri olduğunu düşünüyorum. Bu benzerliklerden ve romanın teolojik ve psikoanalitik  yönden bir değerlendirmesinden bahsetmeyi de sonraki bir yazıya bırakırken büyük kıtlıklar ve bir yıl süren karanlığa sebep olarak herkesi üzen Tambora yanardağı patlamasının öte taraftan edebiyat tarihi açısından bunca önemli gelişmelere olumlu katkı yapmasını kaderin ilginç bir cilvesi olarak gördüğümü söylemek istiyorum.

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm XII

treesketch

 

Torunumun bahçede oynamasını seyretmek gerginliğimi biraz olsun azaltmıştı. Annesinin içerden kendisine seslendiğini duyan Elif eğilip yerden kırık bir dal parçası alıp eve doğru koşmaya başladı.

“Elinde o varken sakın koşma. Düşersen sana zarar verebilir.”

Hızla son bir adım atıp durdu. Küçük zıplamalarla ilerlemeye başladı. Hala doğrudan yüzüme bakmıyordu.

“Tamam amca,” dedi sessizce.

Elif içeriye annesinin yanına geçtikten sonra bahçeye göz gezdirdim. Sabah güneşi, rüzgarda salınıp duran yemyeşil çimenlerin üzerinde yer yer altın sarısı pırıltılar yaratıyordu. Dünkü yağmurdan sonra dünya yine tüm kir pasından arınmış ve parlak görünüyordu gözüme. Uzun yıllar önce buna benzer yemyeşil bir yerde, buna benzer pırıl pırıl bir sabahta çok farklı şeyler yaşamıştım.

Kuzey Irak’ta bir görevdeydik. Bir kaç gün önce sınırdan sızan bir PKK’lı grup pusuya düşürdükleri bir timden sekiz askeri öldürmüşlerdi. Kamuoyunun bildiği, sıcak takip hakkını kullandığımız operasyonlardan biri değildi bu. Seçilmiş bir kaç ekibin sınır ötesinde daha uzun süre kaldığı gizli bir görevdi.

Tim komutanımız o zamanlar üsteğmen olan Remzi’ydi. Eyüp diğer timdeydi. Saldırıyı düzenleyen grubun geçiş yoluna yakın bir yerde pusu kurmuştuk. Belki yerel kaynaklarından konumumuzu öğrenmişlerdi, belki de bizim istihbaratımız yanlış çıkmıştı bunu hiç bir zaman öğrenemedim ama o grup biz oradayken ortaya çıkmadı. Biz de güvenli bir şekilde geri çekilmek için yola çıktık. Arazi çok kayalıktı. İlerlerken ayağınızı basacak düz bir yer bulmak neredeyse imkansızdı. Belli yerlerde keskin nişancıların pusu kurmalarına çok müsait noktalardan geçiyorduk. Her iki yanımızda elli metrelik dik kayalıkların olduğu yirmi otuz metre genişliğinde dere yataklarından ilerliyorduk. Yol üzerinde terkedilmiş küçük bir köye rast geldik. Köyün yakınında bir kuyu ve etrafında da yakın zamanda burada birilerinin olduğuna dair izler vardı. Kuyudaki suyun zehirlenmiş olması ihtimaline karşı askerleri uyardık. İki tim ayrılıp olabildiğince güvenli bir şekilde köyün yıkıntılarını aramaya başladık.

Köyün etrafındaki bölgede yemyeşil meralar vardı. Daha yüksekte kalan yakınlardaki bir iki köyden buraya hayvanlarını otlatmaya gelen köylüler olduğunu biliyorduk ama köyün ortasından geçen toprak yoldan yürürken etrafta bizim ayak seslerimiz dışında en ufak bir ses duyulmuyordu. Sanki bizim timler arazide ilerlerken gizli bir el bölge sakinlerini bizden uzağa doğru çekiyor ve biz içine kimsenin girmediği görünmez bir çember içinde ilerliyorduk.

Bu sessizlik aniden başlayan bir makineli tüfek sesiyle bozuldu. Tam emin olamasam da sesin Bixi denilen bir ağır makinalı tüfeğe ait olduğunu tahmin ettim. Açılan ilk ateşte bizim timden Ali isimli Eskişehirli bir asker vuruldu. Dakikada yaklaşık iki yüz mermi atan silah on dokuz yaşındaki delikanlıyı önce bacağından yakaladı. Yere düşerken ise göğsüne aldığı isabetlerle vücudu sarsılıp yürüdüğü yerden bir metre öteye kadar savruldu genç adam.

Güvenlik nedeniyle aramızda iki üç metre mesafe bırakarak ilerlediğimizden ilk ateşte başka vurulan olmadı. Hepimiz sesin geldiği taraftaki yıkıntı, duvar veya büyük bir kaya gibi ne bulursak arkasına doğru siper aldık. Mermilerin yerde çıkardığı tozdan bizim ilerleyiş yönümüze göre sağımızda ve köyün yüz metre kadar ilerisindeki kayalıklardan geldiği anlaşılıyordu. Siper aldığım yerden bakınca tepede kayaların arasında küçük bir parıltı farkettim. Mayıs ayındaydık ve tepemizde parlayan güneş silahın metalinden yansıyarak adamın yerini ele vermişti.

Yerde yatan Ali’ye baktım. Sıhhiyecinin onun yanına gitmesi için bir neden yoktu. Yaşıyor olması imkansızdı. Olaylar o kadar hızlı gelişiyordu ki tek hissettiğim şey şaşkınlıktı. Ali’nin bir hafta önce kaldığımız kasabadan jetonlu telefonla annesini arayışı gözümün önüne geldi. Kadıncağıza oğlunun şehit düştüğünü kim haber verecekti acaba?

Remzi bana kayalıkta gördüğüm noktayı işaret etti. Onun da ateş edilen noktayı farkettiğini anladım. Benim elimde katlanır dipçikli bir MP5 vardı. Bu makinalı tabanca yüz metre mesafeden çok etkili bir silah olmasa da şansımı denemem gerekiyordu. Adam bizleri mevziden çıkarmamak için kısa süreli atışlar yapıyordu. Benden en uzak noktaya bir iki atış yaptığı anı kollayıp arkasına sığındığım büyükçe iki kayanın arasından nişan aldım. Avantajlı durumu adamı rahatlatmış olmalıydı ki gereğinden fazla görüntü veriyordu. Sürpriz faktörünü kullandıklarından mı yoksa ellerindeki imkanların eksikliğinden mi bilmiyorum ama silahı bir ağ veya benzeri bir şeyle kamufle etmemişti.

Ağır silahın arkasına oturduğu için sağa sola kaçma şansı yoktu. Göğsüne doğru nişan alıp bir kaç kez üçerli atışlar yaptım. Bixi’den yapılan atışlar bir anda hızlandı. Art arda en az otuz kırk mermi atıp sustu silah. Vurduğu nokta ise hep aynıydı. Az evvel nişan aldığı mevzilerimizin yukarısından geçip karşıdaki bir köy evinin duvarına isabet etti mermiler. Adam vurulmuştu belli ki.

Mermilerin çarptığı noktaya bakarken diğerlerine göre nispeten sağlam kalmış büyükçe bir evin yıkık kapısının ardından küçük bir alev çıktığını gördüm. Az öncekine göre çok daha yakından ama daha zayıf gelen bir takırtı duydum. Binada bir adamları vardı. O da elindeki Kalaşnikof ile ateşe başlamıştı.

Henüz bir kaç el ateş edebilmişti ki bulunduğu binanın girişi bir toz bulutu içinde kalıverdi. Yıkık kapının çürümüş tahtaları, çamurla sıvanmış duvar ve binanın iskeleti olan kalaslar onlarca mermi ile parçalanırken adam da vurulmuştu. Sol tarafıma baktığımda Eyüp elindeki G3 piyade tüfeği ile evin girişine atış yapıyordu. Şarjörü değiştirdikten sonra aynı binanın penceresine daha kısa üçlü atışlar yapmaya başladı. Binada birden fazla adam olabilirdi. Sağımdan da atış sesleri geliyordu. O tarafa baktığımda Remzi M16 piyade tüfeği ile Eyüp’le aynı noktaya atış yapıyordu.

Binada en az iki kişinin olduğundan artık emindim. Belki de üç. İlk ateş edenin kapının eşiğinde vurulduğu da neredeyse kesindi. İkincisi da pencere önünde vurulmuştu muhtemelen. Oradan gelen kısa bir çığlıktan sonra yeniden ateş edildiğini duymamıştım.

Bulunduğumuz noktalardan etrafı gözetledikten sonra adamların pusuyu kurmaya vakit kalmadan bizle karşılaştıklarını düşünmeye başladım. Bixi’yi tepeye yerleştirdikten sonra iki ya da üç adamları aşağıda hazırlıklarını bitiremeden yakalanmışlardı. Yukarıdaki adam da köyü araştırarak ilerlediğimizi görünce nasıl olsa çatışma çıkacak diye erken ateş etmeye başlamış olmalıydı.

Şimdi esas mesele yakınlarda daha kaç adamları olduğuydu. Uzun süre bekleyemezdik. Hayatta kalan adamları yerimizi bildirip destek çağırabilirdi.

Bize son ateş edilen evi aramak için bir kaç dakika daha bekledik. Herkes kendi bulunduğu açıdan araziyi taradıktan sonra Remzi’nin talimatıyla bizim tim çömelmiş vaziyette yıkıntıların arasına yayıldı ve binalara kontrollü şekilde girmeye başladık. Bir süre sonra etrafta başka adamları kalmadığını anladık.

Adamların ateş ettikleri eve girmeden önce içeriye ses bombası attık. Bu bombalar ani bir ışık parlaması ve güçlü bir ses çıkararak etraftaki insanları sersemletir ve size taktik bir üstünlük sağlar. El bombası kullanmamamızın nedeni içeride yıkıntı oluşturmamak ve sağ kalan adamları varsa öldürmeyip sorgulayabilmekti.

Bomba patlar patlamaz içeriye daldık. Etrafta patlamanın etkisiyle yerden kalkan toz yüzünden görüş kısıtlıydı ama yerde yatan adamı görmemiz zor olmadı. Kapının iki metre gerisinde yüzüstü uzanmıştı. Pencerenin kenarına gittiğimizde de yerde kan izleri vardı ama başka ceset bulamadık. Kapının karşı köşesinde ses bombasının yarattığı patlamanın da etkisiyle küçük bir yıkıntı oluşmuştu. Bir iki küçük kalas ve duvardan ve damdan kopan kerpiç parçaları ufak bir yığın oluşturmuştu burada.

Biraz daha dikkatli bakınca o yığında bir hareket farkettim. Silahımı doğrultup seslendim.

“Ellerini kaldırıp hemen bir adım öne çık.”

Yıkıntı bir adamın çömelse bile zorlukla içine sığabileceği büyüklükteydi. Bir iki tahta parçası yuvarlandı. Tozun toprağın altından küçük bir kafa belirdi. Kısa siyah saçlarının üstü tamamen toprakla kaplanmış dokuz on yaşlarında bir erkek çocuğuydu bu.

Kürtçe sordum.

“Sen kimsin bakalım. Adın ne?”

Gözlerini açınca tozlarla kaplı yüzünde iki parlak pencere açılmış gibi oldu.

“Berzan,” dedi. Bu kılavuz veya şaman anlamında bir isimdi.

“Ne yapıyorsun burada?”

Çocuk bize hangi köyden olduğunu söyledi. Bugün çocuklara köyden çıkmayın demişler ama o daha önce bazen keçileri otlatmaya getirdikleri meranın yakınındaki bu yıkıntılara oynamaya gelmiş. PKK’lıları görünce buraya saklanmış. Adamlar ona oradan gitmesini söylemişler ama o daha çıkamadan silah sesleri gelmeye başlamış.

Ben Berzan’la konuşurken içeriye timdeki askerlerden Muhsin girdi. Sivilceli yüzlü, uzun boylu, içine kapanık bir çocuktu. Tim içinde tek konuştuğu arkadaşı Ali gözlerinin önünde bir kaç dakika önce vurulmuştu. İçeri girer girmez yerde yatan PKK’lıyı tekmelemeye başladı. Kendini kaybeden askeri karnına vurduğu sert bir tekme ile cesetten uzaklaştıran Remzi ayağını yere düşen Muhsin’in göğsüne bastırıp bağırdı.

“Hepimizi öldürmek mi istiyorsun geri zekalı herif. Adamı tuzakladıklarını bilmiyor musun?”

Az önce çılgın gibi saldıran Muhsin şimdi yattığı yerde ağlamaya başlamıştı. Remzi ayağını göğsünden çekince yana doğru yuvarlanıp bacaklarını karnına doğru çeken asker ellerini bacaklarının üzerinden kavuşturup ileri geri sallanmaya başladı.

Çocuğu almam için bana işaret eden Remzi iki askere talimat verip yerdeki cesedi iplerle bağlattı. Kaçan adamın ölen arkadaşını bir bubi tuzağına çevirdiğinden şüpheleniyorduk. Adamı aramak için sırtüstü çevirdiğimizde altına yerleştirilmiş el bombası patlayacaktı.

Biz kapının önüne geldiğimizde Remzi dışarı çıkmış ve adamlarına ipi çekmeleri talimatı vermek için bizim de çıkmamızı bekliyordu. Tam binadan dışarı adımımızı atmıştık ki dışarıdaki askerleri gören Berzan bir an paniğe kapılıp elimden kurtuluverdi.

Remzi bu arada adamlara işareti vermişti. İpi çekmeye başladılar. Ben ne yapacağımı bilemez halde kalakalmıştım. Çocuğun peşinden koşsam içerde patlayan bomba ikimizi de öldürecekti.

“Dur!” diye bağırdım arkasından. “Berzan, gitme!”

Çocuk çoktan evin içinde kaybolmuştu. Bu arada askerler binadan beş metre kadar uzakta, arkaları bize dönük şekilde ipi çekmeye devam ediyorlardı. Ne olduğunu anlayamamışlardı.

Belki yetişebilirim diye adımımı attığım anda içeriden şiddetli bir patlama sesi geldi. Kapıdan çıkan şok dalgası beni arkaya doğru fırlattı. Küçük taş, toprak ve tahta parçaları vücudumun her tarafını dövdü. Karnıma çok sert bir yumruk yemiş gibiydim. Yüzüme ve ellerime küçük taşlar ve kıymıklar saplanmıştı. Gözlerime kaçan tozlardan etrafı göremez hale gelmiştim.

Kendimi toparladığım anda içeriye koştum. Bu kez daha önceki ses bombasından çok daha farklı bir hasar vardı içerde. Duvarların sağlam kısımları da neredeyse tamamen yıkılmıştı. Binanın öbür ucundaki dam aşağı çöküp iki metrelik bir boşluk oluşturmuştu. Adamın cesedi paramparçaydı. Duvarlarda et parçaları vardı. Korkunç bir manzaraydı. Berzan’ın başına gelmiş olabilecekleri düşündükçe midem bulanıyor, başım dönüyordu.

Tek umudum cesedin bombanın parça tesirini azaltmış olmasıydı. Etraftaki her kalas ve kerpiç parçasını sağa sola devirip altlarına bakarak ilerledim.

Damın çöktüğü bölüme yaklaşınca bir inleme sesi duydum.

Hemen atılıp yıkıntının arasından çocuğa ulaşabileceğim bir boşluk aradım. Bu arada Eyüp de arkamdan içeri girmişti. Çocuğun yıkıntının arasından uzanan elini görünce Eyüp’ü yanıma çağırdım.

Eğilip baktığımda bacağının üzerinde büyük bir kalas olduğunu gördüm. Duvardan yıkılan parçalar kalasın çocuğun bacağını ezmesini önlemişti ama ayağı parçaların arasında sıkışmıştı. Çıkmasına imkan yoktu. Kalası oynatmaya çalıştım ama çok ağırdı. Çok az kıpırdatabildim yerinden. Böyle ite çeke oynatırsak çocuğun ayağı ezilebilirdi.

Eyüp bana yana çekilmemi söyleyip kalası iki eliyle altından tuttu. Haltercilerin yaptığı gibi bir iki derin nefes alıp bir hamlede kaldırıp yana yuvarladı. Çocuğun ayağını sıkıştırmadan kalası kaldırmayı başarmıştı.

Berzan’ı hemen kucağıma alıp o boşluktan çıkardım. Yere uzatıp hızlı bir şekilde muayene ettim. Sağlam görünüyordu. Kırık kemiği yok gibiydi. Sol eliyle boynunu tutuyordu.

“Acıyor mu boynun?” dedim.

Canı yanmış ve korkmuş değil şaşırmış görünüyordu. Şokta gibiydi. Elini boynundan çekti. Parmaklarının arasında üç dört santimlik metal bir parça parıldadı. O anda boynundan oluk oluk kan fışkırmaya başladı.

Elimi uzatıp sıkıca bastırdım ama parmaklarımın arasından fışkırmaya devam eden kan duvarı boyamaya başlamıştı.

“Korkma, Berzan. İyileşeceksin.”

Boynuna bastırdığım elimi tuttu. Gözlerimin içine bakıyordu. Yaşlarla ıslanmış yeşil gözleri pırıl pırıl parlıyorlardı.

“Sıhhiye!” diye bağırdım avazım çıktığı kadar. Hangi noktadan bastırırsam bastırayım kan bir yolunu bulup fışkırmaya devam ediyordu.

Berzan elimi sıkı sıkı tutuyordu.

Eyüp bir adım geri çekilmiş başını önüne eğmişti.

Kendi kanıyla ıslanıp kıpkırmızı olan elimi tutmaya çalışıyordu Berzan. Dalga dalga fışkıran kan her seferinde daha az gelmeye başlamıştı. Berzan’ın eli de artık elimi sıkı tutamıyordu. Gözlerindeki o ışık solmaya başlamıştı. Bana çevirdiği bakışları sanki çok daha uzaklarda bir yerleri görmeye başlamış gibiydi. Dudakları morarmaya başladı. Alnında boncuk boncuk terler birikmeye başlamıştı.

Gözleri hala açıktı ama o pırıltı artık yoktu. Kan artık fışkırmıyor sadece süzülüyordu boynundaki yaradan. Yüzünün rengi soluyordu. Bir süre sonra eli elimden düşüverdi.

Sıhhiye eri çantasıyla geldiğinde Berzan artık yaşamıyordu.

Orada öylece kalakaldım.

Bir kaç dakika kalkmamı bekleyen Eyüp neden sonra elini omuzuma koydu.

“Gitmeliyiz. Çocuk öldü Ayhan.”

Dönüş yolunda başka bir olay yaşanmadı.

Bir çoğunuz 1986 yılını Arjantin’in o zamanki adıyla Batı Almanya’yı yenip dünya futbol şampiyonu olduğu, Rusya’da Çernobil nükleer santralinde patlama olduğu veya İstanbul’da Neve Şalom sinagogunun bombalanıp 21 musevinin öldüğü yıl olarak hatırlar.

Ben ise 8 askerimizin ve Eskişehir’li Ali’nin şehit oldukları, Berzan’ın da çocuk öldüğü yıl olarak hatırlayacağım.

 

Devam edecek …

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR- Bölüm XI

 

time

 

 

Uyandığımda hemen saate baktım. Altıyı on geçiyordu. Serin ve rüzgarlı gecede pencereyi açık bırakmam tüm o yorgunluğun üstüne kaslarıma pek de iyi gelmemişti. Boyun ve sırt kaslarım kaskatı olmuşlardı.

Pencereden dışarı uzanıp bahçeyi ve kızımla torunumun kaldığı odanın penceresini kolaçan ettim. Dikkat çeken bir şey yoktu. Kahyanın kulübesinin kapısı aralıktı. Gece kapalı olduğunu hatırlıyordum.

Tabancayı ceketimin altındaki kılıfa yerleştirip çantamı topladım. Koridora çıkınca aşağıya inmeden evvel kızımın odasını kontrol etmeye karar verdim. Kapıyı çok yavaş ve sessiz açmaya çalıştım. Araladığım kapıdan baktığımda ikisi de uyuyorlardı. Elif elleriyle annesinin boynuna sarılmış yatarken ayaklarını yatağın öbür tarafına kadar uzatmıştı. Hülya’nın yüzü kendine sıkı sıkı sarılan kızına dönüktü.

Merdivenlerde sessiz olmaya çalıştım ama son bir kaç basamağı inerken mutfaktan gelen kahve kokusunu alınca Eyüp’ün zaten uyanmış olduğunu anladım. Salonun öbür ucundan seslendi.

“Uyandın mı?”

“Evet. Çok ihtiyacım varmış gerçekten. Kendime geldim biraz.”

“Sevindim. O zaman erken bir kahvaltı yapabiliriz.”

Aşağıya indiğimde kahve kokusundan başka sıcak ekmek kokusu da alınca şaşırdım.

“Ekmek bu saatte nereden geldi?”

“Ben evdeyken kahya saat beş gibi fırına gider. Ne demişler. Erken kalkan çok yol alır.”

Mutfağa geçtiğimde Eyüp’de yanıma geldi. Ben hemen tezgahın üstünde asılı olan tavalardan birini alıp dolaptan altı yumurta çıkarıp kırdım. Eyüp’de dün aldığı domateslerden yıkayıp bir tabağa doğramaya başladı. Bir kaseye de biraz zeytin koydu. Omletleri geniş birer tabağa paylaştırdım. Büyükçe bir tepsiye yerleştirdiğimiz yiyecekler ve kahvelerimizi alıp salondaki masaya geçtik.

Eyüp televizyonu açmış bir haber kanalı seçmişti. Spiker konuşurken alttan da altyazılar kayıyordu. Dolar kurları, borsa endeksi ve haber başlıkları. Televizyonun sesi kısıktı.

Bir yandan kahvaltı yaparken diğer yandan televizyonu takip ediyordum. Son otuz saatte yaşadıklarımdan sonra gördüklerim sanki başka bir dünyaya ait gibi geliyordu. Hepsi yapay ve kurgu hissi veriyordu ekranda olup bitenlerin.

“Bir süre burada kalmanız sanırım en iyisi,” dedi Eyüp.

Gözümü ekrandan ayırıp ona baktım. Omletini bitirmiş kahvesini yudumluyordu.

“Bilgisayarın ve internet bağlantın olduğunu sanıyorum.”

“Tabii var. Çalışma masam yukarıdaki odamda ama sana burada kullanabilmen için bir laptop bilgisayar verebilirim.”

“İyi olur. Bazı şeyleri araştırmam lazım.”

“Kızın işe gidemeyecek bir süre. İstanbul’u arayıp rapor ya da izin işini ayarlamamı ister misin?”

“İyi olur. Çok iyi olur…”

Gözüm ekrana takılmıştı yeniden. Sunucu kadın her zamankinden daha heyecanlı bir ifadeyle konuşmaya başlamıştı. Alt yazıda flaş haber diyordu. Benim ekrana kilitlendiğimi gören Eyüp’de o tarafa döndü. Bu arada elindeki kumandadan sesi biraz daha açtı. Artık haber sunucusunu duyabiliyordum.

Şimdi dün akşam Çamlıca’da yaşanan dehşet anlarını ekranlarınıza getiriyoruz sayın seyirciler. Tüm mahalleliyi korkutan yangın söndürüldükten sonra itfaiyeciler neredeyse tamamen yanan iki katlı binadan adının Zeynep Korkmaz olduğunu öğrendiğimiz yaşlı bir kadın cesedi çıkardılar. İlk belirlemelere göre kadın yanarak değil silahla vurularak ölmüş.

Görüntülerdeki evi tanımam hiç zor olmamıştı. Kamera kapkara dumanların yükseldiği binadan dönerek itfaiye aracı ve bir çoğunu tanıdığım komşulara doğru yöneldi. İnsanlar şaşkın ve korku içindeydiler. Zeynep hanımın kızı ve damadını gördüm. Kadın çığlıklar atarak ağlarken adam her an düşecek gibi duran karısının koluna girmiş ambulansın yanında polis memurlarıyla konuşuyordu.

Eyüp’le birbirimize baktık. İkimiz de nefeslerimizi tutmuş, dişlerimiz sıkılı vaziyette izliyorduk olan biteni.

Sunucu olayları anlatmaya devam ediyordu. Görüntüler değişti. Bu kez benim evim ve arabamı park ettiğim kaldırım ekrana geldi. Binanın önü polis kordonuna alınmıştı. Arabamın yanında siyah kıyafetli bir adam yatıyordu. Üzerinde hücum yeleği yoktu ve kameralar yüzünü göstermiyordu ama bunun evime ilk saldıran sarışın adam olduğunu hemen anlamıştım. Arabamın bagaj kapağı açıktı ve çevrede olay yeri inceleme ekibinden özel kıyafetli ve eldivenli bir kaç memur dolaşıyordu. Ellerinde şeffaf plastik çantalar vardı.

Çamlıca’da yanan evde yaşayan ve şu anda kendilerinden haber alınamayan Hülya Demir ve dört yaşındaki kızının kaçırıldığı düşünülüyor. Hülya Demir’in babası emekli baş komiser Ayhan Demir şu anda şüpheli olarak aranıyor. Ayhan Demir’in evinde yapılan aramada yaklaşık yüzelli bin lira değerinde Amerikan Doları ve Euro bulundu. Arabasının bagajında ise yaklaşık beş yüz gram toz esrar, ruhsatsız bir tabanca ve çok sayıda mermi bulundu. Evin önünde ölü olarak bulunan ve yukarıdan bahçeye atıldığı düşünülen adamın üzerinde kimliğini belirleyecek hiç bir ipucu bulunamadı.

Eyüp kahve fincanını masaya öyle sert vurdu ki nasıl kırılmadığına şaşırdım. Elimdeki çay kaşığını sıkıp eğdiğimi farkedince yavaşça masaya bıraktım.

“Bagajda kızımın saçı ve kanı da bulunur bu gidişle.”

“Olabilir. Bu adamlar gerçekten belalı çıktı. Ne idüğü belirsiz bir grup intikamcıdan kaçarak, saklanarak kurtulabilirsin belki ama şimdi bütün emniyet güçleri senin peşine düşecekler. Acilen başka bir plan yapmamız lazım.”

Haklıydı. Kaçıp saklanmak bu işi çözmeyecekti anlaşılan ama işin içine medya ve emniyetin bu şekilde girmesiyle hareket özgürlüğüm iyiden iyiye azalmıştı. Televizyonun karşısında felç olmuş gibi duruyordum. Ne yapacağımı bilemez bir haldeydim ki Hülya’nın sesinin duydum.

“Elif için kahvaltı hazırlamam mümkün mü?”

Merdivenin başında duruyordu ve az önceki haberi görüp görmediğini bilmiyordum. Eyüp hemen atıldı ve Hülya’nın yanına gidip onu mutfağa götürdü.

Şimdi ekranda olay mahalli görüntüleri değil düşünceli bir ifadeyle konuşan haber sunucusu vardı. Ekranın sağ altında ise polis kimliğimden tarandığı belli olan bir fotoğrafım duruyordu. Ünlü olmuştum. Sunucu benim gibi görevinde başarılı ve örnek gösterilen bir emekli komiserin nasıl böyle bir şey yapabileceğini soruyor ve komşularımın ifadelerinden bahsediyordu. Dört yıldır kızımın benimle konuşmadığı ve torunumla görüştürmediğini öğrenmişlerdi. Eşimin ve damadımın bir hırsızlık olayında vurularak öldükleri günden beri beni çok fazla görmemişler ama böyle bir şey yapmama çok şaşırmışlar. İnanamamışlar. Televizyonu kapattım.

Bu arada Elif merdivenlerin başında belirdi.

“Bahçeye çıkabilir miyim?”

Benimle konuştuğu nadir anlardan biriydi.

“Tabii canım. Tabii çıkabilirsin ama sakın fazla uzaklaşma.”

Bunu söylerken ben de yanına gittim ve o bahçede oynarken seyretmeye başladım. Elinde bez bebeği ile ürkek bir şekilde dolaşıyordu bahçede. O anda en çok istediğim şey ona korkacak bir şey olmadığını söylemek, cesaret vermekti ama bunu yapamıyordum. O cesareti önce kendim toplamalıydım. Hem de kaybedecek bir şeyim olmadığı için değil tersine en değerli varlıklarım tehlikede oldukları için cesur olmayı tekrar öğrenmeliydim.

 

 

Devam edecek …

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm X

 

Beautiful Panorama

 

 

 

Eyüp dışarıda sigarasını içip geri döndüğünde Elif annesinin yanında uyuya kalmıştı bile. Saat daha dokuz bile olmamıştı ama yaşananlardan sonra hepimizin iyi bir uykuya çok ihtiyacı vardı.

“Yukarıda size uygun bir oda var,” dedi Eyüp.

Hülya çantadan çıkardığı ince bir örtüyle örttüğü Elif’i kucağına aldı ve üst kata doğru Eyüp’ü takip etti. Çocuğu yatırdıktan sonra dönüp çantalarını da alıp odasına çıktı. Aşağıda Eyüp ile yalnız kalmıştık.

“Çay ister misin? Yeni demledim.”

“Gel beraber alalım. Yatmadan önce yapacağımız şeyler var. Onları da konuşuruz.”

Çaylarımızı alıp tekrar salona döndüğümüzde karşılıklı koltuklara oturup çayımızı içmeye başladık. Bir ara Eyüp kalkıp salonun bahçeye açılan kapılarını araladı. Serin nisan akşamında, uçuşan tüllerin arasından içeriye yağmurda ıslanmış toprak ve çamların kokusu geliyordu.

“Seksen altıydı değil mi?”

Bir an neden bahsettiğini anlayamadım ama sonra hemen tanıştığımız yılı söylediğini farkettim.

“Evet seksen altı. Yirmi sekiz yıl olmuş. Diyarbakır, Lice, Ergani, Şemdinli, Erbil, Dohuk, Süleymaniye vesaire vesaire.”

“Ha ha… Hepsini de hatırlıyorsun.”

“Unutmak istemediğimden değil.”

“Remzi’ye de hep söylerim… Bizimle devam etmeliydin.”

“Evet. Etrafıma bakınca görüyorum ki keyfin yerinde. Remzi de böyle refah içinde mi?”

“Buraya çok sık gelemiyorum. Bize tatil yok. Hem devlete yaptığımız hizmetleri düşünürsen bunlar ne ki?”

“Emekliliğinde rahat edersin. Sahi emeklilik var mı sizde?”

Cevap vermek yerine gülümsedi.

“Peki sen neden bilgisayar mühendisliğini bitirip polisliğe başvurdun? Pardon yanlış söyledim… Kontrol ve bilgisayar mühendisliği. Senin zamanında adı buydu değil mi? Yeteneklisin ama hep boşa harcıyorsun yeteneklerini.”

“İyi nişancı olma yeteneğini harcamayıp nerede kullanabilirdim? Kimin neye hizmet ettiğini hatırlayamadığı o bataklıkta mı?”

“Şehirde çok mu işe yaradın? Dokunabildin mi uyuşturucu baronlarına? Sizin çevik kuvvetin karşı kaldırımında yediden yetmişe kadın erkek her karşılaştığın kişi uyuşturucu satmıyor mu? Ezildin gittin. Kendini de kurtaramadın.”

Doğru söylediğinden değil de bu tartışmanın anlamsızlığından dolayı sustum. Eyüp de biraz ileri gittiğini düşünmüş olmalıydı ki başını öne eğdi.

“Kusura bakma, çok gerginim. Ezildin derken öyle demek istemedim,” dedi.

“Aslında bir bakıma haklısın Eyüp. Gerçekten bu düzen hepimizi eziyor. Sen çalıştığın bölgede hakim olan güçlerle başa çıkabiliyor musun? Dişlinin çarklarının dönmesini kolaylaştırmaktan başka işe yaramazsan yağdanlıktan farkın kalmaz ama araya girip durdurmaya kalkarsan da seni kırıp geçer sistem ve yerine başka bir dişli yerleştiriverirler.”

Az önceki ciddi ifadesi bir anda tekrar gülümsemeye döndü. Sıktığı dişleri görünüyordu. Eğilip elindeki bardağı sehpaya bıraktı.

“O zaman birbirimize söyleyecek bir şeyimiz yok bu konuda,” derken sesi her zamankinden biraz daha kısıktı.

“Belki de. Belki de var. Kendimize soracaklarımız var belki. Durumu kabullenmekle onun gönüllü bir parçası haline gelmek arasındaki farkı sorabiliriz. Bu pislikten çıkar sağlamaya başlayıp başlamadığımızı sorabiliriz kendimize.”

Eyüp arkasına yaslanıp derin bir nefes aldı ve parmağıyla yukarıyı işaret etti. O anda kendimi kaptırıp sesimi yükselttiğimi farkettim.

“Şu anda bizi bulmaları mümkün değil. Bu gece iyice bir dinlenip yarın ne yapabileceğimize bir bakarız. Yukarıda senin için de bir yatak odası var. Tabii önce bagajdan her ihtimale karşı tabancanı al. Benim odamda silahım var.”

“Aslında iyi olur. Sinirlerimiz çok gergin. Birbirimizi kırmak yerine enerjimizi düşmanlarımıza saklamamız lazım.”

Arabanın anahtarını alıp dışarı çıktığımda daha önce Eyüp’le konuşurken gördüğüm kahya, bahçenin çevresinde dolaşıyordu. Etrafı kolaçan eder gibi bir hali vardı. Koyu renk giysileri yüzünden bastıran karanlıkta neredeyse göremeyecektim adamı. Silahı alıp şarjörleri kontrol ettikten sonra içeriye döndüm.

“Kahya güvenilir bir adam mı?”

“Kesinlikle öyle. Şüphen olmasın. Güvenlik soruşturması yapmadan işe alacağıma inanır mısın?”

“Haklısın,” dedim. Gerçekten de Eyüp işini sağlama alan bir adamdı. Onun kadar tehlike içinde yaşayan bir adamın bu yaşa gelebilmesi de bunu isbat ediyordu.

Yukarıya çıktığımızda koridorda üç tane kapı olduğunu gördüm. Solda iki, sağda ise bir kapı vardı. Sağdaki büyük olan odanın Eyüp’ün odası diğer ikisinin de misafirler için olduğunu tahmin ettim. Koridorun sonunda tahta bir kaplama vardı ama binanın alt katına göre bu kat küçüktü. Binanın dışarıdan görünen mimarisinde böyle bir daralma yoktu.

“Burası aşağı kattan küçük. Tahtanın arkasında ne var?”

“Her zamanki gibi dikkatlisin Ayhan. Orası tadilatta. Fazla vakit ayıramıyorum. Uzadıkça uzuyor.Fırsat bulursam daha geniş bir kütüphane ve bilgisayar odası yaptıracağım.”

Kızımla torunumun yattıkları odanın yanındaki oda benimdi. Eyüp’e iyi geceler dileyip odama çekildim. Silahı bir kez daha kontrol edip yatağın yanındaki komodinin üstüne koyduktan sonra pencereye yöneldim. Buradan bakınca kahyanın kaldığı kulübe de görünüyordu. Silahı almak için dışarı çıktığımda ışıkları yanan kulübe şu anda karanlıktı.

Pencereden dışarıya başımı uzatarak yan odanın penceresine de baktım. Etrafta binaya tırmanılabilecek kadar yakında bir ağaç yoktu. Aşağı kat pencerelerinde tırmanmayı kolaylaştıracak demirler olmadığından binaya girmek isteyen aşağıdaki kapılardan veya aşağıdaki pencerelerden birini kullanmak zorundaydı.

Odada yatağın dışında küçük bir masa ve koltuk vardı. Koltuğu pencerenin yanına çekip oturdum. Silahım da kucağımdaydı. Böylelikle dışarıyı da görebilecektim odanın kapısını da. Uzunca bir süre hafif aralık bıraktığım camdan yıldızları seyredip rüzgarın ağaçların yaprakları arasında dolaşırken çıkardığı sesleri dinledim. Saate son baktığımda geceyarısını on geçiyordu. Kaba bir hesapla yirmi saattir uyumuyordum. Bir süre sonra uyuya kalmış olmalıyım.

 

Devam edecek …

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm IX

oil-gas-commercial gasoline pumpx

 

Arka bahçedeki oyun parkı küçük ve bakımlıydı. Plastik bir kaydırak, tahtadan bir tahterevalli, iki tane salıncak ve çocukların üzerinde asılarak ilerleyebilecekleri bir dizi barfiks. Tüm aletler daha dün alınmış gibiydiler.

Elif bahçede altı yedi yaşlarında bir kızla konuşuyordu. Kızın başında pembe bir bere vardı. Bizden başka hiç müşteri olmadığına göre mekan sahibinin veya çalışanlardan birinin kızı olmalıydı.

Ben bahçedeki çocukları izlerken Eyüp ise ağzı açık bir halde bana bakıyordu. Duyduklarına inanamadığı belliydi.

“Şaka mı yapıyorsun? Adamı hırsızlar vurdu diye biliyorum.”

“Hayır ben vurdum. Kafasından ve tek kurşunla. Rapora hırsızlar vurdu diye yazdık.”

Konuşurken Elif’i izlemeye devam ediyordum. Pembe bereli kızla beraber salıncaklara doğru gidiyorlardı.

“Peki neden yaptın bunu?”

“Orası uzun hikaye Eyüp. Beni sorguya çekmiyorsun herhalde. Başımız yeterince dertte zaten.”

“Ben… Ben sadece kızını çok sevdiğini biliyorum. Konuşmamanıza çok şaşırdım… Üzüldüm.”

“Boşver sonra konuşuruz bunları. Tabii eğer bu badireyi atlatabilirsek.”

Elif salıncaklardan birine oturmuştu. Hala çok ürkekti. Pembe bereli kız onu hafifçe sallıyordu. Sallanırken başını kaldırıp etrafa bakmıyor sadece yere bakıyordu.

Eyüp ağzını masadan aldığı bir peçeteyle silip tabağını sessizce itti ve tekrar bana döndü.

“Elimizde bu kadar az bilgi varken ne yapabiliriz bilemiyorum.”

“Yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Bu gece dinlenip yarına kadar Remzi’nin bir şeyler öğrenmiş olması için dua edeceğiz.”

“Ben de küçük bir araştırma yaparım. Sen sizinkileri toparlarken ben benzin alayım.”

Elif hala oyun parkındaydı ama biraz daha rahat hareket etmeye başlamıştı. Kaydıraktan kayarken gülümsediğini görebiliyordum. Hülya oturduğu yerden çocukların oynamasını izliyordu.

Otuzlu yaşlarında sarışın, güleryüzlü bir kadın masaları temizlemeye başladı. Teşekkür ettim ve kalktım. Elif’in keyfini bozmak istemiyordum ama fazla oyalanmamalıydık. Hülya’ya seslendim.

“Gitmeliyiz, Hülya. Elif’i çağırır mısın?”

Hülya sanki beni duymamış gibiydi ama yavaşça oturduğu yerden kalkıp bahçeye doğru yöneldi. Elif’in yanına gidip ona bir şeyler söyledi. Elif annesinin elinden tutup dönerken pembe bereli kıza el salladı. Kız da ona el salladı. Bir gün içinde yaşadığımız onca korkunç şeyden sonra bu köy, bu restoran ve bu insanlar dünyada güzel şeylerin de olduğunu hatırlatan bir ada gibiydi.

Benzin pompası kasanın olduğu yerden görülebiliyordu. Eyüp arabanın yanında telefonu kulağında bir ileri bir geri yürüyerek konuşuyordu. Bu mesafeden ne konuştuğunu anlamam mümkün değildi. Bir ara içeriye doğru baktı ve benimle göz göze gelince sol elini havaya kaldırıp çevirerek toparlanalım işareti yaptı.

Dışarı çıktığımızda Eyüp benzin işini halletmiş ve arabayı kapının hemen önüne çekmişti. Market kısmından aldıklarını bagaja yerleştiriyordu. Araca bindikten sonra Eyüp’ün evine varana kadar hiç birimiz tek kelime konuşmadık.

 

 

creek bridge

 

 

Ev köyden ve diğer çiftliklerden uzakta bir tepe üzerindeydi. Bir villaya göre çok büyük ama bir çiftlik için küçük sayılabilecek bir bahçesi vardı. Evin girişindeki küçük bir açıklık dışında etraf, kestane, ıhlamur, kızılağaç ve ismini bilmediğim daha bir çok türde ağaçla kaplıydı. Kapının hemen yanında bir dizi yeni kesilmiş odun yığılıydı. Odunların kesildiği kütüğün yanında bir balta duruyordu.

Eyüp arabayı park ettikten sonra önce bize kapıyı açtı. Biz içeriye girerken o da bagajdaki poşetleri aldı.

“Keyfinize bakın. Evin temiz olması lazım. Dün temizlik günüydü.”

İçerisi şehirden böylesine uzak bir evden beklemeyeceğiniz kadar konforlu ve temizdi. Girişteki dar koridor tamamen ahşap kaplıydı. Salonda koyu kahverengi büyük deri koltuklar vardı. Koltuklardan birinin yanında abajuru etaminli eski tarz pirinç bir okuma lambası vardı. Tavanda ise yine pirinç ve kesme camdan yapılmış Osmanlı tarzı bir avize asılıydı. Yerde kırmızı siyah renklerin hakim olduğu bir İran halısı seriliydi. Salon, üç metre genişliğinde bir cam kapıyla arka bahçeye açılıyordu. Kapının karşısındaki duvarda büyük bir şömine vardı. Şöminenin yanındaki bar ve onun da yanında amerikan kavağından yapılmış sekiz kişilik bir yemek masası doğal ve eski dekoru tamamlıyordu. Koltukların karşısındaki büyük ekranlı bir televizyon ve çok modern ses sistemini görmeseniz burayı teknolojinin uğramadığı çok eski yıllardan kalma bir dağ evi sanabilirdiniz.

Hülya, Elif’i yanına alarak koltuklardan birine oturdu. Ben Eyüp’e yardım etmek için kapıya yöneldim. Alışveriş çantaları holdeydi. Dışarı çıktığımda Eyüp’ün bahçedeki kulübenin önünde birisiyle konuştuğunu gördüm. Adam evin bakıcısı olmalıydı. Bir şey söylemeden içeriye döndüm.

Girişte sol tarafta mutfak vardı. Poşetleri alıp oraya geçtim. Bir kaç kutu süt almıştı Eyüp. Sütleri, tereyağını, meyve ve sebzeleri buzdolabına koydum. Etleri bu akşam pişiremeyeceğimiz için buzluğa yerleştirdim. Fıstık ezmesi, çikolatalı fındık ezmesi ve reçelleri mutfak masasının üzerine bıraktım. Ekmeği de ekmek kutusuna yerleştirdikten sonra çaydanlığın altını yaktım. Elif için bir bardak meyve suyu doldurdum. Bu tür işlerle uğraşmak rahatlatıcıydı.

Ben salona girerken Eyüp’de geldi. Elif’e meyve suyunu uzattım. Bakışlarını benden kaçırıyordu. Annesine baktı. Hülya başını olur anlamında sallayınca aldı meyve suyunu. Hala bana değil yere bakıyordu. Hafifçe başını okşadım.

Çantamın hala sırtımda asılı olduğunu farkedince çıkarıp sandalyenin kenarına astım. İçinden defter ve kalemimi çıkarıp masanın üzerine koydum. Eyüp salonun girişinde durmuş bana bakıyordu. Düşüncelerimi toplamak için kağıt kaleme başvurduğumu bilirdi.

Ben o ana kadar öğrendiklerimizi not almaya başlarken Eyüp de televizyonu açtı.

“Küçük hanım ne izlemek ister acaba?” diye sordu Elif’e.

Elif yine annesine yanaşıp onun çenesini tutup yüzünü kendine doğru çevirdi. Hülya bir yandan gülümserken bir yandan da hafifçe kaşlarını çattı.

“Çizgi filmleri sever o amcası.”

“Pekala… Bakalım neler varmış kanallarda. Ah. İşte bu güzel. Şirinler varmış burada. Sever misin Şirinler’i?”

Elif bu kez Eyüp’e doğru döndü. Bakışlarını yerden kaldırmadan başını evet anlamında aşağı yukarı salladı.

“Tamam o zaman.”

Eyüp’de masaya gelip bizimkilere sırtı dönük şekilde yanıma oturdu. O kadar iri cüsseliydi ki Hülya ve Elif ile aramda bir duvar gibi duruyordu.

“Bekri Hamdi diye birini duymuş muydun?”

“Bekri Hamid,” diye düzeltti adamın ismini. “Evet duydum tabii. Çok acımasız ve güçlü bir kaçakçılık baronudur.”

“İstanbul’a gönderdiği adamı çevresine kalabalık bir ekip toplamış. Çok para harcıyormuş. Bu olaylarla bir ilgisi olabilir mi sence?”

“Olabilir de Ayhan seninle ne ilgisi var bu kaçakçının? Sen son yıllarda aktif bir operasyona bile katılmadın ki? Adamın sorduklarını duydun. Bu işte bir yanlışlık var.”

“Bağlantıyı kurmak bize düşüyor.”

“Bağlantı falan yok. Saçma sapan bir iş bu.” Sesini yükseltmeye başlamıştı. Sinirlerinin bozulmasını anlıyordum ama fazla sert tepki vermeye başlamıştı.

“Sakin ol Eyüp. Yanlış kurulmuş ve saçma da olsa o bağlantıyı biz bulmalıyız. Tehlikede olan benim ailem.”

“Bakacağız Ayhan. Bakacağız. Ben bir sigara içmeye kapının önüne çıkacağım.”

Eyüp sigarasını içmeye çıktığında ben de mutfağa geçip çayı demledim. Mutfak penceresinden Eyüp’ün odunların kesildiği kütüğün üzerine oturup sigarasını yaktığını gördüm. Bir yandan sigarasını içerken diğer yandan, gelen bir mesajı okur gibi telefonunun ekranına bakıyordu.

Aslında Eyüp haklıydı. Mantıklı bir bağlantı kuramazsak nasıl anlayacaktık olup biteni? En güzeli bir yanlışlık varsa da ortaya çıkıp sular duruluncaya kadar ortadan kaybolmaktı . Bu durum sadece Hülya için zor olacaktı. İşe gidemeyecekti. Elif henüz okula başlamamıştı. Derslerinden geri kalması söz konusu değildi. Beni ise zaten arayan soran olmazdı.

Kendime büyükçe bir porselen fincanda, Hülya’ya ise ince belli bir cam bardakta çay doldurduktan sonra salona döndüm. Hülya çayını şekersiz içerdi. Bardağını koltuğun yanındaki sehpaya koydum. Elif annesinin yanına uzanmış uykulu gözlerle televizyon seyrediyordu. Ben de tekrar masaya geçip çayımı yudumlamaya başladım. Anlaşılan bu olanları çözebilmek için geçmişimi bir kez daha gözden geçirmem gerekecekti.

Devam edecek …

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş