Kategori Arşivleri: Genel

KAR – Bölüm XV

kar kaplı arabalar

 

 

İnsanın geçmişi içinden istediği kısmı alıp geri kalanı bırakabileceği bir şey değil. Ya tümüyle yüzleşip kabullenirsiniz ya da tümünü reddedersiniz. Üç ay önce, emekli olduğum günün gecesinde ne geçirdiğim ağır kalp krizi ne de baygın halde karların altında kaldığım saatler öldürememişti beni. Oysa o gece kaçtığım şey ölüm değildi.

O gece, yıllarımın geçtiği emniyet binasından çıkarken “hayat böyle işte,” diye düşünmüştüm. Tüm o kalabalık ve gürültüden sonra bir anda tek başınıza kalıveriyorsunuz. Önce insanlar birer birer yanınızdan uzaklaşıyorlar ve sonra artık siz de gitme zamanınızın geldiğini anlıyorsunuz.

Binadan çıkar çıkmaz karla örtülü bahçenin sessizliği beni karşılamıştı. Kulaklarımda hala içerideki seslerin uğultusu olsa bile kendi ayak seslerimi duyabiliyordum artık.

Daha önce binlerce defa geçtiğim yolda neredeyse gözlerim kapalı yürüyordum. Böylesine sıkıcı bir günün bittiğine işaret ettiği için karanlığın bastırmasından memnundum. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen günlerden birisiydi. Sırtımı sıvazlayan eller, bir çoğunu neredeyse ilk kez gördüğüm gülümseyen yüzler, elimi acıtacak kadar uzayan el sıkışmaları, yeni emniyet müdürünün sıkıcı konuşması ve sayamadığım kadar çok çay ve bayat kurabiye.

Emniyet müdürlüğünün otoparkı sabah geldiğimde neredeyse bomboştu ama ben yine de binaya en uzak köşeye park etmiştim arabamı. Tam kapıyı açıp arabaya binmek üzereyken, birisinin arkamdan telaşlı bir şekilde seslendiğini duyup döndüm.

“Amirim, plaketinizi unuttunuz!”

Ne kadar da tez canlı oluyordu bu gençler. Adını hatırlamaya çalıştım bir an. Müdürlüğe geleli henüz bir kaç ay olan epeyce şişman bir memurdu.

“Teşekkür ederim Mesut. Biraz dalgınım da bugün.”

“Olacak o kadar efendim. Dile kolay neredeyse otuz yıl,” derken az önceki koşturmanın etkisiyle nefes nefeseydi.

Plaketi alırken elimdeki çiçek buketini uzattım. Yusyuvarlak pembe yüzünde şaşkın bir ifade belirdi.

“Sen yeni evlenmemiş miydin?” diye sordum.

Evet dercesine başını salladı. Buketi eline tutuşturdum.

“Al bakalım. Eve giderken eşine götürürsün.”

“Ama efendim… Sizin için… Arkadaşlarınız…” Yanakları kızarmıştı. Sebepsiz yere mahçup olmuştu.

Elimle şöyle bir önemli değil işareti yaptım.

“Üzülme, ben üzerindeki kartı aldım. Eminim eşin çiçeklere benden iyi bakar.”

Torpido gözünden tornavidayı alıp kırık düğmeyi çevirmeme rağmen arabanın kaloriferi bir türlü çalışmıyordu. Sanki soğuktan etkilenmiş gibi arada bir öksüren yaşlı motorun ısısı arabanın içine girmemekte direnirken, pistonların homurtu ve tangırtıları ve lastiklerin karda ilerlerken çıkardığı gıcırtı kendi düşüncelerimi duymamı bile zorlaştıracak kadar kuvvetliydi. Bu arada akşam erken saatlerde başlayan kar da hızını arttırmaya başlamıştı. Geçtiğim sokaklarda lambalar ortalığı aydınlatmaktan çok kuytu köşelerdeki karanlığı daha da belirginleştiriyorlardı. Sokak lambalarındaki sodyum ışıklarının etkisiyle şehre sarı bir kar yağıyordu.

Yanımdaki koltuğa koyduğum plakete gözüm kaydı bir an.

Sayın Ayhan Demir, göreviniz süresince Emniyet Teşkilatına verdiğiniz değerli hizmetlerden dolayı teşekkür eder, size ve ailenize emeklilik hayatınızda mutluluklar dileriz.

Eve dönmeyip öylece dolaştığımı farkettiğimde saate baktım. Neredeyse sekiz buçuk olmuştu. Akşamın erken saatlerinde midemde hafif bir yanma gibi başlayan şey yerini giderek şiddetlenen bir göğüs ağrısına bırakmıştı. Cebimden bir hap çıkarıp çiğnedim.

Akşam yemeği yememiştim. Tüm o çay ve kurabiyelerin acısı böyle çıkıyordu herhalde. Soğuktan uyuşmaya başlayan ellerimi ovuşturarak ısıtmaya çalışırken gözüm dikiz aynasına takıldı bir an. Bu denli buruşmuş ve sararmış bir yüz çiğnediğim hapın ne kadar etkisiz kaldığının isbatı gibiydi. Ellerimi ısıtmak için bu kez nefesimi kullanmayı denediysem de başarılı olamadım. Sıcak nefesin etkisi çok kısa sürüyor ve soğuk hava nemlenmiş deriyi hemen yeniden ısırmaya başlıyordu.

İlk bakışta amaçsız görünen bu yolculuğun beni nereye getirdiğini farkettiğimde arabayı kenara çektim. Bu sokağa gelmeyeli neredeyse dört yıl olmuştu.

Arabanın camları tamamen buğuyla kaplıydı. Silecekleri de kapattığım için kar camları hızla örttü ve artık dışarıyı göremez hale geldim. Hafif bir uğultu dışında neredeyse hiç bir ses duyamıyordum. Tüm dünyadan soyutlanmış karbeyazı bir kozada gibiydim. Huzuru bulamamış olsam da çok uzun süredir sükunete en çok yaklaştığım andı bu. Orada öylece kalıp her şeyi unutmak o kadar çekici geliyordu ki. Bir süre oturup sessizliği dinledim.

Buraya neden geldiğimi düşünüp harekete geçmeye karar verdiğimde kar kalınlığı o kadar artmıştı ki arabanın kapısını açarken zorlandım. Arabadan çıkınca kapıyı kapatmadan önce biriken kar öbeğini ayağımla dağıttım. Bu arada içimden söyleyeceklerimi prova ediyordum.

“Elif’i görebilir miyim? İçeri girmeme gerek yok. Torunumu kapıya getirseniz yeter.”

Dondurucu rüzgarın etkisiyle iyiden iyiye uyuşmaya başlayan ellerimi pardösümün ceplerine sokup yakındaki bir bakkal dükkanına yöneldim.

Bakkalı tanıyamadım ama bu muhitte dükkanların yaşam süreleri bu kadar kısalmışken buna hiç de şaşırmadım doğrusu. Adam paranın üstünü verirken gözlerini televizyondaki diziden neredeyse hiç ayırmamıştı.

Alışverişimi bitirip çıktım. Yüzüme acımasızca çarpan karın etkisinden korunmak için yakamı kaldırıp başımı öne eğerek yürümeye başladım. Adımlarım beni yılların alışkanlığıyla yönlendiriyordu. Henüz bir kaç adım atmıştım ki sol tarafımdan gelen bir patlama sesiyle irkildim. Elim gayri ihtiyari artık belimde olmayan silaha gitti. Yanımdaki ağacın arkasına geçip sesin geldiği yere bakınca, gürültünün sebebi olan kedinin, devirdiği çöp kutusu kapağından bir sıçrayışta kaçarak yakındaki bir arabanın altına sığındığını gördüm.

Kalbim hala deli gibi çarparken kendi kendime gülmeye başladım. Bu ani ses sayesinde geçmişteki düşüncelerimden sıyrılınca cebimdeki çikolataları ne kadar sıkı tuttuğumu farketmiştim. Neredeyse eriyip ikiye ayrılacaklardı. Elimi gevşettim.

Hayatımın en güzel yıllarının başladığı, yaşandığı ve bittiği eve doğru yürürken bile, son dört yılın her gününde defalarca yaptığım gibi, geçmişi kafamda evirip çeviriyordum. Yaşananları değiştirmek mümkün olmasa bile olanlara bir anlam vermeye çalışıyordum belki de. Kaderin, önceden çizilmiş yol ayrımlarında kendi yaptığım tercihleri bıkmadan usanmadan sorguluyordum. Kızım dokuz yaşındayken onunla yaptığımız bir konuşma da bu sorguladığım anılardan biriydi.

Bir pazar sabahıydı. Kahvaltı yapıyorduk. Sorusu için annesinin evde olmadığı bir anı kollamıştı sanırım. Başını sofradan kaldırıp, annesinin de zaman zaman yaptığı gibi uzun siyah saçlarını eliyle şöyle bir kenara çekti.

Gözlerini gözlerimden ayırmadan, “Baba,” dedi, “kimseyi öldürdün mü?”

Bu beklenmedik soru karşısında nasıl şaşırdığımı hala hatırlıyorum ama kızım o kadar ciddiydi ki onu utandırmamak için doğal davranmaya çalıştım. Belli ki uzunca bir süredir kafasını kurcalayan bir konuyu açıyordu bana. O zamanlar meslekte on dört yılımı doldurmuştum. Başımızdan her geçen olay basına yansımasa da ailelerimiz arasında haberler çok hızlı yayılırdı. Karım ve kızım benim çok iyi bir nişancı olduğumu biliyorlardı. Pek sık yaşanmazdı ama bir çatışma çıktığında, ekip içinde suçluyu etkisiz hale getiren çoğu zaman ben olurdum.

“Hayır kızım. Kimseyi öldürmedim,” diye yanıtladım. “Gerekmedikçe silahımı kullanmadım bile.”

Söylediklerim doğruydu. Çoğu olayda silah kullanmaya gerek kalmazdı. Tehlikeli bir durum olduğunda veya şüpheli kaçıyorsa her zaman ölümcül olmayan bir atışla etkisiz hale getirmeyi seçerdim.

Kızım bana hala dikkatle bakmaya devam ediyordu. Cevabıma inanmış gibi görünüyordu ama bir sorusu daha vardı anlaşılan. Belki de gazetelerde veya televizyonda gördüklerinin etkisi altındaydı.

“Ama onlar kötü adamlar değiller mi?”

“Sanırım öyleydiler. Hemen hepsi kötü adamlardı,” dedim. Lafı nereye getireceğini az çok sezmiştim.

“Ölmediklerinde yine suç işlemezler mi? İnsanlara zarar vermezler mi?” diye sorarken yeniden kahvaltısıyla ilgilenirmiş gibi yapıp bakışlarını kaçırdı.

Cevap verirken kelimeleri özenle seçmeye çalıştığımı hatırlıyorum.

“Bunu bilemem,” dedim. “Kimin ölmeyi hakedecek kadar tehlikeli ve kötü olduğunu kim bilebilir?”

Bu konuşmanın üzerinden geçen onca zamana rağmen cevabımın bedelini ödemeye devam ediyordum.

Anılara dalmış yürürken eve de iyice yaklaşmıştım. Başımı kaldırıp iki katlı binaya baktığımda bir an nefesim kesilir gibi oldu. Karın oluşturduğu beyaz örtü, bahçedeki yıkık süs havuzu, boyası solmuş pencere pervazları ve sıvaları çatlamış duvarları kaplayıp binayı yıllar önceki haline taşımıştı.

İstanbul’a tayinim çıktığında, eşim Ayşe kızımıza hamileydi. Bu evi ilk kez gördüğü gün de İstanbul karlar altındaydı.

“Çok güzelmiş,” derken gülümseyişinden yayılan sıcaklıkla etrafımızdaki karlar eriyecekmiş gibi gelmişti bana.

Bahçe kapısının önünde durup gözlerimi kapattım. Bahçede karda oynayan küçük bir kız vardı. Bana bakıp gülümsedi. Havadaki koku bile yıllar öncesindekinden farksızdı. Kömür ve odun sobalarından çıkan dumanların bastıramadığı keskin bir kar kokusu. Derin bir nefes alıp gözlerimi tekrar açtığımda artık bahçede kimse yoktu.

Göğsümdeki ağrı yeniden artmaya başlamıştı. Öksürürken nefeslenmek için bahçe duvarına tutundum. Duvardaki derin sıyrığı görünce kızım Hülya’nın doğduğu gün geldi aklıma. O günlerde Ayşe’nin sık sık sancıları oluyordu. Doktorumuz doğumun yakın olduğunu söylemişti. Karakolun telefonu her çaldığında yüreğim ağzıma geliyordu. O gün telefonu cevaplayan arkadaşım çok kısa bir süre karşı tarafı dinledikten sonra hiç bir şey söylemeden ahizeyi bana uzatmıştı. Doğumun başladığı haberini almamla eve varmam arasında olanları hiç bir zaman hatırlayamamışımdır ama Ayşe’yi hastaneye götürmek için arabayı kapıya yanaştırayım derken duvara çarpmıştım ve o sıyrık hala oradaydı.

Bahçeden içeri adımımı attığımda bu kez geri dönüş olmadığını biliyordum. Daha önce sokağın girişine kadar defalarca gelsem de içeriye girmemiştim. Bu gece bir şeyler değişecekti. Tıpkı dört yıl önce hepimizin hayatının dönüşü olmayan bir yola girdiği o gece olduğu gibi.

 

 

Devam edecek…

 

Yorum yapın

Genel altında arşivlenmiş