Kategori Arşivleri: Kısa Roman

Birbirini takip eden bölümler halinde yayınlanacak roman ve kısa roman içeriğine bu bölümden ulaşabilirsiniz.

Lanet IV.Bölüm

insidetower1

 

 

Konukların gelir gelmez hastalarını görmek istemeleri, Radu’yu çok şaşırtmıştı. Doktor, Vlad’ın önce biraz dinlenmeleri ve bir şeyler yiyip içmeleri teklifini kibarca geri çevirip, Anton’u hemen görmek için ısrar etmişti. Böylesi bir havada, bunca yoldan sonra dinlenmeden işe koyulmak istemeleri inanılmazdı.

Oyuncağını kaybetmek istemeyen bir çocuk gibi çantasına sıkı sıkı sarılan doktor Polidori’nin, davranışları dışında görünümü de garipti doğrusu. Kısacık boyuna inat kolları ve bacakları o denli orantısız uzunlardı ki sanki pantolonunu göğsüne kadar çekmiş bir çocuk gibi görünüyordu. Dalgalı ve uzun siyah saçlarının arasında upuzun bir yüz uzanıyordu. Konuşmak için ağzını açtığında, çenesi göğsüne dokunacak gibi oluyordu. Uzun ince ve hafif köprülü olan burnunun üzerinde siyah demirden bir kancaya tutturulmuş bir çift cam duruyordu. Yeşile çalan bu kalın camların ardında, adamın kahverengi gözleri olduklarından çok daha küçük görünüyorlardı. Radu buna benzer bir şeyi daha önce sadece iki kez görmüştü. Prens Vlad ile beraber gittikleri Floransa’daki bir piskopos ve yine Pisa’daki bir doktorda ama ikisinde de bu camları kulaklarının arkasından geçerek bağlayan ipler varken Polidori’ninkiler adamın burnunun üzerine sıkıştırılmış olarak duruyordu. Kafasındaki siyah deri şapkanın  geniş kenarlarının üzerinden yağmur suları oluk oluk akıyordu.

Konuklarının eşyalarını Vlad’ın onlar için hazırlattığı odalarına gönderdikten sonra Anton’un güney kulesinin bodrum katındaki odasına doğru beraberce yürümeye başladılar. Şatonun, seçilmiş bir avuç görevliden başka kimsenin giremediği derin dehlizlerinde ilerlerlerken, Radu bir yandan da konukları daha iyi tanımaya çalışıyordu. Onun için önemli olan bu adama güvenip güvenemeyeceği idi ve o alışılmadık görünüşüne rağmen doktorda tedirgin edici bir yön görememişti. Yine de bir gözü hep adamın üzerinde olacaktı. Radu sadece dev gibi cüssesi ve büyük cesareti sayesinde baş muhafız olmamıştı. Tedbirli ve dikkatli olmayı iyi bilirdi.

Çok geçmeden Anton’un kaldığı odaya ulaştılar. Kapıyı açıp içeri girdiklerine Anton yatağındaydı. Yanında Magda isimli çok yaşlı bir şifacı kadın vardı. Şömineden yansıyan sıcak ışığa rağmen, delikanlının vücudu bir parşömen kadar beyaz görünüyordu. Yüzüstü uzanmıştı ve soğuk terlerle ıslanmış, çıplak sırtında simsiyah kanla dolu altı tane sülük vardı.

Polidori bu manzarayı görür görmez çantasını açıp kahverengi cam bir şişe çıkardı. Çantasını, asistanı olduğunu söylediği Mina isimli genç kadının eline tutuşturup, cebinden çıkardığı mendile bu şişedeki sıvıdan döktü ve mendili Anton’un sırtındaki sülüklerin üzerine bastırdı. Daha sonra yine çantasından çıkardığı cımbıza benzer bir aletle sülükleri birer birer sökerek kapağını açtığı bir şişeye koydu ve şişenin kapağını tekrar kapattı. Radu, doktorun bu telaşlı hareketlerini odasının tavanında gördüğü uzun bacaklı siyah örümceğin ağ örerkenki hallerine benzetti.

Mina ise bir yandan elinde ağzı açık olan çantayı tutarken bir yandan da olup bitenleri büyük bir dikkatle izliyordu. Sürekli kemirip durduğu alt dudağını neredeyse kanatmak üzereydi. Öne doğru eğilerek Anton’u daha iyi görmeye çalışırken, ister istemez, diğerlerinin görebilmelerini engelliyordu. Herkes yatağın çevresinde toplanınca, ışığın ulaşamadığı delikanlıyı görmekte zorlanmaya başladılar.

Radu şöminenin üzerindeki şamdanı alarak yaktı ve yatağın başına getirdi. Üç büyük mumun sağladığı ışıkta, sülüklerin söküldüğü yerlerde, altı kanayan ağız oluştuğunu gördüler.  Radu şamdanı yatağın kenarındaki rafa yerleştirdi.

“Bana yardım eder misiniz lütfen!” diye Radu’ya seslendi Polidori.

Radu, Vlad ile bir an göz göze gelip onun onayını da alınca doktorun talimatıyla Anton’un kollarından tuttu. Delikanlının nemli bilekleri Radu’nun avucundan kayıveriyordu. Anton’un cildi bir ölü kadar soğuk ve bir yılan derisi kadar kaygandı.

Polidori çantasından çıkardığı bir bıçakla kemerinden ince deri parçaları kıymaya başladı. Bunları kanayan yaraların üzerine dikkatlice serpti. Şöminedeki ateşin kenarlarından bir parça külü de bıçağıyla alıp yaraların üzerine döktü. Kanama yavaşlamıştı. Tüm bunlar olurken Anton neredeyse hiç kıpırdamamıştı ve küllerin yaralarına dokunduğu anda çıkardığı zorlukla duyulabilecek bir inleme dışında sessiz kalmıştı.

“Özür dilerim efendim ama neredeyse her hastalıkta kullanılan bu sülükler oğlunuz için çok sakıncalı. Lütfen telaşlı davranışımı mazur görün,” dedi Polidori.

Radu, Vlad’ın duruma hiç sinirlenmediğini görebiliyordu. Adam o ana dek oğlunun tedavisinde başarılı olamayan Magda’ya odadan çıkmasını işaret etti.

Polidori, gözünü hastasından ayırıp odayı incelemeye başladı.

“Bu oda ve tüm bodrum katı hiç güneş ışığı almıyor anladığım kadarıyla. Bu durumda havası nasıl bu kadar temiz? Duvarlarda neden hiç küf yok?”

Vlad doktorun sorusu üzerine eliyle duvarlarda tavanın hemen altında ve zeminin hemen üzerinde olan mazgalları göstererek, “burası için özel bir havalandırma sistemi yaptırdım,” dedi.

“Bu odaya yakın bir çalışma odası istiyorum efendim.”

Polidori’nin bu sorusu üzerine kısa bir sessizlik oldu. Radu da Vlad’ın nasıl bir cevap vereceğini çok merak ediyordu. On altı yıldır bu odanın bulunduğu bölümde kalmak bir yana buraya girebilen kişi sayısı bile beşi geçmemişti.  Gözlerini prense çevirdi.

Vlad derin bir nefes aldıktan sonra gözlerini oğlundan bir an bile ayırmadan cevap verdi.

“Sanırım buna izin verebilirim.”

 

Devam edecek…

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Lanet III. Bölüm

castlebridge

1746 yılının iki Aralık gününde, Toskana’nın Pisa şehrinden yola çıkan Agostino Ansano Polidori ve asistanı Leydi Mina Wotton, uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra, yirmi iki Aralık akşamı, Drakul ailesinin şatosuna yaklaşmışlardı.

Polidori, at arabasının penceresinden şatoyu ilk gördüğü anda derin bir oh çekti. Yirmi gündür yoldaydılar ve Sibiu’da Vlad’ın onlar için beklettiği yaylı arabaya binene kadar, son derece rahatsız arabalarda ve bazen at sırtında yol almaktan belindeki ağrılar dayanılmaz hale gelmişti. Dört atın çektiği bu araba daha önce bindiklerinden çok daha rahattı rahat olmasına ama şatoda  kendisine verilecek, hayallerini kurduğu, yatağın yerini tutamazdı.

Prusya’da yapılmış olan arabada yolcular için dört koltuk vardı. Polidori’nin yanındaki koltukta, Leydi Mina oturuyordu. Mina Polidori’nin İngiltere’deki doktor arkadaşı Lord Henry’nin kızıydı. Kızının, Transilvanya’daki bu görevi sırasında Polidori’ye asistanlık etmesini bizzat Lord Henry önermişti.

Genç kadın, yolculuktan Polidori’ye nazaran çok daha az etkilenmiş gibi görünüyordu. Her molada ne yapıp edip o koca valizlerinden çıkardığı malzemelerle makyajını tazeliyordu. Polidori kadının bu zorlu yolculukta bu kadar dinç kalabilmesini gençliğine veriyordu. Ne de olsa kendisi otuz iki yaşındayken kadın sadece on dokuz yaşındaydı.

Polidori ve Mina’nın karşılarındaki koltuklarda Vlad’ın onları karşılamak ve korumak için gönderdiği iki muhafız oturuyordu. Adamlar, yola çıktıklarından beri, ikisiyle de tek kelime konuşmamışlardı ama arada bir arabanın sürücüsüne bir şeyler söylüyorlardı. Polidori bu konuşmalardan bir şey anlamasa da sürücüye güvenli güzergah konusunda talimat verdiklerini ve bazen daha hızlı gitmesini istediklerini tahmin ediyordu.

Şato, ufukta görüldüğünde artık hava kararmaya başlamıştı. Kalenin karanlık duvarları, kurşuni gökyüzünden zorlukla ayırt edilebilirken şimşekler çakıp, hava gündüz gibi aydınlandığında, göğe doğru uzanan parmakları andıran burçlar ve kuleler de bir anda ortaya çıkıveriyorlardı.

Araba tepelerin arasından kıvrılarak ilerledikçe, sislerin ve ağır yağmurun arasında, bir deniz feneri gibi, bir görünüp bir kaybolan ışık Polidori’nin dikkatini çekti. Biraz daha dikkatli bakınca bunun şatonun kulelerinden birinde yanan ateşten başka bir şey olmadığını anladı.

Şatoya biraz daha yakından ve yukarıdan bakan bir noktaya geldiklerinde Polidori, Drakul ailesinin kalelerini inşa etmek için neden burayı seçtiğini daha iyi anladı. Üç gündür aralıksız olarak yağan yağmurun etkisiyle kabaran Mureş nehri, kalenin üzerine kurulu olduğu tepenin etrafını, bir yılan gibi kıvrılarak sarıyordu. Tepenin öteki tarafı ise yalçın kayalıklarla kaplıydı. Sislerin arasından, keskin birer hançer gibi uzanan kayalar düşmana geçit vermeyen nöbetçiler gibiydiler. Şatoyu dış dünyaya bağlayan tek yol nehrin üzerinden geçen daracık ve yüksek bir taş köprüydü. Coşkun akan nehir, fırtınanın da etkisiyle köprünün üzerinden aşan dalgalar yaratıyordu. Polidori şatoya bunca yaklaşmışken arabalarının bu dalgalara kapılıp nehrin azgın sularına teslim olacağından korkmaya başlamıştı.

“Sevgili doktor, babamın akademideki işi nedeniyle gelememesi ne kadar kötü değil mi? Gelebilseydi buraları çok seveceğinden eminim,” dedi Mina arabanın penceresinden meraklı gözlerle etrafı incelerken.

“Eminim o da çok isterdi gelmeyi ama bu vaka anlattıkları gibi çıkarsa, makalemi yazarken onun da yardımını isteyeceğim. Kim bilir belki de işlerini bitirince o da gelir.”

Polidori, kan hastalıkları konusunda vatandaşı Marcello Malphigi’den sonra en büyük uzmanlardan birisinin Lord Henry olduğunu çok iyi biliyordu. Malphigi, Papa’nın doktorluğunu yaparken Roma’da öleli neredeyse elli yıl olmuştu. Bu konuda  yaşayan bir efsane olan Henry’nin ise, gelemeyeceği için Prens Vlad’a kendisini önermesi büyük bir onurdu. O da bu konuda yapacağı çalışmalar sonrası makalesini yayınlarken Lord Henry’yi de işin içine katarak borcunu ödeyecekti. Kraliyet Bilimler Akademisinde beraber yapacakları sunumun hayalini kurmaya henüz yolculuğa çıkarken başlamıştı.

Polidori, daldığı hayallerden arabanın aniden sarsılmasıyla sıyrıldı. Pencereden bakınca şatoya giden köprüye girdiklerini gördü. Çamurlu yollarda ağır ilerleyen araba köprünün taş zemininde hızlanmış ama daha çok sarsılmaya başlamıştı. Şiddetli rüzgar ve köprünün üzerinden aşan dalgalar, arabayı dalgalı bir denizde ilerleyen bir tekne gibi sağa sola savuruyorlardı. Polidori, köprünün kenarlarına çarpıp duran tahta tekerleklerin, nasıl olup da parçalanmadıklarına şaşıyordu. Bakışlarını Mina’ya doğru çevirdiğinde, genç kadının gözlerinde korku görmeyi bekliyordu ancak kadının gözlerindeki pırıltı ve hafifçe yukarıya kıvrılmış dudakları bu heyecanın, onu korkutmaktan çok keyiflendirdiğini gösteriyordu.

“Umarım, prens Anton hala hayattadır. Bunca yolu boşuna gelmiş olma düşüncesi korkunç geliyor.”

Mina, adama cevap vermedi. Fırtınanı uğultusu ve arabanın tekerlerinin taş yolda çıkardığı gürültü yüzünden birbirlerini duymakta güçlük çekiyorlardı.

Genç kadın nihayet gözünü nehrin azgın sularından alıp doktora doğru döndü.

“Affedersiniz doktor, bir şey mi söylediniz?”

“Önemli değil, Mina. Umarım sağ salim şatoya ulaşırız diyordum.”

Şatonun ana kapısına varmalarına çok az kalmıştı. Önlerinde oturan muhafızlar arabanın sürücüsüyle daha sık konuşmaya başlamışlardı. Araba bir süre sonra yavaşladı ve durdu. Şiddetli rüzgar, koca arabayı bir beşik gibi sallıyordu. Tahta kapının yükselmeye başladığını gören Polidori Mina’nın elini tutup hafifçe sıktı. Göz göze geldiklerinde ikisinin de yüzlerinde rahatlamış bir ifade vardı. Nihayet sağ salim şatoya varmışlardı.

Polidori, bunca yorgunluktan sonra karnını doyurup uyumak yerine bir an önce hastasını görmek için sabırsızlanıyordu. Hemen yanında bulundurduğu deri çantasını kucağına alıp sıkı sıkı sarıldı. Karşılandıkları zaman mecburi bir tanışma merasimi olacağının farkındaydı ve bir an önce bu aşamayı geçip Anton’un yanına gitmek için izin istemeyi planlıyordu.

İç kapı da açılıp avluya girdiklerinde ilk fırsatta arabadan indi ve elini uzatarak Leydi Mina’nın da inmesine yardımcı oldu. Kadın bir eliyle eteğini toplayıp çamura bulaşmasını engellemeye çalışırken öbür elini Polidori’ye vererek arabadan indi.

Karşılarında iki adam vardı. Birisi ortalamanın üzerinde uzun boylu, siyah saçlı, seçkin giyimli iken öbürü ilkinden bile uzun boylu, darmadağınık sarı saçları olan bir devdi.

Siyah saçlı adam önce Mina sonra da Polidori’ye  doğru başını hafifçe eğerek selam verdi ve Doğu Avrupalılara has bir aksanla İngilizce konuştu.

“Ben Prens Vlad Drakul. Mütevazı evime hoş geldiniz.”

Devam edecek…

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Lanet II. Bölüm

Enlightened by Shine http://www.ohanaware.com/shine/

 

 

Kafile, dağ yolundan çıkıp şatoya doğru, batı yönünde ilerlerken, gece iyiden iyiye çökmüştü. Radu, şiddetlenen rüzgarın etkisiyle doğuya doğru savrulan kapkara bulutları, korkunç bir düşmanla karşılaşıp savaş alanından kaçan atlılara benzetti. Dolunayın ışığı, yoğun bulutların arasından sıyrılabildikçe, kıvrılarak ilerleyen gümüş yılanlar bırakıyordu toprağa.

Artık şatoya yaklaştıkları için meşalelerini yakmaktan çekinmiyorlardı. Bir süre sonra kulelerdeki nöbetçiler onları görüp kapıyı açmaya başlarlardı.

Şatonun ana kapısına ulaşmak için, yaklaşık yirmi adam yüksekliğinde ve üç dört atlının ancak yan yana durabileceği kadar dar bir köprüden geçmek gerekiyordu. Şatonun ön yüzünü çepeçevre sararak geçen Mureş nehrinin bu kolu, neredeyse kurumaya yüz tutmuştu ama baharda, dağlardaki karların erimesiyle, gürül gürül çağlamaya başlayacaktı yine. Nehir yatağının, kuru haliyle oluşturduğu derin hendek şatonun savunulmasını çok kolaylaştırıyordu. Şatonun arka tarafı ise yalçın kayalıklar üzerine kurulduğu için düşmanların o taraftan yaklaşması neredeyse imkansızdı.

Radu, köprüye adım attıklarında kulelerdeki okçuların onlara nişan aldıklarını biliyordu. Meşaleleri sallayarak işaret etseler bile biraz daha yaklaşıp kim oldukları anlaşılana kadar kapılar açılmayacaktı. Yağmur bir süre önce dursa da, önceden ıslanmış olan meşaleler, sık sık sönüyorlardı. Radu ve yakınındaki muhafızlardan Adrian, hala yanan meşalelerini daha önce nöbetçilerle anlaştıkları gibi çember çizecek şekilde sallamaya başladılar. Çok geçmeden, ağır kapının açılmaya başladığını gösteren gıcırtılar duyuldu.

Radu, bir an önce şatoya girip ateşin başında kemiklerini ısıtmak için sabırsızlanıyordu. Diğer muhafızlara bakınca hepsinin de kendisi gibi hissettiklerini anlayabiliyordu. Adamlar atlarını daha sık mahmuzlamaya başlamışlardı.

Önce, makaralara bağlı halatların yukarıya çektiği ağır tahta kapak yükseldi. Daha sonra ise tunç plakalarla güçlendirilmiş üç adam boyundaki kapılar içeriye doğru açıldı.

İçeriye girip, biraz ileride atları bağladıklarında, şatonun kapısı, arkalarından tekrar kapanmıştı bile. Diğer muhafızlar barakalara çekilirken Radu, kaldığı eve kadar prens Vlad’a eşlik etmeye devam etti. Burası şatonun içinde daha küçük bir şato gibiydi. Küçük bir yükseltinin üzerine inşa edilen binaya taş merdivenlerle çıkılıyordu.  İki küçük kulesi olan binanın dış yüzeyi bazaltla kaplıydı. Demir askılarda yanan meşalelerin aydınlattığı bölümler dışında, binanın duvarları, üzerinlerine vuran tüm ışığı yutup karanlık bir silüet oluşturuyorlardı. Giriş kapısının üzerinde Drakul ailesinin arması olan kalkan şeklinde bronz bir plaket asılıydı. Armada, bir kalenin burçları üzerinde duran bir ejderha kabartması vardı. Ejderhanın sağında güneş, solunda ise ay resmedilmişti. Meşalelerden vuran ışığın etkisiyle, ejderhanın uzun dili bir alev gibi parlıyordu.

Radu bu binanın kuzeydeki kulesinde kalıyordu. Vlad ve oğlu Anton ise güneydeki kulede kalıyorlardı. Kulelerin ikisine de birinci kattan kıvrılarak yukarıya çıkan merdivenlerle ulaşılabiliyordu.

İkinci kata çıktıklarında Leydi Mina’yı gördüler. Kadın, onların gelişini beklemişti herhalde. Hafifçe reverans yaparak prensi selamladı. Bordo rengi kadifeden, ayaklarına kadar uzanan bir kıyafet giymişti. Kıyafetinin kollarının ve etek kısmının ucunda, bej renkli saten şeritler vardı. Radu, buralarda pek rastlanılmayan bu tarz kıyafetlerin Mina tarafından İngiltere’den getirildiğini biliyordu. Fransa ve Almanya’dan alınmış türlü parfümlerin de, İngiltere’den yola çıkan o ağır sandıklarla geldiğinden emindi. Buralarda başka kimse Leydi Mina gibi güzel kokmazdı. Bu gece de havada baygın bir leylak kokusu vardı.

Sanki adım atmıyor da süzülerek ilerliyor gibi görünen Mina’nın, üzerindeki o ağır ve uzun kıyafet bile, vücut hatlarının kışkırtıcı kıvrımlarını gizleyemiyordu. Nereye giderse gitsin, kimsenin gözlerini üzerinden alamadığı, çekici bir kadın olan Mina’nın, üzerinde bu etkiyi yaratamadığı tek kişi Vlad’dı. Prens, Mina’ya karşı çok kibar olsa da onu bir kadın olarak görmüyor gibiydi.

Leydi Mina’nın, Vlad’ın yıllar önce ölen karısına olan benzerliği çarpıcıydı. Radu, Mina’yı ilk kez gördüğünde sanki Leydi Kristina’nın hayaletini görmüş gibi olmuştu. Hafifçe kalkık küçük bir burun, yemyeşil gözler, çıkık elmacık kemikleri ve dolgun dudaklarıyla Mina, neredeyse bir ikiz kardeş kadar benziyordu Kristina’ya. Sadece bir iki küçük fark vardı aralarında. Kristina uzun siyah saçlara sahipken Mina’nın saçları kızıl ve kısaydı. Ayrıca Mina, Kristina’nın, yaşasaydı şu anda olacağı yaştan en az on beş yaş gençti ve ona göre çok daha beyaz tenliydi.

Vlad, kütüphanesinin yanındaki bir koltuğa yorgun bir şekilde çöküverdi. Mina, masanın üstündeki testiden bir kadehe doldurduğu şarabı prense sunarken, Radu efendisinden odasına çekilmek için izin istedi. Eliyle şöyle bir gidebilirsin işareti yapan Vlad, kadehi alıp yudumlamaya başladı.

Radu, odasına doğru yürürken, dışarıda fırtına şiddetini arttırıyordu. Rüzgarın uğultusu ve ara sıra çakan şimşeklerin sesiyle geçmişe giden adam, Leydi Mina’nın şatoya ilk geldiği günü hatırladı. O gece de böyle bir fırtına vardı ve Anton’un tedavisi için İngiltere’den gelecek doktoru bekliyorlardı. Atlı araba şatoya vardığında, sadece doktoru getirmediğini de anlayacaklardı.

 

Devam edecek…

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Lanet I.Bölüm

 

 

 

 

 

transylvania1

 

Henüz okumamış olanlarınız, giriş bölümüne bu bağlantıdan ulaşabilirler : Lanet-  Giriş Bölümüne ulaşmak için tıklayın!

Bölüm I

 

Dışarıya çıktıklarında artık hava kararmaya başlamış ve iyiden iyiye soğumuştu. İnceden bir yağmur çiseliyordu. Mağara ve yakın çevresindeki üzerinde ot bitmeyen kara kayalara inat, tepenin geri kalanı sayısız ağaçla kaplıydı. Yaralı bir hayvan gibi tepelerin üzerine yaslanmış dinlenen güneşin son ışıkları, devasa karaçam ve kayın ağaçlarının arasından zorlukla sızıyor ve dönüş yolculuğuna hazırlanan küçük kafilenin yolunu kan kırmızısına boyuyordu.

Mağaranın çıkışında bekleyen adamları, Vlad’a atını teslim ettikten sonra kendileri de atlarına bindiler. Toplam on iki atlıdan oluşan kafile zorlu dönüş yolculuğuna başlamaya hazırdı. Hava tamamen kararmadan önce düzlüğe inmek için bir saatten az vakitleri vardı.

Radu, efendisinin yorgun yüzüne bakıp neler düşündüğünü anlamaya çalışıyordu. Onlarca çatışmadan kalan yara izleri sert yüz hatlarını iyice belirginleştirmişti adamın. Simsiyah gür saçlarını ve geniş alnını geçip yüzüne baktığınızda ilk gözünüze çarpan şey sol şakağından çenesinin köşesine kadar inen derin yara iziydi. Zaten neredeyse hiç gülmeyen Vlad’ın ağzının sol köşesi bu yara yüzünden ebedi bir hoşnutsuzluk ifadesiyle aşağıya doğru kıvrıktı. Büyük gri gözlerinde, o anda karşısında olanlardan ötesine bakar gibi bir ifade vardı. Bu dalgın görünümlü adamın, alacakaranlıkta veya savaş alanının kargaşasında at binerken, hata yapmasını, tökezlemesini bekleyebilirdiniz ama Vlad, bu diyarlara nam salmış cesareti ile düşmanın üzerine amansızca saldırırken bile asla dikkatsiz değildi.

“Dönüyoruz,” diyen Vlad, atını mahmuzlarken,  Radu’ya da yanına gelmesini işaret etti.

Diğer on atlı, ikisinin çevresinde yarım ay şeklinde dizilerek yola koyuldu.

Radu, kıvrılarak aşağıya doğru inen patikanın ilerisinde, sislerin arasından görünen meşe ağaçlarına dikti gözlerini ve kendisini şatoda hayal etti. Sıcak ateşin yanında şarabını içiyor ve ayaklarını ısıtıyordu. Bu tekdüze yolculukta efendisinin muhtemelen tek kelime bile etmeyeceğini biliyordu.

Her homurtu ve kişnemelerinde burunlarından birer buhar bulutu salıveren atların, ıslak toprak üzerindeki yumuşak nal sesleri ve vücutlarından yayılan ısının etkisiyle iyice gevşeyen Radu, uyuklamaya başladı. Arada sırada gözlerini zorlukla aralayıp atının yönünü şaşırmadığını görüyor, sonrasında  atların ritmik nal sesleri ve hafifçe sallanarak ilerlemelerinin etkisiyle ninni dinleyen bir çocuk gibi tekrar uykuya dalıyordu.

Bir süre böyle ilerledikten sonra, atının ıslak yolda tökezlemesi ile aniden uyandı ve sert bir şekilde sağa kıvrılan patikada atına yön verdi. Bu bölgede, ağaçtan duvarlar patikanın her iki yanını kapatıyor ve patika üç dört atlının yan yana zorlukla geçebileceği kadar daralıyordu. Sarsıntıyla uyanan Radu, ağaçlık bölgeden gelen bir baykuş ötüşü duydu. Çok fazla batıl inancı olmasa da bu ses onu huzursuz ederdi hep. Doğduğu ve büyüdüğü köyde ne zaman evlerinin yakınlarında bir baykuş ötse ertesi gün kötü bir olay olur, birisi beklenmedik bir şekilde ölür ya da köyde yangın çıkardı. Etrafa göz gezdirip olası bir tehlikeye karşı kulak kabarttı. Çok geçmeden bir baykuş ötüşü daha duydu, sonra bir tane daha. Bir süre sonra bu sesler kesildi. Diğer binicilerin de kendi aralarında fısıldaştıklarını duyabiliyordu. Buralarda herkes baykuşların uğursuzluğuna inanırdı.

Baykuşlar susup etrafa tekrar sessizlik hakim olunca, Radu ve diğerleri olanları unutup yola sessizce devam etmeye başladılar. Ancak bu olanlardan sonra Radu’nun uykusu kaçmıştı. Baykuşları boşverip, gerçek tehlikelere karşı etrafı kolaçan ederek ilerlemeye devam etti. Yağmurun etkisiyle topraktan yayılan kokuyu içine çeken Radu, başını kaldırıp göğe baktı. Alacakaranlık artık yerini geceye bırakıyordu. Yağmur bulutlarının arasından bir görünüp bir kaybolan dolunay, patikayı yollarını bulmalarına yetecek kadar aydınlatıyordu. Meşale kullanmıyorlardı, çünkü en az vahşi hayvanlar kadar tehlikeli olabilecek haydutlar veya komşu derebeylerinin öncü birliklerine yerlerini belli etmek hiç de akıllıca olmazdı.

Radu, Vlad’a baktı tekrar. Adam, olanlardan tamamen habersiz gibi kendi düşüncelerine dalmış görünüyordu.

Artık vadiye yaklaşmışlardı. Bir süre sonra kendi şatolarının olduğu tepeye doğru kısa bir tırmanışa başlayacaklardı. Bu bölgede yollarının üzerinden küçük bir dere geçiyordu. Bir çok noktada, çok derin ve gür akan bu suyun, bir iki karıştan daha derin olmayan ve sakin akan bir kesimindeydiler. Tam suyu geçerlerken atlar birden huysuzlandılar. Karşıya geçmek istemiyor gibiydiler. Kişnemeye ve ayaklarını yere vurmaya başladılar. Hepsi çok eğitimli ve savaş görmüş atlar olmalarına rağmen, bu kadar korkmaları Radu’yu şaşırtmıştı.

Seçkin muhafızlardan oluşan kafile, tam da atlarını sakinleştirip karşıya geçirmeyi başardıkları anda, onları huzursuz eden şey karşılarında beliriverdi.

Ağaçların arasından çıkan, kapkara, devasa bir kurt atlılara doğru ilerledi. Bir yay gibi gerilen sırtındaki tüyleri kabarmıştı. Her biri bir insan parmağı boyunda olan dişleri ve bunların arasından sızan salyalar ay ışığında parlıyorlardı. Tam patikanın ortasında durup hırlamaya başladı. Gözlerini Vlad’a dikmişti.

Adamlardan bir kaç tanesi sırtlarındaki yayları çıkarıp, oklarını canavara doğrulturken, Radu ve diğer iki adam da kılıçlarını çekip Vlad’ın önüne geçtiler.

Henüz kimse canavara saldıramadan önce Vlad elini havaya kaldırıp “durun,” diye bağırdı.

Canavarın, yıldızsız bir gece kadar siyah tüylerinin arasında, iki sarı göz, arkalarında lanetli bir ateş yanarmışçasına parlıyorlardı. Gözlerini Vlad’dan ayırmayan kurt, bir kaç adım daha yaklaşırken, Vlad da Radu ve diğerlerinin arasından öne doğru çıktı.

Ağaçların arasından başka kurtların ulumaları yükseldi. Radu, henüz ne olduğunu anlayamadan, ilki kadar büyük olmasa da şu ana dek gördüğü diğer tüm kurtlardan daha iri iki tanesi canavarın arkasında beliriverdi.

Herkes, ne yapacağını bilmez halde birbirine bakıyordu. Tepeden tırnağa silahlı bu deneyimli savaşçılar bile korku içindeydiler. Radu onların ellerinin titrediğini ilk defa görüyordu. Bacakları ise kaskatı kesilmiş, atlarının üstünde durmakta zorlanır gibiydiler. Kimseden çıt çıkmıyordu.

Vlad, yavaşça atından indi ve korkunç dişlerini göstererek hırlayan canavara doğru bir iki adım attı. Sonradan gelen kurtlar da canavara doğru, onu korumak istermiş gibi yaklaştılar. Canavar her iki yanına dönerek korkunç bir hırlamayla onları geriye gönderdi. Bu arada Radu, canavar karşılarına çıktığı andan itibaren aldığı kokunun ne olduğunu anladı. Savaş meydanlarında çok rastladığı bir kokuydu bu. Hayvan, ölüm gibi kokuyordu.

 

wolf

 

Vlad, canavara nefesleri birbirine karışacak kadar yaklaştı. Radu, kurdun ne kadar büyük olduğunu o anda daha iyi farketti. Vlad, neredeyse hiç eğilmeden canavarla göz göze durabiliyordu. Cebinden bir deri parçası çıkaran Vlad, bunu iki eliyle, sanki kurt görüp de üzerindekileri anlayabilirmiş gibi gererek tuttu ve Radu’nun mağarada duyduklarına benzer bir şeyler mırıldanmaya başladı.

Tüm adamlar artık silahlarını indirmiş ve nefeslerini tutmuş bir halde olup bitenleri izliyorlardı. Buradan savaşarak canlı çıkamayacaklarını anlamış olmalıydılar.

Canavar, bir kaç kez uluduktan sonra Vlad’ın elindeki deri parçasını dişlerinin arasına alarak geriye doğru çekildi ve bir süre sonra üç hayvan da ağaçların arasında kayboldular.

Kimse tek kelime etmedi. Vlad atına dönüp bindi ve tekrar ilerlemeye başladı. Radu ve diğerleri ise eski düzenlerini alıp ona eşlik ettiler.

Yağmur şiddetini arttırmıştı. O andan itibaren, kafile şatoya varana dek kimse ne uyudu ne de konuştu.

 

Devam edecek…

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Lanet

lanet

 

 

Lanet

 

Giriş

Radu, bu kapkara, tekinsiz mağaradan ölesiye nefret ediyordu. Ona kalsa buraların yakınından bile geçmezdi ama efendisi Vlad, son zamanlarda bu mağaraya yaptığı ziyaretleri sıklaştırmıştı . Efendisini korumak için, gerekirse on adamla bile savaşmaktan çekinmeyen o dev cüsseli, korkusuz muhafız Radu, buraya geldiklerinde ürkek bir çocuk gibi titremeye başlıyordu.

Mağaranın, gün ışığının artık ulaşamadığı en derin bölümüne gelene dek kendisi ve Vlad’ın ayak seslerinin yankılarından başka bir şey duyamayan Radu, şimdi, efendisinin emrine uyarak kutsal ocağın olduğu bölüme girmeyip on adım ötede nöbet tutmaya başlamış olmasına rağmen, alevlerin garip fısıltısını işitebiliyordu.

Vlad’ın tarihçileri bile bu ocağın ne zamandan beri orada olduğuna ya da onu ilk olarak kimlerin bulduğuna dair bir şey bilmiyorlardı. Tek bildikleri, etrafı ısıtmayan ve hiç sönmeyen bu mavi ışığın çok eski zamanlardan beri insanların üzerinde yarattığı büyüleyici etkiydi.

Ocağın önünde diz çöken Vlad, efendisiyle bağlantı kurmak için kullandığı sözleri tekrarlayıp dururken alevler bir anda kuvvetlendi ve masmavi ışığın içinde kırmızı ve sarı damarlar belirmeye başladı. Mağaranın içindeki kükürt kokusunun da artmasıyla Radu, yüzünü buruşturup eliyle burnunu kapadı.

Radu, Vlad’ın neler söylediğini duyamıyordu ama adamın, arada bir karşıdan gelen sesleri dinleyip, konuşmaya devam ettiğini görebiliyordu. Geçen ilkbaharda, Radu’nun büyük amcası Olaf da böyle kendi kendine konuşmaya başlamış ve bu kış kendi kusmuğu ile boğulup ölmüştü. Vlad o kadar yaşlı değildi ve Olaf amca gibi komik şeyler yapmıyordu. Hem böyle kendi kendine konuşan yaşlılar kısa sürede bu dünyadan göçerken Vlad yedi yıldır bu mağarayı ziyaret etse de gayet sağlıklı görünüyordu.

Son yıllarda, komşu derebeyleriyle her girdiği savaşı kazanan Vlad’ın tüm başarılarına rağmen yüzü gülmüyordu. Oğulları Anton’u doğururken ölen karısının acısı hala yüreğindeydi. Radu, onu şatosunda Leydi Kristina’nın resmine bakarken ve ağlarken görüyordu. Bu hiç bitmeyen acıya, bir de artık on altı yaşına gelen oğlunun iyileşeceği yerde giderek kötüleşen hastalığı da eklenince, Vlad’ın gerçekten çok mutsuz bir adam olduğunu görmek zor değildi.

Radu, efendisine bakıp söylediklerini duymaya çalıştı ama kulağına çalınanlar belli belirsiz bir kaç kelimeden ibaretti. Duyabildiği kelimelerden konuşulanları anlamaya çalışsa da başarılı olamadı. Kan, krallık, ölümlü ve yemin kelimelerini ayırt edebilmişti.

Dar ve karanlık yerlerde huzursuz olan Radu, buz gibi soğuk havaya rağmen boncuk boncuk terlemişti. Göğsünün sıkıştığını hissediyor ve bir an önce buradan çıkıp gitmekten başka bir şey düşünemiyordu artık. Neyse ki, Vlad çok geçmeden konuşmasını bitirip ayağa kalktı ve geriye doğru bir kaç adım atarak kutsal ocağın olduğu mağaradan çıktı. Şatoya dönme vakti gelmişti.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm XVI

 

kanlıca

 

 

Bebek’teki çay bahçesinde oturmuş manzarayı seyredip çayımı yudumlarken bir yandan da yapabileceklerimi gözden geçiriyordum.

Çocukluk yıllarımdan hatırladığım o yemyeşil koruların ve güzelim ahşap binaların yitip gittiği tepelere baktım. Geriye kalan yeşil alanlar, adına büyük şehir denilen betondan çölün içinde köşeye sıkışmış vahalar gibiydiler. Sahildeki iskelelerde ise son derece lüks yatlar ve sürat motorları demirliydi. Kıyıya yakın seyreden bir kaç yelkenlinin boğazın sularında salınmalarını seyretmek beni biraz olsun sakinleştirmişti.

Bulmaca dergisinden aldığım telefon numarasına bakıyordum. Numaranın, bana o beklenmedik soruları soran sarışın kadına ait olduğunu düşünüyordum. Acaba neden böyle bir şey yapmıştı? Bana söylemek istediği ne olabilirdi?

Ben aramayı yapmak konusunda kararsızlık geçirirken telefonuma bir mesaj geldi. Gönderen numara tanıdık değildi.

Mesajı açınca kısa bir metin ve bir fotoğraf içerdiğini gördüm.

Sarı zarf kullanamadığım için kusura bakma. Elime geçen son bilgiyi seninle paylaşıyorum. Bahsettiğim adamın resmi ilgini çekebilir.

Yazının devamında bir cep telefonu numarası ve bir fotoğraf vardı. İmza olmasa da gönderenin Adem olduğu belliydi. Resmi açınca bir güvenlik kamerası görüntüsünden alınmış gibi görünen bir fotoğrafla karşılaştım. Görüntü oldukça netti. Sinema oyuncusu Ömer Şerif’e tıpatıp benzeyen birisi kalabalık bir sokakta iki adamın ortasında yürüyordu. Yanındaki adamlardan biri kızımın evindeki maskeli adamdı. Tanıyamadığım diğer adam çok iri yarı ve sarkık bıyıkları olan otuz yaşlarında birisiydi. Adamımızın Ömer Şerif’e benzemeyen tek yönü saçlarıydı. Daha doğrusu saçlarının olmamasıydı. Adam keldi.

Önce sarışın kasiyerin numarasını çevirdim.

“Alo.”

“Alo, buyrun?”

“Verdiğiniz bulmacayı çözdüm,” dedim.

Bir anlık duraksamadan sonra cevap verdi.

“Sevindim. Çözeceğinizi tahmin etmiştim zaten. Bana bir saniye izin verir misiniz?”

“Tabii.”

Pazar günü de çalışıyordu sanırım. Yerine bakması için birisine seslendiğini duyabiliyordum. Bir kaç saniye sonra tekrar konuştu.

“Özür dilerim. Kalabalıkta konuşmak istemedim de.”

“Dergideki bulmacayı çözdüm ama doğrusu sizin söyleyeceklerinizi çok merak ediyorum.”

“Bir yerde buluşup konuşabilir miyiz?” dedi.

Saat öğleden sonra üç buçuk sularıydı. Saat beşte Kanlıca sahilindeki bir kafede buluşmak üzere anlaştık.

Vaktim daralıyordu. Yola çıkmadan önce Adem’in gönderdiği Abbas Osman’a ait olduğunu düşündüğüm numarayı çevirdim. Evime ilk gelen suikastçi dışında şu ana dek kimse beni öldürmeye çalışmamıştı. Ne olduğunu bilmesem de benden istedikleri bir şey olduğu belliydi. Kızım ve torunum şimdilik güvende olduklarına göre bu adamla görüşüp bu işi bitirmem belki de en doğrusu olacaktı. Benimle işleri öyle ya da böyle bittiğinde Hülya, Elif’i de alıp hayatına kaldığı yerden devam edebilirdi.

Telefon ikinci çalışında açıldı.

“Alo?”

“Ben Ayhan Demir.”

“Bir dakika.”

Konuştuğum adam telefonu Abbas Osman’a vermişti herhalde.

“Sizinle hemen görüşmeliyiz Ayhan bey. Zamanımız daralıyor. Sizi nasıl olsa tekrar bulacağız ama buluşmamız ne kadar erken olursa sizin için de bizim için de çok daha hayırlı olur.”

Hafif bir Arap aksanı olsa da çok akıcı ve güzel bir Türkçe’si vardı.

“Bence de bir an önce buluşmalıyız. Bu arada benden istediğiniz her ne ise bu işin içine ailemi katmanız durumunda sizinle kanımın son damlasına kadar savaşıp istediğinizi elde etmemeniz için uğraşacağıma emin olabilirsiniz. Bu iş benimle sizin aranızda bitmeli.”

“Ayhan bey, aileleri bu işe katmama konusunu sizin açmanız çok komik ama kabul. Sizinle görüşelim ve aileniz bundan sonra güven içinde olsun.”

Adamın söylediklerine inanıp inanmamam hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Sonu ne olursa olsun bu işi çözmek zorundaydım. Bu tür adamlardan sonsuza dek kaçmanız mümkün değildi. Hem siz kaçabilseniz bile aileniz ve sevdiklerinizin tüm hayatlarını geride bırakıp sizinle kaçmalarını bekleyemezdiniz.

Abbas Osman’a saat altıda Kanlıca’da buluşmak için randevu verdim ve yola çıktım. Bunlar ömrümün son saatleri de olsa, önümdeki bir kaç saat içinde bir çok soruma cevap bulacağımı düşünüyordum.

 

 Devam edecek…

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm XIV

maltakosku

 

 

 

Hafta sonu ve öğleden sonra iki suları olmasına rağmen trafik yoğundu. Polis arkadaşıma ne kadar mesafede olduğum konusunda doğruyu söylememiştim. Amacım ondan en az yarım saat önce buluşma yerinde olup etrafı kolaçan etmekti.

Kararlaştırdığımız saatten yaklaşık kırk beş dakika önce köşkün girişindeki alana arabamı park etmiştim. Yıldız Sarayının bahçesindeki iki köşkten biri olan Malta Köşkü’nde restoran olarak hizmet veren iki kat dışında bahçede de müşterilere hizmet veriliyordu. Park yerinde çok sayıda araba vardı ve hepsi de sivil araçlardı. Bu gibi yerlerde bazen toplu organizasyonlar ve resmi toplantılar da yapılabiliyordu. Öyle zamanlarda ortalık resmi plakalı lüks araçlar ve polis araçlarından geçilmezdi.

Hava dünkü gibi yağmurlu olmasa da bahçeyi tercih edenler azınlıktaydı. Etrafı şöyle bir tarayıp binanın balkon ve pencerelerine uzak bir köşede arkamı girişe dönerek oturdum.

Üzerimdeki anorağı çıkarmıştım ve çantamla beraber yanımda taşıyordum. Tabancam çantanın içindeydi. Şapkamı ve gözlüğümü çıkarmamıştım. Gazetelerimi masanın üzerine, çantamı ve anorağımı da köşedeki sandalyenin üzerine koydum ve garsonu beklemeye başladım. Çantamın olduğu sandalyeye benden başkasının ulaşması mümkün değildi. Ben ise hafifçe masanın altına ittiğim sandalyenin üzerinden uzanıp silahımı kimseye belli etmeden kolayca alabilirdim.

Aslında ne sipariş edeceğimi bilmeme rağmen garsonun uzattığı menüyü alıp ona bakarmış gibi siparişimi verdim. Günün çorbası ve ızgara sebze istedim.

Adam siparişi alıp gidince hafifçe yana dönüp girişe baktım. Tam o sırada park yerinin girişe yakın bir kısmında arabasından inen arkadaşımı gördüm. Yalnız gelmişti. Tekrar önüme döndüm ve gazeteleri karıştırmaya başladım. O nasılsa beni farkedip yanıma gelecekti.

Gazeteler iç içe konup katlanmışlardı. Dış taraftaki hafta sonu ekini ayırınca ilk sayfada resmimi gördüm. Yaklaşık altı yedi yıl önce çekilmiş bir resmimdi. Aslında gizlenmeye çalışmasam da insanların bu fotoğrafa bakıp beni tanımaları zordu. Bir iki saat önce aynada gördüğüm yorgun ve yaralı halim resimdeki görünüşümden çok uzaktı.

Arkadaşım tam karşımdaki sandalyeye oturdu. Doğal ve sakin davranıyordu. Etrafa baktığında ise sanki sadece çevredeki ağaçlar, güzel çiçekler ve köşkün balkon süslemelerine bakan bir turist havasındaydı.

“Sen siparişini vermişsin sanırım, ” derken gülümsedi. Elinde taşıdığı büyük sarı zarfı masadaki gazetelerin altına itti.

“Evet verdim. Dosyada neler var?”

Öğlen yemeği için buluşmuş iki samimi arkadaş gibi teklifsiz ve sıcak davranıyorduk. Aslında aramızdaki ilişki içten olsa da bu tarzda bir samimiyetimiz yoktu. Dikkat çekmemek için sessiz bir anlaşma ile böyle bir vücut dili kullanıyorduk.

Benden yaklaşık on yaş genç olan Adem İstanbul emniyetinde istihbarat şubesinde üst düzey bir amirdi. En üstte değildi tabii ama oraların adamı da değildi. Hayatımda tanıdığım en düzenli ve temiz adamlardan birisiydi. Odasındaki dosyaları bir çok kütüphanedeki kitaplardan daha düzenliydi. Masasında hiç bir zaman bir kaç kağıt ve bir iki dosyadan fazla bir şey görmemiştim. Üzerlerinde çalışır ve notlarını aldıktan sonra onları raflardaki yerlerine özenle koyardı. Masasında veya odasının her hangi bir köşesinde toz gördüğümü hatırlamıyorum. Sanırım bu titizliği ve temizliği tüm hayatına yansıyordu. Şu an bulunduğundan daha üst kadroların gerektirebileceği ayak oyunları ona göre değildi. Kariyeri değil işi konusunda hırslıydı. Sonuç almayı önemseyen bir yapısı vardı. Daha önceleri ondan bilgi istediğimde net ifadelerle özetlediği kesin bilgileri sarı bir zarfa koyarak bana teslim ederdi. Her zaman büyük sarı bir zarf.

Tek sevmediğim yönü o anda yakmaya hazırlandığı sigarasıydı. Kutudan parmağıyla vurarak çıkardığı ince sigaralarından birini çok kırılgan ve değerli bir şeyi tutarmışcasına özenle dudaklarına götürdü ve çakmağıyla yaktı. Sigaranın alevini iyice harlandıran derin bir nefes aldı. Aslında sigara dumanı beni her zaman çok rahatsız etmiştir ama nemli toprak ve çiçek kokularının arasında mentollü sigaranın kokusu hiç de kötü gelmedi bu kez.

Garson benim siparişimi getirdi. Teşekkür ettim. Adem de siparişini verdi. Kahvaltı saatinin bittiğini öğrenince fesleğenli patlıcanlı domates terin istedi. Garson gidince ben tekrar Adem’e baktım.

Yaşına göre çok genç görünen esmer, zayıf bir adamdı. Yemekten ve sudan çok daha fazla ihtiyaç duyduğu belli olan sigarasından bir nefes daha alıp bana doğru dönerken kalın çerçeveli siyah gözlüğünü parmağıyla şöyle bir geriye itti.

“Kızının evinin arka sokağındaki arabada bulduğumuz bir kaç fotoğraftan başka korkarım hiç bir şey yok.”

“Ne fotoğrafıymış o, ” deyip elimi zarfa uzattığımda elini uzatıp beni durdurdu.

“Lütfen burada bakma.”

“Pekala. Resimler dışında neler öğrenebildin?”

“Aslında ayrıntılarla ilgili hiç bir şey bilmesek de son günlerde dikkatimizi çeken bir isim var.”

“Bekri Hamid mi?” diye sordum.

“Evet. Onun sağ kolu Abbas Osman İstanbul’da şu anda.”

Bekri Hamid’in adına nereden ulaştığımı sormamıştı. Benim de bağlantılarım olduğunu biliyordu.

“O zaman en azından bir ipucu var elinizde. Bunların kullandığı adamlar muhakkak dikkat çekecek bir şeyler yapacaklardır. Sorgulayacak birini yakalarsanız bana haber verirsin sanırım.”

“Sana beni aradığın numaradan mı ulaşayım?”

Masadaki bir peçetenin üzerine iki telefon numarası yazıp Adem’e uzattım. Eyüp bana telefonu verirken iki sim kartı daha vermişti. Bir kaç saat sonra şu an kullandığımı söküp bir sonrakini takacaktım.

“Hayır. Şimdi yazdığım numaradan ulaşabilirsin. Yarın da ikinci numarayı kullanırsın. Daha sonra ise ben seni ararım,” dedim.

Yemeklerimizi yerken artık sadece eski günlerden ve havadan sudan bahsetmeye başladık. Yarım saat geçmeden ikimiz de yemeklerimizi bitirmiştik. Adem kalktı. El sıkışıp vedalaştık. Onun arabasını çalıştırdığını duyduğumda garsonu çağırıp hesabı nakit olarak ödedim. Dikkat çekmeyecek kadar bahşiş bırakıp kalktım. Zarfta neler olduğunu çok merak ediyordum.

 

***

Arabaya binip oradan uzaklaştım. Beşiktaş sahiline inince Ortaköy üzerinden devam edip Muallim Naci Caddesinden Bebek istikametinde gittim. Sağ tarafımda çok güzel yatlar ve tekneler vardı. Solumda ise kimi modern kimi tarihi en çok iki ya da üç katlı binalar ve çeşitli ülkelerin konsoloslukları vardı. Koca koca ıhlamur ağaçlarının olduğu caddeyi geçtikten sonra önünde park etmeye uygun bir yer gördüğüm bir çay bahçesinde durdum. Bir an önce zarfta olanlara bakmak istiyordum. Çantam ve gazeteler yanımdaki koltuktaydılar. Park ettiğimde gazeteler kayarak koltuğun önündeki boşluğa düştüler. Almak için eğildiğimde bulmaca ekinin kapağının açıldığını gördüm. İlk sayfadaki bulmaca çözülmüştü. İçimden bunu yapan saygısıza kızdım bir an ama sonra marketteki kadının onu raftan alıp bana verdiği aklıma gelince incelemeye karar verdim.

Üzerinde ünlülerin resimleri olup belli numaralı karelerdeki harfleri birleştirip ödül kazandığınız bulmacalardandı. Gerçekten de doğru çözülmüştü ama anahtar kelimeyi oluşturan kutularda harfler yerine rakamlar vardı. On harfli bir anahtar kelime soruyorlardı. Çantamdaki kalemimi çıkarıp rakamları karşılık geldikleri kutulara yazdım. Çıkan sonuç bir cep telefonu numarasıydı.

Sayfayı yırtıp çantama koyduktan sonra zarfı da alıp çay bahçesine çıktım. Bu saatte tamamen boştu. Sahil yolunun iyice daralan ve merkez caddelerden uzak kısmında ağaçların arasında küçük bir bahçeydi.

Kötü havalar için üstü kapatılmış ve önü tamamen camla kaplanmış olan bahçenin denize yakın bir masasına oturup bir çay söyledim. Çayım geldikten sonra yapıştırıldıktan sonra bir de bantla kapatılmış olan zarfı açıp içindekilere baktım. İçinde dosya kağıdı boyutlarında üç tane fotoğraf vardı.

Fotoğraflardaki görüntü oldukça netti. Üçünün de sağ alt kısmında tarih ve saat gösteren kırmızı harf ve rakamlar vardı. Sanki eski bir video kameranın görüntüsünden fotoğrafa aktarılmış gibilerdi. Tarihler yaklaşık iki yıl öncesi, bir yıl öncesi ve altı ay öncesine aitlerdi.

Resimlerin üçünde de aynı şey vardı. On beş on altı yaşlarında çarpıcı güzellikte bir kız. Koltukta oturan kız kameraya üzgün bir şekilde bakıyordu. Bağlı değildi. Resimlerden birinde kızın sol omuzunda bir el vardı ama resim sadece kıza odaklandığı için adamın sağ eli ve bileği dışında bir yeri görünmüyordu. Simsiyah parlak ve uzun saçları ve yaşından beklenmeyecek kadar hüzünlü ve kocaman bal rengi gözleri olan bir kız çocuğu resimlerden bana bakıyordu.

İçimdeki huzursuzluk bu resimleri görünce iyice artmıştı. Dışarıda hava çok güzeldi ama içim üşüyordu. Resimlere baktıkça ürpermekten kendimi alamıyordum.

Kimdi bu kız? Benim kızım gibi onu da mı rehin almışlardı? Kızımı bana ulaşmak için rehin almışlardı. Benim fidye ödeyebilecek kadar varlıklı olmadığımı biliyorlardı. Hem buna benzer bir operasyon yaptılarsa fotoğraf veya video çekmeye neden gerek duymuşlardı?

Garsonun çayı tazelemek için geldiğini farkedince resimleri tekrar zarfın içine koydum.

İşler iyiden iyiye içinden çıkılmaz ve anlaşılmaz hale geliyordu. Bulmaca dergisinin sayfasını çıkarıp bakmaya başladım. Bir elimde resimlerin olduğu zarf diğer elimde kimin olduğunu tahmin edebildiğim ama ne için verildiğini anlayamadığım bir telefon numarasıyla orada ne yapacağımı bilmez halde oturup kaldım.

 

Devam edecek…

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm XIII

 

 

treeflowerssketch

 

Hülya Elif’e kahvaltısını yaptırırken biz de Eyüp’le salondaki cam kapıdan çıkıp bahçede oturduk. Az önce kahya oraya iki bambu koltuk getirmişti.

Bahçenin bu tarafında büyük yassı taşlarla kaplı üç metreye üç metrelik bir bölüm vardı. Üzerinde bir kamelya yoktu ama ortada şu anda kapalı ve bağlı olan büyük bir bahçe şemsiyesi vardı. Bu bölümden bahçenin içlerine biraz daha küçük taşlardan oluşan patikalar uzanıyordu. Bu patikaların kenarlarında sarı ve beyaz yaseminler ve bol çiçek veren bir kaç küçük leylak ağacı vardı. Bahçenin bu tarafında bir tenis sahası büyüklüğünde bir bölümde bu saydığım çiçekler dışında ağaç yoktu. Bu bölüm tamamen çimenlerle kaplıydı. Bahçeyi saran dikenli teller her iki taraflarında dikili düzgün biçilmiş lükstrümler sayesinde neredeyse görünmüyor ve gözü rahatsız etmiyorlardı. Lükstrümlere tırmanmış aslan ağızları henüz çiçeklerini açmamışlardı. Bahçenin köşelerinde küçük metal direklerde güvenlik kameraları vardı. Aralarında büyük bir ağaç olmadığından bu kameralar dikenli telleri kesintisiz görebiliyor olmalıydılar.

Benim gözlerimle bahçeyi taradığım bir kaç saniye içinde Eyüp’de beni seyrediyordu.

“Beş saniye içinde tüm bahçenin krokisini çıkardın sanırım.”

“Alışkanlık işte,” dedim.

Keyifli bir sohbetin zamanı olmadığını ikimiz de biliyorduk.

“Artık tüm ülkede aranan bir adamsın. İşimiz iyiden iyiye zorlaştı.”

“Burada böyle oturup bekleyemem Eyüp. Bir an önce İstanbul’a dönüp onlar eninde sonunda bizi bulmadan benim bir şeyler öğrenmem lazım.”

“Haklısın ama çok riskli bir hareket olacağını da biliyorsundur.”

“Tabii ki biliyorum ama beklemek de riskli. Şimdilik kızım ve torunum için en güvenli yer burası gibi. İstanbul’a gidebilmem için seninkinden başka bir araç bulabilir miyim?”

“Kahya’nın arabasını alabilirsin.”

***

Kahya’nın adı Metin’di. Adam bana arabanın anahtarıyla beraber ruhsatı da verdi. Oldukça yeni ve bakımlı metalik gri bir Ford Focus’tu araba.

Eyüp çalışma odasından bir tane cep telefonu getirip vermişti bana. Telefon kriptolu değildi ama sahte isimle alınmış klonlanmış bir hattı vardı.

Yola çıkarken kızım ve Elif’le vedalaşmadım. Eyüp’ten kızıma durumu anlatmasını rica ettim ve Elif’e el sallayıp arabaya bindim.

***

Hem benzin almak hem de ufak bir iki alışveriş yapmak için daha önce yemek için uğradığımız tesise gitmeyi planlıyordum. Yaklaştığım zaman yine tenha olduğunu gördüm ve benzin pompalarının olduğu yerdeki marketin önüne yanaştım.

İçeri girdiğimde önceki gelişimizde restoranda çalışan sarışın kadının bu kez marketteki kasada olduğunu farkettim.

Burası, küçük bir market olmasına rağmen oldukça düzenliydi ve en önemlisi de güneş gözlüğü, şapka gibi tatilcilerin ihtiyacı olabilecek eşyaların olduğu küçük bir kıyafet reyonu vardı.

Siyah bir beyzbol şapkası ve genişçe bir güneş gözlüğü alıp sepete koydum. Kareli desenli spor bir gömlek, bir kot pantolon ve avcıların ve trekkingcilerin kullandıklarına benzer kolsuz bir anorak aldım. Spor bir ayakkabı ve yedek bir kaç çorabı da sepete koyduktan sonra kasaya doğru ilerledim.

Benden başka hiç müşteri yoktu. Kadın da beni tanımış gibiydi. Hafifçe gülümseyip “hoş geldiniz,” dedi.

Özellikle yüzüme bakmıyor gibi bir hali vardı. Eşyaları barkod okuyucudan geçirirken sanki çok dikkat gerektiren bir iş yaparmışçasına önündeki ekrandan gözlerini ayırmıyordu.

Kasanın hemen yanında döner bir gazeteliğe belli başlı gazeteler ve bir kaç dergi yerleştirilmişti.Kadın son eşyaları da kasadan geçirirken iki tane gazete ve hafta sonu eklerini de alıp uzattım.

Bu kez başını kaldırıp gözlerime baktı ve gazeteleri elimden alırken “gündemi yakından takip etmek istiyorsunuz sanırım,” dedi.

Griye çalan mavi gözlerini kısmış hafif bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Ben de bu bakışa karşılık verdim. Gözlerimi gözlerinden ayırmayarak “borcum ne kadar?” diye sordum. Önündeki monitörü bana doğru çevirerek toplam ücreti söyledi.

“Nasıl ödeyeceksiniz? Kredi kartı mı yoksa nakit mi?” diye sordu.

Cevap vermeden cebimdeki parayı çıkarıp saymaya başladım. Hala yüzüme bakıyordu. Sanki bir şey söylemek istiyor da söyleyemiyor gibiydi.

Sonunda kararını verip konuştu.

“Eyüp beyin eski arkadaşı mısınız?”

Bu soruya gerçekten şaşırmıştım. Eyüp buraya sık gelemediğini söylemişti. Bir yandan mesleği dolayısıyla çok fazla dikkat çekmeyi sevmeyen bir tarzı vardı.

“Hem de çok eski,” dedim.

Bu kadında ilk gördüğüm anda edindiğim olumlu bir izlenim vardı. İç güdülerime güvenmeyi seçtim.

“Ya siz? Eyüp eski bir müşteriniz mi?”

“Değil aslında. Buraya çok fazla uğramaz ama eski bir arkadaşlığımız var. Siz onun diğer arkadaşlarına pek benzemiyorsunuz da.”

Gazeteleri bir arada tutarak alışveriş poşetine sıkıştırdı.

“Bugün bulmaca eki hediyesi var,” dedi.

Uzanıp bir bulmaca dergisi aldı ve onu da poşete koydu. Sanki kazara açılmalarını engellemek ister gibi davranıyordu. Etrafa bir göz gezdirdi ve kimse olmadığını görünce konuşmaya devam etti.

“Yanınızdaki bayan sanırım kızınızdı. Diğeri de torununuz. Yanılıyor muyum? Eyüp beyin çok genç kız arkadaşları olur bazen ama o bayan onlara hiç benzemiyordu.”

“Eyüp’le uzun süredir görüşemediğim için arkadaşlarını pek tanımıyorum. Bu arada evet onlar kızım ve torunumdu.”

“Eyüp beyin bir kızı var mı? Evli mi acaba? Bilirsiniz buralara bazen kaçamak için gelir insanlar. Neyse sanırım çok konuştum. Sizin yolunuz da uzun olmalı. İyi günler.”

“Teşekkür ederim. Hiç sorun değil. Sizinle sohbet etmek güzeldi.”

Poşetlerimi arabaya yerleştirdikten sonra pompalardan birine yanaşıp depoyu doldurttum.

Kıyafetlerin olduğu poşeti yanıma alarak istasyonun tuvaletine girdim. Etrafta hiç kimse yoktu. Yeni aldığım kot pantolon, gömlek ve anorağı giydikten sonra eski kıyafetlerimi poşete yerleştirdim. Beyzbol şapkasını taktıktan sonra aynanın karşısına geçtim. Şapkanın önünü biraz aşağı doğru çekince yüzümü kısmen gizliyor ve çok dikkat çekmiyordu. Güneş gözlüğünü de taktım. Gösterişli veya çok alışılmadık bir model değildi ama gözlerimi tamamen kapatıyordu. Bu şekilde çok dikkatli bakılmadıkça tanınmam zordu.

Oradan ayrılıp tekrar yola çıkarken kadının söylediklerine bir anlam vermeye çalışıyordum. Acaba daha önce Eyüp’le bir gönül ilişkisi mi olmuştu bu kadının?

Bir süre sonra telefonumu çıkarıp ezbere bildiğim bir numarayı çevirdim. İstanbul’a varmama henüz bir saatten fazla zaman vardı ve orada bir polisle buluşacaktım. Telefon ikinci çalışında açıldı.

“Uygun bir mekan söyle. Görüşmemiz lazım,” dedim.

Sesimi tanıdı. Zaten aramamı bekliyor olmalıydı. Böyle bir durumda İstanbul emniyetinde olup bitenlerle ilgili bilgi alabileceğim ve güvenebileceğim tek adamdı. Beyoğlu’nda çalışıyordu.

“Ne kadar sürer buraya varman?”

“En fazla bir buçuk saatte Altunizade’de olurum.”

“İki saat sonra Yıldız Sarayı’ndaki Malta Köşkü’nde buluşalım.”

“Tamamdır.”

Benim telefonum değilse bile onunkinin dinlenme ihtimaline karşı fazla ayrıntıya girmemeye çalışıyordum. Telefonu kapatıp yola devam ederken kafam karmakarışıktı. Sanki zamana karşı yarıştığımı hissediyordum. Bu işi çözemezsem kızımın ve torunumun hiç bir yerde uzun süre güvende olamayacaklarını biliyordum.

Devam edecek…

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm XII

treesketch

 

Torunumun bahçede oynamasını seyretmek gerginliğimi biraz olsun azaltmıştı. Annesinin içerden kendisine seslendiğini duyan Elif eğilip yerden kırık bir dal parçası alıp eve doğru koşmaya başladı.

“Elinde o varken sakın koşma. Düşersen sana zarar verebilir.”

Hızla son bir adım atıp durdu. Küçük zıplamalarla ilerlemeye başladı. Hala doğrudan yüzüme bakmıyordu.

“Tamam amca,” dedi sessizce.

Elif içeriye annesinin yanına geçtikten sonra bahçeye göz gezdirdim. Sabah güneşi, rüzgarda salınıp duran yemyeşil çimenlerin üzerinde yer yer altın sarısı pırıltılar yaratıyordu. Dünkü yağmurdan sonra dünya yine tüm kir pasından arınmış ve parlak görünüyordu gözüme. Uzun yıllar önce buna benzer yemyeşil bir yerde, buna benzer pırıl pırıl bir sabahta çok farklı şeyler yaşamıştım.

Kuzey Irak’ta bir görevdeydik. Bir kaç gün önce sınırdan sızan bir PKK’lı grup pusuya düşürdükleri bir timden sekiz askeri öldürmüşlerdi. Kamuoyunun bildiği, sıcak takip hakkını kullandığımız operasyonlardan biri değildi bu. Seçilmiş bir kaç ekibin sınır ötesinde daha uzun süre kaldığı gizli bir görevdi.

Tim komutanımız o zamanlar üsteğmen olan Remzi’ydi. Eyüp diğer timdeydi. Saldırıyı düzenleyen grubun geçiş yoluna yakın bir yerde pusu kurmuştuk. Belki yerel kaynaklarından konumumuzu öğrenmişlerdi, belki de bizim istihbaratımız yanlış çıkmıştı bunu hiç bir zaman öğrenemedim ama o grup biz oradayken ortaya çıkmadı. Biz de güvenli bir şekilde geri çekilmek için yola çıktık. Arazi çok kayalıktı. İlerlerken ayağınızı basacak düz bir yer bulmak neredeyse imkansızdı. Belli yerlerde keskin nişancıların pusu kurmalarına çok müsait noktalardan geçiyorduk. Her iki yanımızda elli metrelik dik kayalıkların olduğu yirmi otuz metre genişliğinde dere yataklarından ilerliyorduk. Yol üzerinde terkedilmiş küçük bir köye rast geldik. Köyün yakınında bir kuyu ve etrafında da yakın zamanda burada birilerinin olduğuna dair izler vardı. Kuyudaki suyun zehirlenmiş olması ihtimaline karşı askerleri uyardık. İki tim ayrılıp olabildiğince güvenli bir şekilde köyün yıkıntılarını aramaya başladık.

Köyün etrafındaki bölgede yemyeşil meralar vardı. Daha yüksekte kalan yakınlardaki bir iki köyden buraya hayvanlarını otlatmaya gelen köylüler olduğunu biliyorduk ama köyün ortasından geçen toprak yoldan yürürken etrafta bizim ayak seslerimiz dışında en ufak bir ses duyulmuyordu. Sanki bizim timler arazide ilerlerken gizli bir el bölge sakinlerini bizden uzağa doğru çekiyor ve biz içine kimsenin girmediği görünmez bir çember içinde ilerliyorduk.

Bu sessizlik aniden başlayan bir makineli tüfek sesiyle bozuldu. Tam emin olamasam da sesin Bixi denilen bir ağır makinalı tüfeğe ait olduğunu tahmin ettim. Açılan ilk ateşte bizim timden Ali isimli Eskişehirli bir asker vuruldu. Dakikada yaklaşık iki yüz mermi atan silah on dokuz yaşındaki delikanlıyı önce bacağından yakaladı. Yere düşerken ise göğsüne aldığı isabetlerle vücudu sarsılıp yürüdüğü yerden bir metre öteye kadar savruldu genç adam.

Güvenlik nedeniyle aramızda iki üç metre mesafe bırakarak ilerlediğimizden ilk ateşte başka vurulan olmadı. Hepimiz sesin geldiği taraftaki yıkıntı, duvar veya büyük bir kaya gibi ne bulursak arkasına doğru siper aldık. Mermilerin yerde çıkardığı tozdan bizim ilerleyiş yönümüze göre sağımızda ve köyün yüz metre kadar ilerisindeki kayalıklardan geldiği anlaşılıyordu. Siper aldığım yerden bakınca tepede kayaların arasında küçük bir parıltı farkettim. Mayıs ayındaydık ve tepemizde parlayan güneş silahın metalinden yansıyarak adamın yerini ele vermişti.

Yerde yatan Ali’ye baktım. Sıhhiyecinin onun yanına gitmesi için bir neden yoktu. Yaşıyor olması imkansızdı. Olaylar o kadar hızlı gelişiyordu ki tek hissettiğim şey şaşkınlıktı. Ali’nin bir hafta önce kaldığımız kasabadan jetonlu telefonla annesini arayışı gözümün önüne geldi. Kadıncağıza oğlunun şehit düştüğünü kim haber verecekti acaba?

Remzi bana kayalıkta gördüğüm noktayı işaret etti. Onun da ateş edilen noktayı farkettiğini anladım. Benim elimde katlanır dipçikli bir MP5 vardı. Bu makinalı tabanca yüz metre mesafeden çok etkili bir silah olmasa da şansımı denemem gerekiyordu. Adam bizleri mevziden çıkarmamak için kısa süreli atışlar yapıyordu. Benden en uzak noktaya bir iki atış yaptığı anı kollayıp arkasına sığındığım büyükçe iki kayanın arasından nişan aldım. Avantajlı durumu adamı rahatlatmış olmalıydı ki gereğinden fazla görüntü veriyordu. Sürpriz faktörünü kullandıklarından mı yoksa ellerindeki imkanların eksikliğinden mi bilmiyorum ama silahı bir ağ veya benzeri bir şeyle kamufle etmemişti.

Ağır silahın arkasına oturduğu için sağa sola kaçma şansı yoktu. Göğsüne doğru nişan alıp bir kaç kez üçerli atışlar yaptım. Bixi’den yapılan atışlar bir anda hızlandı. Art arda en az otuz kırk mermi atıp sustu silah. Vurduğu nokta ise hep aynıydı. Az evvel nişan aldığı mevzilerimizin yukarısından geçip karşıdaki bir köy evinin duvarına isabet etti mermiler. Adam vurulmuştu belli ki.

Mermilerin çarptığı noktaya bakarken diğerlerine göre nispeten sağlam kalmış büyükçe bir evin yıkık kapısının ardından küçük bir alev çıktığını gördüm. Az öncekine göre çok daha yakından ama daha zayıf gelen bir takırtı duydum. Binada bir adamları vardı. O da elindeki Kalaşnikof ile ateşe başlamıştı.

Henüz bir kaç el ateş edebilmişti ki bulunduğu binanın girişi bir toz bulutu içinde kalıverdi. Yıkık kapının çürümüş tahtaları, çamurla sıvanmış duvar ve binanın iskeleti olan kalaslar onlarca mermi ile parçalanırken adam da vurulmuştu. Sol tarafıma baktığımda Eyüp elindeki G3 piyade tüfeği ile evin girişine atış yapıyordu. Şarjörü değiştirdikten sonra aynı binanın penceresine daha kısa üçlü atışlar yapmaya başladı. Binada birden fazla adam olabilirdi. Sağımdan da atış sesleri geliyordu. O tarafa baktığımda Remzi M16 piyade tüfeği ile Eyüp’le aynı noktaya atış yapıyordu.

Binada en az iki kişinin olduğundan artık emindim. Belki de üç. İlk ateş edenin kapının eşiğinde vurulduğu da neredeyse kesindi. İkincisi da pencere önünde vurulmuştu muhtemelen. Oradan gelen kısa bir çığlıktan sonra yeniden ateş edildiğini duymamıştım.

Bulunduğumuz noktalardan etrafı gözetledikten sonra adamların pusuyu kurmaya vakit kalmadan bizle karşılaştıklarını düşünmeye başladım. Bixi’yi tepeye yerleştirdikten sonra iki ya da üç adamları aşağıda hazırlıklarını bitiremeden yakalanmışlardı. Yukarıdaki adam da köyü araştırarak ilerlediğimizi görünce nasıl olsa çatışma çıkacak diye erken ateş etmeye başlamış olmalıydı.

Şimdi esas mesele yakınlarda daha kaç adamları olduğuydu. Uzun süre bekleyemezdik. Hayatta kalan adamları yerimizi bildirip destek çağırabilirdi.

Bize son ateş edilen evi aramak için bir kaç dakika daha bekledik. Herkes kendi bulunduğu açıdan araziyi taradıktan sonra Remzi’nin talimatıyla bizim tim çömelmiş vaziyette yıkıntıların arasına yayıldı ve binalara kontrollü şekilde girmeye başladık. Bir süre sonra etrafta başka adamları kalmadığını anladık.

Adamların ateş ettikleri eve girmeden önce içeriye ses bombası attık. Bu bombalar ani bir ışık parlaması ve güçlü bir ses çıkararak etraftaki insanları sersemletir ve size taktik bir üstünlük sağlar. El bombası kullanmamamızın nedeni içeride yıkıntı oluşturmamak ve sağ kalan adamları varsa öldürmeyip sorgulayabilmekti.

Bomba patlar patlamaz içeriye daldık. Etrafta patlamanın etkisiyle yerden kalkan toz yüzünden görüş kısıtlıydı ama yerde yatan adamı görmemiz zor olmadı. Kapının iki metre gerisinde yüzüstü uzanmıştı. Pencerenin kenarına gittiğimizde de yerde kan izleri vardı ama başka ceset bulamadık. Kapının karşı köşesinde ses bombasının yarattığı patlamanın da etkisiyle küçük bir yıkıntı oluşmuştu. Bir iki küçük kalas ve duvardan ve damdan kopan kerpiç parçaları ufak bir yığın oluşturmuştu burada.

Biraz daha dikkatli bakınca o yığında bir hareket farkettim. Silahımı doğrultup seslendim.

“Ellerini kaldırıp hemen bir adım öne çık.”

Yıkıntı bir adamın çömelse bile zorlukla içine sığabileceği büyüklükteydi. Bir iki tahta parçası yuvarlandı. Tozun toprağın altından küçük bir kafa belirdi. Kısa siyah saçlarının üstü tamamen toprakla kaplanmış dokuz on yaşlarında bir erkek çocuğuydu bu.

Kürtçe sordum.

“Sen kimsin bakalım. Adın ne?”

Gözlerini açınca tozlarla kaplı yüzünde iki parlak pencere açılmış gibi oldu.

“Berzan,” dedi. Bu kılavuz veya şaman anlamında bir isimdi.

“Ne yapıyorsun burada?”

Çocuk bize hangi köyden olduğunu söyledi. Bugün çocuklara köyden çıkmayın demişler ama o daha önce bazen keçileri otlatmaya getirdikleri meranın yakınındaki bu yıkıntılara oynamaya gelmiş. PKK’lıları görünce buraya saklanmış. Adamlar ona oradan gitmesini söylemişler ama o daha çıkamadan silah sesleri gelmeye başlamış.

Ben Berzan’la konuşurken içeriye timdeki askerlerden Muhsin girdi. Sivilceli yüzlü, uzun boylu, içine kapanık bir çocuktu. Tim içinde tek konuştuğu arkadaşı Ali gözlerinin önünde bir kaç dakika önce vurulmuştu. İçeri girer girmez yerde yatan PKK’lıyı tekmelemeye başladı. Kendini kaybeden askeri karnına vurduğu sert bir tekme ile cesetten uzaklaştıran Remzi ayağını yere düşen Muhsin’in göğsüne bastırıp bağırdı.

“Hepimizi öldürmek mi istiyorsun geri zekalı herif. Adamı tuzakladıklarını bilmiyor musun?”

Az önce çılgın gibi saldıran Muhsin şimdi yattığı yerde ağlamaya başlamıştı. Remzi ayağını göğsünden çekince yana doğru yuvarlanıp bacaklarını karnına doğru çeken asker ellerini bacaklarının üzerinden kavuşturup ileri geri sallanmaya başladı.

Çocuğu almam için bana işaret eden Remzi iki askere talimat verip yerdeki cesedi iplerle bağlattı. Kaçan adamın ölen arkadaşını bir bubi tuzağına çevirdiğinden şüpheleniyorduk. Adamı aramak için sırtüstü çevirdiğimizde altına yerleştirilmiş el bombası patlayacaktı.

Biz kapının önüne geldiğimizde Remzi dışarı çıkmış ve adamlarına ipi çekmeleri talimatı vermek için bizim de çıkmamızı bekliyordu. Tam binadan dışarı adımımızı atmıştık ki dışarıdaki askerleri gören Berzan bir an paniğe kapılıp elimden kurtuluverdi.

Remzi bu arada adamlara işareti vermişti. İpi çekmeye başladılar. Ben ne yapacağımı bilemez halde kalakalmıştım. Çocuğun peşinden koşsam içerde patlayan bomba ikimizi de öldürecekti.

“Dur!” diye bağırdım arkasından. “Berzan, gitme!”

Çocuk çoktan evin içinde kaybolmuştu. Bu arada askerler binadan beş metre kadar uzakta, arkaları bize dönük şekilde ipi çekmeye devam ediyorlardı. Ne olduğunu anlayamamışlardı.

Belki yetişebilirim diye adımımı attığım anda içeriden şiddetli bir patlama sesi geldi. Kapıdan çıkan şok dalgası beni arkaya doğru fırlattı. Küçük taş, toprak ve tahta parçaları vücudumun her tarafını dövdü. Karnıma çok sert bir yumruk yemiş gibiydim. Yüzüme ve ellerime küçük taşlar ve kıymıklar saplanmıştı. Gözlerime kaçan tozlardan etrafı göremez hale gelmiştim.

Kendimi toparladığım anda içeriye koştum. Bu kez daha önceki ses bombasından çok daha farklı bir hasar vardı içerde. Duvarların sağlam kısımları da neredeyse tamamen yıkılmıştı. Binanın öbür ucundaki dam aşağı çöküp iki metrelik bir boşluk oluşturmuştu. Adamın cesedi paramparçaydı. Duvarlarda et parçaları vardı. Korkunç bir manzaraydı. Berzan’ın başına gelmiş olabilecekleri düşündükçe midem bulanıyor, başım dönüyordu.

Tek umudum cesedin bombanın parça tesirini azaltmış olmasıydı. Etraftaki her kalas ve kerpiç parçasını sağa sola devirip altlarına bakarak ilerledim.

Damın çöktüğü bölüme yaklaşınca bir inleme sesi duydum.

Hemen atılıp yıkıntının arasından çocuğa ulaşabileceğim bir boşluk aradım. Bu arada Eyüp de arkamdan içeri girmişti. Çocuğun yıkıntının arasından uzanan elini görünce Eyüp’ü yanıma çağırdım.

Eğilip baktığımda bacağının üzerinde büyük bir kalas olduğunu gördüm. Duvardan yıkılan parçalar kalasın çocuğun bacağını ezmesini önlemişti ama ayağı parçaların arasında sıkışmıştı. Çıkmasına imkan yoktu. Kalası oynatmaya çalıştım ama çok ağırdı. Çok az kıpırdatabildim yerinden. Böyle ite çeke oynatırsak çocuğun ayağı ezilebilirdi.

Eyüp bana yana çekilmemi söyleyip kalası iki eliyle altından tuttu. Haltercilerin yaptığı gibi bir iki derin nefes alıp bir hamlede kaldırıp yana yuvarladı. Çocuğun ayağını sıkıştırmadan kalası kaldırmayı başarmıştı.

Berzan’ı hemen kucağıma alıp o boşluktan çıkardım. Yere uzatıp hızlı bir şekilde muayene ettim. Sağlam görünüyordu. Kırık kemiği yok gibiydi. Sol eliyle boynunu tutuyordu.

“Acıyor mu boynun?” dedim.

Canı yanmış ve korkmuş değil şaşırmış görünüyordu. Şokta gibiydi. Elini boynundan çekti. Parmaklarının arasında üç dört santimlik metal bir parça parıldadı. O anda boynundan oluk oluk kan fışkırmaya başladı.

Elimi uzatıp sıkıca bastırdım ama parmaklarımın arasından fışkırmaya devam eden kan duvarı boyamaya başlamıştı.

“Korkma, Berzan. İyileşeceksin.”

Boynuna bastırdığım elimi tuttu. Gözlerimin içine bakıyordu. Yaşlarla ıslanmış yeşil gözleri pırıl pırıl parlıyorlardı.

“Sıhhiye!” diye bağırdım avazım çıktığı kadar. Hangi noktadan bastırırsam bastırayım kan bir yolunu bulup fışkırmaya devam ediyordu.

Berzan elimi sıkı sıkı tutuyordu.

Eyüp bir adım geri çekilmiş başını önüne eğmişti.

Kendi kanıyla ıslanıp kıpkırmızı olan elimi tutmaya çalışıyordu Berzan. Dalga dalga fışkıran kan her seferinde daha az gelmeye başlamıştı. Berzan’ın eli de artık elimi sıkı tutamıyordu. Gözlerindeki o ışık solmaya başlamıştı. Bana çevirdiği bakışları sanki çok daha uzaklarda bir yerleri görmeye başlamış gibiydi. Dudakları morarmaya başladı. Alnında boncuk boncuk terler birikmeye başlamıştı.

Gözleri hala açıktı ama o pırıltı artık yoktu. Kan artık fışkırmıyor sadece süzülüyordu boynundaki yaradan. Yüzünün rengi soluyordu. Bir süre sonra eli elimden düşüverdi.

Sıhhiye eri çantasıyla geldiğinde Berzan artık yaşamıyordu.

Orada öylece kalakaldım.

Bir kaç dakika kalkmamı bekleyen Eyüp neden sonra elini omuzuma koydu.

“Gitmeliyiz. Çocuk öldü Ayhan.”

Dönüş yolunda başka bir olay yaşanmadı.

Bir çoğunuz 1986 yılını Arjantin’in o zamanki adıyla Batı Almanya’yı yenip dünya futbol şampiyonu olduğu, Rusya’da Çernobil nükleer santralinde patlama olduğu veya İstanbul’da Neve Şalom sinagogunun bombalanıp 21 musevinin öldüğü yıl olarak hatırlar.

Ben ise 8 askerimizin ve Eskişehir’li Ali’nin şehit oldukları, Berzan’ın da çocuk öldüğü yıl olarak hatırlayacağım.

 

Devam edecek …

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR- Bölüm XI

 

time

 

 

Uyandığımda hemen saate baktım. Altıyı on geçiyordu. Serin ve rüzgarlı gecede pencereyi açık bırakmam tüm o yorgunluğun üstüne kaslarıma pek de iyi gelmemişti. Boyun ve sırt kaslarım kaskatı olmuşlardı.

Pencereden dışarı uzanıp bahçeyi ve kızımla torunumun kaldığı odanın penceresini kolaçan ettim. Dikkat çeken bir şey yoktu. Kahyanın kulübesinin kapısı aralıktı. Gece kapalı olduğunu hatırlıyordum.

Tabancayı ceketimin altındaki kılıfa yerleştirip çantamı topladım. Koridora çıkınca aşağıya inmeden evvel kızımın odasını kontrol etmeye karar verdim. Kapıyı çok yavaş ve sessiz açmaya çalıştım. Araladığım kapıdan baktığımda ikisi de uyuyorlardı. Elif elleriyle annesinin boynuna sarılmış yatarken ayaklarını yatağın öbür tarafına kadar uzatmıştı. Hülya’nın yüzü kendine sıkı sıkı sarılan kızına dönüktü.

Merdivenlerde sessiz olmaya çalıştım ama son bir kaç basamağı inerken mutfaktan gelen kahve kokusunu alınca Eyüp’ün zaten uyanmış olduğunu anladım. Salonun öbür ucundan seslendi.

“Uyandın mı?”

“Evet. Çok ihtiyacım varmış gerçekten. Kendime geldim biraz.”

“Sevindim. O zaman erken bir kahvaltı yapabiliriz.”

Aşağıya indiğimde kahve kokusundan başka sıcak ekmek kokusu da alınca şaşırdım.

“Ekmek bu saatte nereden geldi?”

“Ben evdeyken kahya saat beş gibi fırına gider. Ne demişler. Erken kalkan çok yol alır.”

Mutfağa geçtiğimde Eyüp’de yanıma geldi. Ben hemen tezgahın üstünde asılı olan tavalardan birini alıp dolaptan altı yumurta çıkarıp kırdım. Eyüp’de dün aldığı domateslerden yıkayıp bir tabağa doğramaya başladı. Bir kaseye de biraz zeytin koydu. Omletleri geniş birer tabağa paylaştırdım. Büyükçe bir tepsiye yerleştirdiğimiz yiyecekler ve kahvelerimizi alıp salondaki masaya geçtik.

Eyüp televizyonu açmış bir haber kanalı seçmişti. Spiker konuşurken alttan da altyazılar kayıyordu. Dolar kurları, borsa endeksi ve haber başlıkları. Televizyonun sesi kısıktı.

Bir yandan kahvaltı yaparken diğer yandan televizyonu takip ediyordum. Son otuz saatte yaşadıklarımdan sonra gördüklerim sanki başka bir dünyaya ait gibi geliyordu. Hepsi yapay ve kurgu hissi veriyordu ekranda olup bitenlerin.

“Bir süre burada kalmanız sanırım en iyisi,” dedi Eyüp.

Gözümü ekrandan ayırıp ona baktım. Omletini bitirmiş kahvesini yudumluyordu.

“Bilgisayarın ve internet bağlantın olduğunu sanıyorum.”

“Tabii var. Çalışma masam yukarıdaki odamda ama sana burada kullanabilmen için bir laptop bilgisayar verebilirim.”

“İyi olur. Bazı şeyleri araştırmam lazım.”

“Kızın işe gidemeyecek bir süre. İstanbul’u arayıp rapor ya da izin işini ayarlamamı ister misin?”

“İyi olur. Çok iyi olur…”

Gözüm ekrana takılmıştı yeniden. Sunucu kadın her zamankinden daha heyecanlı bir ifadeyle konuşmaya başlamıştı. Alt yazıda flaş haber diyordu. Benim ekrana kilitlendiğimi gören Eyüp’de o tarafa döndü. Bu arada elindeki kumandadan sesi biraz daha açtı. Artık haber sunucusunu duyabiliyordum.

Şimdi dün akşam Çamlıca’da yaşanan dehşet anlarını ekranlarınıza getiriyoruz sayın seyirciler. Tüm mahalleliyi korkutan yangın söndürüldükten sonra itfaiyeciler neredeyse tamamen yanan iki katlı binadan adının Zeynep Korkmaz olduğunu öğrendiğimiz yaşlı bir kadın cesedi çıkardılar. İlk belirlemelere göre kadın yanarak değil silahla vurularak ölmüş.

Görüntülerdeki evi tanımam hiç zor olmamıştı. Kamera kapkara dumanların yükseldiği binadan dönerek itfaiye aracı ve bir çoğunu tanıdığım komşulara doğru yöneldi. İnsanlar şaşkın ve korku içindeydiler. Zeynep hanımın kızı ve damadını gördüm. Kadın çığlıklar atarak ağlarken adam her an düşecek gibi duran karısının koluna girmiş ambulansın yanında polis memurlarıyla konuşuyordu.

Eyüp’le birbirimize baktık. İkimiz de nefeslerimizi tutmuş, dişlerimiz sıkılı vaziyette izliyorduk olan biteni.

Sunucu olayları anlatmaya devam ediyordu. Görüntüler değişti. Bu kez benim evim ve arabamı park ettiğim kaldırım ekrana geldi. Binanın önü polis kordonuna alınmıştı. Arabamın yanında siyah kıyafetli bir adam yatıyordu. Üzerinde hücum yeleği yoktu ve kameralar yüzünü göstermiyordu ama bunun evime ilk saldıran sarışın adam olduğunu hemen anlamıştım. Arabamın bagaj kapağı açıktı ve çevrede olay yeri inceleme ekibinden özel kıyafetli ve eldivenli bir kaç memur dolaşıyordu. Ellerinde şeffaf plastik çantalar vardı.

Çamlıca’da yanan evde yaşayan ve şu anda kendilerinden haber alınamayan Hülya Demir ve dört yaşındaki kızının kaçırıldığı düşünülüyor. Hülya Demir’in babası emekli baş komiser Ayhan Demir şu anda şüpheli olarak aranıyor. Ayhan Demir’in evinde yapılan aramada yaklaşık yüzelli bin lira değerinde Amerikan Doları ve Euro bulundu. Arabasının bagajında ise yaklaşık beş yüz gram toz esrar, ruhsatsız bir tabanca ve çok sayıda mermi bulundu. Evin önünde ölü olarak bulunan ve yukarıdan bahçeye atıldığı düşünülen adamın üzerinde kimliğini belirleyecek hiç bir ipucu bulunamadı.

Eyüp kahve fincanını masaya öyle sert vurdu ki nasıl kırılmadığına şaşırdım. Elimdeki çay kaşığını sıkıp eğdiğimi farkedince yavaşça masaya bıraktım.

“Bagajda kızımın saçı ve kanı da bulunur bu gidişle.”

“Olabilir. Bu adamlar gerçekten belalı çıktı. Ne idüğü belirsiz bir grup intikamcıdan kaçarak, saklanarak kurtulabilirsin belki ama şimdi bütün emniyet güçleri senin peşine düşecekler. Acilen başka bir plan yapmamız lazım.”

Haklıydı. Kaçıp saklanmak bu işi çözmeyecekti anlaşılan ama işin içine medya ve emniyetin bu şekilde girmesiyle hareket özgürlüğüm iyiden iyiye azalmıştı. Televizyonun karşısında felç olmuş gibi duruyordum. Ne yapacağımı bilemez bir haldeydim ki Hülya’nın sesinin duydum.

“Elif için kahvaltı hazırlamam mümkün mü?”

Merdivenin başında duruyordu ve az önceki haberi görüp görmediğini bilmiyordum. Eyüp hemen atıldı ve Hülya’nın yanına gidip onu mutfağa götürdü.

Şimdi ekranda olay mahalli görüntüleri değil düşünceli bir ifadeyle konuşan haber sunucusu vardı. Ekranın sağ altında ise polis kimliğimden tarandığı belli olan bir fotoğrafım duruyordu. Ünlü olmuştum. Sunucu benim gibi görevinde başarılı ve örnek gösterilen bir emekli komiserin nasıl böyle bir şey yapabileceğini soruyor ve komşularımın ifadelerinden bahsediyordu. Dört yıldır kızımın benimle konuşmadığı ve torunumla görüştürmediğini öğrenmişlerdi. Eşimin ve damadımın bir hırsızlık olayında vurularak öldükleri günden beri beni çok fazla görmemişler ama böyle bir şey yapmama çok şaşırmışlar. İnanamamışlar. Televizyonu kapattım.

Bu arada Elif merdivenlerin başında belirdi.

“Bahçeye çıkabilir miyim?”

Benimle konuştuğu nadir anlardan biriydi.

“Tabii canım. Tabii çıkabilirsin ama sakın fazla uzaklaşma.”

Bunu söylerken ben de yanına gittim ve o bahçede oynarken seyretmeye başladım. Elinde bez bebeği ile ürkek bir şekilde dolaşıyordu bahçede. O anda en çok istediğim şey ona korkacak bir şey olmadığını söylemek, cesaret vermekti ama bunu yapamıyordum. O cesareti önce kendim toplamalıydım. Hem de kaybedecek bir şeyim olmadığı için değil tersine en değerli varlıklarım tehlikede oldukları için cesur olmayı tekrar öğrenmeliydim.

 

 

Devam edecek …

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş