Kategori Arşivleri: Sinema ve Edebiyat

Film ve kitap eleştirileri ve önerilerine yer verdiğim bölüm.

Doğu Ekspresinde Cinayet

Filmin kahramanı 3 dakikada nasıl tanıtılır?

Doğu Ekspresinde Cinayet, ünlü polisiye roman yazarı Agatha Christie’nin ilk olarak 1934 yılında yayınlanmış bir eseri. Cinayet romanlarının kraliçesi olarak da bilinen Christie’nin en başarılı romanlarından biri aynı zamanda. Filmle ilgili bir şeyler söylemeden önce kısaca edebiyattaki bu türden bahsetmekte yarar var.

Ecnebilerin ‘cozy mystery’ dedikleri bu alt türde her ne kadar işlenen suç cinayet olsa da çok fazla şiddet unsuru olmaz. Kahraman bazen ufak tefek tehlikeler atlatır atlatmasına ama sonunda, işi silahı ya da atletik becerileriyle değil düşünce gücü ile çözer. Bir nevi bulmaca da diyebilirsiniz bu romanların kurgusuna. Görece küçük bir topluluk bir bahaneyle belli bir yerde kapanıp kalır ve beklenmedik bir cinayetin işlenmesiyle neredeyse herkes bir şüpheliye dönüşüverir. Bu aşamada ya zaten o topluluğun içinde olan ya da olayı çözmesi için davet edilen dedektif devreye girer ve Sir Arthur Conan Doyle’un ünlü kahramanı Sherlock Holmes tarzı çıkarımları ve kıvrak zekasıyla olayı çözer. Grubun bir araya toplanması ve kimsenin kolayca suç mekanına girip çıkamaması için bir gerekçe bulunur genellikle. Örneğin şehirden uzak bir malikanede verilen bir davet ya da dağın başında şatodan bozma bir otelde bir araya gelen müşteriler romanın karakterlerini oluştururlar.

Doğu Ekspresinde Cinayet romanında ise adından da anlaşılabileceği gibi bu kapalı mekan bir tren. Romandaki zeki ve başarılı dedektif ise Christie’nin gözde kahramanı Belçikalı Hercule Poirot’dur. Poirot egzantrik kişilik özellikleri ile de zekası ve mantık becerisi ile de Sherlock Holmes’ü aratmayacak bir karakterdir. Bu arada muhteşem bıyıklarını da unutmamak lazım.  Agatha Christie’nin, romanın 1974 yılındaki sinema uyarlamasında Albert Finney’i role en uygun aktör olarak gördüğü ve oyuncunun bu sayede diğer adaylar Alec Guiness ve Paul Scofield’in önüne geçip rolü kaptığı söylenir. Ancak Christie’nin Finney’in bıyığını yeterince görkemli bulmadığı ve 2017 uyarlamasında Kenneth Branagh’ın bu sebeple alışılmadık derecede büyük ve gösterişli bir takma bıyık kullandığını da hatırlatalım. Filmin yönetmeni ve başrol oyuncusu Kenneth Branagh’ı edebiyat, özellikle de Shakespeare uyarlamalarından hatırlıyor olabilirsiniz.

Bu girişten sonra artık filmin ana karakterinin seyirciye 3 dakika içinde, üç dört satır diyalogla nasıl tanıtıldığını konuşmaya başlayabiliriz. Yazının bu kısmı çok önemli ‘spoiler’lar içermiyor ama yine de okumadan önce filmi seyretmeniz daha iyi olabilir. Kararınızı verdiyseniz ya da yazıya ara verip filmi izleyip geldiyseniz başlıyorum.

Öncelikle şunu söyleyeyim ki benim için sinema filmleri iki ana gruba ayrılmakta. Bunlardan birinde senarist tembel ya da tecrübesizdir. Karakterlerin tanıtılması ve filmin devamını izlerken bilmeniz gereken şeylerin anlatılması konusunda gazete ve TV haberi, kişinin özelliklerine doğrudan değinen diyaloglar ve arka ses gibi ilk akıllarına gelen yöntemi kullanırlar. Bu yöntemler hem eskimiş ve sıkıcıdır hem de çoğu zaman rahatsız edici derecede yapaydır. Diğer grup filmlerde senarist daha yaratıcı ve çalışkandır. Gerekli ön bilgileri seyirciyi sıkmadan verir ve bir çok sahnede bir taşla iki hatta üç kuş vurmayı başarır. Belli bir bütçenin üzerindeki Hollywood yapımlarının çok derin ya da başarılı olmayanlarında bile bu konuda kullanılan teknikler bu filmleri bahsettiğim ikinci gruba sokacak kadar yetkindir. İşte bu yazıda konu edindiğimiz filmin senaryosu da bu tür usta işi tekniklerden örnekler taşıyor.

Burada bahsedeceğimiz kısım filmin ilk üç dakikası. Bu süre içinde çok kısıtlı bir diyalogla filmin ana karakterinin bir çok farklı yönünü tanıtmanın yanısıra oldukça uzun ve çetrefilli olan hikaye boyunca seyircinin kahramanımızı desteklemesi için yeterli sempati de yaratılıyor.

Filmin açılışında Kudüs şehrini görüyoruz. Bir süre sonra kamera sokaklarda koşturan 7-8 yaşlarındaki bir erkek çocuğu takip etmeye başlıyor. Yerel kıyafetler giymiş olan çocuğun elinde üstü örtülü bir sepet var. Çocuk otelin mutfağına vardığında bu sepette yumurtalar olduğunu görüyoruz. Görevliler yumurtaları büyük bir özenle belli bir süre pişirip yine aynı özenle kahramanımıza sunuyorlar. Yan yana iki haşlanmış yumurta. Kahramanımızın kahvaltısını yapmasını bekleyen polis şefinin ve otel çalışanlarının heyecanla izledikleri sahnede Poirot yumurtaları beğenmez. Çalışanlar telaş içinde çocuğu yeni yumurtalar getirmesi için gönderirler. İkinci denemede yine aynı özenle sunulan yumurtaları bir kuyumcu hassasiyetiyle ölçen Poirot iki yumurtanın yine eşit büyüklükte olmadığını görür. Bu kez yumurtaları getiren çocuk da karşısındadır ve herkes çok gergindir. Poirot çocuğa gülümseyip onu rahatlatacak şu sözleri söyler:

“Tavuk yüzünden. Bunlar güzel yumurtalar. Sen ye.”

Sonra kalkar ve tüm şehir halkının sonucunu heyecanla beklediği davayı çözmek için meydanda toplanan kalabalığın ve üç şüphelinin karşısına çıkmak üzere yürüyüşüne başlar. Tapınaktan çok değerli ve kutsal bir emanet çalınmıştır. Şüpheliler ise bir haham, bir rahip ve bir imamdır. Poirot meydana doğru ilerlerken yerdeki hayvan pisliğine basar. Bu şanssız olaydan dolayı çok rahatsız olduğu bellidir. Çözümü ise şöyle ifade eder:

“Eşitsizlik var. Eşitleyelim.”

Bunu söylerken temiz olan diğer ayağını da pisliğe basar.

Daha sonra meydanda yaptığı konuşmada zeka, dikkat ve çıkarım yeteneklerini konuşturduğu o meşhur tarzıyla olayı çözüverir. Bu çözüme ulaşırken izlediği düşünce çizgisinde izleyicinin gönlünü kazanacak bazı incelikler var ancak filmi izleme keyfinizi kaçırmamak için bunların ayrıntılarına girmeyeceğim.

Poirot’nun garip kişilik özellikleri ve takıntıları olduğu bilinir. Tüm romanlarda ve bugüne dek yapılmış en önemli çevrimlerden olan 1974 yılı yapımında da bu özelliklerden örnekler vardır ancak bahsettiğimiz bu giriş sahneleri bazen antipatik de olabilen bu gariplikleri tanıtmanın ötesinde bir işleve sahip.

Bu sahnelerde ve esas maceranın yaşanacağı Doğu Ekspresi yolculuğuna çıkmadan önce ve yolculuk esnasında Poirot’nun tekrarlayacağı bazı kilit ifadeler, kahramanımızın dedektiflik konusundaki yetenekleri ne kadar üst düzeyde olursa olsun, bu davada neden zorlanacağının ipuçlarını seyircinin bilinçaltına işleme vazifesi de görüyorlar. Katilin kim olduğunu bulmak ve en önemlisi bu durumda oluşan sorunu çözmek için takıntılarıyla da mücadele etmesi gerekiyor.

Poirot’nun en önemli ilkelerinden biri şu sözlerinde gizli:

“Doğru vardır, yanlış vardır. Arası yoktur.”

Hayatını suçluların yakalanmasına yardımcı olup masumları korumaya ve ‘adaleti sağlamaya’ adamış bir adamdan bahsediyoruz. Yumurtaların bile eşit olmamalarından rahatsız olan, karşısındaki insanın kravatını düzelttirmezse huzursuz olan mükemmeliyetçi, idealist bir adam.

Hem filmin hem de yazının tadını kaçırmamak için çok daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Ancak eklemek istediğim bir şey daha var. Yumurta bildiğiniz gibi insan ruhunu temsil eden bir sembol olarak da kullanılır. Bu açıdan baktığınızda ve Poirot’nun; “Benim bir avantajım var; dünyayı sadece olması gerektiği gibi görebiliyorum ve öyle olmadığında kusur bir suratın ortasındaki burun gibi ortaya çıkıyor,” sözündeki yaklaşımını da ele aldığımızda bahsettiğimiz sahnelerin daha derin dini ve felsefi okumalara da açık olduğunu söylersek acaba abartmış olur muyuz?

Sizlerin yorumlarınızı da merakla bekliyorum. Bu arada filmi sinemada izledim. Aksiyon veya gerilim bekleyenleri tatmin etmeyeceğini söylememe gerek yok. Filme benim verdiğim not bahsettiğim usta işi bölümlere rağmen 10 üzerinden 6.

Puanı düşüren faktörler ve filmin genel eleştirisi ise başka bir yazının konusu. İyi seyirler dilerim.

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş

The Counselor (Danışman) 2013

Ridley Scott, Quentin Tarantino’ya özenirse ne olur?

 

The Counsellor Filmin Uzatılmış Yönetmen Versiyonu Kapağı

The Counsellor Filmin Uzatılmış Yönetmen Versiyonu Kapağı

 

Yorumlara geçmeden önce filmi hayata geçiren ekibe beraberce bir göz atalım istiyorum.

 

Yönetmen: Ridley Scott. “Blade Runner”, “Alien”, “Thelma ve Louise” ve “Gladiator” gibi filmleriyle tanınan ünlü İngiliz yönetmen. Yazar: Cormac McCarthy. Aralarında Pulitzer’in de bulunduğu bir çok ödüle sahip ve en son “No Country for Old Men” (İhtiyarlara Yer Yok) filminden hatırlayacağınız ünlü Amerikalı roman, tiyatro oyunu ve senaryo yazarı. Oyuncu kadrosunda Michael Fassbender, Penelope Cruz, Javier Bardem, Cameron Diaz ve Bradd Pitt başta olmak üzere tam bir yıldızlar geçidi var.

 

Konusu ise kısaca şöyle özetlenebilir; Bir avukat uyuşturucu trafiği işine bulaşınca kendini çok büyük bir belanın içinde bulur.

Seyircinin bu ekibe bakınca yönetmeninden yazarına, oyuncu kadrosundan konusuna kadar üst düzey bir macera gerilim filmi beklemesi doğal olsa gerek. Peki seyirci bu filmi izleyince aslında ne bulacak? İşte yazımızın konusu bu.

 

Benim izlediğim ve üzerinde yorum yapacağım filmin uzatılmış yönetmen versiyonu. Normalde 117 dakika olan film bu versiyonda yaklaşık 138 dakika ama eklenen sahnelerin filme derinlik kattığını veya daha anlaşılır kıldığını söylemek çok zor.

 

İlk olarak açılış sahnesiyle başlayalım.

 

El Paso’ya doğru hızla yol alan bir motorsikleti izleyen kamera hemen sonrasında bu yolu gören bir evin içine yönelir. Yatakta çarşafların altında görünmeyen iki sevgilinin konuşmalarına tanık oluruz. Amacı bu karakterler arasındaki tutkulu aşkı ve cinsel çekimin gücünü göstermek olarak özetlenebilecek sahnede diyalog maalesef filmin geri kalanına dair hiç umut vermeyecek kadar kötüdür. Adamın sorması üzerine kadın saatin iki olduğunu söyler. Adam sabah mı akşam mı diye tekrar sorar. Öğleden sonra iki olduğunu öğreniriz. Devamından bir kısmı diyalog olarak paylaşayım.

Kadın: Uçağın saat kaçta?

Adam: 7:40’ta Amsterdam’a.

Kadın: İki haftadır seni görmüyorum ve bu gece yine mi gidiyorsun?

Adam: Biliyorum ama sadece bir kaç günlüğüne yokum.

 

Bu diyalogun ardından tamamı yatakta geçen sahne çiftin cinsel fantezilerine odaklarak yaklaşık altı dakika daha sürer.

 

Peki bu altı dakikada filmin baş karakteri ve sevgilisi hakkında ne öğreniriz? Yatakta nelerden hoşlandıkları dışında benim aklıma dün ne konuştuklarını bugün hatırlayamayacak kadar unutkan oldukları geliyor. Şaka bir yana diyaloglarda sırf seyirci de öğrensin diye iki karakterin zaten bildikleri şeyler konuşuluyorsa yazarın ya tecrübesiz ya da tembel olduğunu düşünürüm ki bu kadar büyük bir yapımda iki seçenek de akla yatkın gelmiyor. Her neyse. Devam edelim.

 

Daha sonraki sahnelerde uyuşturucu kaçakçılığında kullanılan bir kamyonun hazırlanışını görüyoruz ve filmdeki önemli karakterlerden Reiner (Javier Bardem) ve Malkina (Cameron Diaz) ile tanışıyoruz.  Son derece lüks araçları ve karavanlarıyla çölde barbekü yapan çift bir yandan da dürbünleriyle avlanmakta olan çitalarını izlemektedirler. Filmdeki tüm sahnelerde— ister Meksika’da köhne bir tamirhanede ister saray gibi bir villada geçsin— Ridley Scott’ın kendine özgü şık ve estetik planları dikkat çekiyor. Ancak onlarla tanıştığımız ilk sahnede, Reiner ve Malkina’nın diyalogları oldukça anlaşılmaz ve bu karakterlerle ilgili ne düşüneceğimizi bilemiyoruz.

 

Filmin tanıtım afişlerinden biri

Filmin tanıtım afişlerinden biri

 

Kahramanımızın Amsterdam’da bir mücevher eksperini ziyaret ettiği sahne yaklaşık on ikinci dakikada başlayıp yedi dakika kadar sürüyor ve bu sahne ışık ve gölgelerin çok iyi kullanıldığı şık bir görsellik içerse de filmin tümüne hakim olan, uzun ve konuyla ilgisiz diyaloglara da çok iyi bir örnek oluşturuyor. Sefarad Yahudi’si olduğunu öğrendiğimiz yaşlı eksper önce bir giriş yaptığı konuda kahramanımızın ısrarıyla filmin teması ve olay akışıyla tamamen ilgisiz görünen tarihi ve felsefi yorumlara girişiyor. Sahne bitince filmin yirminci dakikasına gelmiş oluyoruz ve doğal olarak merak ediyoruz. Acaba bu sahnede verilen mesaj ne? Kahramanla ilgili ne öğrendik? Hayata bakışı? Mesleği? Sonuçta neredeyse hiç bir şey öğrenmediğimizi anlıyoruz. Bir romanda yan karakterlere gerçekçilik ve arkaplana da derinlik katabilen bu gibi ayrıntılar bir sinema filminde zorlama ve gösterişçi gibi duruyor.

 

Bundan sonraki sahnelerdeki bir çok diyalog filmin devamında göreceğiniz şeylere veya kahramanın yavaş yavaş içine girdiği belalı duruma ait ön bilgiler ve uyarıcılar olmaktan öteye geçemiyor. Bunu yaparken de egzotik şiddet ve seks sahnelerinin defalarca anlatıldığı uzun konuşmalar kullanılıyor. Aslında teknik olarak monolog denilebilecek ve bizim kahramanın arada bir şaşkın şekilde bir iki soruyla müdahale etmekten başka bir şey yapmadığı bu konuşmalarda çoğu zaman iki karakterin bunları neden konuştuklarını anlayamıyorsunuz. Hatta kahramanımız ve başka bazı karakterler de bir kaç yerde karşılarındaki şahsa “bunları bana neden anlatıyorsun?” diye soruyorlar.

 

Yine filme adını veren danışman (counselor) diye çağırılan kahramanımıza zor durumlarda bir çok karakter uyarılarda bulunsa da sık sık size akıl veremeyiz veya danışmanlık yapamayız deniliyor.

 

Filmin sonlarına doğru kahramanımız, kim olduğunu bilmediğimiz bir avukatın aracılığıyla iletişime geçtiği ve yine kim olduğunu bilmediğimiz ama uyuşturucu kartelinin ağır toplarından olduğunu tahmin ettiğimiz bir adamla telefonda konuşur. Trajik filmlerde kahraman genellikle yaşananlardan ders almaz. Bizim avukatımız da olan biteni pek iyi yorumlayamayınca karşısındaki mafya babası bir filozofa dönüşür ve telefonda kahramanımıza çok etkileyici cümlelerle bir nutuk çeker. Tabii ki bu diyalog da çok uzundur ve az önce bir kelimeyi telaffuz şekli kahramanımızca düzeltilen Meksikalı uyuşturucu baronunun bir anda nasıl böyle cümleler kurabildiğine şaşıracak hal ne bizde ne de kahramanımızda kalmamıştır artık. Kahramanımız bu sahnede bol bol ağlarken bizler de  bu iki saat yirmi dakikalık süreyi bu filme ayırdığımız için ağlamaklıyızdır. Ona mı üzülelim yoksa kendimize mi karar veremeyiz bu anlarda.

 

Sonuçta farklı tarzların uyum içinde bir araya gelemediği ve hayal kırıklığı yaratan bir filmle karşı karşıyayız. Sinema filmlerinde roman veya öykü senaryoya dönüşürken orijinal eserin gerektirdiğinden çok daha farklı teknikler kullanılır. Başarılı uyarlamalara bakarsanız— kitabı ne kadar ünlü ve başarılı olursa olsun — senaryo sürecinin yine de uzun ve zorlu olduğunu görebilirsiniz. Sayısız revizyonlar, yapımcı ve yönetmenlerin geri bildirimleri ve oyuncuların da yaratıcı katkılarıyla hayat bulur sinema filmleri.  Örneğin bir romanda çok etkileyici olan bir replik sinema filminde yapay ve uzun kaçıyorsa temayı ve karakteri iyi anlamış bir oyuncu doğaçlama yaparak sahneyi çok daha iyi hale getirebilir. Sinema tarihi bunun örnekleriyle doludur.

Burada belki de Cormac McCarthy’nin ünü ve Amerikan edebiyatındaki önemli yeri film için bir handikap oluşturmuş olabilir. Yazarın ilk senaryosu olduğunu düşünürsek, bu kadar büyük bir yazarın bile, sinemayı daha iyi bilen emektarlardan yardım alması gerekirdi diye düşünüyorum.

 

Trajik hataları olan karakterlerin kaçınılmaz kötü sona doğru gittikleri bir kara film yapmayı hedefleyen Ridley Scott ciddi ve şık üslubuyla ne Tarantino tarzı bir esprili bir ucuz roman havasını ne de klasik kara film havasını yakalayamıyor. Senaristin kültürü ve zekasını, karakterlerin dünyalarını yansıtmaktan daha fazla önemsiyor gibi görünen bu film maalesef Scott’ın filmografisinde “GI Jane” (Jane’in Zaferi) gibi unutmak istediğimiz bir örnek olarak yer buluyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş

Bilim Kurgu’nun Doğuşu: Merhum Frankenstein’ı Nasıl Bilirdiniz?

Ünlü canavarın doğumunun, yanardağ külleri, gök gürültüleri, yıldırımlar ve yağmurlar altında başlayan gerçek hikayesi…

1931 yapımı filmde canavarı canlandıran Boris Karloff

1931 yapımı filmde canavarı canlandıran Boris Karloff

Şimdiye dek kaç Frankenstein filmi çevrilmiştir diye sorsalar cevaplamakta zorlanırız. 1818 yılında yayınlanan Frankenstein sinemaya en çok uyarlanan romanlardan biri şüphesiz. Ne zaman bir Frankenstein filmi izlesem aklıma bunca sinema filmine rağmen bu karakterin orijinal romandaki hali ve yaratılış öyküsü ile ilgili ne kadar az şey bildiğimiz gelir. Hem bu kadar ünlü hem de bu kadar yanlış tanınan karakter bulmak zor sanırım. İşte henüz 2014 yılının başlarında sinemalarımızda gösterime giren son Frankenstein filmini izleyince (I, Frankenstein-2014) bu ünlü canavarın az bilinen yaşam öyküsü ile ilgili bir şeyler yazmaya karar verdim. Umarım ilginizi çeker ve okurken eğlenirsiniz.

Önce canavarımızın adıyla başlayalım konumuza. Başlıktaki soruyu okuyup ünlü canavardan bahsettiğimi düşündüyseniz, birçoğumuz gibi Frankenstein adının canavara değil de onu hayata döndürmek için tanrıcılık oynayan tıp öğrencisi Victor Frankenstein’a ait olduğunu unutmuşsunuz demektir. Tabii hep başrolde olup zihinlerimize kazınan canavarı, afişlerde ve kitap kapaklarındaki isimle özdeşleştiriyor olmamız aslında çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Oysa kitapta canavara bir isim verilmemiştir. Bu bakımdan, az önce sözünü ettiğim ve Aaron Eckhart’ın başrolünde oynadığı “I, Frankenstein” (bizdeki adı Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı) filminin ismi de sorunludur.

İkinci olarak eserin orijinal adına bakarsak onun da “Frankenstein” değil “Frankenstein, ya da Modern Prometheus” olduğunu görmek bizleri pek şaşırtmamalı çünkü yaklaşık iki yüz yıl önce çetrefilli, uzun isimler ve alt başlıklar moda iken şimdilerde bir ya da iki kelimelik olanlar tercih ediliyor.

Frankenstein’ın hayata döndürdüğü şeyin adına ister canavar deyin ister yaratık, onunla ilgili hepimizin zihninde yer eden şeyler neredeyse tümüyle Hollywood’un bize sunduğu kırıntılardan ibaret. Örneğin hala bir çok çizgi roman, sinema filmi ve TV dizisine referans olmaya devam eden ünlü canavar tiplemesi Universal’in 1931 yapımı filminde Boris Karloff’un canlandırdığı karakterdir. Oysa o film Frankestein’ın canavarının konu alındığı ne ilk ne de son filmdir ve orada yaratılan karakter o güne dek kitaplarda ve tiyatro oyunlarının afişlerinde kullanılan resimlerdekilerden çok farklıdır. 1910 yılında Edison Şirketi’nin yaptığı Frankenstein filmi ise tarihteki ilk konulu filmlerden birisi olmasına rağmen pek bilinmez.

1823 yılındaki tiyatro oyununun afişi (Getty)

1823 yılındaki tiyatro oyununun afişi

Yaratığın yıldırımlardan toplanan elektrik ile canlandırıldığı ve hemen her Frankenstein filminde görebileceğiniz o meşhur sahne romanda yer almaz. Romanda Victor Frankenstein yaratığı canlandıran bir kıvılcımdan söz eder ama ayrıntılara hiç bir zaman girmez. Burada film stüdyosu eserdeki boşluğu görsel olarak dramatik bir sahne ile doldururken Frankenstein’ın canavarı efsanesine daha sonra hep taklit edilegelecek bir unsur eklemiş olur. Kitabın 1831 yılında yapılan ikinci baskısının önsözünde Shelley, Galvanizme de göndermeler yaparak bu konuda biraz ayrıntıya girdiğinden olsa gerek bir çok kişi orijinal eserde de elektrik akımı ile yaratığa hayat verildiğini düşünür.

1931 yapımı filmdeki laboratuvar sahnesi

1931 yapımı filmdeki laboratuvar sahnesi

Yine az bilinen ve bizim yazımızın da ana içeriğini oluşturan konu ise  Frankenstein’ın canavarına dair fikrin o sıralar 18 yaşında olan Mary Wollstonecraft Godwin veya ünlü şair Percy Bysshe Shelley ile evlendikten sonra alacağı ve daha çok bilinen adıyla Mary Shelley’in ( yazının geri kalan bölümünde yazardan Shelley olarak bahsedeceğim) zihninde nasıl şekillendiği ve bu fikrin tohumlarının nasıl atıldığı.

Dilerseniz bunu anlamak için önce yazarın yaşam öyküsüne ve dönemin kültürel atmosferine kısaca bir göz atalım.

Mary Wollstonecraft Shelley 1797-1851

Mary Wollstonecraft Shelley 1797-1851

Mary Wollstonecraft Godwin Londra’da doğduğunda takvimler 30 Ağustos 1797’yi gösteriyordu. Babası ünlü bir filozof ve politika yazarı olan William Godwin annesi ise ünlü feminist yazar Mary Wollstonecraft’tı. Yazarımız, kendisini doğurduktan on gün sonra ölen annesini tanıma fırsatı bulamadı. Mary Shelley’e annesini kaybettikten sonra babası ve annesinin bir asker ile olan ilişkisinden doğan ablası Fanny Imlay baktı.

Godwin 1801 yılında yeniden evlendiğinde yeni eşi Mary Jane Clairmont eve kendi iki çocuğunu da getirdi ve bir süre sonra da çiftin bir oğulları oldu. Üvey annesi kendi kızı Jane’i okula gönderirken Mary’yi okula göndermeye gerek duymadı.

Okula gidemese de Shelley okumayı ve yazmayı çok seven bir çocuktu ve evlerine gelen Samuel Taylor Cooleridge ve William Wordsworth gibi seçkin konuklardan ve babasının geniş kütüphanesinden yararlanarak kendini geliştirdi.

1812 yılının yazında Shelley babasının İskoçya’daki bir tanıdığının yanına gittiğinde, Baxter ailesinin yanında o güne dek görmediği bir yuva havası ve huzur buldu ve şair Percy Bysshe Shelley ile tanıştı. Ertesi sene yine Dundee’ye Baxter ailesini ziyarete giderek bu arkadaşlığı sürdürdü.

1814 yılında ise Shelley ve şair Percy Bysshe Shelley arasında arkadaşlığın ötesinde bir ilişki başladı. Percy Bysshe Shelley Mary’nin babasının sadık bir öğrencisiydi, Mary’den beş yaş büyüktü ve o sırada evliydi. İki sevgili yanlarına Mary’nin üvey kardeşi Jane’i de alarak bir süreliğine bir Avrupa seyahatine çıktılar. Mary’nin babası da bu olaylardan sonra uzun süre kızıyla konuşmadı.

Mary ve Percy Shelley bir süre Avrupa’da gezinip durdular ancak bu dönemde yaşadıkları maddi sıkıntılar ve 1815 yılında ilk bebeklerinin ölümüyle sarsıldılar.

Lord Byron'ın Malikanesi

Lord Byron’ın Malikanesi

Frankenstein efsanesinin başlangıcının izlerini sürmek isteyenlerin gideceği tarih 1816 yılının haziran ayı, yer ise ünlü şair ve aristokrat Lord Byron’ın İsviçre’de Cenevre Gölü kıyısındaki malikanesidir.

O yaz gecesinde, villada şöminenin başında toplanan grup bilimsel gelişmeler üzerine sohbet ederek ve birbirlerine gotik Alman korku hikayeleri anlatarak vakit geçirmektedirler. Yaz gecesi dediğimize bakmayın sakın. 1815 yılında Endonezya’da patlayan Tambora yanardağının püskürttüğü küller o kadar devasa boyutlardadır ki o sene Kuzey Amerika ve Avrupa’nın büyük bir kesiminde neredeyse bir yıl süren bir kış yaşanır. New York’da Mayıs ayında sıcaklıklar sıfırın altında ölçülür ve İsviçre’de de durum pek farklı sayılmaz. Sisli, soğuk, karanlık ve yağmurlu bir hava hüküm sürer. Yazın yaşanmadığı yıl denilen 1816 yılı bir çok ülkede de eşi görülmemiş kıtlıklara yol açar.

Lord Byron’ın misafirleri arasında Mary Shelley ve sevgilisi Percy Bysshe Shelley’in yanısıra, Mary’nin üvey kardeşi Jane ve Byron’ın doktor arkadaşı John William Polidori’de vardır.

O zamanların Avrupalı entellektüeller arasındaki favori konuları Alman doktor Franz Anton Mesmer’in üzerinde çalıştığı hipnotizma konusu yani o yıllarda kullanılmaya başlanılan adıyla Mesmerizm ve İtalyan doktor Luigi Aloisio Galvani’nin hayvanlar üzerinde yaptığı deneylerde keşfettiği elektriğin etkilerine dair Galvanizm konularıdır. Prometheus mitinin de Frankenstein’ın yaratılışında etkisi olduğunu düşünmek için bir çok nedenimiz var ve kitabın alt başlığının “Modern Prometheus” olması bunlardan sadece birisi. Yazarın ilham kaynaklarından bir diğeri ise, neredeyse kendinden sonra gelen tüm batı yazınını etkilemiş olan John Milton’ın Paradise Lost (Kaybedilmiş Cennet) adlı epik şiiridir. Yazar kitabın girişinde bu şiirden bir alıntı kullanır:

Ey yaratıcı, ben mi istedim beni çamurumdan, 

İnsan olarak yoğurmanı? Ben mi zorladım seni

Karanlıktan yükseltmen için beni?

Galvani-frogs-legs-electricity

Galvani’nin meşhur kurbağa bacağı deneyi

Normal yaz eğlenceleri ve ev dışında faaliyetlere katılamayan grup hayalet hikayeleri anlatmaktan sıkılınca ev sahibi Lord Byron’ın aklına bir yarışma düzenleme fikri gelir. En korkunç hikayeyi yazan yarışmayı kazanacaktır. O günlerde bahsi geçen konulardan birisi de ölülerin Galvanizm ile diriltilip diriltilemeyecekleridir. Önceleri Mary’nin aklına bir şey gelmez ama bir kaç gün sonra, mezardan çıkarılan bir cesedin güçlü bir makinayla hayata döndürüldüğü ve bunları gerçekleştiren bilim adamının korkup kaçtığı bir kabus görür.

Galvani etkisiyle canlandırılan bir ceset

Galvani etkisiyle canlandırılan bir ceset

Yine o günlerde tıp konusunda bugünden hayli farklı olan bazı şeyleri hatırlatmakta fayda var. Doktorların anatomi bilgilerini geliştirmek için idam edilmiş veya hapishanede ölmüş kimsesizlerin cesetlerini kadavra olarak kullanmaları o yıllarda sık rastlanan bir durumdur. Hatta bu şekilde bulunabilen cesetler yetersiz kalınca para vererek mezar hırsızlığı yaptırmak da duyulmamış şeyler değildir.

Ekipten Mary dışında dişe dokunur bir eser çıkaran tek isim olan doktor Polidori Vampyre isimli romanını yazar ve bu roman daha sonra yazılan vampir konulu romanların çoğuna esin kaynağı olur.

Eserin edebiyat tarihindeki önemi ilk gerçek bilim kurgu romanı olarak kabul görmesidir. Bu fikre katılmayan bazı edebiyat tarihçilerinin de olduğunu ama onların da neredeyse tamamının Frankenstein’ı 19. yüzyılın en etkili eserleri arasında saydığını ve bilim kurgunun gelişiminde çok önemli yere sahip olduğunu kabul ettiklerini hatırlatalım.

Kitabın aslında Percy Bysshe Shelley tarafından yazılan önsözünde bilim kurgu türünün doğuşunun ilanı vardır desek fazla mı abartmış oluruz acaba? En iyisi o satırları paylaşıp kararı size bırakayım:

Bu kurgunun üzerine bina edildiği olay Dr.(Erasmus) Darwin ve Almanya’nın bazı fizyoloji yazarları tarafından meydana gelmesi imkansız olarak görülmemektedir… Bunu bir hayal ürününe temel olarak alırken sadece doğaüstü bir dizi korkunç olay örgüsü yarattığımı düşünmedim. Hikayenin dayandığı olay, sadece hayaletler ve büyüden bahseden hikayelerin sahip olduğu dezavantajlardan muaftır. Fiziksel olarak imkansız olsa da yarattığı durumların yeniliği, insani arzuların sınırlarını çizmek için, hayal gücüne, mevcut olayların sıradan ilişkilerinin yapabileceğinden çok daha karmaşık ve etkili bir bakış açısı kazandırır.

Bu satırlar bana bilim kurgunun en önemli özellikleri olan bilimsel gerçeklerden yola çıkılarak yaratılan spekülatif kurgu aracılığıyla insana dair bir şeyler anlatabilme becerisinden bahsediyor gibi geliyor. Oysa o zamanların modası gotik romanlarda karanlık dehlizlerde yaşanan doğa dışı ve ürkütücü olaylar betimlenirken sebep sonuç ilişkisi veya yaşanan olağanüstü olayların nasıl olup da gerçekleştiğine dair dişe dokunur bir açıklama yoktur. Tüm fantezi edebiyatında olduğu gibi sorunlar bir anda bir büyü ile çözülür ve bu büyünün gücünün kaynağını anlamamız beklenmez.

Frankenstein ne kadar ürkütücü ve alışılmadık olaylardan bahsederse bahsetsin bu olayları o günün bilimsel bilgisi ile destekleyen bir yapıya sahipti. Bu durum Mary Shelley’in, kendisinden çok daha önceleri fantastik hikayeler anlatan ve bilimsel yönleri kuvvetli Jonathan Swift ve Cyrano de Bergerac (burada Edmond Rostand’ın eserindeki  karakterden değil gerçek hayattaki yazar Bergerac’dan bahsediyorum) ve ondan çok sonra bunu yapan Jules Verne ve H.G.Wells gibi yazarların bu konuda önüne geçmesini sağlıyor. Jonathan Swift Güliver’in Seyahatleri isimli romanının üçüncü bölümünde gökyüzünde yüzen bir ada olan Laputa’daki astronomların Mars’ın o zamanlar bilinmeyen iki uydusunu keşfettiklerini söyler ve şu anda bildiklerimizle neredeyse bire bir örtüşen ayrıntılar verir. Swift’in bunlardan bahsettiği 1726 yılında Mars’ın uydusu olduğu dahi bilinmemektedir ve Mary Shelley’in Frankenstein’ı yazmasına neredeyse bir yüz yıl daha vardır. Cyrano de Bergerac ise aya ve güneşe yapılan seyahatlerden bahseder tiyatro oyununda. Her ne kadar ilgi çekici kehanetlere yer verseler de  bu eserlerde rastladığımız şey bilimsel bir kurgudan çok satirik eserlerin fantastik motifleri olmaktan öteye gidemez.

İlk romanlarında yazarların kendilerini anlattığına dair bir söz vardır. Aslında Frankenstein’ın da Mary Shelley ile çok büyük benzerlikleri olduğunu düşünüyorum. Bu benzerliklerden ve romanın teolojik ve psikoanalitik  yönden bir değerlendirmesinden bahsetmeyi de sonraki bir yazıya bırakırken büyük kıtlıklar ve bir yıl süren karanlığa sebep olarak herkesi üzen Tambora yanardağı patlamasının öte taraftan edebiyat tarihi açısından bunca önemli gelişmelere olumlu katkı yapmasını kaderin ilginç bir cilvesi olarak gördüğümü söylemek istiyorum.

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş

UK-2911

 

 

Filmin Afişi

Filmin Afişi

Türk Sineması için yepyeni bir başlangıç …

Sevgili okurlar bugün sizlerle paylaşmak istediğim film Uzay Kuvvetleri 2911. Öncelikle filmin türü ve teknik özelliklerinden bahsetmekte fayda var çünkü bu film Türk yapımı ilk gerçek 3D uzun metrajlı animasyon filmi. Aslında ilk Türk yapımı olmanın ötesinde dünyada bu türe ait ABD dışında yapılan ilk film olma özelliğini de taşıyor. Süresi 90 dakika. Türü bilim kurgu macera ve ağırlıklı olarak aksiyon ve komedi öğeleri içeriyor.

Şimdi en büyük soruyu soralım; bunca yerli ve yabancı film arasında vaktinizi ve paranızı harcamanıza değer mi?

Hemen cevaplayayım: Kesinlikle değer! Fragmanı izleyip filmi henüz izlemeyenler için de bir iyi haber vereyim film fragmandan daha başarılı.

Artık ayrıntılara girelim. Bu film özellikle kimin hoşuna gidebilir? Bilim kurgu veya fantazi meraklıları hedef kitle arasında başta geliyor ancak aksiyon ve bolca komedi isterseniz onlar da bu filmde mevcut. Özellikle eski Star Trek bizdeki adıyla Uzay Yolu dizisinin meraklıları için çok hoş anlar ve göndermeler var. Murat kaptanın güvertedeki koltuğunda yana kaykılmış oturuşu kaptan Kirk’e selam çakarken bazı ses efektleri ve müziğin tınısında da o özlediğiniz dönemden esintiler bulabilirsiniz.

Senaryo yazarı ve yönetmen Şahin Derun senaryoya Türkiye ve Türk kültürüne ait sembolleri koyar ve denizcilik ve havacılık tarihimize selam dururken kesinlikle aşırıya kaçmıyor ve bu unsurlar seyir keyfimizi arttıran ve filme renk katan özelliklerinin dışında filmin başarılı olması ve devam bölümlerinin çekilmesi ve bilgisayar oyunları gibi başka eğlence mecralarına uyarlanması durumunda ülkemizi ve kültürümüzü dünyaya tanıtan ve sevdiren bir işlev görme potansiyeline de sahip. Filmin isminde geçen 2911 yılı da Türk Hava Kuvvetleri’nin 1000. kuruluş yıldönümü olduğu için seçilmiş.

Yönetmen Şahin Derun (ABD’de tanındığı adıyla Sahin Michael Derun) yıllarca Hollywood filmleri  ve ABD TV dizilerinde özel efekt departmanlarında çalıştıktan sonra bu işi Türkiye’de yapmayı hedefleyen idealist bir sanatçı. Hollywood’daki benzerlerine göre inanılmaz küçük bir bütçe ve teknik imkansızlıklara ek olarak sektörün geri kalmışlığı ve yetişmiş eleman eksikliğini de dert etmeyip ( aslında belki de dert edip düzelmesine katkıda bulunmak amacıyla) ülkesine dönüp bu olağanüstü misyona giriştiğinde kendi ifadesine göre en çok bir buçuk yılda bitirmeyi planladığı projeyi üç yılda tamamlıyor ve üstüne üstelik bunu tamamen 3D yaparak iş yükünü tam iki katına çıkarıyor. Peki bu arada ne oluyor? Karakterlerin hareketlerini gerçek aktörlerinkinden kopyalayan motion capture teknolojisinin en iyisi getirilip stüdyoya giriliyor. Daha önce bu konuda ya hiç tecrübesi olmayan veya çok az tecrübesi olan gençlere kapı açılıp bir yandan da gelecek nesillere bilgi aktarımı yapılıyor. Belki de sektörün ülkemizdeki tohumları atılıyor bu proje ile.

Bu kadar büyük bir emek olunca işin içinde eleştirirken zorlanılıyor ama şimdilik şu kadarını söyleyelim ki artıları eksilerinden çok daha fazla ve eğlenceli bu filmde çocuklarınızı rahatsız edecek hiç bir unsur bulunmuyor. Ailece rahatlıkla seyredebilirsiniz. Sizlere iyi seyirler ve Şahin Derun ve Animaj ekibine de çıtayı her seferinde yükseltecekleri nice yeni projeler diliyorum.

Her seferinde daha büyük ve esrarengiz gezegenlere ve uzak yıldız sistemlerine gitmek üzere , ışınla bizi Şahin!

 

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş

Gravity Filminin Düşündürdükleri

Merhaba sevgili okur.
Öncelikle ayrıntılı bilgi için filmin IMDB linkini paylaşıyorum. http://www.imdb.com/title/tt1454468/

Film yorumlarımın, sinemaya gitmeyi veya DVD veya BluRay almayı düşünüp de hangi filmi seçeceğine karar veremeyenler için hızlı bir bilgi kaynağı olmasını sağlamaya çalışacağım. Filmin türü, konu özeti, süresi ve ailece izlenip izlenemeyeceğine dair bilgileri hemen göze çarpacak şekilde paylaşacağım.

Tür: Bilim Kurgu – Macera – Drama

Rating: PG-13 13 yaşından küçük çocuklar için rahatsız edici olabilecek ölüm vakaları, tehlikeli sahneler ve çok hafif açık kıyafetler olan sahneler içeriyor ancak cinsellik, şiddet, küfür ve uyuşturucu madde kullanımı yok. Bence 9-10 yaş üstü çocuklarınızla beraber izlemenizde sorun yok.

Konu: Dr. Ryan Stone (Sandra Bullock), emeklilik öncesi kumandan olarak son uçuş görevinde olan tecrübeli astronot Matt Kowalsky (George Clooney) eşliğinde ilk mekik görevine çıkmış başarılı bir tıbbi mühendistir. Ancak sıradan bir uzay yürüyüşü esnasında felaket çıkagelir. Mekik imha olurken Stone ve Kowalsky sadece birbirlerine bağlı ve yapayalnız bir  şekilde uzayın karanlığına doğru sürüklenmeye başlarlar.

Süre: 91 Dakika.

Şimdi gidip filmi seyredin. Tabii ki sinemada ve 3D öneriyorum ama küçücük bir ekranda iki boyutlu da izleseniz işin macera kısmının vereceği heyecan dışında çok fazla bir şey kaybetmezsiniz.

İzlediyseniz veya küçük spoilerlardan rahatsız olmayacaksanız yorumlara başlayalım.

Yönetmen Alfonso Cuaron ile başlayalım söze. Kendisi çocuk yaşlardan beri sinemacı ve astronot olmaya özenip 12 yaşında eline geçen kamera ile sinema tutkusunun peşinden gitmiş Meksikalı bir yönetmen.

Oyunculara gelince başrollerdeki Sandra Bullock ve George Clooney’den başka kimseyi saymamıza gerek yok çünkü perdeye yansıma süreleri bir kaç dakikayı geçmeyen bir iki yardımcı karakter dışında filmin neredeyse tümünde Sandra Bullock ile beraberiz. Bu iki ünlü yıldızın son yıllardaki senaryo seçme kriterlerini gözönünde bulundurursanız bu filmin sadece bir uzay macerası olarak değerlendirilecek tek tabakalı bir öyküsü olmadığını tahmin edebilirsiniz.

Çok ayrıntıya girmeden önce belki de Gravity’nin gerçek anlamda bir bilim kurgu filmi olmadığını belirtmek lazım. Uzak gelecekte veya Star Wars gibi uzak geçmişte yaşanan bir olay değil. Günümüzde veya çok yakın bir zamanda yaşanabilecek bir öykü. Tek farkı bir tren veya gemi kazası gibi Dünya’da geçmek yerine olayların neredeyse tamamının uzayda geçmesi.

Yüksek tempolu bir aksiyon ve 3D numaralarının etkili bir şekilde kullanılmasına izin veren bir olay örgüsü içermesine rağmen film aslında daha çok içsel bir yolculuğun izini sürüyor. Hatta heyecanlı olay örgüsünden şöyle bir adım geriye çekilip bakınca sembolik yapı son derece belirgin.

Yaşananları geçmişte bırakıp hayata devam etmekten bahseden ve onca tehlikeli aksiyonun arasına çok sayıda diyalog ve monologu da yerleştiren bu filmi ilk izlediğimde tüm o heyecan verici aksiyon ve bilim kurgu makyajının arkasında bu öykünün bırakınız 3D veya iki boyutta anlatılmasını, iyi bir adaptasyon ile radyoda bile etkili olabileceğini düşünmüştüm.

Filmin temel sorularından birisi ise yaşama amacını yitiren bir insanın olağanüstü zor koşullarda devam etme gücünü bulup bulmayacağı veya bu gücü nasıl bulacağı belki de. Bu soruya verilen cevap izleyicinin yorumuna açık. Bu cevabın verilişinde kullanılan görsel sembolleri ve olay örgüsünü bir yana bırakırsak kahramanın öyküsü felsefi ve bilimsel okumalara son derece açık. Çok yüzeysel ve kağıt üzerinde basit duracak bu hikayeyi bunca güçlü hale getiren de bu bence.

Eleştirmenlerin büyük çoğunluğunun bu filmi,  süper kahramanlar ve bilim kurgudan çok fanteziye kayan son dönem maceralar içinde yeni bir soluk olarak görüp övgüye değer bulduklarını görüyoruz ki pek de haksız sayılmazlar. Sinema izleyicisinin gösterişli sahneler ve imkansızın sınırında gezen görevler beklediği günümüzde bir yönüyle bu beklentiyi tatmin ederken öte yandan insana dair duyarlı bir öykü anlatabilen filmler çok fazla rastlanan şeyler değil.

Öyküyü hard science fiction ( gerçek bilimsel veriler ve temeller üzerinde kurgulanan ve buradan yola çıkarak spekülasyonlar yapan) olarak eleştirmeye kalkarsak macera ve olay örgüsünün akışını sağlamak amacıyla gerçekle bağdaşmayan bir çok nokta saptayabiliyoruz ancak sanırım bunlar meraklılar arasında iyi bir sohbet konusu olmaktan fazla anlam ifade etmiyor.

Genel olarak izlenmeye değer ve bir kaç tabakada işleyip keyif verebilen bir “bilim kurgu” macera filmiyle karşı karşıyayız. Öneriyorum.

Tabii ki bu tür bir filmde inandırıcılığı sağlamak için görsel efektler çok önemli. Aşağıda paylaştığım linkte bu iş için kullanılan Light Box denilen teknolojinin nasıl çalıştığına dair bir video var.

Gravity_LightBox.jpg.CROP.promovar-mediumlarge

http://www.slate.com/blogs/browbeat/2014/01/03/how_they_made_gravity_behind_the_scenes_video_shows_the_pioneering_light.html

 

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş

Uzaylıların Dönüşü

 28 Nisan 2011 tarihli blog yazımı küçük bir güncelleme sonrası yeniden yayınlanıyorum.

Farkında mısınız? Son bir kaç yıldır sinemalarda uzaylı istilası konulu filmlerde bir patlama yaşanıyor. Acaba neden?

Bu konuda aklıma gelenleri paylaşmak istedim.
Öncelikle şunu hatırlamakta fayda var; sinema izleyicisi bir düşmana, kötü adama ihtiyaç duyar. Beyazperdeye yansıyan somut bir düşman görmek ister. Zaten sinemada hemen her şeyi anlatmak için somut görsel ögeler kullanılmasi doğaldır. Sözle anlatılan tehditlerin ete kemiğe bürünmüş haline ihtiyaç duyar izleyici.
Peki Türkiye dahil Dünyanın büyük kesiminde en yaygın olarak izlenen Amerikan sineması izleyicinin önüne pataklanmak için bir Rus ya da Çinli koyabilir mi artık? Onu da geçelim, soğuk savaş sonrası moda olan Latin Amerika’lı ya da Ortadoğu’lu diktatör generaller izleyiciyi keser mi? Hiç sanmam…
İzleyicinin olumsuz duygularını yansıtacağı ve suçluluk hissetmeden şiddete maruz bırakılabilecek kötü adam bulmak zor artık. Üstelik Dünya’da işlerin yolunda gitmediği de ortada. E biz kimi suçlayacağız şimdi? Kime yansıtacağız günahlarımızın sorumluluğunu?
Bir kaç yapımcı yine kadim düşman Şeytan ve düşmüş meleklere yöneldiyse de karşısında tüm halklar ve inanç gruplarının birleşebileceği ortak düşman için uzaylılar daha uygun görünüyor.
Bu kötü uzaylılarla savaşırken de doğal olarak en yüksek teknoloji, en güçlü silahlarla donanmış orduya sahip Amerika Birleşik Devletleri de lider konumunda olacak.
Uzak doğu sineması her türlü canavar ve uzaylıyı metafor olarak kullanırken Hollywood savaş filmlerindeki cesaret, vatanseverlik (gezegenseverlik), fedakarlık gibi olumlu değerleri uzaylılarla savaşan topluluğa uyarlayıp Amerikan değerlerine bağlı tüm halkların doğal lideri ve kurtarıcısı bir Dünya Devleti olarak Amerika Birleşik Devletleri ve ordusunu yerleştiriyor.
Tabii bir de bu uzaylıların bilinçaltımıza yönelik temsil ettiği toplumlar, inanç sistemleri -ister bilinçli yerleştirilmiş ister senaristin bilinçaltını yansıtıyor olsun- ayrı bir tartışma konusu.
Ne dersiniz?
Bu arada son yıllarda yine patlama yaşanan zombiler ve uygarlığın çöküşüne dair filmler ve bilgisayar oyunları ayrı bir analizi hakediyor. Bu konuda şimdilik sadece şu ilginç bilgiyi paylaşayım; George A. Romero’nun 1968 yılı yapımı “Night of the Living Dead- Yaşayan Ölülerin Gecesi” filminde aslında zombiler değil de uzaylıların kötü adam olmaları planlamış ama bütçe yetersizliği nedeniyle uzaylılar yerine mezarlarından çıkan (pahalı kostüm ve makyaja ihtiyacı olmayan) ölüler kullanılmıştı. Kaderin bu cilvesi, belki de, günümüze kadar devam eden zombi efsanesinin doğuşuna katkıda bulunmuştu.
Zombiler ve vampirlerin neden bu kadar popüler olduklarına dair fikirlerimi paylaşmayı bir dahaki yazıma saklarken, sizlere kötü adamları ister uzaylı isterse zombi olsun iyi filmler ve iyi seyirler diliyorum.

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş