Tag Arşivleri: cameron diaz

The Counselor (Danışman) 2013

Ridley Scott, Quentin Tarantino’ya özenirse ne olur?

 

The Counsellor Filmin Uzatılmış Yönetmen Versiyonu Kapağı

The Counsellor Filmin Uzatılmış Yönetmen Versiyonu Kapağı

 

Yorumlara geçmeden önce filmi hayata geçiren ekibe beraberce bir göz atalım istiyorum.

 

Yönetmen: Ridley Scott. “Blade Runner”, “Alien”, “Thelma ve Louise” ve “Gladiator” gibi filmleriyle tanınan ünlü İngiliz yönetmen. Yazar: Cormac McCarthy. Aralarında Pulitzer’in de bulunduğu bir çok ödüle sahip ve en son “No Country for Old Men” (İhtiyarlara Yer Yok) filminden hatırlayacağınız ünlü Amerikalı roman, tiyatro oyunu ve senaryo yazarı. Oyuncu kadrosunda Michael Fassbender, Penelope Cruz, Javier Bardem, Cameron Diaz ve Bradd Pitt başta olmak üzere tam bir yıldızlar geçidi var.

 

Konusu ise kısaca şöyle özetlenebilir; Bir avukat uyuşturucu trafiği işine bulaşınca kendini çok büyük bir belanın içinde bulur.

Seyircinin bu ekibe bakınca yönetmeninden yazarına, oyuncu kadrosundan konusuna kadar üst düzey bir macera gerilim filmi beklemesi doğal olsa gerek. Peki seyirci bu filmi izleyince aslında ne bulacak? İşte yazımızın konusu bu.

 

Benim izlediğim ve üzerinde yorum yapacağım filmin uzatılmış yönetmen versiyonu. Normalde 117 dakika olan film bu versiyonda yaklaşık 138 dakika ama eklenen sahnelerin filme derinlik kattığını veya daha anlaşılır kıldığını söylemek çok zor.

 

İlk olarak açılış sahnesiyle başlayalım.

 

El Paso’ya doğru hızla yol alan bir motorsikleti izleyen kamera hemen sonrasında bu yolu gören bir evin içine yönelir. Yatakta çarşafların altında görünmeyen iki sevgilinin konuşmalarına tanık oluruz. Amacı bu karakterler arasındaki tutkulu aşkı ve cinsel çekimin gücünü göstermek olarak özetlenebilecek sahnede diyalog maalesef filmin geri kalanına dair hiç umut vermeyecek kadar kötüdür. Adamın sorması üzerine kadın saatin iki olduğunu söyler. Adam sabah mı akşam mı diye tekrar sorar. Öğleden sonra iki olduğunu öğreniriz. Devamından bir kısmı diyalog olarak paylaşayım.

Kadın: Uçağın saat kaçta?

Adam: 7:40’ta Amsterdam’a.

Kadın: İki haftadır seni görmüyorum ve bu gece yine mi gidiyorsun?

Adam: Biliyorum ama sadece bir kaç günlüğüne yokum.

 

Bu diyalogun ardından tamamı yatakta geçen sahne çiftin cinsel fantezilerine odaklarak yaklaşık altı dakika daha sürer.

 

Peki bu altı dakikada filmin baş karakteri ve sevgilisi hakkında ne öğreniriz? Yatakta nelerden hoşlandıkları dışında benim aklıma dün ne konuştuklarını bugün hatırlayamayacak kadar unutkan oldukları geliyor. Şaka bir yana diyaloglarda sırf seyirci de öğrensin diye iki karakterin zaten bildikleri şeyler konuşuluyorsa yazarın ya tecrübesiz ya da tembel olduğunu düşünürüm ki bu kadar büyük bir yapımda iki seçenek de akla yatkın gelmiyor. Her neyse. Devam edelim.

 

Daha sonraki sahnelerde uyuşturucu kaçakçılığında kullanılan bir kamyonun hazırlanışını görüyoruz ve filmdeki önemli karakterlerden Reiner (Javier Bardem) ve Malkina (Cameron Diaz) ile tanışıyoruz.  Son derece lüks araçları ve karavanlarıyla çölde barbekü yapan çift bir yandan da dürbünleriyle avlanmakta olan çitalarını izlemektedirler. Filmdeki tüm sahnelerde— ister Meksika’da köhne bir tamirhanede ister saray gibi bir villada geçsin— Ridley Scott’ın kendine özgü şık ve estetik planları dikkat çekiyor. Ancak onlarla tanıştığımız ilk sahnede, Reiner ve Malkina’nın diyalogları oldukça anlaşılmaz ve bu karakterlerle ilgili ne düşüneceğimizi bilemiyoruz.

 

Filmin tanıtım afişlerinden biri

Filmin tanıtım afişlerinden biri

 

Kahramanımızın Amsterdam’da bir mücevher eksperini ziyaret ettiği sahne yaklaşık on ikinci dakikada başlayıp yedi dakika kadar sürüyor ve bu sahne ışık ve gölgelerin çok iyi kullanıldığı şık bir görsellik içerse de filmin tümüne hakim olan, uzun ve konuyla ilgisiz diyaloglara da çok iyi bir örnek oluşturuyor. Sefarad Yahudi’si olduğunu öğrendiğimiz yaşlı eksper önce bir giriş yaptığı konuda kahramanımızın ısrarıyla filmin teması ve olay akışıyla tamamen ilgisiz görünen tarihi ve felsefi yorumlara girişiyor. Sahne bitince filmin yirminci dakikasına gelmiş oluyoruz ve doğal olarak merak ediyoruz. Acaba bu sahnede verilen mesaj ne? Kahramanla ilgili ne öğrendik? Hayata bakışı? Mesleği? Sonuçta neredeyse hiç bir şey öğrenmediğimizi anlıyoruz. Bir romanda yan karakterlere gerçekçilik ve arkaplana da derinlik katabilen bu gibi ayrıntılar bir sinema filminde zorlama ve gösterişçi gibi duruyor.

 

Bundan sonraki sahnelerdeki bir çok diyalog filmin devamında göreceğiniz şeylere veya kahramanın yavaş yavaş içine girdiği belalı duruma ait ön bilgiler ve uyarıcılar olmaktan öteye geçemiyor. Bunu yaparken de egzotik şiddet ve seks sahnelerinin defalarca anlatıldığı uzun konuşmalar kullanılıyor. Aslında teknik olarak monolog denilebilecek ve bizim kahramanın arada bir şaşkın şekilde bir iki soruyla müdahale etmekten başka bir şey yapmadığı bu konuşmalarda çoğu zaman iki karakterin bunları neden konuştuklarını anlayamıyorsunuz. Hatta kahramanımız ve başka bazı karakterler de bir kaç yerde karşılarındaki şahsa “bunları bana neden anlatıyorsun?” diye soruyorlar.

 

Yine filme adını veren danışman (counselor) diye çağırılan kahramanımıza zor durumlarda bir çok karakter uyarılarda bulunsa da sık sık size akıl veremeyiz veya danışmanlık yapamayız deniliyor.

 

Filmin sonlarına doğru kahramanımız, kim olduğunu bilmediğimiz bir avukatın aracılığıyla iletişime geçtiği ve yine kim olduğunu bilmediğimiz ama uyuşturucu kartelinin ağır toplarından olduğunu tahmin ettiğimiz bir adamla telefonda konuşur. Trajik filmlerde kahraman genellikle yaşananlardan ders almaz. Bizim avukatımız da olan biteni pek iyi yorumlayamayınca karşısındaki mafya babası bir filozofa dönüşür ve telefonda kahramanımıza çok etkileyici cümlelerle bir nutuk çeker. Tabii ki bu diyalog da çok uzundur ve az önce bir kelimeyi telaffuz şekli kahramanımızca düzeltilen Meksikalı uyuşturucu baronunun bir anda nasıl böyle cümleler kurabildiğine şaşıracak hal ne bizde ne de kahramanımızda kalmamıştır artık. Kahramanımız bu sahnede bol bol ağlarken bizler de  bu iki saat yirmi dakikalık süreyi bu filme ayırdığımız için ağlamaklıyızdır. Ona mı üzülelim yoksa kendimize mi karar veremeyiz bu anlarda.

 

Sonuçta farklı tarzların uyum içinde bir araya gelemediği ve hayal kırıklığı yaratan bir filmle karşı karşıyayız. Sinema filmlerinde roman veya öykü senaryoya dönüşürken orijinal eserin gerektirdiğinden çok daha farklı teknikler kullanılır. Başarılı uyarlamalara bakarsanız— kitabı ne kadar ünlü ve başarılı olursa olsun — senaryo sürecinin yine de uzun ve zorlu olduğunu görebilirsiniz. Sayısız revizyonlar, yapımcı ve yönetmenlerin geri bildirimleri ve oyuncuların da yaratıcı katkılarıyla hayat bulur sinema filmleri.  Örneğin bir romanda çok etkileyici olan bir replik sinema filminde yapay ve uzun kaçıyorsa temayı ve karakteri iyi anlamış bir oyuncu doğaçlama yaparak sahneyi çok daha iyi hale getirebilir. Sinema tarihi bunun örnekleriyle doludur.

Burada belki de Cormac McCarthy’nin ünü ve Amerikan edebiyatındaki önemli yeri film için bir handikap oluşturmuş olabilir. Yazarın ilk senaryosu olduğunu düşünürsek, bu kadar büyük bir yazarın bile, sinemayı daha iyi bilen emektarlardan yardım alması gerekirdi diye düşünüyorum.

 

Trajik hataları olan karakterlerin kaçınılmaz kötü sona doğru gittikleri bir kara film yapmayı hedefleyen Ridley Scott ciddi ve şık üslubuyla ne Tarantino tarzı bir esprili bir ucuz roman havasını ne de klasik kara film havasını yakalayamıyor. Senaristin kültürü ve zekasını, karakterlerin dünyalarını yansıtmaktan daha fazla önemsiyor gibi görünen bu film maalesef Scott’ın filmografisinde “GI Jane” (Jane’in Zaferi) gibi unutmak istediğimiz bir örnek olarak yer buluyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş