Tag Arşivleri: cinayet

KAR – Bölüm XVI

 

kanlıca

 

 

Bebek’teki çay bahçesinde oturmuş manzarayı seyredip çayımı yudumlarken bir yandan da yapabileceklerimi gözden geçiriyordum.

Çocukluk yıllarımdan hatırladığım o yemyeşil koruların ve güzelim ahşap binaların yitip gittiği tepelere baktım. Geriye kalan yeşil alanlar, adına büyük şehir denilen betondan çölün içinde köşeye sıkışmış vahalar gibiydiler. Sahildeki iskelelerde ise son derece lüks yatlar ve sürat motorları demirliydi. Kıyıya yakın seyreden bir kaç yelkenlinin boğazın sularında salınmalarını seyretmek beni biraz olsun sakinleştirmişti.

Bulmaca dergisinden aldığım telefon numarasına bakıyordum. Numaranın, bana o beklenmedik soruları soran sarışın kadına ait olduğunu düşünüyordum. Acaba neden böyle bir şey yapmıştı? Bana söylemek istediği ne olabilirdi?

Ben aramayı yapmak konusunda kararsızlık geçirirken telefonuma bir mesaj geldi. Gönderen numara tanıdık değildi.

Mesajı açınca kısa bir metin ve bir fotoğraf içerdiğini gördüm.

Sarı zarf kullanamadığım için kusura bakma. Elime geçen son bilgiyi seninle paylaşıyorum. Bahsettiğim adamın resmi ilgini çekebilir.

Yazının devamında bir cep telefonu numarası ve bir fotoğraf vardı. İmza olmasa da gönderenin Adem olduğu belliydi. Resmi açınca bir güvenlik kamerası görüntüsünden alınmış gibi görünen bir fotoğrafla karşılaştım. Görüntü oldukça netti. Sinema oyuncusu Ömer Şerif’e tıpatıp benzeyen birisi kalabalık bir sokakta iki adamın ortasında yürüyordu. Yanındaki adamlardan biri kızımın evindeki maskeli adamdı. Tanıyamadığım diğer adam çok iri yarı ve sarkık bıyıkları olan otuz yaşlarında birisiydi. Adamımızın Ömer Şerif’e benzemeyen tek yönü saçlarıydı. Daha doğrusu saçlarının olmamasıydı. Adam keldi.

Önce sarışın kasiyerin numarasını çevirdim.

“Alo.”

“Alo, buyrun?”

“Verdiğiniz bulmacayı çözdüm,” dedim.

Bir anlık duraksamadan sonra cevap verdi.

“Sevindim. Çözeceğinizi tahmin etmiştim zaten. Bana bir saniye izin verir misiniz?”

“Tabii.”

Pazar günü de çalışıyordu sanırım. Yerine bakması için birisine seslendiğini duyabiliyordum. Bir kaç saniye sonra tekrar konuştu.

“Özür dilerim. Kalabalıkta konuşmak istemedim de.”

“Dergideki bulmacayı çözdüm ama doğrusu sizin söyleyeceklerinizi çok merak ediyorum.”

“Bir yerde buluşup konuşabilir miyiz?” dedi.

Saat öğleden sonra üç buçuk sularıydı. Saat beşte Kanlıca sahilindeki bir kafede buluşmak üzere anlaştık.

Vaktim daralıyordu. Yola çıkmadan önce Adem’in gönderdiği Abbas Osman’a ait olduğunu düşündüğüm numarayı çevirdim. Evime ilk gelen suikastçi dışında şu ana dek kimse beni öldürmeye çalışmamıştı. Ne olduğunu bilmesem de benden istedikleri bir şey olduğu belliydi. Kızım ve torunum şimdilik güvende olduklarına göre bu adamla görüşüp bu işi bitirmem belki de en doğrusu olacaktı. Benimle işleri öyle ya da böyle bittiğinde Hülya, Elif’i de alıp hayatına kaldığı yerden devam edebilirdi.

Telefon ikinci çalışında açıldı.

“Alo?”

“Ben Ayhan Demir.”

“Bir dakika.”

Konuştuğum adam telefonu Abbas Osman’a vermişti herhalde.

“Sizinle hemen görüşmeliyiz Ayhan bey. Zamanımız daralıyor. Sizi nasıl olsa tekrar bulacağız ama buluşmamız ne kadar erken olursa sizin için de bizim için de çok daha hayırlı olur.”

Hafif bir Arap aksanı olsa da çok akıcı ve güzel bir Türkçe’si vardı.

“Bence de bir an önce buluşmalıyız. Bu arada benden istediğiniz her ne ise bu işin içine ailemi katmanız durumunda sizinle kanımın son damlasına kadar savaşıp istediğinizi elde etmemeniz için uğraşacağıma emin olabilirsiniz. Bu iş benimle sizin aranızda bitmeli.”

“Ayhan bey, aileleri bu işe katmama konusunu sizin açmanız çok komik ama kabul. Sizinle görüşelim ve aileniz bundan sonra güven içinde olsun.”

Adamın söylediklerine inanıp inanmamam hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Sonu ne olursa olsun bu işi çözmek zorundaydım. Bu tür adamlardan sonsuza dek kaçmanız mümkün değildi. Hem siz kaçabilseniz bile aileniz ve sevdiklerinizin tüm hayatlarını geride bırakıp sizinle kaçmalarını bekleyemezdiniz.

Abbas Osman’a saat altıda Kanlıca’da buluşmak için randevu verdim ve yola çıktım. Bunlar ömrümün son saatleri de olsa, önümdeki bir kaç saat içinde bir çok soruma cevap bulacağımı düşünüyordum.

 

 Devam edecek…

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR- Bölüm XI

 

time

 

 

Uyandığımda hemen saate baktım. Altıyı on geçiyordu. Serin ve rüzgarlı gecede pencereyi açık bırakmam tüm o yorgunluğun üstüne kaslarıma pek de iyi gelmemişti. Boyun ve sırt kaslarım kaskatı olmuşlardı.

Pencereden dışarı uzanıp bahçeyi ve kızımla torunumun kaldığı odanın penceresini kolaçan ettim. Dikkat çeken bir şey yoktu. Kahyanın kulübesinin kapısı aralıktı. Gece kapalı olduğunu hatırlıyordum.

Tabancayı ceketimin altındaki kılıfa yerleştirip çantamı topladım. Koridora çıkınca aşağıya inmeden evvel kızımın odasını kontrol etmeye karar verdim. Kapıyı çok yavaş ve sessiz açmaya çalıştım. Araladığım kapıdan baktığımda ikisi de uyuyorlardı. Elif elleriyle annesinin boynuna sarılmış yatarken ayaklarını yatağın öbür tarafına kadar uzatmıştı. Hülya’nın yüzü kendine sıkı sıkı sarılan kızına dönüktü.

Merdivenlerde sessiz olmaya çalıştım ama son bir kaç basamağı inerken mutfaktan gelen kahve kokusunu alınca Eyüp’ün zaten uyanmış olduğunu anladım. Salonun öbür ucundan seslendi.

“Uyandın mı?”

“Evet. Çok ihtiyacım varmış gerçekten. Kendime geldim biraz.”

“Sevindim. O zaman erken bir kahvaltı yapabiliriz.”

Aşağıya indiğimde kahve kokusundan başka sıcak ekmek kokusu da alınca şaşırdım.

“Ekmek bu saatte nereden geldi?”

“Ben evdeyken kahya saat beş gibi fırına gider. Ne demişler. Erken kalkan çok yol alır.”

Mutfağa geçtiğimde Eyüp’de yanıma geldi. Ben hemen tezgahın üstünde asılı olan tavalardan birini alıp dolaptan altı yumurta çıkarıp kırdım. Eyüp’de dün aldığı domateslerden yıkayıp bir tabağa doğramaya başladı. Bir kaseye de biraz zeytin koydu. Omletleri geniş birer tabağa paylaştırdım. Büyükçe bir tepsiye yerleştirdiğimiz yiyecekler ve kahvelerimizi alıp salondaki masaya geçtik.

Eyüp televizyonu açmış bir haber kanalı seçmişti. Spiker konuşurken alttan da altyazılar kayıyordu. Dolar kurları, borsa endeksi ve haber başlıkları. Televizyonun sesi kısıktı.

Bir yandan kahvaltı yaparken diğer yandan televizyonu takip ediyordum. Son otuz saatte yaşadıklarımdan sonra gördüklerim sanki başka bir dünyaya ait gibi geliyordu. Hepsi yapay ve kurgu hissi veriyordu ekranda olup bitenlerin.

“Bir süre burada kalmanız sanırım en iyisi,” dedi Eyüp.

Gözümü ekrandan ayırıp ona baktım. Omletini bitirmiş kahvesini yudumluyordu.

“Bilgisayarın ve internet bağlantın olduğunu sanıyorum.”

“Tabii var. Çalışma masam yukarıdaki odamda ama sana burada kullanabilmen için bir laptop bilgisayar verebilirim.”

“İyi olur. Bazı şeyleri araştırmam lazım.”

“Kızın işe gidemeyecek bir süre. İstanbul’u arayıp rapor ya da izin işini ayarlamamı ister misin?”

“İyi olur. Çok iyi olur…”

Gözüm ekrana takılmıştı yeniden. Sunucu kadın her zamankinden daha heyecanlı bir ifadeyle konuşmaya başlamıştı. Alt yazıda flaş haber diyordu. Benim ekrana kilitlendiğimi gören Eyüp’de o tarafa döndü. Bu arada elindeki kumandadan sesi biraz daha açtı. Artık haber sunucusunu duyabiliyordum.

Şimdi dün akşam Çamlıca’da yaşanan dehşet anlarını ekranlarınıza getiriyoruz sayın seyirciler. Tüm mahalleliyi korkutan yangın söndürüldükten sonra itfaiyeciler neredeyse tamamen yanan iki katlı binadan adının Zeynep Korkmaz olduğunu öğrendiğimiz yaşlı bir kadın cesedi çıkardılar. İlk belirlemelere göre kadın yanarak değil silahla vurularak ölmüş.

Görüntülerdeki evi tanımam hiç zor olmamıştı. Kamera kapkara dumanların yükseldiği binadan dönerek itfaiye aracı ve bir çoğunu tanıdığım komşulara doğru yöneldi. İnsanlar şaşkın ve korku içindeydiler. Zeynep hanımın kızı ve damadını gördüm. Kadın çığlıklar atarak ağlarken adam her an düşecek gibi duran karısının koluna girmiş ambulansın yanında polis memurlarıyla konuşuyordu.

Eyüp’le birbirimize baktık. İkimiz de nefeslerimizi tutmuş, dişlerimiz sıkılı vaziyette izliyorduk olan biteni.

Sunucu olayları anlatmaya devam ediyordu. Görüntüler değişti. Bu kez benim evim ve arabamı park ettiğim kaldırım ekrana geldi. Binanın önü polis kordonuna alınmıştı. Arabamın yanında siyah kıyafetli bir adam yatıyordu. Üzerinde hücum yeleği yoktu ve kameralar yüzünü göstermiyordu ama bunun evime ilk saldıran sarışın adam olduğunu hemen anlamıştım. Arabamın bagaj kapağı açıktı ve çevrede olay yeri inceleme ekibinden özel kıyafetli ve eldivenli bir kaç memur dolaşıyordu. Ellerinde şeffaf plastik çantalar vardı.

Çamlıca’da yanan evde yaşayan ve şu anda kendilerinden haber alınamayan Hülya Demir ve dört yaşındaki kızının kaçırıldığı düşünülüyor. Hülya Demir’in babası emekli baş komiser Ayhan Demir şu anda şüpheli olarak aranıyor. Ayhan Demir’in evinde yapılan aramada yaklaşık yüzelli bin lira değerinde Amerikan Doları ve Euro bulundu. Arabasının bagajında ise yaklaşık beş yüz gram toz esrar, ruhsatsız bir tabanca ve çok sayıda mermi bulundu. Evin önünde ölü olarak bulunan ve yukarıdan bahçeye atıldığı düşünülen adamın üzerinde kimliğini belirleyecek hiç bir ipucu bulunamadı.

Eyüp kahve fincanını masaya öyle sert vurdu ki nasıl kırılmadığına şaşırdım. Elimdeki çay kaşığını sıkıp eğdiğimi farkedince yavaşça masaya bıraktım.

“Bagajda kızımın saçı ve kanı da bulunur bu gidişle.”

“Olabilir. Bu adamlar gerçekten belalı çıktı. Ne idüğü belirsiz bir grup intikamcıdan kaçarak, saklanarak kurtulabilirsin belki ama şimdi bütün emniyet güçleri senin peşine düşecekler. Acilen başka bir plan yapmamız lazım.”

Haklıydı. Kaçıp saklanmak bu işi çözmeyecekti anlaşılan ama işin içine medya ve emniyetin bu şekilde girmesiyle hareket özgürlüğüm iyiden iyiye azalmıştı. Televizyonun karşısında felç olmuş gibi duruyordum. Ne yapacağımı bilemez bir haldeydim ki Hülya’nın sesinin duydum.

“Elif için kahvaltı hazırlamam mümkün mü?”

Merdivenin başında duruyordu ve az önceki haberi görüp görmediğini bilmiyordum. Eyüp hemen atıldı ve Hülya’nın yanına gidip onu mutfağa götürdü.

Şimdi ekranda olay mahalli görüntüleri değil düşünceli bir ifadeyle konuşan haber sunucusu vardı. Ekranın sağ altında ise polis kimliğimden tarandığı belli olan bir fotoğrafım duruyordu. Ünlü olmuştum. Sunucu benim gibi görevinde başarılı ve örnek gösterilen bir emekli komiserin nasıl böyle bir şey yapabileceğini soruyor ve komşularımın ifadelerinden bahsediyordu. Dört yıldır kızımın benimle konuşmadığı ve torunumla görüştürmediğini öğrenmişlerdi. Eşimin ve damadımın bir hırsızlık olayında vurularak öldükleri günden beri beni çok fazla görmemişler ama böyle bir şey yapmama çok şaşırmışlar. İnanamamışlar. Televizyonu kapattım.

Bu arada Elif merdivenlerin başında belirdi.

“Bahçeye çıkabilir miyim?”

Benimle konuştuğu nadir anlardan biriydi.

“Tabii canım. Tabii çıkabilirsin ama sakın fazla uzaklaşma.”

Bunu söylerken ben de yanına gittim ve o bahçede oynarken seyretmeye başladım. Elinde bez bebeği ile ürkek bir şekilde dolaşıyordu bahçede. O anda en çok istediğim şey ona korkacak bir şey olmadığını söylemek, cesaret vermekti ama bunu yapamıyordum. O cesareti önce kendim toplamalıydım. Hem de kaybedecek bir şeyim olmadığı için değil tersine en değerli varlıklarım tehlikede oldukları için cesur olmayı tekrar öğrenmeliydim.

 

 

Devam edecek …

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm X

 

Beautiful Panorama

 

 

 

Eyüp dışarıda sigarasını içip geri döndüğünde Elif annesinin yanında uyuya kalmıştı bile. Saat daha dokuz bile olmamıştı ama yaşananlardan sonra hepimizin iyi bir uykuya çok ihtiyacı vardı.

“Yukarıda size uygun bir oda var,” dedi Eyüp.

Hülya çantadan çıkardığı ince bir örtüyle örttüğü Elif’i kucağına aldı ve üst kata doğru Eyüp’ü takip etti. Çocuğu yatırdıktan sonra dönüp çantalarını da alıp odasına çıktı. Aşağıda Eyüp ile yalnız kalmıştık.

“Çay ister misin? Yeni demledim.”

“Gel beraber alalım. Yatmadan önce yapacağımız şeyler var. Onları da konuşuruz.”

Çaylarımızı alıp tekrar salona döndüğümüzde karşılıklı koltuklara oturup çayımızı içmeye başladık. Bir ara Eyüp kalkıp salonun bahçeye açılan kapılarını araladı. Serin nisan akşamında, uçuşan tüllerin arasından içeriye yağmurda ıslanmış toprak ve çamların kokusu geliyordu.

“Seksen altıydı değil mi?”

Bir an neden bahsettiğini anlayamadım ama sonra hemen tanıştığımız yılı söylediğini farkettim.

“Evet seksen altı. Yirmi sekiz yıl olmuş. Diyarbakır, Lice, Ergani, Şemdinli, Erbil, Dohuk, Süleymaniye vesaire vesaire.”

“Ha ha… Hepsini de hatırlıyorsun.”

“Unutmak istemediğimden değil.”

“Remzi’ye de hep söylerim… Bizimle devam etmeliydin.”

“Evet. Etrafıma bakınca görüyorum ki keyfin yerinde. Remzi de böyle refah içinde mi?”

“Buraya çok sık gelemiyorum. Bize tatil yok. Hem devlete yaptığımız hizmetleri düşünürsen bunlar ne ki?”

“Emekliliğinde rahat edersin. Sahi emeklilik var mı sizde?”

Cevap vermek yerine gülümsedi.

“Peki sen neden bilgisayar mühendisliğini bitirip polisliğe başvurdun? Pardon yanlış söyledim… Kontrol ve bilgisayar mühendisliği. Senin zamanında adı buydu değil mi? Yeteneklisin ama hep boşa harcıyorsun yeteneklerini.”

“İyi nişancı olma yeteneğini harcamayıp nerede kullanabilirdim? Kimin neye hizmet ettiğini hatırlayamadığı o bataklıkta mı?”

“Şehirde çok mu işe yaradın? Dokunabildin mi uyuşturucu baronlarına? Sizin çevik kuvvetin karşı kaldırımında yediden yetmişe kadın erkek her karşılaştığın kişi uyuşturucu satmıyor mu? Ezildin gittin. Kendini de kurtaramadın.”

Doğru söylediğinden değil de bu tartışmanın anlamsızlığından dolayı sustum. Eyüp de biraz ileri gittiğini düşünmüş olmalıydı ki başını öne eğdi.

“Kusura bakma, çok gerginim. Ezildin derken öyle demek istemedim,” dedi.

“Aslında bir bakıma haklısın Eyüp. Gerçekten bu düzen hepimizi eziyor. Sen çalıştığın bölgede hakim olan güçlerle başa çıkabiliyor musun? Dişlinin çarklarının dönmesini kolaylaştırmaktan başka işe yaramazsan yağdanlıktan farkın kalmaz ama araya girip durdurmaya kalkarsan da seni kırıp geçer sistem ve yerine başka bir dişli yerleştiriverirler.”

Az önceki ciddi ifadesi bir anda tekrar gülümsemeye döndü. Sıktığı dişleri görünüyordu. Eğilip elindeki bardağı sehpaya bıraktı.

“O zaman birbirimize söyleyecek bir şeyimiz yok bu konuda,” derken sesi her zamankinden biraz daha kısıktı.

“Belki de. Belki de var. Kendimize soracaklarımız var belki. Durumu kabullenmekle onun gönüllü bir parçası haline gelmek arasındaki farkı sorabiliriz. Bu pislikten çıkar sağlamaya başlayıp başlamadığımızı sorabiliriz kendimize.”

Eyüp arkasına yaslanıp derin bir nefes aldı ve parmağıyla yukarıyı işaret etti. O anda kendimi kaptırıp sesimi yükselttiğimi farkettim.

“Şu anda bizi bulmaları mümkün değil. Bu gece iyice bir dinlenip yarın ne yapabileceğimize bir bakarız. Yukarıda senin için de bir yatak odası var. Tabii önce bagajdan her ihtimale karşı tabancanı al. Benim odamda silahım var.”

“Aslında iyi olur. Sinirlerimiz çok gergin. Birbirimizi kırmak yerine enerjimizi düşmanlarımıza saklamamız lazım.”

Arabanın anahtarını alıp dışarı çıktığımda daha önce Eyüp’le konuşurken gördüğüm kahya, bahçenin çevresinde dolaşıyordu. Etrafı kolaçan eder gibi bir hali vardı. Koyu renk giysileri yüzünden bastıran karanlıkta neredeyse göremeyecektim adamı. Silahı alıp şarjörleri kontrol ettikten sonra içeriye döndüm.

“Kahya güvenilir bir adam mı?”

“Kesinlikle öyle. Şüphen olmasın. Güvenlik soruşturması yapmadan işe alacağıma inanır mısın?”

“Haklısın,” dedim. Gerçekten de Eyüp işini sağlama alan bir adamdı. Onun kadar tehlike içinde yaşayan bir adamın bu yaşa gelebilmesi de bunu isbat ediyordu.

Yukarıya çıktığımızda koridorda üç tane kapı olduğunu gördüm. Solda iki, sağda ise bir kapı vardı. Sağdaki büyük olan odanın Eyüp’ün odası diğer ikisinin de misafirler için olduğunu tahmin ettim. Koridorun sonunda tahta bir kaplama vardı ama binanın alt katına göre bu kat küçüktü. Binanın dışarıdan görünen mimarisinde böyle bir daralma yoktu.

“Burası aşağı kattan küçük. Tahtanın arkasında ne var?”

“Her zamanki gibi dikkatlisin Ayhan. Orası tadilatta. Fazla vakit ayıramıyorum. Uzadıkça uzuyor.Fırsat bulursam daha geniş bir kütüphane ve bilgisayar odası yaptıracağım.”

Kızımla torunumun yattıkları odanın yanındaki oda benimdi. Eyüp’e iyi geceler dileyip odama çekildim. Silahı bir kez daha kontrol edip yatağın yanındaki komodinin üstüne koyduktan sonra pencereye yöneldim. Buradan bakınca kahyanın kaldığı kulübe de görünüyordu. Silahı almak için dışarı çıktığımda ışıkları yanan kulübe şu anda karanlıktı.

Pencereden dışarıya başımı uzatarak yan odanın penceresine de baktım. Etrafta binaya tırmanılabilecek kadar yakında bir ağaç yoktu. Aşağı kat pencerelerinde tırmanmayı kolaylaştıracak demirler olmadığından binaya girmek isteyen aşağıdaki kapılardan veya aşağıdaki pencerelerden birini kullanmak zorundaydı.

Odada yatağın dışında küçük bir masa ve koltuk vardı. Koltuğu pencerenin yanına çekip oturdum. Silahım da kucağımdaydı. Böylelikle dışarıyı da görebilecektim odanın kapısını da. Uzunca bir süre hafif aralık bıraktığım camdan yıldızları seyredip rüzgarın ağaçların yaprakları arasında dolaşırken çıkardığı sesleri dinledim. Saate son baktığımda geceyarısını on geçiyordu. Kaba bir hesapla yirmi saattir uyumuyordum. Bir süre sonra uyuya kalmış olmalıyım.

 

Devam edecek …

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm IX

oil-gas-commercial gasoline pumpx

 

Arka bahçedeki oyun parkı küçük ve bakımlıydı. Plastik bir kaydırak, tahtadan bir tahterevalli, iki tane salıncak ve çocukların üzerinde asılarak ilerleyebilecekleri bir dizi barfiks. Tüm aletler daha dün alınmış gibiydiler.

Elif bahçede altı yedi yaşlarında bir kızla konuşuyordu. Kızın başında pembe bir bere vardı. Bizden başka hiç müşteri olmadığına göre mekan sahibinin veya çalışanlardan birinin kızı olmalıydı.

Ben bahçedeki çocukları izlerken Eyüp ise ağzı açık bir halde bana bakıyordu. Duyduklarına inanamadığı belliydi.

“Şaka mı yapıyorsun? Adamı hırsızlar vurdu diye biliyorum.”

“Hayır ben vurdum. Kafasından ve tek kurşunla. Rapora hırsızlar vurdu diye yazdık.”

Konuşurken Elif’i izlemeye devam ediyordum. Pembe bereli kızla beraber salıncaklara doğru gidiyorlardı.

“Peki neden yaptın bunu?”

“Orası uzun hikaye Eyüp. Beni sorguya çekmiyorsun herhalde. Başımız yeterince dertte zaten.”

“Ben… Ben sadece kızını çok sevdiğini biliyorum. Konuşmamanıza çok şaşırdım… Üzüldüm.”

“Boşver sonra konuşuruz bunları. Tabii eğer bu badireyi atlatabilirsek.”

Elif salıncaklardan birine oturmuştu. Hala çok ürkekti. Pembe bereli kız onu hafifçe sallıyordu. Sallanırken başını kaldırıp etrafa bakmıyor sadece yere bakıyordu.

Eyüp ağzını masadan aldığı bir peçeteyle silip tabağını sessizce itti ve tekrar bana döndü.

“Elimizde bu kadar az bilgi varken ne yapabiliriz bilemiyorum.”

“Yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Bu gece dinlenip yarına kadar Remzi’nin bir şeyler öğrenmiş olması için dua edeceğiz.”

“Ben de küçük bir araştırma yaparım. Sen sizinkileri toparlarken ben benzin alayım.”

Elif hala oyun parkındaydı ama biraz daha rahat hareket etmeye başlamıştı. Kaydıraktan kayarken gülümsediğini görebiliyordum. Hülya oturduğu yerden çocukların oynamasını izliyordu.

Otuzlu yaşlarında sarışın, güleryüzlü bir kadın masaları temizlemeye başladı. Teşekkür ettim ve kalktım. Elif’in keyfini bozmak istemiyordum ama fazla oyalanmamalıydık. Hülya’ya seslendim.

“Gitmeliyiz, Hülya. Elif’i çağırır mısın?”

Hülya sanki beni duymamış gibiydi ama yavaşça oturduğu yerden kalkıp bahçeye doğru yöneldi. Elif’in yanına gidip ona bir şeyler söyledi. Elif annesinin elinden tutup dönerken pembe bereli kıza el salladı. Kız da ona el salladı. Bir gün içinde yaşadığımız onca korkunç şeyden sonra bu köy, bu restoran ve bu insanlar dünyada güzel şeylerin de olduğunu hatırlatan bir ada gibiydi.

Benzin pompası kasanın olduğu yerden görülebiliyordu. Eyüp arabanın yanında telefonu kulağında bir ileri bir geri yürüyerek konuşuyordu. Bu mesafeden ne konuştuğunu anlamam mümkün değildi. Bir ara içeriye doğru baktı ve benimle göz göze gelince sol elini havaya kaldırıp çevirerek toparlanalım işareti yaptı.

Dışarı çıktığımızda Eyüp benzin işini halletmiş ve arabayı kapının hemen önüne çekmişti. Market kısmından aldıklarını bagaja yerleştiriyordu. Araca bindikten sonra Eyüp’ün evine varana kadar hiç birimiz tek kelime konuşmadık.

 

 

creek bridge

 

 

Ev köyden ve diğer çiftliklerden uzakta bir tepe üzerindeydi. Bir villaya göre çok büyük ama bir çiftlik için küçük sayılabilecek bir bahçesi vardı. Evin girişindeki küçük bir açıklık dışında etraf, kestane, ıhlamur, kızılağaç ve ismini bilmediğim daha bir çok türde ağaçla kaplıydı. Kapının hemen yanında bir dizi yeni kesilmiş odun yığılıydı. Odunların kesildiği kütüğün yanında bir balta duruyordu.

Eyüp arabayı park ettikten sonra önce bize kapıyı açtı. Biz içeriye girerken o da bagajdaki poşetleri aldı.

“Keyfinize bakın. Evin temiz olması lazım. Dün temizlik günüydü.”

İçerisi şehirden böylesine uzak bir evden beklemeyeceğiniz kadar konforlu ve temizdi. Girişteki dar koridor tamamen ahşap kaplıydı. Salonda koyu kahverengi büyük deri koltuklar vardı. Koltuklardan birinin yanında abajuru etaminli eski tarz pirinç bir okuma lambası vardı. Tavanda ise yine pirinç ve kesme camdan yapılmış Osmanlı tarzı bir avize asılıydı. Yerde kırmızı siyah renklerin hakim olduğu bir İran halısı seriliydi. Salon, üç metre genişliğinde bir cam kapıyla arka bahçeye açılıyordu. Kapının karşısındaki duvarda büyük bir şömine vardı. Şöminenin yanındaki bar ve onun da yanında amerikan kavağından yapılmış sekiz kişilik bir yemek masası doğal ve eski dekoru tamamlıyordu. Koltukların karşısındaki büyük ekranlı bir televizyon ve çok modern ses sistemini görmeseniz burayı teknolojinin uğramadığı çok eski yıllardan kalma bir dağ evi sanabilirdiniz.

Hülya, Elif’i yanına alarak koltuklardan birine oturdu. Ben Eyüp’e yardım etmek için kapıya yöneldim. Alışveriş çantaları holdeydi. Dışarı çıktığımda Eyüp’ün bahçedeki kulübenin önünde birisiyle konuştuğunu gördüm. Adam evin bakıcısı olmalıydı. Bir şey söylemeden içeriye döndüm.

Girişte sol tarafta mutfak vardı. Poşetleri alıp oraya geçtim. Bir kaç kutu süt almıştı Eyüp. Sütleri, tereyağını, meyve ve sebzeleri buzdolabına koydum. Etleri bu akşam pişiremeyeceğimiz için buzluğa yerleştirdim. Fıstık ezmesi, çikolatalı fındık ezmesi ve reçelleri mutfak masasının üzerine bıraktım. Ekmeği de ekmek kutusuna yerleştirdikten sonra çaydanlığın altını yaktım. Elif için bir bardak meyve suyu doldurdum. Bu tür işlerle uğraşmak rahatlatıcıydı.

Ben salona girerken Eyüp’de geldi. Elif’e meyve suyunu uzattım. Bakışlarını benden kaçırıyordu. Annesine baktı. Hülya başını olur anlamında sallayınca aldı meyve suyunu. Hala bana değil yere bakıyordu. Hafifçe başını okşadım.

Çantamın hala sırtımda asılı olduğunu farkedince çıkarıp sandalyenin kenarına astım. İçinden defter ve kalemimi çıkarıp masanın üzerine koydum. Eyüp salonun girişinde durmuş bana bakıyordu. Düşüncelerimi toplamak için kağıt kaleme başvurduğumu bilirdi.

Ben o ana kadar öğrendiklerimizi not almaya başlarken Eyüp de televizyonu açtı.

“Küçük hanım ne izlemek ister acaba?” diye sordu Elif’e.

Elif yine annesine yanaşıp onun çenesini tutup yüzünü kendine doğru çevirdi. Hülya bir yandan gülümserken bir yandan da hafifçe kaşlarını çattı.

“Çizgi filmleri sever o amcası.”

“Pekala… Bakalım neler varmış kanallarda. Ah. İşte bu güzel. Şirinler varmış burada. Sever misin Şirinler’i?”

Elif bu kez Eyüp’e doğru döndü. Bakışlarını yerden kaldırmadan başını evet anlamında aşağı yukarı salladı.

“Tamam o zaman.”

Eyüp’de masaya gelip bizimkilere sırtı dönük şekilde yanıma oturdu. O kadar iri cüsseliydi ki Hülya ve Elif ile aramda bir duvar gibi duruyordu.

“Bekri Hamdi diye birini duymuş muydun?”

“Bekri Hamid,” diye düzeltti adamın ismini. “Evet duydum tabii. Çok acımasız ve güçlü bir kaçakçılık baronudur.”

“İstanbul’a gönderdiği adamı çevresine kalabalık bir ekip toplamış. Çok para harcıyormuş. Bu olaylarla bir ilgisi olabilir mi sence?”

“Olabilir de Ayhan seninle ne ilgisi var bu kaçakçının? Sen son yıllarda aktif bir operasyona bile katılmadın ki? Adamın sorduklarını duydun. Bu işte bir yanlışlık var.”

“Bağlantıyı kurmak bize düşüyor.”

“Bağlantı falan yok. Saçma sapan bir iş bu.” Sesini yükseltmeye başlamıştı. Sinirlerinin bozulmasını anlıyordum ama fazla sert tepki vermeye başlamıştı.

“Sakin ol Eyüp. Yanlış kurulmuş ve saçma da olsa o bağlantıyı biz bulmalıyız. Tehlikede olan benim ailem.”

“Bakacağız Ayhan. Bakacağız. Ben bir sigara içmeye kapının önüne çıkacağım.”

Eyüp sigarasını içmeye çıktığında ben de mutfağa geçip çayı demledim. Mutfak penceresinden Eyüp’ün odunların kesildiği kütüğün üzerine oturup sigarasını yaktığını gördüm. Bir yandan sigarasını içerken diğer yandan, gelen bir mesajı okur gibi telefonunun ekranına bakıyordu.

Aslında Eyüp haklıydı. Mantıklı bir bağlantı kuramazsak nasıl anlayacaktık olup biteni? En güzeli bir yanlışlık varsa da ortaya çıkıp sular duruluncaya kadar ortadan kaybolmaktı . Bu durum sadece Hülya için zor olacaktı. İşe gidemeyecekti. Elif henüz okula başlamamıştı. Derslerinden geri kalması söz konusu değildi. Beni ise zaten arayan soran olmazdı.

Kendime büyükçe bir porselen fincanda, Hülya’ya ise ince belli bir cam bardakta çay doldurduktan sonra salona döndüm. Hülya çayını şekersiz içerdi. Bardağını koltuğun yanındaki sehpaya koydum. Elif annesinin yanına uzanmış uykulu gözlerle televizyon seyrediyordu. Ben de tekrar masaya geçip çayımı yudumlamaya başladım. Anlaşılan bu olanları çözebilmek için geçmişimi bir kez daha gözden geçirmem gerekecekti.

Devam edecek …

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm VIII

yolsketch

 

 

Eyüp’e, Şile otobanına girmesini söyledikten sonra Remzi’nin numarasını aradım. Telefonu hemen açıp konuştu.

“Durum nedir?”

“Mekanı terkettik. Kızımla torunum da yanımdalar —”

“Ayhan sen misin? Eyüp’ün telefonunu mu aldın? Adamlardan hiç birini canlı ele geçirebildiniz mi?”

Çok hızlı konuşuyordu. Sesindeki endişe fark edilmeyecek gibi değildi.

“Maalesef. Son kalan adama teslim oldum ama yeterince bilgi alamadım. Adam Irak ve Suriye ile ilgili bir şeyler sordu.”

“Neden soruyormuş bunları? Ne ilgin var ki senin? En son yirmi yıl falan olmamış mıydı sen oraya gideli?”

“Evet. Evet. Suriye’ye de hiç gitmedim zaten. Dertleri ne anlayamadım. Eyüp son kalan adamı da vurmasaydı belki ondan bir şeyler öğrenebilirdik. Sende neler var?”

Görüşmemizin başından beri ilk kez duraksadı.

“İstanbul’da son bir haftadır bir hareketlilik var. Adamın biri çok para harcıyor ve çevresine bir sürü adam toplamış.”

“Kimmiş o?”

“Iraklı bir kaçakçılık baronunun sağ kolu adam. Uyuşturucu, silah, insan… Her şey var bunlarda.”

“Benimle ne işleri varmış? Neredeymiş bu adam?”

“Esas adam Bekri Hamid. Adam Türkiye’de değil. En güvenilir adamlarını Türkiye’ye göndermiş. Bilgi toplamaya çalışıyorum.”

“Remzi, bu iş artık ölüm kalım meselesinin de ötesinde. Kızım ve torunumun da güvenlikleri tehlikede. Ne yap et işe yarar bir bilgi ver bana.”

“Sen ne yapacaksın bu arada. Bir süre ortada görünme.”

“Niyetim de o zaten. Senden haber bekliyoruz.”

Telefonu tekrar Eyüp’e verdim. Bu arada artık şehir merkezi ortamından çıkmıştık ve yolun etrafındaki renkler griden yeşilin tonlarına dönmüştü. Arada sırada bir köy veya bir kaç çiftlik evi çıkmaya başlamıştı karşımıza. Arabada benim telefonla konuşmam dışında sessizlik hüküm sürüyordu. Elif hala annesine sarılıyordu ama biraz daha rahatlamış görünüyordu. Bebeği ile ilgilenmeye başlamıştı. Hülya ise bir koluyla Elif’i sararken diğer eliyle arabanın kapı kolunu sıkı sıkı tutuyordu. Sanki birazdan duracakmışız da kapıyı açacakmış gibi. Gözleri arabanın camından akıp giden manzaradaydı ama aklının orada olduğunu hiç sanmıyordum.

Bunca travmadan sonra onları bir süre rahat bırakmaya karar verdim. Eyüp’e döndüm.

“Senin ev Polonezköy’ün ne tarafında?

“Bu taraftan gidince köyden sonra yaklaşık on dakika mesafede. Evde hazır bir şey yoktur. Yolda yemek için mola verebiliriz. Gözden uzak tesisler var.”

“Olur.”

Herkesin karnını doyurup kendini biraz toparlaması için iyi olurdu bu mola. Ben de bu arada Eyüp’le biraz konuşma fırsatı bulurdum. Yemek kalitesi önemli değildi. En az müşteri bulunan, en gözden ırak yeri tercih edecektim. Yol kenarındaki tesisleri izlemeye başladım.

 

 

fast food restaurantsketch

 

 

Polonezköy’e yaklaşırken hiç bir tabela görmeseniz bile bir şeylerin değiştiğini farkediyordunuz. Her şey daha derli toplu, daha temiz görünmeye başlıyor. Binalar daha bakımlı, boyalar daha parlak, yollar da daha temiz.

Gözüme kestirdiğim bir tesis görünce Eyüp’e işaret ettim. Benzin istasyonu da olan küçük bir yerdi. Park yeri tamamen boştu. İyi iş yapan bir yer gibi görünmüyordu. Yani tam da benim istediğim gibi bir yerdi.

Restoran girişinin hemen yanına park ettik. İçeriye girerken etrafı inceledim. Restoranın büyük bir bölümü çevresindeki ağaçlar yüzünden yoldan görünmüyordu. Bahçe düzgün biçilmiş çimenlik ve üzerinde patikalar oluşturan taş bloklar ile kaplıydı. Binanın sağı ve solu üçer metre genişliğinde patikalarla arka bahçeye bağlanıyordu. Giriş dışında bahçenin dört bir yanı yüksek ağaçlarla kaplıydı.

Burası self servis bir restorandı. Hülya, Elif’i de elinden tutarak yemeklerin bulunduğu bölüme geçti. Tepsilerine alacakları yemekleri seçerken eğilip Elif’e de soruyordu. Elif de eliyle göstererek ve başını sallayarak cevaplıyordu annesini.

Böylesi benim de işime geliyordu. Biz de Eyüp ile hızlıca yiyecek bir şeyler seçip kenarda bir masaya çekildik.

“Bir planın var mı?” dedi.

“Aslında olayların biraz yatışmasını beklemek ve bu sırada kızımla torunumu tehlikenin dışında tutmak dışında bir planım yok.”

“Kusuruma bakmazsan bir şey soracağım,” dedi Eyüp.

“Sor tabii.”

“Kızınla aranızda ne var?”

“Dört yıldır konuşmuyoruz.”

“Neden? Karını dört yıl önce kaybettiğini duymuştum. Sanırım sen de eve giren ve onu vuran hırsızları vurmuşsun.”

“Doğru duymuşsun. Her zamanki gibi kahraman polis Ayhan suçluları mıhladı.” Kulağa espri gibi gelse de söylediklerim ikimizi de güldürmedi.

“Annesini kurtaramadığın için mi sana kızgın?”

“Hayır. Kocası yüzünden.”

“O da o gün vurulmuştu sanırım. Onu kurtaramadığın için mi kızgın sana?”

“Hayır kurtaramadığım için değil Eyüp. Onu vurduğum için.”

 

 

Devam edecek …

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm VII

 

 

bmw-copy

 

Kızımı ve torunumu rehin alan ekipten kalan tek kişi karşımda oturan maskeli adamdı. Ekipteki diğer arkadaşlarını kaybettiğini farkında olmalıydı.

Sesini duyduğum anda onun telefonda benimle konuşan kişi olduğunu anlamıştım. Ekipten son kalan o olduğuna göre ölmemesi gerekiyordu. Aksi halde olup biteni anlamak için bilgi alabileceğim kimse kalmayacaktı.

Biraz vakit kazanmak ve mümkün olursa kelepçemi gevşetebilmek için konuşmayı uzatmam gerekecekti. Bir boşluğunu yakalarsam Eyüp’e işaret verecektim ama bunu yapmadan önce ellerimi çözmüş olursam kızımı koruma şansım artardı.

“Söyle bakalım ne söyleyeceksen,” gözünü bir an bile benden ayırmıyordu konuşurken.

“Artık beni ele geçirdiğine göre torunumu da görmek istiyorum.”

Torunum Elif’in sağlığının yerinde olduğunu görmekten öte nerede tutulduğunu öğrenmek ve belki de adam onu getirirken açık vermesini sağlamaktı amacım. Böylece Eyüp devreye girebilecekti.

“Sen önce biraz öt de onun da zamanı gelir. Pazarlık yapacak durumda değilsin.”

Ellerinde parmaksız eldivenler vardı. Tabancayı o kadar sıkı tutuyordu ki parmakları bembeyaz olmuştu. Terleyen ellerini sık sık yeleğine siliyordu ve bunu yaparken tabancayı alelacele bir elinden diğer eline aktarıyordu. Yüksek perdeden konuşsa bile vücut dili benden hala çekindiğini söylüyordu. Görünen o ki ilk ekipten kurtulmam ve teslim olmadan önce üç adamını daha etkisiz hale getirmem maskeliyi etkilemişti.

“Pekala sor bakalım. Saklayacak bir şeyim olmadığı gibi senin işine yarayacak bir şey bildiğimi de sanmam.”

“Sen orasına karışma. Söyle bakalım ilk olarak ne zaman Irak’a gittin?”

Bu soru beni o kadar şaşırttı ki az önce bir kenarından tuttuğum çengelli iğne elimden kayıp tekrar bacaklarımın arasına düştü. Son yıllardan bir soruşturmaya dair bir soru bekliyordum. Bilerek ya da bilmeyerek tezgahını bozduğumuz bir mafya liderinin işi olmalı diyordum kendi kendime ama bu soru beni hazırlıksız yakalamıştı. Yine de cevapladım.

“Sanırım yirmi yedi yıl olmuş,” dedim.

“Peki Suriye’ye ne zaman gittin?”

“Suriye’ye hiç gitmedim.”

“Yalan söyleme. Bunları zaten biliyorum.” İlk kez sinirlenmişti.

“Gerçekten hiç gitmedim. Beni başkasıyla karıştırıyor olmayasınız?” Olabildiğince saygılı konuşuyordum. İleride onun dengesini bozmak için sinirlendirmem gerekebilirdi ama şimdilik hem ben ondan bilgi almalıydım hem de ani ve tehlikeli bir hareket yapmasına sebep olmamalıydım.

“Peki Irak’a en son ne zaman gittin?”

“Tam hatırlayamıyorum. Belki yirmi yıl olmuştur.”

Oturduğu yerde hafifçe doğruldu ve silahı yine kızıma doğrulttu. Mesajı almıştım.

“Tamam tamam. Şimdi hatırladım. Sanırım en son on dokuz yıl önce gitmiştim,” derken bir yandan çengelli iğneyi tekrar yakalamayı başarmıştım. Maskeliye belli etmeden iki elimin arasında ucunu açtım.

“Elimde son bir iki yılda Irak ve Suriye’ye en az üçer kez girip çıktığına dair bilgi var. Aklını başına topla ve doğru cevap ver. Yeterince vakit kaybettim zaten.”

Artık çok sinirlenmişti. Aniden ayağa kalkıp silahını yerde oturan Hülya’nın şakağına dayadı.

“Saçma sapan cevaplar verir veya beni oyalarsan pişman olursun.”

Bu tehdidi yapar yapmaz Hülya’nın kaburgalarına doğru bir tekme savurdu. Bir an gözlerimi kapattım ve sıkılı dişlerimin arasından bağırdım.

“Dur. Ne istersen sor cevaplayacağım. Yeter ki dur.”

Hülya darbenin etkisiyle inlemiş ama bağırmamıştı. Elif’in duymasını istemediğinden sessiz kaldığını anladım.

İşler kontrolden çıkmaya başlamıştı. Gerçekten de neredeyse yirmi yıldır Irak’a hiç gitmemiştim. Suriye’ye ise hiç gitmemiştim ama anlaşılan bu adamlara bir yerlerden yanlış bilgi verilmişti. Şimdi onu kandırmaya çalıştığımı düşünüp sinirleniyordu. Neye inandıklarını anlayıp ona göre cevap vermeliydim ama tutarsız vereceğim bir cevapla işler çok kötüye gidebilirdi.

“Ne kadar ciddi olduğumu göstermek için o yukarıdaki moruğu vurmamı ister misin? Sonra sıra kızına gelir. En sonunda da minik torununla bitiririz işimizi. Ne dersin? Ha ne dersin?”

“Hayır… Hayır sakın böyle bir şey yapma. Hiç bir şey saklamayacağım. Ne kadar ciddi olduğunun farkındayım.”

Bir yandan yalvarır ve ne kadar çaresiz olduğumu göstermeye çalışırken bir yandan da iğneyi sağ bileğimi saran kelepçenin tırtıklarının olduğu yere yavaşça itmeye çalışıyordum. Ağlamaklı bir şekilde konuşur ve öne eğilirken adam görmeden bunu yapmam gerekiyordu. İğneyi tırtıklı bölmeye plastiğe saplamadan sokarsam kelepçeyi gevşetebilecektim.

Adam cesaretlenmişti. Bana doğru bir adım atıp bağırdı.

“Konuş o zaman. En son ne zaman ve neden Irak’a gittin?”

Madem bildiklerini zannediyorlardı o halde bana neden tekrar soruyorlardı? Bir şeyi itiraf ettirip infaz mı edeceklerdi yoksa başka bir bilginin mi peşindelerdi. Kendimi zorlamama rağmen bir türlü anlayamıyordum bu olup bitenleri. Adamın istediği cevapları vermekte zorlanacağım kesindi artık. Bir an önce kelepçeyi gevşetip uygun bir anda Eyüp’e de işaret verip harekete geçmeliydim.

Bir tahminde bulundum. Olaylar şimdi patlak verdiğine göre düşündükleri tarih çok eski olamazdı. Son üç ayım da hastanede geçtiğine göre şansımı denemeye karar verdim.

“Beş ay. Sanırım en son beş ay önceydi,” dedim.

“Ne amaçla gittin peki?”

“Eski dostlarımı görmek ve alışveriş yapmak için.”

Daha önce Hülya’ya doğrulttuğu silahı artık bana doğrultuyordu. Sona yaklaştığımızın farkındaydım. Benden istediğin alsa da alamasa da önce beni vuracak daha sonra da sıra rehinelere gelecekti anlaşılan. Elimi çabuk tutmalıydım. Sağ bileğimi hafifçe büktüğümde kelepçenin gevşediğini farkettim. Başarmak üzereydim. Sağ tarafı biraz gevşettikten sonra iğneyi bu kez sol taraftaki kelepçeye sokmaya başladım.

“Saçma sapan konuşup sinirimi bozma. Aradığın şeyi alıp Türkiye’ye sokabildin mi, onu söyle.”

Bunları söyledikten sonra ciddiyetin göstermek için bu kez tabancanın dipçiği ile benim yüzüme çok sert bir darbe indirdi. Sol şakağıma ve gözüme bıçak gibi bir ağrı saplandı ve koltukta arkaya doğru savrulurken iğneyi bir kez daha elimden düşürdüm. Gözlerim yaşarmıştı ve net olarak göremiyordum. Sol gözüm şişmeye başlamıştı. Adam tam karşımda duruyordu ama ellerim bağlı olduğundan hamle yapamıyordum. Eyüp harekete geçene kadar ise maskeli Hülya’ya ulaşabilirdi. Durumun kontrolünü tamamen kaybetmeye başlamıştım.

“Neyi soruyorsun. Bir çok şey getiriyorum,” diyerek vakit kazanmaya çalıştım.

“Hala dalga geçiyorsun. Bir çok şeymiş. Neyi sorduğumu pekala biliyorsun. Yıllar öncesinden yarım kalan bir şey. Sen akıllanmayacaksın. İstersen torununu da buraya getireyim ne dersin?”

Maskeli çok sinirlenmişti ve korkusunu yenmişti ama bu durum artık bana avantaj sağlamıyordu. Onu oyalayıp gafil avlayabileceğim bir fırsat yaratma şansım kaybolmuştu. Tatmin edici cevaplar verebilecek kadar bilgim yoktu. İğneyi bir iki kez parmağıma batırdıktan sonra tekrar elime almayı başarmıştım bu arada.

“Sakın yapma bunu. Gerçekten bildiğim her şeyi söyleyeceğim.”

“Onu Türkiye’ye getirmeyi başardıysan şimdi nerede?”

Neden bahsettiği ile ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Düşünür gibi yaparken bir yandan da sol elimi kelepçeden kurtarmaya uğraşıyordum.

“Seninle paylaşabiliriz istersen,” dedim.

Neden bahsettiğimizi bilmesem de insanların açgözlülüklerinin sadakat hislerinden daha güçlü olduğu gerçeğinden faydalanmaya çalışıyordum. Eğer peşine düştükleri bu şeyin maddi bir değeri varsa adamın kafasını karıştırabilirdim belki. Ekipten geriye sadece maskeli kaldığına göre belki de aklını çelmem daha kolay olurdu.

“Sen beni aptal mı sandın?”

Baltayı taşa vurmuştum anlaşılan. Adam çılgına dönmüştü. Olanca gücüyle bir tekme savurdu bacaklarıma. Dengemi kaybedip koltuktan aşağıya yuvarlandım. Yere düştüğümde hızını alamayıp göğsüme de bir tekme attı. Ayağında ağır botlar vardı ve tekmenin şiddetiyle bir an nefesim kesildi ama iki elimin arasında sıkıştırdığım iğneyi bu kez düşürmemeyi başarmıştım. Yerde acıyla kıvranırken bir yandan da kelepçeyle uğraşıyordum. Adamın sabrı tükenirse öfkesi rehinelere yönelebilirdi.

Benim çok çaresiz durumda olduğumu düşünmüş olmalı ki Elif’i tuttuklarını düşündüğüm odanın kapısına doğru yöneldi. Yürürken silahını bana doğru tutmaya devam ediyordu. Bir an büyük bir umutsuzluğa kapıldım. Elif’i beni tehdit etmek için kullanacağı düşüncesi bile beni korkudan titretmeye yetiyordu. Eyüp’e işaret verirsem kimseye bir şey olmadan adamı vurabilir miydi? Öte yandan bunu başarsa bile adam ölürse ve ben işin içyüzünü anlayamazsam ailem belki de hiç bir zaman güvende olamayacaktı.

Maskeliye belli etmemeye çalışarak kelepçenin sol halkası üzerinde çalışmaya devam ettim. Henüz gevşetememiştim. Adam kapının koluna uzandığında bir an için bakışlarını üzerimden ayırdı. Aynı anda müthiş bir patlama sesi duydum. Maskeli daha kapıya dokunamadan vurulmuştu. Başımı çevirdiğimde elinde pompalı tüfekle Eyüp’ün içeriye girdiğini gördüm. Bu arada kelepçeyi gevşetmeyi başarmıştım.

“Ne yaptın Eyüp. Tam da kurtulmuştum. Şimdi nasıl konuşturacağız adamı?”

“Boşver şimdi onu. Adam kontrolden çıkmıştı.”

Bir bakıma haklıydı. Adam Elif’i de yanına alsaydı işler çok daha tehlikeli hale gelebilirdi. Ben kelepçeyi çıkarıp ayağa kalkarken Eyüp de Hülya’nın ağzındaki bezi söktü ve cebinden çıkardığı bir bıçakla ellerini bağlayan plastik kelepçeyi çözdü.

Hülya hiç bir şey söylemeden hemen Elif’in bulunduğu odaya yöneldi.

Ben de kızımın ardından odaya girdim ve torunumu çözmesine yardım ettim. Büyük bir şok geçirdikleri kesindi ama emin olamadığım şey kızımın onları kurtardığımız için müteşekkir mi olduğu yoksa tüm bunlara sebep olduğum için bana kızgın mı olduğuydu.

Üst kata çıkıp Zeynep hanıma artık ortaya çıkabileceğini, her şeyin bittiğini söyledim. Hala tir tir titreyen kadıncağızı, evine vardıktan sonra polisi araması için tembihleyip yolladıktan sonra vakit kaybetmeden biz de evden ayrıldık. Eyüp’ün arabasına binene dek hiç birimiz tek kelime etmemiştik.

Hayatımızın bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde değiştiği kesindi. Burayı ve eski hayatımızı geride bırakmak zorundaydık ama Eyüp arabayı çalıştırdığında nereye gideceğimizi dahi bilmiyorduk.
oyuncak bebek

 

 

Arabaya binmeden önce maskeliyi kontrol ettiğimde onun da ekip arkadaşlarıyla aynı akibeti paylaştığını anlamam uzun sürmedi. Maskesini çıkardığımda ise ne ben ne de Eyüp adamı tanıyamadık. Üzerinde de bize bilgi verebilecek bir şey bulamadık. Başladığım noktaya dönmüştüm. Sabaha karşı başlayan olayların sebebine veya arkasında kimin olduğuna dair hala en ufak bir fikrim dahi yoktu.

Hülya hiç konuşmadan annesinin fotoğraflarının da olduğu bir albümü ve ihtiyaç duyabileceği bir kaç eşya ve kıyafetlerini bir çantaya doldurdu. Elif’in kıyafetlerini ve oyuncak bebeğini de aldıktan sonra evi az önce girdiğimiz gibi arka bahçeden terkettik. Evden arabaya varana kadar Elif, Hülya’nın kucağından inmedi. Tüfeği ve çantaları bagaja koyduktan sonra ben ön koltuğa oturdum. Hülya ile Elif de arka koltuğa geçtiler.

“Bu adamların tahmin edemeyeceği güvenli bir yere gitmemiz lazım,” dedim.

“Senin bir önerin yoksa benim Polonezköy’deki evime gidebiliriz,” diyen Eyüp bir yandan da moral vermek için sık sık aynadan Elif”e bakıp gülümsüyordu.

O korkutucu cüssesine rağmen insanların ve bilhassa da çocukların güvenini hemen kazanmayı bilen bir adamdı. Ancak Elif yaşadığı şokun etkisiyle bir eliyle oyuncak bebeğine diğer eliyle de annesine sıkı sıkı sarılmış halde gözlerinin bizden kaçırıyordu.

“Eğer sana ait olduğunu bilen yoksa olabilir,” diye cevap verdim.

“Tapuda benim ismim geçmiyor ve komşularım da beni neredeyse hiç görmediler. Karşılaştığım insanlar beni ara sıra İstanbul dışında kaçamak yapan bir müteahhit olarak tanıyorlar. Aslında kaçamak kısmı dışında pek de yanlış sayılmaz.”

“Oldu o zaman. Vakit kaybetmeden gidelim.”

Arkama doğru döndüm.

“İyi misiniz? Yaralanmadınız ya? Acıktıysanız bir yerlerde bir şeyler atıştıralım.”

Henüz konuşurken söylediklerimin ne kadar saçma olduğunu düşünüyordum. Bir cevap alamadığımı gören Eyüp lafa girdi.

“Vakit kaybetmeyelim. İstanbul’da ne kadar az kişiye görünsek o kadar iyi. ”

“O konuda haklısın,” dedim. “Eşkalimiz kısa sürede polise verilecektir. Bu adamlar polisin elindeki her bilgiye ulaşabilir.”

“Köye yakın bir yerde bir şeyler yeriz,” dedi Eyüp.

Kızımdan bir cevap almak için üstelememe gerek kalmadığına sevinmiştim. Zaten çok korkmuş olan Elif’i teselli edemezken bir de annesiyle aramızdaki gerilimden etkilenmesini istemiyordum. Hepimiz Eyüp’ün bu fikrini sessiz kalarak onaylamıştık. Kızım ve torunum ile olan sorunlarımı zamana bırakıp bir kez daha bugünkü olaylara odaklanmaya karar verdim.

Bizim öğrenebildiğimiz tek şey olayın yurtdışı bağlantılı olduğuydu. Maskeli adam, yıllar öncesinden yarım kalan bir şey derken ne demek istemişti acaba? Şimdi son görüşmemizden bu yana Remzi’nin neler öğrendiğini bilmek istiyordum. Benim cep telefonumun izlenme ihtimali yeniden önem kazanmıştı. Telefonun sim kartını çıkarıp kırdım ve telefonu da arabanın camından dışarıya fırlattım.

“Telefonunu verir misin?”

Ben daha soruyu sorumu tamamlamadan Eyüp’ün telefonunu cebinden çıkarıp bana uzattığını farkettim. Son aramalara bakınca Remzi’nin ismini bulmam zor olmadı. Onun bizden daha fazla bilgiye ulaşmış olmasını umarak eski dostumun telefonunu çaldırmaya başladım.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm VI

 

spassketch

 

 

Harekete geçmeden önce evin içinden gelen seslere kulak kabarttım. Adamların yerleri ile ilgili olabildiğince bilgi almaya çalışıyordum. Koridorun ucunda beklerken içlerinden birisinin sesini duydum.

“Ben tekrar yukarıya çıkıyorum. Arka taraftan gelmeye çalışabilir.”

Konuşan az önce yukarıdaki pencereden gördüğüm adam olmalıydı. Belirgin bir aksanı yoktu. Yalnız olduğumu düşündüklerini anladım. Eyüp’le birbirimize baktık ve sessizce mutfağa doğru geri çekildik. Koridordan görünmeyecek şekilde kapının arkasına çömeldik. Bir dakika kadar bekledikten sonra yine hiç konuşmadan harekete geçtik. Eyüp koridorun sol tarafında salona ve hole yakın olan duvara yanaştı ve beklemeye başladı. Ben bir kaç saniye etrafı dinledikten sonra silahımı hazır hale getirip ilerledim. Yüzümü girişe doğru çevirip merdivenlerden gerisin geri tırmanmaya başladım. Çok yavaş hareket ediyordum. Yukarıya çıkan adam pencereden bahçeyi gözetlemekle görevliydi ama salondaki ve holdekiler alt katı kolaçan etmek için dolaşabilirlerdi.

Merdivenin doksan derece açıyla sağa ve yukarıya kıvrıldığı köşeyi geçtikten sonra yüzümü de yukarıya çevirdim. Artık aşağıdan görülemeyecek bir yerdeydim. Adamın bahçeyi gözetlediği oda, merdivenden çıkınca tam karşımda olacaktı. Eyüp benden bir işaret gelene kadar harekete geçmeyecekti. Eğer rehineleri beklediğim gibi yukarıda tutmuyorlarsa erken harekete geçmemiz onları tehlikeye atabilirdi.

Üst kata ulaşmama bir kaç basamak kala adamı gördüm. Odanın kapısı ardına kadar açıktı ve adam dışarıya bakmak için pencerenin önünde duruyordu. Onu rahatlıkla vurabilirdim ama kırılan cam ve yere düşen adamın çıkaracağı ses aşağıdan duyulabilirdi. Önce kızımın ve torunumun nerede olduklarını öğrenmek istiyordum. Adam evime gelen ekiptekiler gibi siyah bir takım elbise giymişti. Bahçeyi daha iyi görebilmek için olsa gerek pencereye iyice yaklaşmış ve ellerini her iki yandan pencere pervazına dayamıştı. Elinde silahı olmadığına göre onlara farkettirmeden eve girebileceğime ihtimal vermiyor olmalıydı.

Adamı böyle gafil avlama şansını bir daha bulamayabilirdim. Önce onu etkisiz hale getirip üst katı daha sonra aramak veya önce kızım ve torunumu tuttukları yeri saptayıp sonra harekete geçmek arasında bir seçim yapmam gerekiyordu.

Ben bunları düşünürken adam bir anda sağ elini cebine götürdü. Hareket ederken gözünü bahçeden ayırmıyordu. Bir cep telefonu çıkardı ve konuşmaya başladı. Bilgi alabilme umuduyla dinlemeye başladım. Bir iki basamak aşağıya inip silahımı adama doğrulttum. Arkasına dönse bile beni göremeyebilirdi çünkü ona göre çok aşağıdaydım. Yere doğru bakarsa başımı ve omuzlarımı görebilirdi belki. Böylece hedef de küçültmüş oluyordum. Benim onu vurmam ise son derece kolaydı. Yine de gürültü olmaması için bu tür bir çatışmanın olmamasını diliyordum.

“Hayır efendim, henüz gelmedi.”

Onları peşime takan kişiyle konuşuyor olmalıydı.

“Doğrudur efendim. Çoktan gelmiş olma… Hayır efendim hiç bir hareketlilik yok.”

Benim polise haber vermeyeceğimi tahmin ediyor olmalıydılar ama her ihtimali de değerlendirdikleri açıktı.

“Rehineler güvende efendim. Eğer adamı konuşturamazsak veya vurmak zorunda kalırsak ne yapmamızı emredersiniz?”

Kızım ve torunumun hayatta olduklarını duyunca midemde saatlerdir sıkılı olan o yumruk biraz olsun gevşedi. Benimle işleri bitmeden onlara bir şey yapmayacaklarını bilsem de emin olamıyordum o ana kadar. Adam uzunca bir süre bir şey söylemeden karşı tarafı dinledi.

“Anlaşıldı efendim. Ölse bile adamı evde bırakmayacağız.”

Telefonu tekrar cebine koydu ve koca bir kedi gibi gerindi. Bu kadarı benim için yeterliydi. Kalan bir kaç basamağı da sessizce tırmandım. Sol tarafımdaki odadan boğuk bir kaç inilti geldi. Adam dönüp bakmadı bile. Hızla arkasına yanaştım. Varlığımı hissetti ve kafasını çevirdi ama çok geç kalmıştı. Onu sağ yanağından vurdum ve düşmekteyken sarıldım. Sanki yanımda yürürken ayağı takılmış bir arkadaşımmış gibi tutup yere düşmesine mani oldum. Sağ çaprazından ateş ettiğim için cam kırılmamıştı. Sadece silahın boğuk sesi duyulmuştu.

Adamı yavaşça yere bırakıp etrafı dinledim. Yan odadan gelen iniltiler ve tıkırtılar dışında bir ses duyamadım.

Manzara korkunçtu. Delik uçlu mermi sağ yanaktan girip sol kulağın üzerinden çıkmıştı ama ortada yanak ya da kulak denilecek bir şey kalmamıştı.

Şiddetli bir mide bulantısı ile beraber olduğum yerde çömeldim. Sabah yediğim tost ve çayın acı bir safra ile karışık kokusu ağzıma kadar yükseldiğinde derin nefesler alarak aynı gün ikinci kez kusmaktan son anda kurtuldum. O anda öğürerek kusmam ve bu arada çıkardığım seslerle yakayı ele vermem işten bile değildi. Adamlar profesyonel birer katil ve tehlikede olanlar hayattaki en değerli varlıklarım olsa da kendimi kirlenmiş hissediyordum ama bu kirlilik duvarda ve tavanda gördüğüm kan lekeleri ve et parçalarının bir kısmı üzerime sıçradığı için değildi. Ola ki bu işten yakayı sıyırıp kızım ve torunumu bu beladan kurtarırsam alacağım en rahatlatıcı duşun bile bu kirlilik hissini yok edemeyeceğini biliyordum.

Kendimi toparladıktan sonra koridora çıkıp diğer yatak odasına doğru yöneldim. Kapısı kapalıydı. Sol elimle kapıyı açarken nefesimi tuttum. Silahım sağ elimdeydi. Kaç kişi olduklarına dair bilgimiz kesin değildi. Rehinelerin yanında bir başka adamları daha olabilirdi.

 

darkbedroomsketch

 

Perdeler sıkıca kapatılmıştı. Koridordan sızan ışık içeriyi yeterince aydınlatamıyordu. Yatağın üstünde belli belirsiz bir gölge gördüm. Silahımı içeriye doğrulturken diğer elimle de ışığı yakmak için düğmeye uzandım. Işığı açtığımda içeride silahlı bir adam yoktu ama o midemdeki yumruk bir anda geri dönüverdi.

Yatakta elleri ve ayakları bağlı ve ağzına bir çorap sıkıştırılmış olarak yatan kadın uzun yıllardır tanıdığımız bir komşumuzdu. Adamlar baskın yaptıklarında onu da yakalamış olmalıydılar. Gözleri korkudan fal taşı gibi açılmıştı. Beni görünce yatakta daha fazla debelenmeye ve ağzına sıkıştırılmış çorabın arkasından boğuk sesler çıkarmaya başladı. Aşağıdakilerin bu sesleri farketmeleri işten bile değildi.

Elimle susması gerektiğini belirten bir işaret yaptım.Yanına gittiğimde kulağına sessiz olması gerektiğini ve aşağıda hala silahlı adamlar bulunduğunu fısıldarken ağzındaki çorabı çıkardım. Derin bir nefes alıp sessizce ağlamaya başladı. Bağlarını çözdüm. Altmış yaşlarında ufak tefek bir kadındı.

“Zeynep hanım, kızım ve torunum nerede biliyor musun?” Sessiz ve tane tane konuşuyordum. Kadın büyük bir şok yaşıyordu.

“Onlar aşağıdaki adamların yanında. Beni buraya çıkarıp bağladılar. Ne oluyor Ayhan bey?”

“Her şey düzelecek. Korkmayın. Ben sizi almak için dönene kadar yatağın altında saklanmanızı istiyorum.”

Kadın titriyordu. Söylediklerimin ne kadarını anladığı ya da duyduğundan emin olamıyordum. Zeynep hanım, kızım Hülya’yı bebekliğinden beri tanır ve çok severdi. Şimdi muhtemelen kendi canından endişe ettiği gibi onu ve torunum Elif’i de düşünüyor ve çok korkuyordu.

“Beni anladın mı Zeynep hanım?”

Başıyla evet der gibi bir işaret yaptı saatlerce bağlı kalmaktan uyuşmuş ellerini ovuştururken. Güçlü olmaya çalışıyordu belli ki. Bir an göz göze geldik. Gözlerimi kapatıp her şey düzelecek anlamında başımı salladım. Elimle yatağın altına girmesini işaret ettim. Kızım ve torunumu henüz bulamadığım gibi artık bana emanet bir masum can daha vardı.

Az önce vurduğum adamın yaptığı görüşmeden bazı sonuçlar çıkarmıştım. Öncelikle benden kurtulmaktan öte beni sorgulamak istedikleri belliydi. O zaman ilk gönderdikleri adam neden doğrudan öldürmek üzere ateş etmişti? Anlayamadığım o kadar çok şey vardı ki. Bir başka çıkarsamam da benden istediklerini alır yada öldürmek zorunda kalırlarsa beni binadan çıkarıp rehineleri öldürecekleri ve belki de evi de yakacakları yönündeydi. Beni de olayın faili gibi göstermek için kaçtığım izlenimini vereceklerdi. Polis yanmış binada onlara ait bir iz bulmakta zorlandığı gibi beni fail olarak ararken de vakit kaybedip yanlış izin peşine düşecekti. Sonuçta belki cesedime ulaşacaklardı belki de sonsuza dek kayıp olarak kalacaktım.

***

İşlerin iyice hızlandığı evreye girmiştik. Birazdan kaçınılmaz bir yüzleşme yaşayacaktık ve muhtemelen ilk bir kaç saniyede olayların ne yöne gideceği belli olacaktı. Ani bir saldırı ile kalan iki adamı etkisiz hale getiremezsek ya vurulacak ya da teslim olmak zorunda kalacaktık. Çok fazla seçenek yoktu.

Adamlara görünmeden alt kata inip Eyüp’e son durumu anlatmam gerekiyordu. Merdivenin başına geldiğimde etrafı dinledim. Evin içi tamamen sessizdi. Ağır ağır inmeye başladım basamaklardan. Aşağıdan görülebileceğim bölüme varmak üzereydim. Hiç bir ses gelmediği için silahımı hazır durumda tutup şöyle bir eğilip aşağıya baktım. Görünürde kimse yoktu. Alt kata inince mutfağa doğru baktım. Eyüp’ü görmeyi beklemiyordum. Ben dönene kadar saklanacaktı. Mutfağa doğru ilerledim. Sırtım duvara dönük bir şekilde hem mutfak tarafını hem de koridorun salona açılan ucunu görmek için sık sık başımı çevirerek yürüyordum.

Mutfağa girdiğimde Eyüp kapının arkasındaki boşluktan çıktı. O koca cüssesiyle küçücük mutfakta doğru düzgün saklanabilmesi mümkün değildi zaten.

“Kızım ve torunum aşağıdakilerin yanında,” dedim.

“Yukarıda neler oldu?”

“Yukarıdaki gözcünün işi tamam. Bir komşumuzu da rehin almışlar.”

“Sorun değil. Zaten esas fırtına aşağıda kopacak. Orayı hallettikten sonra sorun kalmaz.”

Fısıldayarak konuşmamıza rağmen duyulabileceğimizden dolayı tedirgindim. Her an yukarıdaki gözcüleri ile bağlantı kurmaya çalışabilirler veya bir bardak su almak için mutfağa gelebilirlerdi. Zaman artık aleyhimize işlemeye başlamıştı.

İçeriye ani bir baskın mı yapmalıydık yoksa içlerinden birinin buraya gelmesi ve gafil avlanması için mi beklemeliydik? Adam mutfağa gelmek yerine yukarıya çıkar veya seslenir ve cevap alamazsa ne olacaktı? Bu durumda içeride olduğumuzu farkedeceklerdi ve işimiz neredeyse imkansız hale gelecekti.

Eyüp’le göz göze geldik. Çok kararlı görünüyordu ama yine de gözlerinde şimdiye dek hiç görmediğim bir kaygının izlerini farkettim. Hafifçe gülümsediğinde bana güven vermeye çalıştığını düşündüm.

Yüzleşme anı gelmişti. Göğsümdeki o yumruk kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Derin bir nefes aldım. Başımla hadi gidelim şeklinde bir işaret yaptım.

Eyüp sol elinde pompalı tüfek, sağ elinde tabanca ile yanıma geçti. İki kişilik bir ölüm timi gibiydik ama işin zor tarafı muktedir olduğumuz yıkımı yaparken masumları korumayı da başarmaktı. Ben solda o sağda, mutfaktan çıkıp koridorda ilerlemeye başladık. Evde hala çıt yoktu.

Koridorun neredeyse ortasına gelmiştik ki o sessizlik bir anda bozuldu. Adamlardan biri arkasına bakar durumda koridorun başında beliriverdi. Bizi görmemişti. Arkadaşına seslendi.

“Sen de bir şey ister misin? Ben çok susadım.”

Kalbim deli gibi atmaya başlamıştı. Silahımı adama doğrulttum ve koridora adım atmasını bekledim. Adam başını çevirip bizi karşısında görünce tek kelime bile edemedi. Belki şaşkınlıktan bağıramamıştı belki de yediği kurşunlarla buna fırsat bulamamıştı. Benim atışım yüzüne, Eyüp’ünki ise boynuna gelmişti. Neredeyse aynı anda ateşlediğimiz silahlardan çıkan mermiler adamın yüzü ve boynunda siyah güller gibi yaralar açarken tup tup diye birbirinden ayırt edilmesi zor sesler çıkardılar. Çelik yelek giymesi ihtimaline karşı başına nişan almıştık ama ellerim titrediği için her zamankinden biraz aşağıya doğrultmuştum silahımı.

Adam yere yığılırken Eyüp’de ben de hızla koşmaya başladık. Artık sessiz olmanın bir faydası yoktu. Bundan sonra silahına ilk davranan kazanacaktı. Birden aklıma gelen şeyle aniden durdum ve Eyüp’ü de durdurmak için kolumu uzattım. O kadar hızla ileri atılmıştı ki neredeyse ikimiz de yuvarlanıp düşecektik bu ani duruş yüzünden. Eyüp’e elimle bekle diye işaret ettim. Gözlerinde çok kızgın bir bakış ve koca bir soru işareti gördüm ama açıklayacak vaktim yoktu. Birazdan nasıl olsa anlayacaktı. Eyüp benim talimatımı kabullenip duvarın kenarına çömelirken ben silahımı indirip hiç bir şey olmamış gibi hole girdim.

***

Hole adımımı atarken silahımı görünür şekilde yere doğru tutuyordum. İçeriye girip kızım Hülya’nın başına silahını dayamış olan adamı görünce de silahımı adama göstererek yere attım. Silahımı attıktan hemen sonra yağmurluğumun önünü açarak bir şey gizlemediğimi göstermeye çalıştım. Bu sayede gerekirse ceplerime de ulaşabilecektim.

Hülya’nın ağzı ve elleri bağlıydı. Arkasındaki adamın yüzünde bir kar maskesi ve üzerinde bir hücum yeleği vardı. Bir eliyle Hülya’nın arkadan bağlı ellerini tutuyordu. Maskeli adamın yüzünü göremiyordum ama Hülya’nın gözlerindeki dehşet ifadesini farketmemek imkansızdı. Ağlamaktan gözleri kızarmış ve şişmişti. Kızımın bu gözyaşlarını torunum için döktüğünden hiç şüphem yoktu. Çocukluğundan beri çok güçlü ve teslim olmayan bir kız olagelmişti. Şimdi kızının hayatı tehlikedeyken ise hiç görmediğim kadar çaresiz bir hali vardı. Onu böyle görmek dayanılmaz bir acı veriyordu.

Maskeli adamı heyecanlandırıp beklenmedik bir şey yapmasına sebep olmamak için çok yavaş bir iki adımla yaklaşıp ellerimi havaya kaldırıp odanın ortasında öylece durdum. Konuşmasını bekliyordum.

Tek kaldığından beni bağlamak ya da kelepçelemek için risk alacağını sanmıyordum. Silahıyla arkamı dönmemi işaret etti. İtaat ettim. Hülya’yı önünde sürükleyerek arkama geldi ve bir eliyle üstümü aradı. Başka bir silahım olmadığını anlayınca geri çekildi.

“Otur oraya,” dedi.

Yavaşça dönüp yanımdaki koltuğa oturdum.

Yapmaya çalıştığım şey çok basitti aslında. Maskelinin ekibindekilerden her birini bir diğerine haber veremeden ortadan kaldırmayı başarmıştık. Yukarıdaki gözcünün hareket tarzından ve aralarında geçen konuşmalardan benim yalnız olduğumu düşündüklerini anlamıştım. Kulak misafiri olduğum telefon konuşmasından adamların beni sorgulamak istedikleri belliydi. Bu durumda silahımı bırakıp teslim olduğumda maskelinin rehinelere zarar vermesi anlamsızdı. Beni teslim olmaya mecbur etmek için olduğu gibi konuşturmak için de ellerindeki en büyük kozun, hatta beni iyi tanıyorlarsa tek kozun, rehineler olduğunu biliyor olmalıydılar. Teslim olarak maskelinin gardını düşürüp, rahatlamasını sağlamak elimdeki en iyi seçenekti. O beni sorgularken ben de belki olan biten hakkında bir şeyler öğrenebilirdim. Bu arada bir fırsat oluşunca Eyüp devreye girip kızım ve torunumu tehlikeye atmadan maskeliyi etkisiz hale getirebilirdi. Burada zamanlama çok önemliydi. Eyüp adama görünmeden olan biteni izleyebilmeliydi. Bunu sağlamak için biraz yüksek sesle konuşacaktım. Uygun an geldiğinde ise sadece ikimizin anlayacağı bir sinyal ile Eyüp harekete geçecekti. En azından planım buydu.

“Al bakalım Ayhan bey.”

Hücum yeleğinin cebinden çıkardığı plastik bir kelepçeyi kucağıma fırlattı. Bildiğiniz tırtıklı plastikten oluşan ve kabloları bir arada tutmak için kullanılan kelepçelerden çok da farklı değildi. Sadece çok daha kalın ve sağlam bir plastikten imal edilmişti ve birbirine bağlı iki kelepçeden oluşuyordu.

Kucağıma düşen kelepçeyi almak isterken elimle çarpıp düşürmüş gibi yaptım. Korkudan ellerim titriyormuş gibi görünmeye çalışıyordum. Eğilip kelepçeyi alırken diğer elimle farkettirmeden yağmurluğumun cebinden bir çengelli iğne aldım. Kamp ve piknik meraklılarının vazgeçilmez aksesuarlarından biridir çengelli iğne. Kırık bir kolu askıya almak için de kullanılabilir çadır bezi gererken de. Bir yandan kullanmam gerekmesin diye temenni ederken bir yandan da böylesine temkinli olup bu tür bir şeyi yağmurluk cebimde bulundurduğuma şükrediyordum. Kelepçeyi alıp doğrulurken iğneyi de bacaklarımın arasından koltuğa bıraktım.

“Tak bakalım.” Sakin ve otoriter bir tonda konuşmaya çalışıyordu ama son bir kaç saatte yaşananlar ve ekibindeki diğer elemanları kaybetmekten dolayı gergin olduğunu hissedebiliyordum.

Önce sol bileğime taktım kelepçenin bir parçasını. Daha sonra öbür parçayı sağ bileğime taktım ve uçları bir kaç kez çekerek daralttım. Çok fazla sıkmamaya özen gösterdim. Ellerimi kaldırıp gösterdim. Aslında ellerim arkada bağlansa hareketim çok daha fazla kısıtlanacak ve kurtulmam neredeyse imkansız hale gelecekti ama bunu tek başıma yapamazdım ve maskeli silahsız olmama rağmen bana yaklaşmaktan kaçınıyordu.

Ben kelepçeyi takınca maskeli kızımı kenara iterek odanın diğer tarafındaki kanepeye oturdu. Rahatlamış görünüyordu. Hülya’ya da yeri göstererek oturmasını işaret etti. Kızım itiraz etmedi ve gözlerini benden ayırmadan, önce dizlerinin üzerine çöktü daha sonra ise halının üzerinde bağdaş kurarak oturdu.

Maskeli derin bir iç geçirmeden sonra öne doğru eğildi.

“Sorgulama anı geldi. Eğer inandırıcı olmazsan ne olacağını söylememe gerek yok sanırım.”

Tabii ki gerek yoktu ama zaten hiç bir şey gizlemeye de niyetim yoktu. Buradan kurtulamayacaksak kimin ne öğrendiği umurumda olmayacaktı ama eğer kurtulursak da maskeli bildiklerini kimseye anlatmaya fırsat bulamayacaktı. Ben hazırdım. Başımı evet der gibi salladım. Çaresiz ve korkmuş bir görüntü vermeye çalışıyordum.

“Her soruna cevap vereceğim ama önce söylemek istediğim bir şey var,” dedim. Oyun tekrar başlıyordu.

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm II

Bölüm II

 

escapesketch

 

Gözüm artık karanlığa iyice alışmıştı. Evin içi neredeyse bomboştu. Buraya taşındığımdan beri eve yeni bir şey girmiyor, eskiler ise yavaş yavaş yitip gidiyorlardı. Salonda büyükçe bir kütüphane ve iki koltuktan başka eşya yoktu. Evde sadece bir tek televizyon vardı ve o da mutfaktaydı. Işıkları yakmadan hızla yatak odasına döndüm.

Az önce aniden uyanıp o ölümcül mücadeleye girmiş olmama rağmen, yorgun olmak bir yana, uzun süredir hissetmediğim kadar canlı hissediyordum kendimi.

Yatağın başındaki komodinin üzerinden saatimi alıp taktım. Geçen sene doğum günümde iş arkadaşlarımın aldığı güzel bir Seiko. Loş odada saatimin fosforlu göstergesi dört buçuğu gösteriyordu. Çekmeceyi açıp cüzdanımı ve cep telefonumu aldım. İstanbul’da hala yaşanabilen elektrik kesintilerine karşı, yatağımın baş ucunda küçük bir el feneri bulundurma adetim vardı. Onu da aldım.

Yerde yatan adama son bir kez baktım. Başındaki yaradan sızan kan, üzerine yuvarlandığı kilimde kapkara bir göl oluşturmuştu. Pencereden bakınca ufukta gün doğumunu haber veren kızıl çizgiyi görebiliyordum. Şafak vaktine özgü turuncu ve pembe bulutlar havanın çok geçmeden aydınlanacağına işaretti.

Son olarak gardırobumdan yürüyüşlerde kullandığım sırt çantamı aldım. Adamın elindeki silaha bakıp ne yapacağıma karar vermeye çalışırken bir araba sesi duydum. Hemen pencereye koşup perdedeki aralıktan aşağıya baktım. Siyah pikabın yaklaşık on metre ilerisinde daha önce orada olmayan bir araba vardı. Farları yanmasa da yeni geldiğinden emindim. Arabanın kaputundan yükselen buhar ve egzozundan çıkan duman buradan dahi fark edilebiliyordu. Gelenler aracın motorunu durdurmamışlardı. Sağ ön kapısı ve iki arka kapısı aynı anda açılan araçtan hepsi de koyu renk takım elbise giymiş üç adam indi. Ön kapıdan çıkan adam başını kaldırıp eve doğru baktı. En yakın sokak lambası pikabın hemen yanındaydı ve yeni gelen aracı gayet iyi aydınlatıyordu. Birbirleriyle konuşmadan eve doğru yürümeye başladılar. Takım elbiseli olmalarına rağmen çok rahat bir hareket tarzları vardı. Deneyimli atletlere özgü dengeli ve güçlü adımlarla yürüyorlardı. Pikabın yanından duraksamadan geçtiler. Ellerinde silah yoktu ve ayak seslerini duymam imkansızdı ama bana sanki bir müfreze yaklaşıyormuş gibi gelmişti. Önde yürüyenin çok uzun boylu olması dışında birbirlerinden çok farklı görünmüyorlardı.
Daha fazla izlememin bir anlamı yoktu. Evden bir an önce çıkmam gerektiği besbelliydi.

***

Saldırganın elindeki silaha bakarken büyük bir kararsızlık geçiriyordum. Eğer o silahı almazsam, gelen ekiple karşılaşmam durumunda hiç bir şansım olmayacaktı. Almam durumunda ise, suç mahallindeki en önemli delillerden birini kendi elimle ortadan kaldırıp, muhtemelen suçlu durumuna düşecektim. Öte yandan, adamlar eve varana kadar binanın güvenliğinin sağlanabilmesi veya polisin gelmesi imkansızdı. Tercihimi o andaki can güvenliğimden yana kullanıp tabancayı aldım.

İlk bakışta silahın İtalyan yapımı bir Beretta olduğunu düşünmüştüm ama elime alıp yakından baktığımda gezin iki parçadan oluşmayıp yarım ay şeklinde olduğunu gördüm. Bu bir M9’du. Amerikan ordusu için üretilen, son derece güvenilir ve etkili bir tabanca. Şarjörleri on beş mermi alıyordu. Tam dolu olan şarjörü silaha takarken dört mermi eksik olanı cebime, namludan söktüğüm susturucuyu ise çantama koydum.

Acaba bir daha dönebilecek miydim bu eve? Muhtemelen buradaki son dakikalarımı yaşıyordum ve özleyeceğim tek şeyin salondaki kitaplarım olduğunu farkedince hiç de şaşırmadım. Bu bina hiç bir zaman benim gerçek evim olmamıştı.

Suç mahalli ve delillerle ilgili hiç bir kaygım kalmadığından, adamın cebinde bulduğum maymuncuğu ve bıçağı da çantama koydum.

Artık yola koyulma vakti gelmişti.

***

Kapı dürbününden dışarı baktım. Asansörün kapısındaki ışıktan yayılan kırmızı bir hale dışında koridora karanlık hakimdi. Kapıyı olabildiğince sessizce açıp çıktım. Adamlara az da olsa vakit kaybettirebilmek için kapıyı tekrar kapatıp kilitledim.

Etrafa kulak kabarttım. Bir alt kattan hafif bir gümbürtü ve daha aşağıdan metalik bir inleme sesi geldi. Asansörü çağırmışlardı. Hemen karar vermeliydim. Adamlar asansörle geliyorlarsa merdivenlerden inerek onlarla karşılaşmadan binadan çıkabilirdim. Fazla seçeneğim yoktu. Merdivenlere doğru yöneldim.

Henüz bir iki basamak inmiştim ki, aşağıdan gelen ayak seslerini farkettim. Anlaşılan iki koldan gelmeye karar vermişlerdi. Ayak seslerine bakılırsa yürüyerek gelen bir kişi vardı.

Onlara görünmeden nasıl dışarı çıkabilirdim? Vakit daralıyordu. Asansörle gelen iki kişiye karşı mı merdivenlerden çıkan bir kişiye karşı mı daha fazla şansım olurdu?

Çatışmadan kaçınabileceğim başka bir ihtimal olabilir miydi?

Ani bir kararla geri dönüp bir üst kata doğru çıkmaya başladım. Başarı şansım çok düşük olsa da bir planım vardı.

 

***

 st-lat17sketch

 

 

Planımın işe yaraması için çok hızlı davranmalıydım. Olabildiğince sessiz ve hızlı tırmandım merdivenlerden. Üst kat komşumun evde olmadığını biliyordum ve bu bilgi belki de hayatımı kurtaracaktı.

Kapının yanına koyduğum çantadan maymuncuk setini ve el fenerini çıkardım. Önce küçük lokma setinden kapıya uygun olanı anahtar deliğine sokup hafifçe bastırdım. Maymuncuk pilli ve ışıklı olanlardan değil tamamen metal gövdeli mekanik modellerdendi. Lokmanın altından maymuncuğun ucunu yerleştirdim. Ellerim terlemişti. Bir yandan da aşağıya kulak kabartıyordum. Asansör metalik bir gıcırtıyla üçüncü katta durdu.

Elimi çabuk tutmalıydım. Kilidin içindeki pimleri titreştirmek için tetiği çektiğimde hafif bir tıklama sesi çıkıyordu. Bu ses bana o kadar yüksek geliyordu ki duyulacağından hiç şüphem yoktu. Başka bir seçeneğim olmadığından denemeye devam ettim. Çıkan her gıcırtı ve tıkırtıda dişlerimi sıkıyor ve aşağıdaki adamların duymaması için dua ediyordum.

Yürüyerek gelen adam kontrollü ilerlediğinden henüz diğerlerine yetişememişti. Aralarında hiç konuşmadıklarını farkettim. İşaretleşerek kapının önünde nasıl pozisyon aldıklarını ve etrafı taradıklarını gözümde canlandırabiliyordum. Arkadaşları gelince içeriye gireceklerdi. Belki de birisi önce bu katı kontrol etmek için yukarı çıkacaktı.

Metal aletler terleyen ellerimden kaydığı için her denemeden sonra ellerimi pantolonuma sürerek kurutmaya çalışıyordum. Bana çok uzun gelen ama muhtemelen otuz kırk saniye süren üç dört denemeden sonra kilit açıldı. Lokmayı hafif bir baskıyla çevirdim ama kapının gıcırtısı duyulmasın diye kapıyı açmadan öylece bekledim.

***

Aşağıdan gelen ayak sesleri üçüncü adamın da ekibe katıldığını söylüyordu. Kapıyı açıp açmadıklarını anlayamıyordum. Merdivenden gelen adam kata vardığından beri hiç ses çıkarmamışlardı.

Bu durumlarda yapılabilecek en zor ve belki de en doğru şeyi yaptım ve hiç kıpırdamadan bekledim. Neden sonra yıllardır aşina olduğum o kapı gıcırtısını duyuldu alt kattan. Onca gürültü çıkaran kapının menteşelerinin bir kez dahi yağlamamış olmama bu kadar sevineceğimi düşünemezdim.

Bu sesi duyduğum anda ben de kapıyı hafifçe itip araladım. Çok şükür ki komşum evine benden daha çok özen gösteren biriydi. İçeri girer girmez kapıyı yavaşça kapadım ve el fenerimi yaktım.

Sistematik bir arama yapıp evde olmadığımı anlamaları en çok bir kaç dakikalarını alırdı. Bu kadar özenli çalışan bir ekip herhalde tüm daireleri aramaya kalkmazdı ama belki de hiç bir ışığın yanmadığı bu daire için farklı düşünebilirlerdi.

Acaba binaya girerken bu dairenin boş olduğunu farketmişler miydi? Eğer öyle ise odalardan birinin ışığını yakmam veya kısık sesle bir televizyon açmam onları kandırmayabilirdi.

***

Daha en başından bir gürültü çıkarıp komşuları uyandırma seçeneğini düşünmüştüm ama bunun bu adamları durdurmaya yeteceğinden şüpheliydim. İnsanlar böyle durumlarda başlarına bir şey geleceği korkusuyla evlerinden çıkmazlardı genellikle. Çıksalar bile koridora kafalarını uzatıp olan biteni dinlemekten öteye gitmezlerdi. Camdan dışarıya bakıp olayları seyredenler de çoğu zaman bir televizyon seyircisi gibi işin dışında kalıp görünmez olmaya çalışırlardı. Ayrıca üç tane silahlı ve tehlikeli adam karşısında kimseyi tehlikeye atmak istemiyordum.

İçlerinden birini kapının önünde bırakmış olmalıydılar. Evin aranması bitince yukarıya geleceklerdi. O zamana kadar bir şeyler düşünmeliydim. Son bir saatte olanlara bir anlam vermeye çalışırken beynim karıncalanıyordu adeta. Yorgunluğuma yaklaşık on saatlik açlık da eklenince odaklanmakta güçlük çektiğimi farkettim. Bir bardak çay ve bir simit için neler vermezdim.

Seçeneklerimi değerlendirmeye başladım. Burada bekleyip adamların daireleri kontrol etmemeleri için dua edebilirdim. Koridora çıkıp seyyar merdiven ile çatıya çıkabilirdim. Çatışarak binadan çıkmaya çalışabilirdim.

Hiç bir seçenek umut vermiyordu. Çok dikkatle bakıp tünelin ucundaki ışığı görmeye çalışırcasına zorladım beynimi. Çıkış yolu göremiyordum.
Komşumun salonunda olduğum yere çöktüm. Dermansız bacaklarımdaki titreme tüm vücuduma yayılmaya başlamıştı.

Çantamın yan cebinde son yürüyüşümde aldığım çikolatalardan birisi duruyordu. Çıkarıp yemeye başladım. Biraz olsun toparlanmaya başlamıştım.

***

Bu arada arkamdan gelen ani bir sesle yerimden sıçradım. Hemen sırt çantamı açıp telefonumu çıkardım. Akşamdan açık unuttuğumu nasıl olmuş da fark edememiştim? Ses hemen kesilmişti çünkü arama değil mesaj sinyaliydi. Sessiz moda aldım telefonumu. Kulağımı yere dayayıp aşağıdan gelebilecek sesleri kontrol etmeye çalıştım. Duymamış olabilirler miydi bu sesi?

Kulağım yerde, aşağıdan gelebilecek olağan dışı bir hareketliliğin işaretlerini beklerken telefonumdaki mesaja baktım.

Paslanmışsın. Çıkınca beni bul.

Acı acı güldüm.

Devam edecek …

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR I.Bölüm

karsidebar

 

Kar

 

Bölüm I

 

 

 

Si vis pacem, para bellum.

Barış istiyorsan, savaşa hazırlan.

 

 

backstreetsketch

 

Benim adım Ayhan Demir.

Adımı babamın hayranı olduğu ünlü sinema oyuncusundan almışım. Rahmetli babam, 1961 yılında Sevimli Haydut filminin setinde ışıkçı olarak çalışırken onunla tanışmış. Büyük yıldızın kucağında olduğum bir bebeklik fotoğrafım bile var. Çocukluk yıllarımda onun filmlerini çok seyredermişim.

Ayhan Işık ile adımız dışında hiç bir benzerliğimiz yok. Bir kere onun kadar yakışıklı değilim. O esmer bir adamdı, bense olsa olsa açık kumral sayılırım. Onun alamet-i farikası olan ve o dönem moda haline gelen bıyıkları vardı, ben ise hayatımın hiç bir döneminde ne bıyık ne sakal bırakmamışımdır. Onun gözleri elaydı, benimkiler ise yeşil. Belki bir benzer yanımız olabilir; o da onun perdede yarattığı karakterlerin sahip olduğu olağanüstü cesaret. Evet ben özellikle gençliğimde neredeyse korkusuz bir adamdım. Korkusuz karakterlerin kötülük de yapmadığını görmüştüm filmlerde. Korkunun tüm kötülüklerin anası olduğu sözüne kalpten inanıyordum. Aslında buna hala inanırım.

Bu gözü pekliğim ve sonunun ne olacağını düşünmeden hareket etme alışkanlığım, evlenip bir kızım olana kadar devam etmişti. Kızım Hülya’yı ilk kez kucağıma aldığım günden sonra ise bu cesaretin yerinde yeller esmeye başladı. Ya bana bir şey olursa ve eşim dul, kızım ise babasız kalırsa? Ya onların başına bir şey gelirse? Gerçek anlamda korkuyla tanışmam böyle başlamıştı işte.

Dört yıl önce karımı kaybedip kızım ve torunumla yollarımızın ayrılmasından sonra ise, o korkusuz günlerime geri dönmüştüm. Bu konuda eskilerden bir şarkı sözü geliyor aklıma; Özgürlük, kaybedecek bir şeyi kalmamanın diğer adıdır.

Belki de cesaret için de aynısı söylenebilir. Sadece ölüler veya kaybedecek bir şeyi olmayanlar korkusuz olabilirler. Ben o korkusuz insanlardan biriydim.

***

Karlı bir ocak gecesinde, kalp krizi geçirip ölümün eşiğinden dönmemin üzerinden, neredeyse üç ay geçmişti. O gece, donmak üzereyken bulunup hastaneye götürülmüşüm. Yoğun bakım servisindeki yatağımda gözlerimi açtığımda, kalp damarlarımdan birine stent denilen metal ağlardan takıldığını ve donan iki ayak parmağımın kesildiğini öğrendim. Tamamen hastanede geçen ilk yirmi günün ardından bu kez de zorlu bir fizik tedavi süreci başladı. İlk başlarda çok fazla ağrım vardı ve yürümeye çalışmak tam bir eziyetti ama giderek daha iyi oldum. Artık haftada sadece üç dört gün gidiyordum seanslara. Geri kalan zamanlarda evde kendim egzersiz yapıyordum. Tabii ki hasta kalbimi fazla yormadan.

Hastaneye bağımlı olduğum günler geçmişte kalmıştı ve ben artık, içinde metalik bir ağ bulunan hasta kalbim ve hafif aksayan yürüyüşümle, hayatının ellinci baharını yaşamaya hazırlanan bir adamdım.

Şarkının sözlerindeki gibi özgür geçirdiğim dört yıl sonrasında artık kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünüyordum.

Nisan ayının ortalarında yağmurlu bir geceydi ve ben gerçek evimi terkettikten sonra yaşamaya başladığım küçük apartman dairesindeydim. Fizik tedavi seansından döndüğüm için ağrılarım vardı. Bir ağrı kesici almış ve yatmıştım. O kadar yorgundum ki, gökgürültüsü, şiddetli rüzgarın ıslığı ve cama vuran iri yağmur damlaları, beni rahatsız etmek bir yana bir ninni gibi geliyorlardı. Hemen uykuya dalmış olmalıyım.

Aniden uyandığımda, kısa süreliğine daldığımı düşünüyordum ama yatağın başındaki saatin düğmesine bastığımda yanıldığımı anladım. Kırmızı ledler 3:45’i gösterdiğine göre en azından beş saattir uyuyor olmalıydım. Uyanmak için pek iyi bir saat olduğu söylenemezdi.

Gözüm karanlığa alışana kadar biraz bekleyip, beni uyandıranın ne olduğunu anlamaya çalıştım. Yavaşlamış olan yağmurun mırıltısı dışında bir ses yoktu. Tekrar yatmayı düşünmeye başlamıştım ki bir tıkırtı duydum. Belli belirsiz bir şeydi. Yerimden kıpırdamadan, sese kulak kabarttım. Bir dakika kadar başka bir ses gelmedi.

Tam kalkıp etrafı kontrol etmeye davranmıştım ki bu kez yatak odasının kapısından gelen bir tıkırtı işittim. Birisi, kapı kolunu olabildiğince sessizce, çevirmeye çalışıyordu sanki. Usulca yataktan aşağıya doğru yuvarlandım. Yatağımın yüksekliği diz seviyesinin altında olduğundan, ellerimi uzatıp, yatakla pencere arasındaki yaklaşık bir metrelik boşluğa sessiz bir şekilde inmeyi başardım. Bu arada duyduğum hafif gıcırtı kapının açılmaya başladığını gösteriyordu.

Bekledim. Yumuşak tabanlı ayakkabısı olan birisi ayağını yere vururmuş gibi tok bir ses duydum. Bu ses, art arda üç kez tekrarlandı. Tup, tup, tup. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, yüzüme dökülen tüy parçaları ve duyduğum hafif yanık kokusu, bunun ayak sesi olmadığını söylüyordu.

İçeri giren her kimse, susturucu takılı bir silahla yatağa üç el ateş etmişti. Her defasında, o tok sese eşlik eden metalik çınlamalarsa, mermi çekirdeklerinin tahta döşemeye saplanırken çıkardıkları sesler olmalıydı. Yatağım yüksek olmadığı ve altına saklanmadığım için şükrettim.

Hiç ses çıkarmamış olmam saldırganı şaşırtmış olsa gerekti. Ne kadar ölümcül bir yara alırsa alsın, kurşun isabet eden bir vücut sarsılır, kasılır ve en azından bir inleme sesi duyulur. Saldırgan eliyle yatağı yoklamaya başladı. Belki de başka bir odada veya yatak odasından girilebilen tuvalette olabileceğimi düşünüyordu. Gürültü yapmamaya çalışıyordu.

Sadece üç mermi kullanmıştı ve muhtemelen dokuz milimetrelik bir tabanca kullanıyordu. Bu durumda, silahında en azından dört mermisi daha kalmış olmalıydı. Benim yatakta değil yerde olduğumu farketmesi an meselesiydi.

Yapacak bir şeyim olmadığından bekledim. Yatağın tam karşısında durduğunu tahmin ediyordum. Az önce yatağın sağ tarafına doğru bir adım atıp elleriyle kontrol etmişti. Benim bulunduğum boşluk ona göre sol taraftaydı.

Yataktan inerken etrafı görebilmek için ayak tarafına doğru yönelmiştim. Başım hafifçe yana yatık durumda uzanmıştım. Gözlerim karanlığa biraz alışmıştı. Adamın odaya girdiği kapının pervazını ve karşımdaki duvarı görebiliyordum. Yatağın altı boş olmadığından öbür tarafı göremiyordum.

Adam şu ana dek bir açık vermemişti. İçeri girdiğinden beri ilk hatasını yapmasını bekliyordum.

Neyse ki fazla beklemem gerekmedi. Karşımda kar maskeli bir yüz belirince bir anda kurtulma ümidim de doğdu. Yatağın kenarındaki boşluğa bakmak için yakına kadar gelmiş ve eğilmişti. Bu onun ilk hatasıydı.

Fazla seçeneğim yoktu. Sağ elimin işaret ve orta parmaklarını uzatıp ani bir hareketle gözlerine doğru bastırdım. Can havliyle ellerini yüzüne götürdüğünde ise sol elimle adamın silahı tutan sağ elini bileğinden yakaladım. Diğer elimle ayak bileğine sarılıp olanca gücümle çektim.

Adam arkasına doğru düşerken, yukarı doğru tuttuğum elini hiç bırakmadım ve bu yüzden ben de üzerine doğru yuvarlandım. Sol kulağımda bir yanma hissettim ve yukarıdan alçı parçaları yağmaya başladı. Silahı ateş almıştı. En az üç mermisi kalmıştı.

Canı çok kötü yanıyor olmalıydı. Gözündeki yaradan akan kan ve gözyaşları görüşünü engellemesine rağmen, adam büyük bir kuvvetle direniyordu. Bacakları yatağın ayak tarafında kalacak şekilde, sol arka tarafına doğru devrilmişti. Kurtulmak için savurduğu tekmeler yatağı sarsıyor ama bana ulaşamıyordu. Sol gözü tamamen kapanmıştı.

Adam yere düşerken kafasını pencerenin kenarında duran bir vazoya çarpmıştı. O mücadele sırasında kırılan vazonun parçalarından büyükçe bir tanesini almayı başardım.

Silahını kurtarmaya odaklanarak ikinci büyük hatasını yaptı. Silahı uzağa doğrultmak için ondan güçlü olmama gerek yoktu. Kapalı olan sol gözü yüzünden elimdeki kocaman porselen hançeri fark edememişti. Hızlı ve güçlü bir savuruşla şakağına sapladım jilet gibi keskin parçayı. Korkunç bir çatırtı sesi ve ardından daha yumuşak bir ses sonrası bir anda tüm gücünü kaybedip yığıldı kaldı. Yüzlerimiz neredeyse birbirine değecek kadar yakındı. Açık kalan sağ gözü kan kırmızıydı. Kan kokusuna, adamın ölünce kaçırdığı dışkı kokusu da eklenince, kendimi tutamayıp kusmaya başladım.

 

gunsketch

 

Bir kaç dakika önce beni öldürmeye çalışan birinin üzerine kusmamak için yana doğru eğildiğime kendim bile şaşırdım. İyi ki de öyle yapmışım. Banyoda ellerimi ve yüzümü yıkadıktan sonra, kar maskesini çıkarıp adamın kim olduğunu görmek istediğimde, kusmuklarla uğraşmamış oldum böylece.

Bu arada mücadelenin etkisiyle nefes nefese kalmıştım ve göğsümde bir sızı başlamıştı.

Binaya tekrar sessizlik hakim olmuştu. Dört katlı binanın üçüncü katındaydım ve görünen o ki hiç bir komşum gürültülerden dolayı uyanmamıştı. Alt katımdaki daire uzunca bir süredir boştu. Üst komşum ise iki gündür evde yoktu. Esrarengiz ziyaretçim de bu durumdan haberdardı anlaşılan.

Işığı açmadan pencerenin yanına gidip sokağa baktım. Yolun kenarında daha önce görmediğim siyah bir pikap park edilmişti. İçinde kimse yok gibi görünüyordu.

***

Saldırganın yalnız geldiğine kanaat getirdikten sonra odanın ışığını yaktım. Başındaki kar maskesini çıkardım. Adam sert ve batılı hatlara sahipti. Sarı saçları bir asker gibi kısa kesilmişti. Tanıdığım hiç kimseye benzemiyordu. Üstünü aradığımda kimliğini belli edecek en ufak bir şey dahi bulamadım. Avcıların kullandığına benzer siyah bir hücum yeleği giymişti. Ceplerini boşalttığımda yedek bir şarjör, küçük bir bıçak, bir araba anahtarı ve tabanca şeklinde bir maymuncuk buldum. Işığı tekrar söndürdüm.

Yatağın yanında yere çöktüm ve düşünmeye başladım. Benim gibi emekli bir polisin bir çok düşmanı olabilirdi ama dört yıl önce eşimi kaybettiğim günden beri neredeyse hiç bir önemli olayda görev almamıştım. Kurumum da ben de emekliliğimi beklemiştik sanki. Daha çok idari görevler ve genç polislerin eğitimleri ile ilgilenmiştim. Bu durumda son dört yılda düşman kazanmış olmam çok zordu. Kendi dünyasına kapanmış, silah bile taşımayan ve sağlık problemleriyle boğuşan, elli yaşında bir adam kim için tehdit olabilirdi?

Kimseyle görüşmüyordum. Hayatımın o en acı gününden beri, kızım ve artık beş yaşını doldurmak üzere olan torunumu bile görmüyordum.

Bu denli profesyonel bir katili buraya gönderebilecek kadar güçlü bir düşmanım vardı ve ben onun kim olabileceği konusunda en ufak bir fikre dahi sahip değildim.

Belki de şu pikapta bir şeyler bulabilirdim.

 

***

0170-cordless telephonex

 

 

Dışarıya çıkıp pikabı aramadan önce polise haber vermeli miydim? Hiç bir şeye dokunmadan polisin gelmesini beklemek daha mı doğru olurdu? Yoksa, daha sonra benimle paylaşılmayacak bazı bilgileri elde etmek için, harekete mi geçmeliydim? Bu kadar büyük bir tehdit karşısında, kendimi korumak için, kuralları biraz çiğnememde bir sakınca olmayacağına karar verdim.

Üzerimdeki pijamaları çıkarıp büyükçe bir poşete koyduktan sonra, dışarıda dikkat çekmemek için, siyah bir keten pantolon ve siyah bir kazak seçtim. Yağmur iyice hafiflese de nisan sabahının soğuğundan ve rüzgardan korunmak için spor bir rüzgarlık giydim.

Hastaneden çıktıktan sonra pansumanlarda kullanmak için aldığım lateks eldivenlerden bir çiftini ellerime geçirdim. Odamın ışığını açmamıştım. Çıkmadan önce etrafı kolaçan etmek için bir kez daha pencereye gidip, perdeyi hafifçe aralayarak sokağa baktım. Siyah pikap hala oradaydı. Etrafta yeni park etmiş bir araç yoktu. Saldırganın üzerinde bulduğum anahtarı alıp koridora çıktım. Işıkları yakmıyordum. Tam dış kapıyı açmak üzereyken ani bir sesle irkildim. Hem salondaki ana ünite hem de yatak odamdaki komodinin üzerinde duran telsiz üniteden yükselen telefon zili, sabahın bu saatinde komşuları uyandırabilecek kadar yüksekti.

Öncelikle komşularım uyanıp işler daha fazla karışmadan telefonu susturmalıydım. Salona doğru koşarken, bu saatte arayanın kim olduğunu ve telefonu cevaplamamın doğru olup olmayacağını düşünüyordum. Cihazın üzerindeki ses düğmesini kapatmak için öyle hızla ileri atılmıştım ki neredeyse telefonun üzerinde bulunduğu sehpayla beraber yere devriliyordum. Önce ana ünite, bir kaç saniye sonra yatak odasındaki ünite sustu. Artık telefonun çaldığını gösteren tek şey, her çalışında yanan üzerindeki ışıktı. Sessizce çalan telefonun ritmik bir şekilde yanan ışığının karşısında öylece durdum. Onca yıllık meslek hayatımda karşılaştıklarımdan çok daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumu söyleyen bu uyarı ışığına hipnotize olmuş gibi bakıyordum.

Saldırganı gönderen kişi kontrol etmek için mi arıyordu acaba? Belki de iş uzayınca şüphelenen suç ortakları, cep telefonu kullanmamak için buradan arıyorlardı. Gönderdikleri saldırganın üzerinde kimliğini gösterecek veya izi sürülebilecek hiç bir şey bırakmak istememiş olmaları fikri mantıklı gelmeye başladı bana. Bacaklarım beklentinin gerilimi ile kasılmıştı. Tedirginliğim giderek artıyordu. Sonunda kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünerek ahizeye uzandım.

Önce ben konuşmadım. Ahizenin kaldırıldığını anlamış olmalıydı karşıdaki. O da susuyordu. Hafif bir rüzgar sesi duyar gibi oldum. Açık alandan arıyor olmalıydı. Dikkatle dinledim. Önce hastaneden aşina olduğum o kalp monitörlerinin sesine benzeyen bir bipleme daha sonra uzaktan gelen bir ambulans sireni. Ben bunlara anlam vermeye çalışırken adam konuştu. Hayatımda sesini bir kez daha duyacağımı en son düşüneceğim kişiydi hattın diğer ucundaki.

Yıllar öncesinden çıkıp gelen hayalet bana, “evden hemen çıkmalısın,” dedi.

Ne diyeceğimi, neler soracağımı bilemez haldeydim. Bilsem de bir şey değişmeyecekti, bir anda çıkıp giden nefesimi toplayıp konuşmaya fırsat bulamadan telefon kapandı.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş