Tag Arşivleri: drakula

Lanet

lanet

 

 

Lanet

 

Giriş

Radu, bu kapkara, tekinsiz mağaradan ölesiye nefret ediyordu. Ona kalsa buraların yakınından bile geçmezdi ama efendisi Vlad, son zamanlarda bu mağaraya yaptığı ziyaretleri sıklaştırmıştı . Efendisini korumak için, gerekirse on adamla bile savaşmaktan çekinmeyen o dev cüsseli, korkusuz muhafız Radu, buraya geldiklerinde ürkek bir çocuk gibi titremeye başlıyordu.

Mağaranın, gün ışığının artık ulaşamadığı en derin bölümüne gelene dek kendisi ve Vlad’ın ayak seslerinin yankılarından başka bir şey duyamayan Radu, şimdi, efendisinin emrine uyarak kutsal ocağın olduğu bölüme girmeyip on adım ötede nöbet tutmaya başlamış olmasına rağmen, alevlerin garip fısıltısını işitebiliyordu.

Vlad’ın tarihçileri bile bu ocağın ne zamandan beri orada olduğuna ya da onu ilk olarak kimlerin bulduğuna dair bir şey bilmiyorlardı. Tek bildikleri, etrafı ısıtmayan ve hiç sönmeyen bu mavi ışığın çok eski zamanlardan beri insanların üzerinde yarattığı büyüleyici etkiydi.

Ocağın önünde diz çöken Vlad, efendisiyle bağlantı kurmak için kullandığı sözleri tekrarlayıp dururken alevler bir anda kuvvetlendi ve masmavi ışığın içinde kırmızı ve sarı damarlar belirmeye başladı. Mağaranın içindeki kükürt kokusunun da artmasıyla Radu, yüzünü buruşturup eliyle burnunu kapadı.

Radu, Vlad’ın neler söylediğini duyamıyordu ama adamın, arada bir karşıdan gelen sesleri dinleyip, konuşmaya devam ettiğini görebiliyordu. Geçen ilkbaharda, Radu’nun büyük amcası Olaf da böyle kendi kendine konuşmaya başlamış ve bu kış kendi kusmuğu ile boğulup ölmüştü. Vlad o kadar yaşlı değildi ve Olaf amca gibi komik şeyler yapmıyordu. Hem böyle kendi kendine konuşan yaşlılar kısa sürede bu dünyadan göçerken Vlad yedi yıldır bu mağarayı ziyaret etse de gayet sağlıklı görünüyordu.

Son yıllarda, komşu derebeyleriyle her girdiği savaşı kazanan Vlad’ın tüm başarılarına rağmen yüzü gülmüyordu. Oğulları Anton’u doğururken ölen karısının acısı hala yüreğindeydi. Radu, onu şatosunda Leydi Kristina’nın resmine bakarken ve ağlarken görüyordu. Bu hiç bitmeyen acıya, bir de artık on altı yaşına gelen oğlunun iyileşeceği yerde giderek kötüleşen hastalığı da eklenince, Vlad’ın gerçekten çok mutsuz bir adam olduğunu görmek zor değildi.

Radu, efendisine bakıp söylediklerini duymaya çalıştı ama kulağına çalınanlar belli belirsiz bir kaç kelimeden ibaretti. Duyabildiği kelimelerden konuşulanları anlamaya çalışsa da başarılı olamadı. Kan, krallık, ölümlü ve yemin kelimelerini ayırt edebilmişti.

Dar ve karanlık yerlerde huzursuz olan Radu, buz gibi soğuk havaya rağmen boncuk boncuk terlemişti. Göğsünün sıkıştığını hissediyor ve bir an önce buradan çıkıp gitmekten başka bir şey düşünemiyordu artık. Neyse ki, Vlad çok geçmeden konuşmasını bitirip ayağa kalktı ve geriye doğru bir kaç adım atarak kutsal ocağın olduğu mağaradan çıktı. Şatoya dönme vakti gelmişti.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş