Tag Arşivleri: gerilim

Lanet IV.Bölüm

insidetower1

 

 

Konukların gelir gelmez hastalarını görmek istemeleri, Radu’yu çok şaşırtmıştı. Doktor, Vlad’ın önce biraz dinlenmeleri ve bir şeyler yiyip içmeleri teklifini kibarca geri çevirip, Anton’u hemen görmek için ısrar etmişti. Böylesi bir havada, bunca yoldan sonra dinlenmeden işe koyulmak istemeleri inanılmazdı.

Oyuncağını kaybetmek istemeyen bir çocuk gibi çantasına sıkı sıkı sarılan doktor Polidori’nin, davranışları dışında görünümü de garipti doğrusu. Kısacık boyuna inat kolları ve bacakları o denli orantısız uzunlardı ki sanki pantolonunu göğsüne kadar çekmiş bir çocuk gibi görünüyordu. Dalgalı ve uzun siyah saçlarının arasında upuzun bir yüz uzanıyordu. Konuşmak için ağzını açtığında, çenesi göğsüne dokunacak gibi oluyordu. Uzun ince ve hafif köprülü olan burnunun üzerinde siyah demirden bir kancaya tutturulmuş bir çift cam duruyordu. Yeşile çalan bu kalın camların ardında, adamın kahverengi gözleri olduklarından çok daha küçük görünüyorlardı. Radu buna benzer bir şeyi daha önce sadece iki kez görmüştü. Prens Vlad ile beraber gittikleri Floransa’daki bir piskopos ve yine Pisa’daki bir doktorda ama ikisinde de bu camları kulaklarının arkasından geçerek bağlayan ipler varken Polidori’ninkiler adamın burnunun üzerine sıkıştırılmış olarak duruyordu. Kafasındaki siyah deri şapkanın  geniş kenarlarının üzerinden yağmur suları oluk oluk akıyordu.

Konuklarının eşyalarını Vlad’ın onlar için hazırlattığı odalarına gönderdikten sonra Anton’un güney kulesinin bodrum katındaki odasına doğru beraberce yürümeye başladılar. Şatonun, seçilmiş bir avuç görevliden başka kimsenin giremediği derin dehlizlerinde ilerlerlerken, Radu bir yandan da konukları daha iyi tanımaya çalışıyordu. Onun için önemli olan bu adama güvenip güvenemeyeceği idi ve o alışılmadık görünüşüne rağmen doktorda tedirgin edici bir yön görememişti. Yine de bir gözü hep adamın üzerinde olacaktı. Radu sadece dev gibi cüssesi ve büyük cesareti sayesinde baş muhafız olmamıştı. Tedbirli ve dikkatli olmayı iyi bilirdi.

Çok geçmeden Anton’un kaldığı odaya ulaştılar. Kapıyı açıp içeri girdiklerine Anton yatağındaydı. Yanında Magda isimli çok yaşlı bir şifacı kadın vardı. Şömineden yansıyan sıcak ışığa rağmen, delikanlının vücudu bir parşömen kadar beyaz görünüyordu. Yüzüstü uzanmıştı ve soğuk terlerle ıslanmış, çıplak sırtında simsiyah kanla dolu altı tane sülük vardı.

Polidori bu manzarayı görür görmez çantasını açıp kahverengi cam bir şişe çıkardı. Çantasını, asistanı olduğunu söylediği Mina isimli genç kadının eline tutuşturup, cebinden çıkardığı mendile bu şişedeki sıvıdan döktü ve mendili Anton’un sırtındaki sülüklerin üzerine bastırdı. Daha sonra yine çantasından çıkardığı cımbıza benzer bir aletle sülükleri birer birer sökerek kapağını açtığı bir şişeye koydu ve şişenin kapağını tekrar kapattı. Radu, doktorun bu telaşlı hareketlerini odasının tavanında gördüğü uzun bacaklı siyah örümceğin ağ örerkenki hallerine benzetti.

Mina ise bir yandan elinde ağzı açık olan çantayı tutarken bir yandan da olup bitenleri büyük bir dikkatle izliyordu. Sürekli kemirip durduğu alt dudağını neredeyse kanatmak üzereydi. Öne doğru eğilerek Anton’u daha iyi görmeye çalışırken, ister istemez, diğerlerinin görebilmelerini engelliyordu. Herkes yatağın çevresinde toplanınca, ışığın ulaşamadığı delikanlıyı görmekte zorlanmaya başladılar.

Radu şöminenin üzerindeki şamdanı alarak yaktı ve yatağın başına getirdi. Üç büyük mumun sağladığı ışıkta, sülüklerin söküldüğü yerlerde, altı kanayan ağız oluştuğunu gördüler.  Radu şamdanı yatağın kenarındaki rafa yerleştirdi.

“Bana yardım eder misiniz lütfen!” diye Radu’ya seslendi Polidori.

Radu, Vlad ile bir an göz göze gelip onun onayını da alınca doktorun talimatıyla Anton’un kollarından tuttu. Delikanlının nemli bilekleri Radu’nun avucundan kayıveriyordu. Anton’un cildi bir ölü kadar soğuk ve bir yılan derisi kadar kaygandı.

Polidori çantasından çıkardığı bir bıçakla kemerinden ince deri parçaları kıymaya başladı. Bunları kanayan yaraların üzerine dikkatlice serpti. Şöminedeki ateşin kenarlarından bir parça külü de bıçağıyla alıp yaraların üzerine döktü. Kanama yavaşlamıştı. Tüm bunlar olurken Anton neredeyse hiç kıpırdamamıştı ve küllerin yaralarına dokunduğu anda çıkardığı zorlukla duyulabilecek bir inleme dışında sessiz kalmıştı.

“Özür dilerim efendim ama neredeyse her hastalıkta kullanılan bu sülükler oğlunuz için çok sakıncalı. Lütfen telaşlı davranışımı mazur görün,” dedi Polidori.

Radu, Vlad’ın duruma hiç sinirlenmediğini görebiliyordu. Adam o ana dek oğlunun tedavisinde başarılı olamayan Magda’ya odadan çıkmasını işaret etti.

Polidori, gözünü hastasından ayırıp odayı incelemeye başladı.

“Bu oda ve tüm bodrum katı hiç güneş ışığı almıyor anladığım kadarıyla. Bu durumda havası nasıl bu kadar temiz? Duvarlarda neden hiç küf yok?”

Vlad doktorun sorusu üzerine eliyle duvarlarda tavanın hemen altında ve zeminin hemen üzerinde olan mazgalları göstererek, “burası için özel bir havalandırma sistemi yaptırdım,” dedi.

“Bu odaya yakın bir çalışma odası istiyorum efendim.”

Polidori’nin bu sorusu üzerine kısa bir sessizlik oldu. Radu da Vlad’ın nasıl bir cevap vereceğini çok merak ediyordu. On altı yıldır bu odanın bulunduğu bölümde kalmak bir yana buraya girebilen kişi sayısı bile beşi geçmemişti.  Gözlerini prense çevirdi.

Vlad derin bir nefes aldıktan sonra gözlerini oğlundan bir an bile ayırmadan cevap verdi.

“Sanırım buna izin verebilirim.”

 

Devam edecek…

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Lanet II. Bölüm

Enlightened by Shine http://www.ohanaware.com/shine/

 

 

Kafile, dağ yolundan çıkıp şatoya doğru, batı yönünde ilerlerken, gece iyiden iyiye çökmüştü. Radu, şiddetlenen rüzgarın etkisiyle doğuya doğru savrulan kapkara bulutları, korkunç bir düşmanla karşılaşıp savaş alanından kaçan atlılara benzetti. Dolunayın ışığı, yoğun bulutların arasından sıyrılabildikçe, kıvrılarak ilerleyen gümüş yılanlar bırakıyordu toprağa.

Artık şatoya yaklaştıkları için meşalelerini yakmaktan çekinmiyorlardı. Bir süre sonra kulelerdeki nöbetçiler onları görüp kapıyı açmaya başlarlardı.

Şatonun ana kapısına ulaşmak için, yaklaşık yirmi adam yüksekliğinde ve üç dört atlının ancak yan yana durabileceği kadar dar bir köprüden geçmek gerekiyordu. Şatonun ön yüzünü çepeçevre sararak geçen Mureş nehrinin bu kolu, neredeyse kurumaya yüz tutmuştu ama baharda, dağlardaki karların erimesiyle, gürül gürül çağlamaya başlayacaktı yine. Nehir yatağının, kuru haliyle oluşturduğu derin hendek şatonun savunulmasını çok kolaylaştırıyordu. Şatonun arka tarafı ise yalçın kayalıklar üzerine kurulduğu için düşmanların o taraftan yaklaşması neredeyse imkansızdı.

Radu, köprüye adım attıklarında kulelerdeki okçuların onlara nişan aldıklarını biliyordu. Meşaleleri sallayarak işaret etseler bile biraz daha yaklaşıp kim oldukları anlaşılana kadar kapılar açılmayacaktı. Yağmur bir süre önce dursa da, önceden ıslanmış olan meşaleler, sık sık sönüyorlardı. Radu ve yakınındaki muhafızlardan Adrian, hala yanan meşalelerini daha önce nöbetçilerle anlaştıkları gibi çember çizecek şekilde sallamaya başladılar. Çok geçmeden, ağır kapının açılmaya başladığını gösteren gıcırtılar duyuldu.

Radu, bir an önce şatoya girip ateşin başında kemiklerini ısıtmak için sabırsızlanıyordu. Diğer muhafızlara bakınca hepsinin de kendisi gibi hissettiklerini anlayabiliyordu. Adamlar atlarını daha sık mahmuzlamaya başlamışlardı.

Önce, makaralara bağlı halatların yukarıya çektiği ağır tahta kapak yükseldi. Daha sonra ise tunç plakalarla güçlendirilmiş üç adam boyundaki kapılar içeriye doğru açıldı.

İçeriye girip, biraz ileride atları bağladıklarında, şatonun kapısı, arkalarından tekrar kapanmıştı bile. Diğer muhafızlar barakalara çekilirken Radu, kaldığı eve kadar prens Vlad’a eşlik etmeye devam etti. Burası şatonun içinde daha küçük bir şato gibiydi. Küçük bir yükseltinin üzerine inşa edilen binaya taş merdivenlerle çıkılıyordu.  İki küçük kulesi olan binanın dış yüzeyi bazaltla kaplıydı. Demir askılarda yanan meşalelerin aydınlattığı bölümler dışında, binanın duvarları, üzerinlerine vuran tüm ışığı yutup karanlık bir silüet oluşturuyorlardı. Giriş kapısının üzerinde Drakul ailesinin arması olan kalkan şeklinde bronz bir plaket asılıydı. Armada, bir kalenin burçları üzerinde duran bir ejderha kabartması vardı. Ejderhanın sağında güneş, solunda ise ay resmedilmişti. Meşalelerden vuran ışığın etkisiyle, ejderhanın uzun dili bir alev gibi parlıyordu.

Radu bu binanın kuzeydeki kulesinde kalıyordu. Vlad ve oğlu Anton ise güneydeki kulede kalıyorlardı. Kulelerin ikisine de birinci kattan kıvrılarak yukarıya çıkan merdivenlerle ulaşılabiliyordu.

İkinci kata çıktıklarında Leydi Mina’yı gördüler. Kadın, onların gelişini beklemişti herhalde. Hafifçe reverans yaparak prensi selamladı. Bordo rengi kadifeden, ayaklarına kadar uzanan bir kıyafet giymişti. Kıyafetinin kollarının ve etek kısmının ucunda, bej renkli saten şeritler vardı. Radu, buralarda pek rastlanılmayan bu tarz kıyafetlerin Mina tarafından İngiltere’den getirildiğini biliyordu. Fransa ve Almanya’dan alınmış türlü parfümlerin de, İngiltere’den yola çıkan o ağır sandıklarla geldiğinden emindi. Buralarda başka kimse Leydi Mina gibi güzel kokmazdı. Bu gece de havada baygın bir leylak kokusu vardı.

Sanki adım atmıyor da süzülerek ilerliyor gibi görünen Mina’nın, üzerindeki o ağır ve uzun kıyafet bile, vücut hatlarının kışkırtıcı kıvrımlarını gizleyemiyordu. Nereye giderse gitsin, kimsenin gözlerini üzerinden alamadığı, çekici bir kadın olan Mina’nın, üzerinde bu etkiyi yaratamadığı tek kişi Vlad’dı. Prens, Mina’ya karşı çok kibar olsa da onu bir kadın olarak görmüyor gibiydi.

Leydi Mina’nın, Vlad’ın yıllar önce ölen karısına olan benzerliği çarpıcıydı. Radu, Mina’yı ilk kez gördüğünde sanki Leydi Kristina’nın hayaletini görmüş gibi olmuştu. Hafifçe kalkık küçük bir burun, yemyeşil gözler, çıkık elmacık kemikleri ve dolgun dudaklarıyla Mina, neredeyse bir ikiz kardeş kadar benziyordu Kristina’ya. Sadece bir iki küçük fark vardı aralarında. Kristina uzun siyah saçlara sahipken Mina’nın saçları kızıl ve kısaydı. Ayrıca Mina, Kristina’nın, yaşasaydı şu anda olacağı yaştan en az on beş yaş gençti ve ona göre çok daha beyaz tenliydi.

Vlad, kütüphanesinin yanındaki bir koltuğa yorgun bir şekilde çöküverdi. Mina, masanın üstündeki testiden bir kadehe doldurduğu şarabı prense sunarken, Radu efendisinden odasına çekilmek için izin istedi. Eliyle şöyle bir gidebilirsin işareti yapan Vlad, kadehi alıp yudumlamaya başladı.

Radu, odasına doğru yürürken, dışarıda fırtına şiddetini arttırıyordu. Rüzgarın uğultusu ve ara sıra çakan şimşeklerin sesiyle geçmişe giden adam, Leydi Mina’nın şatoya ilk geldiği günü hatırladı. O gece de böyle bir fırtına vardı ve Anton’un tedavisi için İngiltere’den gelecek doktoru bekliyorlardı. Atlı araba şatoya vardığında, sadece doktoru getirmediğini de anlayacaklardı.

 

Devam edecek…

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Lanet I.Bölüm

 

 

 

 

 

transylvania1

 

Henüz okumamış olanlarınız, giriş bölümüne bu bağlantıdan ulaşabilirler : Lanet-  Giriş Bölümüne ulaşmak için tıklayın!

Bölüm I

 

Dışarıya çıktıklarında artık hava kararmaya başlamış ve iyiden iyiye soğumuştu. İnceden bir yağmur çiseliyordu. Mağara ve yakın çevresindeki üzerinde ot bitmeyen kara kayalara inat, tepenin geri kalanı sayısız ağaçla kaplıydı. Yaralı bir hayvan gibi tepelerin üzerine yaslanmış dinlenen güneşin son ışıkları, devasa karaçam ve kayın ağaçlarının arasından zorlukla sızıyor ve dönüş yolculuğuna hazırlanan küçük kafilenin yolunu kan kırmızısına boyuyordu.

Mağaranın çıkışında bekleyen adamları, Vlad’a atını teslim ettikten sonra kendileri de atlarına bindiler. Toplam on iki atlıdan oluşan kafile zorlu dönüş yolculuğuna başlamaya hazırdı. Hava tamamen kararmadan önce düzlüğe inmek için bir saatten az vakitleri vardı.

Radu, efendisinin yorgun yüzüne bakıp neler düşündüğünü anlamaya çalışıyordu. Onlarca çatışmadan kalan yara izleri sert yüz hatlarını iyice belirginleştirmişti adamın. Simsiyah gür saçlarını ve geniş alnını geçip yüzüne baktığınızda ilk gözünüze çarpan şey sol şakağından çenesinin köşesine kadar inen derin yara iziydi. Zaten neredeyse hiç gülmeyen Vlad’ın ağzının sol köşesi bu yara yüzünden ebedi bir hoşnutsuzluk ifadesiyle aşağıya doğru kıvrıktı. Büyük gri gözlerinde, o anda karşısında olanlardan ötesine bakar gibi bir ifade vardı. Bu dalgın görünümlü adamın, alacakaranlıkta veya savaş alanının kargaşasında at binerken, hata yapmasını, tökezlemesini bekleyebilirdiniz ama Vlad, bu diyarlara nam salmış cesareti ile düşmanın üzerine amansızca saldırırken bile asla dikkatsiz değildi.

“Dönüyoruz,” diyen Vlad, atını mahmuzlarken,  Radu’ya da yanına gelmesini işaret etti.

Diğer on atlı, ikisinin çevresinde yarım ay şeklinde dizilerek yola koyuldu.

Radu, kıvrılarak aşağıya doğru inen patikanın ilerisinde, sislerin arasından görünen meşe ağaçlarına dikti gözlerini ve kendisini şatoda hayal etti. Sıcak ateşin yanında şarabını içiyor ve ayaklarını ısıtıyordu. Bu tekdüze yolculukta efendisinin muhtemelen tek kelime bile etmeyeceğini biliyordu.

Her homurtu ve kişnemelerinde burunlarından birer buhar bulutu salıveren atların, ıslak toprak üzerindeki yumuşak nal sesleri ve vücutlarından yayılan ısının etkisiyle iyice gevşeyen Radu, uyuklamaya başladı. Arada sırada gözlerini zorlukla aralayıp atının yönünü şaşırmadığını görüyor, sonrasında  atların ritmik nal sesleri ve hafifçe sallanarak ilerlemelerinin etkisiyle ninni dinleyen bir çocuk gibi tekrar uykuya dalıyordu.

Bir süre böyle ilerledikten sonra, atının ıslak yolda tökezlemesi ile aniden uyandı ve sert bir şekilde sağa kıvrılan patikada atına yön verdi. Bu bölgede, ağaçtan duvarlar patikanın her iki yanını kapatıyor ve patika üç dört atlının yan yana zorlukla geçebileceği kadar daralıyordu. Sarsıntıyla uyanan Radu, ağaçlık bölgeden gelen bir baykuş ötüşü duydu. Çok fazla batıl inancı olmasa da bu ses onu huzursuz ederdi hep. Doğduğu ve büyüdüğü köyde ne zaman evlerinin yakınlarında bir baykuş ötse ertesi gün kötü bir olay olur, birisi beklenmedik bir şekilde ölür ya da köyde yangın çıkardı. Etrafa göz gezdirip olası bir tehlikeye karşı kulak kabarttı. Çok geçmeden bir baykuş ötüşü daha duydu, sonra bir tane daha. Bir süre sonra bu sesler kesildi. Diğer binicilerin de kendi aralarında fısıldaştıklarını duyabiliyordu. Buralarda herkes baykuşların uğursuzluğuna inanırdı.

Baykuşlar susup etrafa tekrar sessizlik hakim olunca, Radu ve diğerleri olanları unutup yola sessizce devam etmeye başladılar. Ancak bu olanlardan sonra Radu’nun uykusu kaçmıştı. Baykuşları boşverip, gerçek tehlikelere karşı etrafı kolaçan ederek ilerlemeye devam etti. Yağmurun etkisiyle topraktan yayılan kokuyu içine çeken Radu, başını kaldırıp göğe baktı. Alacakaranlık artık yerini geceye bırakıyordu. Yağmur bulutlarının arasından bir görünüp bir kaybolan dolunay, patikayı yollarını bulmalarına yetecek kadar aydınlatıyordu. Meşale kullanmıyorlardı, çünkü en az vahşi hayvanlar kadar tehlikeli olabilecek haydutlar veya komşu derebeylerinin öncü birliklerine yerlerini belli etmek hiç de akıllıca olmazdı.

Radu, Vlad’a baktı tekrar. Adam, olanlardan tamamen habersiz gibi kendi düşüncelerine dalmış görünüyordu.

Artık vadiye yaklaşmışlardı. Bir süre sonra kendi şatolarının olduğu tepeye doğru kısa bir tırmanışa başlayacaklardı. Bu bölgede yollarının üzerinden küçük bir dere geçiyordu. Bir çok noktada, çok derin ve gür akan bu suyun, bir iki karıştan daha derin olmayan ve sakin akan bir kesimindeydiler. Tam suyu geçerlerken atlar birden huysuzlandılar. Karşıya geçmek istemiyor gibiydiler. Kişnemeye ve ayaklarını yere vurmaya başladılar. Hepsi çok eğitimli ve savaş görmüş atlar olmalarına rağmen, bu kadar korkmaları Radu’yu şaşırtmıştı.

Seçkin muhafızlardan oluşan kafile, tam da atlarını sakinleştirip karşıya geçirmeyi başardıkları anda, onları huzursuz eden şey karşılarında beliriverdi.

Ağaçların arasından çıkan, kapkara, devasa bir kurt atlılara doğru ilerledi. Bir yay gibi gerilen sırtındaki tüyleri kabarmıştı. Her biri bir insan parmağı boyunda olan dişleri ve bunların arasından sızan salyalar ay ışığında parlıyorlardı. Tam patikanın ortasında durup hırlamaya başladı. Gözlerini Vlad’a dikmişti.

Adamlardan bir kaç tanesi sırtlarındaki yayları çıkarıp, oklarını canavara doğrulturken, Radu ve diğer iki adam da kılıçlarını çekip Vlad’ın önüne geçtiler.

Henüz kimse canavara saldıramadan önce Vlad elini havaya kaldırıp “durun,” diye bağırdı.

Canavarın, yıldızsız bir gece kadar siyah tüylerinin arasında, iki sarı göz, arkalarında lanetli bir ateş yanarmışçasına parlıyorlardı. Gözlerini Vlad’dan ayırmayan kurt, bir kaç adım daha yaklaşırken, Vlad da Radu ve diğerlerinin arasından öne doğru çıktı.

Ağaçların arasından başka kurtların ulumaları yükseldi. Radu, henüz ne olduğunu anlayamadan, ilki kadar büyük olmasa da şu ana dek gördüğü diğer tüm kurtlardan daha iri iki tanesi canavarın arkasında beliriverdi.

Herkes, ne yapacağını bilmez halde birbirine bakıyordu. Tepeden tırnağa silahlı bu deneyimli savaşçılar bile korku içindeydiler. Radu onların ellerinin titrediğini ilk defa görüyordu. Bacakları ise kaskatı kesilmiş, atlarının üstünde durmakta zorlanır gibiydiler. Kimseden çıt çıkmıyordu.

Vlad, yavaşça atından indi ve korkunç dişlerini göstererek hırlayan canavara doğru bir iki adım attı. Sonradan gelen kurtlar da canavara doğru, onu korumak istermiş gibi yaklaştılar. Canavar her iki yanına dönerek korkunç bir hırlamayla onları geriye gönderdi. Bu arada Radu, canavar karşılarına çıktığı andan itibaren aldığı kokunun ne olduğunu anladı. Savaş meydanlarında çok rastladığı bir kokuydu bu. Hayvan, ölüm gibi kokuyordu.

 

wolf

 

Vlad, canavara nefesleri birbirine karışacak kadar yaklaştı. Radu, kurdun ne kadar büyük olduğunu o anda daha iyi farketti. Vlad, neredeyse hiç eğilmeden canavarla göz göze durabiliyordu. Cebinden bir deri parçası çıkaran Vlad, bunu iki eliyle, sanki kurt görüp de üzerindekileri anlayabilirmiş gibi gererek tuttu ve Radu’nun mağarada duyduklarına benzer bir şeyler mırıldanmaya başladı.

Tüm adamlar artık silahlarını indirmiş ve nefeslerini tutmuş bir halde olup bitenleri izliyorlardı. Buradan savaşarak canlı çıkamayacaklarını anlamış olmalıydılar.

Canavar, bir kaç kez uluduktan sonra Vlad’ın elindeki deri parçasını dişlerinin arasına alarak geriye doğru çekildi ve bir süre sonra üç hayvan da ağaçların arasında kayboldular.

Kimse tek kelime etmedi. Vlad atına dönüp bindi ve tekrar ilerlemeye başladı. Radu ve diğerleri ise eski düzenlerini alıp ona eşlik ettiler.

Yağmur şiddetini arttırmıştı. O andan itibaren, kafile şatoya varana dek kimse ne uyudu ne de konuştu.

 

Devam edecek…

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Lanet

lanet

 

 

Lanet

 

Giriş

Radu, bu kapkara, tekinsiz mağaradan ölesiye nefret ediyordu. Ona kalsa buraların yakınından bile geçmezdi ama efendisi Vlad, son zamanlarda bu mağaraya yaptığı ziyaretleri sıklaştırmıştı . Efendisini korumak için, gerekirse on adamla bile savaşmaktan çekinmeyen o dev cüsseli, korkusuz muhafız Radu, buraya geldiklerinde ürkek bir çocuk gibi titremeye başlıyordu.

Mağaranın, gün ışığının artık ulaşamadığı en derin bölümüne gelene dek kendisi ve Vlad’ın ayak seslerinin yankılarından başka bir şey duyamayan Radu, şimdi, efendisinin emrine uyarak kutsal ocağın olduğu bölüme girmeyip on adım ötede nöbet tutmaya başlamış olmasına rağmen, alevlerin garip fısıltısını işitebiliyordu.

Vlad’ın tarihçileri bile bu ocağın ne zamandan beri orada olduğuna ya da onu ilk olarak kimlerin bulduğuna dair bir şey bilmiyorlardı. Tek bildikleri, etrafı ısıtmayan ve hiç sönmeyen bu mavi ışığın çok eski zamanlardan beri insanların üzerinde yarattığı büyüleyici etkiydi.

Ocağın önünde diz çöken Vlad, efendisiyle bağlantı kurmak için kullandığı sözleri tekrarlayıp dururken alevler bir anda kuvvetlendi ve masmavi ışığın içinde kırmızı ve sarı damarlar belirmeye başladı. Mağaranın içindeki kükürt kokusunun da artmasıyla Radu, yüzünü buruşturup eliyle burnunu kapadı.

Radu, Vlad’ın neler söylediğini duyamıyordu ama adamın, arada bir karşıdan gelen sesleri dinleyip, konuşmaya devam ettiğini görebiliyordu. Geçen ilkbaharda, Radu’nun büyük amcası Olaf da böyle kendi kendine konuşmaya başlamış ve bu kış kendi kusmuğu ile boğulup ölmüştü. Vlad o kadar yaşlı değildi ve Olaf amca gibi komik şeyler yapmıyordu. Hem böyle kendi kendine konuşan yaşlılar kısa sürede bu dünyadan göçerken Vlad yedi yıldır bu mağarayı ziyaret etse de gayet sağlıklı görünüyordu.

Son yıllarda, komşu derebeyleriyle her girdiği savaşı kazanan Vlad’ın tüm başarılarına rağmen yüzü gülmüyordu. Oğulları Anton’u doğururken ölen karısının acısı hala yüreğindeydi. Radu, onu şatosunda Leydi Kristina’nın resmine bakarken ve ağlarken görüyordu. Bu hiç bitmeyen acıya, bir de artık on altı yaşına gelen oğlunun iyileşeceği yerde giderek kötüleşen hastalığı da eklenince, Vlad’ın gerçekten çok mutsuz bir adam olduğunu görmek zor değildi.

Radu, efendisine bakıp söylediklerini duymaya çalıştı ama kulağına çalınanlar belli belirsiz bir kaç kelimeden ibaretti. Duyabildiği kelimelerden konuşulanları anlamaya çalışsa da başarılı olamadı. Kan, krallık, ölümlü ve yemin kelimelerini ayırt edebilmişti.

Dar ve karanlık yerlerde huzursuz olan Radu, buz gibi soğuk havaya rağmen boncuk boncuk terlemişti. Göğsünün sıkıştığını hissediyor ve bir an önce buradan çıkıp gitmekten başka bir şey düşünemiyordu artık. Neyse ki, Vlad çok geçmeden konuşmasını bitirip ayağa kalktı ve geriye doğru bir kaç adım atarak kutsal ocağın olduğu mağaradan çıktı. Şatoya dönme vakti gelmişti.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm XIV

maltakosku

 

 

 

Hafta sonu ve öğleden sonra iki suları olmasına rağmen trafik yoğundu. Polis arkadaşıma ne kadar mesafede olduğum konusunda doğruyu söylememiştim. Amacım ondan en az yarım saat önce buluşma yerinde olup etrafı kolaçan etmekti.

Kararlaştırdığımız saatten yaklaşık kırk beş dakika önce köşkün girişindeki alana arabamı park etmiştim. Yıldız Sarayının bahçesindeki iki köşkten biri olan Malta Köşkü’nde restoran olarak hizmet veren iki kat dışında bahçede de müşterilere hizmet veriliyordu. Park yerinde çok sayıda araba vardı ve hepsi de sivil araçlardı. Bu gibi yerlerde bazen toplu organizasyonlar ve resmi toplantılar da yapılabiliyordu. Öyle zamanlarda ortalık resmi plakalı lüks araçlar ve polis araçlarından geçilmezdi.

Hava dünkü gibi yağmurlu olmasa da bahçeyi tercih edenler azınlıktaydı. Etrafı şöyle bir tarayıp binanın balkon ve pencerelerine uzak bir köşede arkamı girişe dönerek oturdum.

Üzerimdeki anorağı çıkarmıştım ve çantamla beraber yanımda taşıyordum. Tabancam çantanın içindeydi. Şapkamı ve gözlüğümü çıkarmamıştım. Gazetelerimi masanın üzerine, çantamı ve anorağımı da köşedeki sandalyenin üzerine koydum ve garsonu beklemeye başladım. Çantamın olduğu sandalyeye benden başkasının ulaşması mümkün değildi. Ben ise hafifçe masanın altına ittiğim sandalyenin üzerinden uzanıp silahımı kimseye belli etmeden kolayca alabilirdim.

Aslında ne sipariş edeceğimi bilmeme rağmen garsonun uzattığı menüyü alıp ona bakarmış gibi siparişimi verdim. Günün çorbası ve ızgara sebze istedim.

Adam siparişi alıp gidince hafifçe yana dönüp girişe baktım. Tam o sırada park yerinin girişe yakın bir kısmında arabasından inen arkadaşımı gördüm. Yalnız gelmişti. Tekrar önüme döndüm ve gazeteleri karıştırmaya başladım. O nasılsa beni farkedip yanıma gelecekti.

Gazeteler iç içe konup katlanmışlardı. Dış taraftaki hafta sonu ekini ayırınca ilk sayfada resmimi gördüm. Yaklaşık altı yedi yıl önce çekilmiş bir resmimdi. Aslında gizlenmeye çalışmasam da insanların bu fotoğrafa bakıp beni tanımaları zordu. Bir iki saat önce aynada gördüğüm yorgun ve yaralı halim resimdeki görünüşümden çok uzaktı.

Arkadaşım tam karşımdaki sandalyeye oturdu. Doğal ve sakin davranıyordu. Etrafa baktığında ise sanki sadece çevredeki ağaçlar, güzel çiçekler ve köşkün balkon süslemelerine bakan bir turist havasındaydı.

“Sen siparişini vermişsin sanırım, ” derken gülümsedi. Elinde taşıdığı büyük sarı zarfı masadaki gazetelerin altına itti.

“Evet verdim. Dosyada neler var?”

Öğlen yemeği için buluşmuş iki samimi arkadaş gibi teklifsiz ve sıcak davranıyorduk. Aslında aramızdaki ilişki içten olsa da bu tarzda bir samimiyetimiz yoktu. Dikkat çekmemek için sessiz bir anlaşma ile böyle bir vücut dili kullanıyorduk.

Benden yaklaşık on yaş genç olan Adem İstanbul emniyetinde istihbarat şubesinde üst düzey bir amirdi. En üstte değildi tabii ama oraların adamı da değildi. Hayatımda tanıdığım en düzenli ve temiz adamlardan birisiydi. Odasındaki dosyaları bir çok kütüphanedeki kitaplardan daha düzenliydi. Masasında hiç bir zaman bir kaç kağıt ve bir iki dosyadan fazla bir şey görmemiştim. Üzerlerinde çalışır ve notlarını aldıktan sonra onları raflardaki yerlerine özenle koyardı. Masasında veya odasının her hangi bir köşesinde toz gördüğümü hatırlamıyorum. Sanırım bu titizliği ve temizliği tüm hayatına yansıyordu. Şu an bulunduğundan daha üst kadroların gerektirebileceği ayak oyunları ona göre değildi. Kariyeri değil işi konusunda hırslıydı. Sonuç almayı önemseyen bir yapısı vardı. Daha önceleri ondan bilgi istediğimde net ifadelerle özetlediği kesin bilgileri sarı bir zarfa koyarak bana teslim ederdi. Her zaman büyük sarı bir zarf.

Tek sevmediğim yönü o anda yakmaya hazırlandığı sigarasıydı. Kutudan parmağıyla vurarak çıkardığı ince sigaralarından birini çok kırılgan ve değerli bir şeyi tutarmışcasına özenle dudaklarına götürdü ve çakmağıyla yaktı. Sigaranın alevini iyice harlandıran derin bir nefes aldı. Aslında sigara dumanı beni her zaman çok rahatsız etmiştir ama nemli toprak ve çiçek kokularının arasında mentollü sigaranın kokusu hiç de kötü gelmedi bu kez.

Garson benim siparişimi getirdi. Teşekkür ettim. Adem de siparişini verdi. Kahvaltı saatinin bittiğini öğrenince fesleğenli patlıcanlı domates terin istedi. Garson gidince ben tekrar Adem’e baktım.

Yaşına göre çok genç görünen esmer, zayıf bir adamdı. Yemekten ve sudan çok daha fazla ihtiyaç duyduğu belli olan sigarasından bir nefes daha alıp bana doğru dönerken kalın çerçeveli siyah gözlüğünü parmağıyla şöyle bir geriye itti.

“Kızının evinin arka sokağındaki arabada bulduğumuz bir kaç fotoğraftan başka korkarım hiç bir şey yok.”

“Ne fotoğrafıymış o, ” deyip elimi zarfa uzattığımda elini uzatıp beni durdurdu.

“Lütfen burada bakma.”

“Pekala. Resimler dışında neler öğrenebildin?”

“Aslında ayrıntılarla ilgili hiç bir şey bilmesek de son günlerde dikkatimizi çeken bir isim var.”

“Bekri Hamid mi?” diye sordum.

“Evet. Onun sağ kolu Abbas Osman İstanbul’da şu anda.”

Bekri Hamid’in adına nereden ulaştığımı sormamıştı. Benim de bağlantılarım olduğunu biliyordu.

“O zaman en azından bir ipucu var elinizde. Bunların kullandığı adamlar muhakkak dikkat çekecek bir şeyler yapacaklardır. Sorgulayacak birini yakalarsanız bana haber verirsin sanırım.”

“Sana beni aradığın numaradan mı ulaşayım?”

Masadaki bir peçetenin üzerine iki telefon numarası yazıp Adem’e uzattım. Eyüp bana telefonu verirken iki sim kartı daha vermişti. Bir kaç saat sonra şu an kullandığımı söküp bir sonrakini takacaktım.

“Hayır. Şimdi yazdığım numaradan ulaşabilirsin. Yarın da ikinci numarayı kullanırsın. Daha sonra ise ben seni ararım,” dedim.

Yemeklerimizi yerken artık sadece eski günlerden ve havadan sudan bahsetmeye başladık. Yarım saat geçmeden ikimiz de yemeklerimizi bitirmiştik. Adem kalktı. El sıkışıp vedalaştık. Onun arabasını çalıştırdığını duyduğumda garsonu çağırıp hesabı nakit olarak ödedim. Dikkat çekmeyecek kadar bahşiş bırakıp kalktım. Zarfta neler olduğunu çok merak ediyordum.

 

***

Arabaya binip oradan uzaklaştım. Beşiktaş sahiline inince Ortaköy üzerinden devam edip Muallim Naci Caddesinden Bebek istikametinde gittim. Sağ tarafımda çok güzel yatlar ve tekneler vardı. Solumda ise kimi modern kimi tarihi en çok iki ya da üç katlı binalar ve çeşitli ülkelerin konsoloslukları vardı. Koca koca ıhlamur ağaçlarının olduğu caddeyi geçtikten sonra önünde park etmeye uygun bir yer gördüğüm bir çay bahçesinde durdum. Bir an önce zarfta olanlara bakmak istiyordum. Çantam ve gazeteler yanımdaki koltuktaydılar. Park ettiğimde gazeteler kayarak koltuğun önündeki boşluğa düştüler. Almak için eğildiğimde bulmaca ekinin kapağının açıldığını gördüm. İlk sayfadaki bulmaca çözülmüştü. İçimden bunu yapan saygısıza kızdım bir an ama sonra marketteki kadının onu raftan alıp bana verdiği aklıma gelince incelemeye karar verdim.

Üzerinde ünlülerin resimleri olup belli numaralı karelerdeki harfleri birleştirip ödül kazandığınız bulmacalardandı. Gerçekten de doğru çözülmüştü ama anahtar kelimeyi oluşturan kutularda harfler yerine rakamlar vardı. On harfli bir anahtar kelime soruyorlardı. Çantamdaki kalemimi çıkarıp rakamları karşılık geldikleri kutulara yazdım. Çıkan sonuç bir cep telefonu numarasıydı.

Sayfayı yırtıp çantama koyduktan sonra zarfı da alıp çay bahçesine çıktım. Bu saatte tamamen boştu. Sahil yolunun iyice daralan ve merkez caddelerden uzak kısmında ağaçların arasında küçük bir bahçeydi.

Kötü havalar için üstü kapatılmış ve önü tamamen camla kaplanmış olan bahçenin denize yakın bir masasına oturup bir çay söyledim. Çayım geldikten sonra yapıştırıldıktan sonra bir de bantla kapatılmış olan zarfı açıp içindekilere baktım. İçinde dosya kağıdı boyutlarında üç tane fotoğraf vardı.

Fotoğraflardaki görüntü oldukça netti. Üçünün de sağ alt kısmında tarih ve saat gösteren kırmızı harf ve rakamlar vardı. Sanki eski bir video kameranın görüntüsünden fotoğrafa aktarılmış gibilerdi. Tarihler yaklaşık iki yıl öncesi, bir yıl öncesi ve altı ay öncesine aitlerdi.

Resimlerin üçünde de aynı şey vardı. On beş on altı yaşlarında çarpıcı güzellikte bir kız. Koltukta oturan kız kameraya üzgün bir şekilde bakıyordu. Bağlı değildi. Resimlerden birinde kızın sol omuzunda bir el vardı ama resim sadece kıza odaklandığı için adamın sağ eli ve bileği dışında bir yeri görünmüyordu. Simsiyah parlak ve uzun saçları ve yaşından beklenmeyecek kadar hüzünlü ve kocaman bal rengi gözleri olan bir kız çocuğu resimlerden bana bakıyordu.

İçimdeki huzursuzluk bu resimleri görünce iyice artmıştı. Dışarıda hava çok güzeldi ama içim üşüyordu. Resimlere baktıkça ürpermekten kendimi alamıyordum.

Kimdi bu kız? Benim kızım gibi onu da mı rehin almışlardı? Kızımı bana ulaşmak için rehin almışlardı. Benim fidye ödeyebilecek kadar varlıklı olmadığımı biliyorlardı. Hem buna benzer bir operasyon yaptılarsa fotoğraf veya video çekmeye neden gerek duymuşlardı?

Garsonun çayı tazelemek için geldiğini farkedince resimleri tekrar zarfın içine koydum.

İşler iyiden iyiye içinden çıkılmaz ve anlaşılmaz hale geliyordu. Bulmaca dergisinin sayfasını çıkarıp bakmaya başladım. Bir elimde resimlerin olduğu zarf diğer elimde kimin olduğunu tahmin edebildiğim ama ne için verildiğini anlayamadığım bir telefon numarasıyla orada ne yapacağımı bilmez halde oturup kaldım.

 

Devam edecek…

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR- Bölüm XI

 

time

 

 

Uyandığımda hemen saate baktım. Altıyı on geçiyordu. Serin ve rüzgarlı gecede pencereyi açık bırakmam tüm o yorgunluğun üstüne kaslarıma pek de iyi gelmemişti. Boyun ve sırt kaslarım kaskatı olmuşlardı.

Pencereden dışarı uzanıp bahçeyi ve kızımla torunumun kaldığı odanın penceresini kolaçan ettim. Dikkat çeken bir şey yoktu. Kahyanın kulübesinin kapısı aralıktı. Gece kapalı olduğunu hatırlıyordum.

Tabancayı ceketimin altındaki kılıfa yerleştirip çantamı topladım. Koridora çıkınca aşağıya inmeden evvel kızımın odasını kontrol etmeye karar verdim. Kapıyı çok yavaş ve sessiz açmaya çalıştım. Araladığım kapıdan baktığımda ikisi de uyuyorlardı. Elif elleriyle annesinin boynuna sarılmış yatarken ayaklarını yatağın öbür tarafına kadar uzatmıştı. Hülya’nın yüzü kendine sıkı sıkı sarılan kızına dönüktü.

Merdivenlerde sessiz olmaya çalıştım ama son bir kaç basamağı inerken mutfaktan gelen kahve kokusunu alınca Eyüp’ün zaten uyanmış olduğunu anladım. Salonun öbür ucundan seslendi.

“Uyandın mı?”

“Evet. Çok ihtiyacım varmış gerçekten. Kendime geldim biraz.”

“Sevindim. O zaman erken bir kahvaltı yapabiliriz.”

Aşağıya indiğimde kahve kokusundan başka sıcak ekmek kokusu da alınca şaşırdım.

“Ekmek bu saatte nereden geldi?”

“Ben evdeyken kahya saat beş gibi fırına gider. Ne demişler. Erken kalkan çok yol alır.”

Mutfağa geçtiğimde Eyüp’de yanıma geldi. Ben hemen tezgahın üstünde asılı olan tavalardan birini alıp dolaptan altı yumurta çıkarıp kırdım. Eyüp’de dün aldığı domateslerden yıkayıp bir tabağa doğramaya başladı. Bir kaseye de biraz zeytin koydu. Omletleri geniş birer tabağa paylaştırdım. Büyükçe bir tepsiye yerleştirdiğimiz yiyecekler ve kahvelerimizi alıp salondaki masaya geçtik.

Eyüp televizyonu açmış bir haber kanalı seçmişti. Spiker konuşurken alttan da altyazılar kayıyordu. Dolar kurları, borsa endeksi ve haber başlıkları. Televizyonun sesi kısıktı.

Bir yandan kahvaltı yaparken diğer yandan televizyonu takip ediyordum. Son otuz saatte yaşadıklarımdan sonra gördüklerim sanki başka bir dünyaya ait gibi geliyordu. Hepsi yapay ve kurgu hissi veriyordu ekranda olup bitenlerin.

“Bir süre burada kalmanız sanırım en iyisi,” dedi Eyüp.

Gözümü ekrandan ayırıp ona baktım. Omletini bitirmiş kahvesini yudumluyordu.

“Bilgisayarın ve internet bağlantın olduğunu sanıyorum.”

“Tabii var. Çalışma masam yukarıdaki odamda ama sana burada kullanabilmen için bir laptop bilgisayar verebilirim.”

“İyi olur. Bazı şeyleri araştırmam lazım.”

“Kızın işe gidemeyecek bir süre. İstanbul’u arayıp rapor ya da izin işini ayarlamamı ister misin?”

“İyi olur. Çok iyi olur…”

Gözüm ekrana takılmıştı yeniden. Sunucu kadın her zamankinden daha heyecanlı bir ifadeyle konuşmaya başlamıştı. Alt yazıda flaş haber diyordu. Benim ekrana kilitlendiğimi gören Eyüp’de o tarafa döndü. Bu arada elindeki kumandadan sesi biraz daha açtı. Artık haber sunucusunu duyabiliyordum.

Şimdi dün akşam Çamlıca’da yaşanan dehşet anlarını ekranlarınıza getiriyoruz sayın seyirciler. Tüm mahalleliyi korkutan yangın söndürüldükten sonra itfaiyeciler neredeyse tamamen yanan iki katlı binadan adının Zeynep Korkmaz olduğunu öğrendiğimiz yaşlı bir kadın cesedi çıkardılar. İlk belirlemelere göre kadın yanarak değil silahla vurularak ölmüş.

Görüntülerdeki evi tanımam hiç zor olmamıştı. Kamera kapkara dumanların yükseldiği binadan dönerek itfaiye aracı ve bir çoğunu tanıdığım komşulara doğru yöneldi. İnsanlar şaşkın ve korku içindeydiler. Zeynep hanımın kızı ve damadını gördüm. Kadın çığlıklar atarak ağlarken adam her an düşecek gibi duran karısının koluna girmiş ambulansın yanında polis memurlarıyla konuşuyordu.

Eyüp’le birbirimize baktık. İkimiz de nefeslerimizi tutmuş, dişlerimiz sıkılı vaziyette izliyorduk olan biteni.

Sunucu olayları anlatmaya devam ediyordu. Görüntüler değişti. Bu kez benim evim ve arabamı park ettiğim kaldırım ekrana geldi. Binanın önü polis kordonuna alınmıştı. Arabamın yanında siyah kıyafetli bir adam yatıyordu. Üzerinde hücum yeleği yoktu ve kameralar yüzünü göstermiyordu ama bunun evime ilk saldıran sarışın adam olduğunu hemen anlamıştım. Arabamın bagaj kapağı açıktı ve çevrede olay yeri inceleme ekibinden özel kıyafetli ve eldivenli bir kaç memur dolaşıyordu. Ellerinde şeffaf plastik çantalar vardı.

Çamlıca’da yanan evde yaşayan ve şu anda kendilerinden haber alınamayan Hülya Demir ve dört yaşındaki kızının kaçırıldığı düşünülüyor. Hülya Demir’in babası emekli baş komiser Ayhan Demir şu anda şüpheli olarak aranıyor. Ayhan Demir’in evinde yapılan aramada yaklaşık yüzelli bin lira değerinde Amerikan Doları ve Euro bulundu. Arabasının bagajında ise yaklaşık beş yüz gram toz esrar, ruhsatsız bir tabanca ve çok sayıda mermi bulundu. Evin önünde ölü olarak bulunan ve yukarıdan bahçeye atıldığı düşünülen adamın üzerinde kimliğini belirleyecek hiç bir ipucu bulunamadı.

Eyüp kahve fincanını masaya öyle sert vurdu ki nasıl kırılmadığına şaşırdım. Elimdeki çay kaşığını sıkıp eğdiğimi farkedince yavaşça masaya bıraktım.

“Bagajda kızımın saçı ve kanı da bulunur bu gidişle.”

“Olabilir. Bu adamlar gerçekten belalı çıktı. Ne idüğü belirsiz bir grup intikamcıdan kaçarak, saklanarak kurtulabilirsin belki ama şimdi bütün emniyet güçleri senin peşine düşecekler. Acilen başka bir plan yapmamız lazım.”

Haklıydı. Kaçıp saklanmak bu işi çözmeyecekti anlaşılan ama işin içine medya ve emniyetin bu şekilde girmesiyle hareket özgürlüğüm iyiden iyiye azalmıştı. Televizyonun karşısında felç olmuş gibi duruyordum. Ne yapacağımı bilemez bir haldeydim ki Hülya’nın sesinin duydum.

“Elif için kahvaltı hazırlamam mümkün mü?”

Merdivenin başında duruyordu ve az önceki haberi görüp görmediğini bilmiyordum. Eyüp hemen atıldı ve Hülya’nın yanına gidip onu mutfağa götürdü.

Şimdi ekranda olay mahalli görüntüleri değil düşünceli bir ifadeyle konuşan haber sunucusu vardı. Ekranın sağ altında ise polis kimliğimden tarandığı belli olan bir fotoğrafım duruyordu. Ünlü olmuştum. Sunucu benim gibi görevinde başarılı ve örnek gösterilen bir emekli komiserin nasıl böyle bir şey yapabileceğini soruyor ve komşularımın ifadelerinden bahsediyordu. Dört yıldır kızımın benimle konuşmadığı ve torunumla görüştürmediğini öğrenmişlerdi. Eşimin ve damadımın bir hırsızlık olayında vurularak öldükleri günden beri beni çok fazla görmemişler ama böyle bir şey yapmama çok şaşırmışlar. İnanamamışlar. Televizyonu kapattım.

Bu arada Elif merdivenlerin başında belirdi.

“Bahçeye çıkabilir miyim?”

Benimle konuştuğu nadir anlardan biriydi.

“Tabii canım. Tabii çıkabilirsin ama sakın fazla uzaklaşma.”

Bunu söylerken ben de yanına gittim ve o bahçede oynarken seyretmeye başladım. Elinde bez bebeği ile ürkek bir şekilde dolaşıyordu bahçede. O anda en çok istediğim şey ona korkacak bir şey olmadığını söylemek, cesaret vermekti ama bunu yapamıyordum. O cesareti önce kendim toplamalıydım. Hem de kaybedecek bir şeyim olmadığı için değil tersine en değerli varlıklarım tehlikede oldukları için cesur olmayı tekrar öğrenmeliydim.

 

 

Devam edecek …

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm X

 

Beautiful Panorama

 

 

 

Eyüp dışarıda sigarasını içip geri döndüğünde Elif annesinin yanında uyuya kalmıştı bile. Saat daha dokuz bile olmamıştı ama yaşananlardan sonra hepimizin iyi bir uykuya çok ihtiyacı vardı.

“Yukarıda size uygun bir oda var,” dedi Eyüp.

Hülya çantadan çıkardığı ince bir örtüyle örttüğü Elif’i kucağına aldı ve üst kata doğru Eyüp’ü takip etti. Çocuğu yatırdıktan sonra dönüp çantalarını da alıp odasına çıktı. Aşağıda Eyüp ile yalnız kalmıştık.

“Çay ister misin? Yeni demledim.”

“Gel beraber alalım. Yatmadan önce yapacağımız şeyler var. Onları da konuşuruz.”

Çaylarımızı alıp tekrar salona döndüğümüzde karşılıklı koltuklara oturup çayımızı içmeye başladık. Bir ara Eyüp kalkıp salonun bahçeye açılan kapılarını araladı. Serin nisan akşamında, uçuşan tüllerin arasından içeriye yağmurda ıslanmış toprak ve çamların kokusu geliyordu.

“Seksen altıydı değil mi?”

Bir an neden bahsettiğini anlayamadım ama sonra hemen tanıştığımız yılı söylediğini farkettim.

“Evet seksen altı. Yirmi sekiz yıl olmuş. Diyarbakır, Lice, Ergani, Şemdinli, Erbil, Dohuk, Süleymaniye vesaire vesaire.”

“Ha ha… Hepsini de hatırlıyorsun.”

“Unutmak istemediğimden değil.”

“Remzi’ye de hep söylerim… Bizimle devam etmeliydin.”

“Evet. Etrafıma bakınca görüyorum ki keyfin yerinde. Remzi de böyle refah içinde mi?”

“Buraya çok sık gelemiyorum. Bize tatil yok. Hem devlete yaptığımız hizmetleri düşünürsen bunlar ne ki?”

“Emekliliğinde rahat edersin. Sahi emeklilik var mı sizde?”

Cevap vermek yerine gülümsedi.

“Peki sen neden bilgisayar mühendisliğini bitirip polisliğe başvurdun? Pardon yanlış söyledim… Kontrol ve bilgisayar mühendisliği. Senin zamanında adı buydu değil mi? Yeteneklisin ama hep boşa harcıyorsun yeteneklerini.”

“İyi nişancı olma yeteneğini harcamayıp nerede kullanabilirdim? Kimin neye hizmet ettiğini hatırlayamadığı o bataklıkta mı?”

“Şehirde çok mu işe yaradın? Dokunabildin mi uyuşturucu baronlarına? Sizin çevik kuvvetin karşı kaldırımında yediden yetmişe kadın erkek her karşılaştığın kişi uyuşturucu satmıyor mu? Ezildin gittin. Kendini de kurtaramadın.”

Doğru söylediğinden değil de bu tartışmanın anlamsızlığından dolayı sustum. Eyüp de biraz ileri gittiğini düşünmüş olmalıydı ki başını öne eğdi.

“Kusura bakma, çok gerginim. Ezildin derken öyle demek istemedim,” dedi.

“Aslında bir bakıma haklısın Eyüp. Gerçekten bu düzen hepimizi eziyor. Sen çalıştığın bölgede hakim olan güçlerle başa çıkabiliyor musun? Dişlinin çarklarının dönmesini kolaylaştırmaktan başka işe yaramazsan yağdanlıktan farkın kalmaz ama araya girip durdurmaya kalkarsan da seni kırıp geçer sistem ve yerine başka bir dişli yerleştiriverirler.”

Az önceki ciddi ifadesi bir anda tekrar gülümsemeye döndü. Sıktığı dişleri görünüyordu. Eğilip elindeki bardağı sehpaya bıraktı.

“O zaman birbirimize söyleyecek bir şeyimiz yok bu konuda,” derken sesi her zamankinden biraz daha kısıktı.

“Belki de. Belki de var. Kendimize soracaklarımız var belki. Durumu kabullenmekle onun gönüllü bir parçası haline gelmek arasındaki farkı sorabiliriz. Bu pislikten çıkar sağlamaya başlayıp başlamadığımızı sorabiliriz kendimize.”

Eyüp arkasına yaslanıp derin bir nefes aldı ve parmağıyla yukarıyı işaret etti. O anda kendimi kaptırıp sesimi yükselttiğimi farkettim.

“Şu anda bizi bulmaları mümkün değil. Bu gece iyice bir dinlenip yarın ne yapabileceğimize bir bakarız. Yukarıda senin için de bir yatak odası var. Tabii önce bagajdan her ihtimale karşı tabancanı al. Benim odamda silahım var.”

“Aslında iyi olur. Sinirlerimiz çok gergin. Birbirimizi kırmak yerine enerjimizi düşmanlarımıza saklamamız lazım.”

Arabanın anahtarını alıp dışarı çıktığımda daha önce Eyüp’le konuşurken gördüğüm kahya, bahçenin çevresinde dolaşıyordu. Etrafı kolaçan eder gibi bir hali vardı. Koyu renk giysileri yüzünden bastıran karanlıkta neredeyse göremeyecektim adamı. Silahı alıp şarjörleri kontrol ettikten sonra içeriye döndüm.

“Kahya güvenilir bir adam mı?”

“Kesinlikle öyle. Şüphen olmasın. Güvenlik soruşturması yapmadan işe alacağıma inanır mısın?”

“Haklısın,” dedim. Gerçekten de Eyüp işini sağlama alan bir adamdı. Onun kadar tehlike içinde yaşayan bir adamın bu yaşa gelebilmesi de bunu isbat ediyordu.

Yukarıya çıktığımızda koridorda üç tane kapı olduğunu gördüm. Solda iki, sağda ise bir kapı vardı. Sağdaki büyük olan odanın Eyüp’ün odası diğer ikisinin de misafirler için olduğunu tahmin ettim. Koridorun sonunda tahta bir kaplama vardı ama binanın alt katına göre bu kat küçüktü. Binanın dışarıdan görünen mimarisinde böyle bir daralma yoktu.

“Burası aşağı kattan küçük. Tahtanın arkasında ne var?”

“Her zamanki gibi dikkatlisin Ayhan. Orası tadilatta. Fazla vakit ayıramıyorum. Uzadıkça uzuyor.Fırsat bulursam daha geniş bir kütüphane ve bilgisayar odası yaptıracağım.”

Kızımla torunumun yattıkları odanın yanındaki oda benimdi. Eyüp’e iyi geceler dileyip odama çekildim. Silahı bir kez daha kontrol edip yatağın yanındaki komodinin üstüne koyduktan sonra pencereye yöneldim. Buradan bakınca kahyanın kaldığı kulübe de görünüyordu. Silahı almak için dışarı çıktığımda ışıkları yanan kulübe şu anda karanlıktı.

Pencereden dışarıya başımı uzatarak yan odanın penceresine de baktım. Etrafta binaya tırmanılabilecek kadar yakında bir ağaç yoktu. Aşağı kat pencerelerinde tırmanmayı kolaylaştıracak demirler olmadığından binaya girmek isteyen aşağıdaki kapılardan veya aşağıdaki pencerelerden birini kullanmak zorundaydı.

Odada yatağın dışında küçük bir masa ve koltuk vardı. Koltuğu pencerenin yanına çekip oturdum. Silahım da kucağımdaydı. Böylelikle dışarıyı da görebilecektim odanın kapısını da. Uzunca bir süre hafif aralık bıraktığım camdan yıldızları seyredip rüzgarın ağaçların yaprakları arasında dolaşırken çıkardığı sesleri dinledim. Saate son baktığımda geceyarısını on geçiyordu. Kaba bir hesapla yirmi saattir uyumuyordum. Bir süre sonra uyuya kalmış olmalıyım.

 

Devam edecek …

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm IX

oil-gas-commercial gasoline pumpx

 

Arka bahçedeki oyun parkı küçük ve bakımlıydı. Plastik bir kaydırak, tahtadan bir tahterevalli, iki tane salıncak ve çocukların üzerinde asılarak ilerleyebilecekleri bir dizi barfiks. Tüm aletler daha dün alınmış gibiydiler.

Elif bahçede altı yedi yaşlarında bir kızla konuşuyordu. Kızın başında pembe bir bere vardı. Bizden başka hiç müşteri olmadığına göre mekan sahibinin veya çalışanlardan birinin kızı olmalıydı.

Ben bahçedeki çocukları izlerken Eyüp ise ağzı açık bir halde bana bakıyordu. Duyduklarına inanamadığı belliydi.

“Şaka mı yapıyorsun? Adamı hırsızlar vurdu diye biliyorum.”

“Hayır ben vurdum. Kafasından ve tek kurşunla. Rapora hırsızlar vurdu diye yazdık.”

Konuşurken Elif’i izlemeye devam ediyordum. Pembe bereli kızla beraber salıncaklara doğru gidiyorlardı.

“Peki neden yaptın bunu?”

“Orası uzun hikaye Eyüp. Beni sorguya çekmiyorsun herhalde. Başımız yeterince dertte zaten.”

“Ben… Ben sadece kızını çok sevdiğini biliyorum. Konuşmamanıza çok şaşırdım… Üzüldüm.”

“Boşver sonra konuşuruz bunları. Tabii eğer bu badireyi atlatabilirsek.”

Elif salıncaklardan birine oturmuştu. Hala çok ürkekti. Pembe bereli kız onu hafifçe sallıyordu. Sallanırken başını kaldırıp etrafa bakmıyor sadece yere bakıyordu.

Eyüp ağzını masadan aldığı bir peçeteyle silip tabağını sessizce itti ve tekrar bana döndü.

“Elimizde bu kadar az bilgi varken ne yapabiliriz bilemiyorum.”

“Yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Bu gece dinlenip yarına kadar Remzi’nin bir şeyler öğrenmiş olması için dua edeceğiz.”

“Ben de küçük bir araştırma yaparım. Sen sizinkileri toparlarken ben benzin alayım.”

Elif hala oyun parkındaydı ama biraz daha rahat hareket etmeye başlamıştı. Kaydıraktan kayarken gülümsediğini görebiliyordum. Hülya oturduğu yerden çocukların oynamasını izliyordu.

Otuzlu yaşlarında sarışın, güleryüzlü bir kadın masaları temizlemeye başladı. Teşekkür ettim ve kalktım. Elif’in keyfini bozmak istemiyordum ama fazla oyalanmamalıydık. Hülya’ya seslendim.

“Gitmeliyiz, Hülya. Elif’i çağırır mısın?”

Hülya sanki beni duymamış gibiydi ama yavaşça oturduğu yerden kalkıp bahçeye doğru yöneldi. Elif’in yanına gidip ona bir şeyler söyledi. Elif annesinin elinden tutup dönerken pembe bereli kıza el salladı. Kız da ona el salladı. Bir gün içinde yaşadığımız onca korkunç şeyden sonra bu köy, bu restoran ve bu insanlar dünyada güzel şeylerin de olduğunu hatırlatan bir ada gibiydi.

Benzin pompası kasanın olduğu yerden görülebiliyordu. Eyüp arabanın yanında telefonu kulağında bir ileri bir geri yürüyerek konuşuyordu. Bu mesafeden ne konuştuğunu anlamam mümkün değildi. Bir ara içeriye doğru baktı ve benimle göz göze gelince sol elini havaya kaldırıp çevirerek toparlanalım işareti yaptı.

Dışarı çıktığımızda Eyüp benzin işini halletmiş ve arabayı kapının hemen önüne çekmişti. Market kısmından aldıklarını bagaja yerleştiriyordu. Araca bindikten sonra Eyüp’ün evine varana kadar hiç birimiz tek kelime konuşmadık.

 

 

creek bridge

 

 

Ev köyden ve diğer çiftliklerden uzakta bir tepe üzerindeydi. Bir villaya göre çok büyük ama bir çiftlik için küçük sayılabilecek bir bahçesi vardı. Evin girişindeki küçük bir açıklık dışında etraf, kestane, ıhlamur, kızılağaç ve ismini bilmediğim daha bir çok türde ağaçla kaplıydı. Kapının hemen yanında bir dizi yeni kesilmiş odun yığılıydı. Odunların kesildiği kütüğün yanında bir balta duruyordu.

Eyüp arabayı park ettikten sonra önce bize kapıyı açtı. Biz içeriye girerken o da bagajdaki poşetleri aldı.

“Keyfinize bakın. Evin temiz olması lazım. Dün temizlik günüydü.”

İçerisi şehirden böylesine uzak bir evden beklemeyeceğiniz kadar konforlu ve temizdi. Girişteki dar koridor tamamen ahşap kaplıydı. Salonda koyu kahverengi büyük deri koltuklar vardı. Koltuklardan birinin yanında abajuru etaminli eski tarz pirinç bir okuma lambası vardı. Tavanda ise yine pirinç ve kesme camdan yapılmış Osmanlı tarzı bir avize asılıydı. Yerde kırmızı siyah renklerin hakim olduğu bir İran halısı seriliydi. Salon, üç metre genişliğinde bir cam kapıyla arka bahçeye açılıyordu. Kapının karşısındaki duvarda büyük bir şömine vardı. Şöminenin yanındaki bar ve onun da yanında amerikan kavağından yapılmış sekiz kişilik bir yemek masası doğal ve eski dekoru tamamlıyordu. Koltukların karşısındaki büyük ekranlı bir televizyon ve çok modern ses sistemini görmeseniz burayı teknolojinin uğramadığı çok eski yıllardan kalma bir dağ evi sanabilirdiniz.

Hülya, Elif’i yanına alarak koltuklardan birine oturdu. Ben Eyüp’e yardım etmek için kapıya yöneldim. Alışveriş çantaları holdeydi. Dışarı çıktığımda Eyüp’ün bahçedeki kulübenin önünde birisiyle konuştuğunu gördüm. Adam evin bakıcısı olmalıydı. Bir şey söylemeden içeriye döndüm.

Girişte sol tarafta mutfak vardı. Poşetleri alıp oraya geçtim. Bir kaç kutu süt almıştı Eyüp. Sütleri, tereyağını, meyve ve sebzeleri buzdolabına koydum. Etleri bu akşam pişiremeyeceğimiz için buzluğa yerleştirdim. Fıstık ezmesi, çikolatalı fındık ezmesi ve reçelleri mutfak masasının üzerine bıraktım. Ekmeği de ekmek kutusuna yerleştirdikten sonra çaydanlığın altını yaktım. Elif için bir bardak meyve suyu doldurdum. Bu tür işlerle uğraşmak rahatlatıcıydı.

Ben salona girerken Eyüp’de geldi. Elif’e meyve suyunu uzattım. Bakışlarını benden kaçırıyordu. Annesine baktı. Hülya başını olur anlamında sallayınca aldı meyve suyunu. Hala bana değil yere bakıyordu. Hafifçe başını okşadım.

Çantamın hala sırtımda asılı olduğunu farkedince çıkarıp sandalyenin kenarına astım. İçinden defter ve kalemimi çıkarıp masanın üzerine koydum. Eyüp salonun girişinde durmuş bana bakıyordu. Düşüncelerimi toplamak için kağıt kaleme başvurduğumu bilirdi.

Ben o ana kadar öğrendiklerimizi not almaya başlarken Eyüp de televizyonu açtı.

“Küçük hanım ne izlemek ister acaba?” diye sordu Elif’e.

Elif yine annesine yanaşıp onun çenesini tutup yüzünü kendine doğru çevirdi. Hülya bir yandan gülümserken bir yandan da hafifçe kaşlarını çattı.

“Çizgi filmleri sever o amcası.”

“Pekala… Bakalım neler varmış kanallarda. Ah. İşte bu güzel. Şirinler varmış burada. Sever misin Şirinler’i?”

Elif bu kez Eyüp’e doğru döndü. Bakışlarını yerden kaldırmadan başını evet anlamında aşağı yukarı salladı.

“Tamam o zaman.”

Eyüp’de masaya gelip bizimkilere sırtı dönük şekilde yanıma oturdu. O kadar iri cüsseliydi ki Hülya ve Elif ile aramda bir duvar gibi duruyordu.

“Bekri Hamdi diye birini duymuş muydun?”

“Bekri Hamid,” diye düzeltti adamın ismini. “Evet duydum tabii. Çok acımasız ve güçlü bir kaçakçılık baronudur.”

“İstanbul’a gönderdiği adamı çevresine kalabalık bir ekip toplamış. Çok para harcıyormuş. Bu olaylarla bir ilgisi olabilir mi sence?”

“Olabilir de Ayhan seninle ne ilgisi var bu kaçakçının? Sen son yıllarda aktif bir operasyona bile katılmadın ki? Adamın sorduklarını duydun. Bu işte bir yanlışlık var.”

“Bağlantıyı kurmak bize düşüyor.”

“Bağlantı falan yok. Saçma sapan bir iş bu.” Sesini yükseltmeye başlamıştı. Sinirlerinin bozulmasını anlıyordum ama fazla sert tepki vermeye başlamıştı.

“Sakin ol Eyüp. Yanlış kurulmuş ve saçma da olsa o bağlantıyı biz bulmalıyız. Tehlikede olan benim ailem.”

“Bakacağız Ayhan. Bakacağız. Ben bir sigara içmeye kapının önüne çıkacağım.”

Eyüp sigarasını içmeye çıktığında ben de mutfağa geçip çayı demledim. Mutfak penceresinden Eyüp’ün odunların kesildiği kütüğün üzerine oturup sigarasını yaktığını gördüm. Bir yandan sigarasını içerken diğer yandan, gelen bir mesajı okur gibi telefonunun ekranına bakıyordu.

Aslında Eyüp haklıydı. Mantıklı bir bağlantı kuramazsak nasıl anlayacaktık olup biteni? En güzeli bir yanlışlık varsa da ortaya çıkıp sular duruluncaya kadar ortadan kaybolmaktı . Bu durum sadece Hülya için zor olacaktı. İşe gidemeyecekti. Elif henüz okula başlamamıştı. Derslerinden geri kalması söz konusu değildi. Beni ise zaten arayan soran olmazdı.

Kendime büyükçe bir porselen fincanda, Hülya’ya ise ince belli bir cam bardakta çay doldurduktan sonra salona döndüm. Hülya çayını şekersiz içerdi. Bardağını koltuğun yanındaki sehpaya koydum. Elif annesinin yanına uzanmış uykulu gözlerle televizyon seyrediyordu. Ben de tekrar masaya geçip çayımı yudumlamaya başladım. Anlaşılan bu olanları çözebilmek için geçmişimi bir kez daha gözden geçirmem gerekecekti.

Devam edecek …

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm VIII

yolsketch

 

 

Eyüp’e, Şile otobanına girmesini söyledikten sonra Remzi’nin numarasını aradım. Telefonu hemen açıp konuştu.

“Durum nedir?”

“Mekanı terkettik. Kızımla torunum da yanımdalar —”

“Ayhan sen misin? Eyüp’ün telefonunu mu aldın? Adamlardan hiç birini canlı ele geçirebildiniz mi?”

Çok hızlı konuşuyordu. Sesindeki endişe fark edilmeyecek gibi değildi.

“Maalesef. Son kalan adama teslim oldum ama yeterince bilgi alamadım. Adam Irak ve Suriye ile ilgili bir şeyler sordu.”

“Neden soruyormuş bunları? Ne ilgin var ki senin? En son yirmi yıl falan olmamış mıydı sen oraya gideli?”

“Evet. Evet. Suriye’ye de hiç gitmedim zaten. Dertleri ne anlayamadım. Eyüp son kalan adamı da vurmasaydı belki ondan bir şeyler öğrenebilirdik. Sende neler var?”

Görüşmemizin başından beri ilk kez duraksadı.

“İstanbul’da son bir haftadır bir hareketlilik var. Adamın biri çok para harcıyor ve çevresine bir sürü adam toplamış.”

“Kimmiş o?”

“Iraklı bir kaçakçılık baronunun sağ kolu adam. Uyuşturucu, silah, insan… Her şey var bunlarda.”

“Benimle ne işleri varmış? Neredeymiş bu adam?”

“Esas adam Bekri Hamid. Adam Türkiye’de değil. En güvenilir adamlarını Türkiye’ye göndermiş. Bilgi toplamaya çalışıyorum.”

“Remzi, bu iş artık ölüm kalım meselesinin de ötesinde. Kızım ve torunumun da güvenlikleri tehlikede. Ne yap et işe yarar bir bilgi ver bana.”

“Sen ne yapacaksın bu arada. Bir süre ortada görünme.”

“Niyetim de o zaten. Senden haber bekliyoruz.”

Telefonu tekrar Eyüp’e verdim. Bu arada artık şehir merkezi ortamından çıkmıştık ve yolun etrafındaki renkler griden yeşilin tonlarına dönmüştü. Arada sırada bir köy veya bir kaç çiftlik evi çıkmaya başlamıştı karşımıza. Arabada benim telefonla konuşmam dışında sessizlik hüküm sürüyordu. Elif hala annesine sarılıyordu ama biraz daha rahatlamış görünüyordu. Bebeği ile ilgilenmeye başlamıştı. Hülya ise bir koluyla Elif’i sararken diğer eliyle arabanın kapı kolunu sıkı sıkı tutuyordu. Sanki birazdan duracakmışız da kapıyı açacakmış gibi. Gözleri arabanın camından akıp giden manzaradaydı ama aklının orada olduğunu hiç sanmıyordum.

Bunca travmadan sonra onları bir süre rahat bırakmaya karar verdim. Eyüp’e döndüm.

“Senin ev Polonezköy’ün ne tarafında?

“Bu taraftan gidince köyden sonra yaklaşık on dakika mesafede. Evde hazır bir şey yoktur. Yolda yemek için mola verebiliriz. Gözden uzak tesisler var.”

“Olur.”

Herkesin karnını doyurup kendini biraz toparlaması için iyi olurdu bu mola. Ben de bu arada Eyüp’le biraz konuşma fırsatı bulurdum. Yemek kalitesi önemli değildi. En az müşteri bulunan, en gözden ırak yeri tercih edecektim. Yol kenarındaki tesisleri izlemeye başladım.

 

 

fast food restaurantsketch

 

 

Polonezköy’e yaklaşırken hiç bir tabela görmeseniz bile bir şeylerin değiştiğini farkediyordunuz. Her şey daha derli toplu, daha temiz görünmeye başlıyor. Binalar daha bakımlı, boyalar daha parlak, yollar da daha temiz.

Gözüme kestirdiğim bir tesis görünce Eyüp’e işaret ettim. Benzin istasyonu da olan küçük bir yerdi. Park yeri tamamen boştu. İyi iş yapan bir yer gibi görünmüyordu. Yani tam da benim istediğim gibi bir yerdi.

Restoran girişinin hemen yanına park ettik. İçeriye girerken etrafı inceledim. Restoranın büyük bir bölümü çevresindeki ağaçlar yüzünden yoldan görünmüyordu. Bahçe düzgün biçilmiş çimenlik ve üzerinde patikalar oluşturan taş bloklar ile kaplıydı. Binanın sağı ve solu üçer metre genişliğinde patikalarla arka bahçeye bağlanıyordu. Giriş dışında bahçenin dört bir yanı yüksek ağaçlarla kaplıydı.

Burası self servis bir restorandı. Hülya, Elif’i de elinden tutarak yemeklerin bulunduğu bölüme geçti. Tepsilerine alacakları yemekleri seçerken eğilip Elif’e de soruyordu. Elif de eliyle göstererek ve başını sallayarak cevaplıyordu annesini.

Böylesi benim de işime geliyordu. Biz de Eyüp ile hızlıca yiyecek bir şeyler seçip kenarda bir masaya çekildik.

“Bir planın var mı?” dedi.

“Aslında olayların biraz yatışmasını beklemek ve bu sırada kızımla torunumu tehlikenin dışında tutmak dışında bir planım yok.”

“Kusuruma bakmazsan bir şey soracağım,” dedi Eyüp.

“Sor tabii.”

“Kızınla aranızda ne var?”

“Dört yıldır konuşmuyoruz.”

“Neden? Karını dört yıl önce kaybettiğini duymuştum. Sanırım sen de eve giren ve onu vuran hırsızları vurmuşsun.”

“Doğru duymuşsun. Her zamanki gibi kahraman polis Ayhan suçluları mıhladı.” Kulağa espri gibi gelse de söylediklerim ikimizi de güldürmedi.

“Annesini kurtaramadığın için mi sana kızgın?”

“Hayır. Kocası yüzünden.”

“O da o gün vurulmuştu sanırım. Onu kurtaramadığın için mi kızgın sana?”

“Hayır kurtaramadığım için değil Eyüp. Onu vurduğum için.”

 

 

Devam edecek …

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm VI

 

spassketch

 

 

Harekete geçmeden önce evin içinden gelen seslere kulak kabarttım. Adamların yerleri ile ilgili olabildiğince bilgi almaya çalışıyordum. Koridorun ucunda beklerken içlerinden birisinin sesini duydum.

“Ben tekrar yukarıya çıkıyorum. Arka taraftan gelmeye çalışabilir.”

Konuşan az önce yukarıdaki pencereden gördüğüm adam olmalıydı. Belirgin bir aksanı yoktu. Yalnız olduğumu düşündüklerini anladım. Eyüp’le birbirimize baktık ve sessizce mutfağa doğru geri çekildik. Koridordan görünmeyecek şekilde kapının arkasına çömeldik. Bir dakika kadar bekledikten sonra yine hiç konuşmadan harekete geçtik. Eyüp koridorun sol tarafında salona ve hole yakın olan duvara yanaştı ve beklemeye başladı. Ben bir kaç saniye etrafı dinledikten sonra silahımı hazır hale getirip ilerledim. Yüzümü girişe doğru çevirip merdivenlerden gerisin geri tırmanmaya başladım. Çok yavaş hareket ediyordum. Yukarıya çıkan adam pencereden bahçeyi gözetlemekle görevliydi ama salondaki ve holdekiler alt katı kolaçan etmek için dolaşabilirlerdi.

Merdivenin doksan derece açıyla sağa ve yukarıya kıvrıldığı köşeyi geçtikten sonra yüzümü de yukarıya çevirdim. Artık aşağıdan görülemeyecek bir yerdeydim. Adamın bahçeyi gözetlediği oda, merdivenden çıkınca tam karşımda olacaktı. Eyüp benden bir işaret gelene kadar harekete geçmeyecekti. Eğer rehineleri beklediğim gibi yukarıda tutmuyorlarsa erken harekete geçmemiz onları tehlikeye atabilirdi.

Üst kata ulaşmama bir kaç basamak kala adamı gördüm. Odanın kapısı ardına kadar açıktı ve adam dışarıya bakmak için pencerenin önünde duruyordu. Onu rahatlıkla vurabilirdim ama kırılan cam ve yere düşen adamın çıkaracağı ses aşağıdan duyulabilirdi. Önce kızımın ve torunumun nerede olduklarını öğrenmek istiyordum. Adam evime gelen ekiptekiler gibi siyah bir takım elbise giymişti. Bahçeyi daha iyi görebilmek için olsa gerek pencereye iyice yaklaşmış ve ellerini her iki yandan pencere pervazına dayamıştı. Elinde silahı olmadığına göre onlara farkettirmeden eve girebileceğime ihtimal vermiyor olmalıydı.

Adamı böyle gafil avlama şansını bir daha bulamayabilirdim. Önce onu etkisiz hale getirip üst katı daha sonra aramak veya önce kızım ve torunumu tuttukları yeri saptayıp sonra harekete geçmek arasında bir seçim yapmam gerekiyordu.

Ben bunları düşünürken adam bir anda sağ elini cebine götürdü. Hareket ederken gözünü bahçeden ayırmıyordu. Bir cep telefonu çıkardı ve konuşmaya başladı. Bilgi alabilme umuduyla dinlemeye başladım. Bir iki basamak aşağıya inip silahımı adama doğrulttum. Arkasına dönse bile beni göremeyebilirdi çünkü ona göre çok aşağıdaydım. Yere doğru bakarsa başımı ve omuzlarımı görebilirdi belki. Böylece hedef de küçültmüş oluyordum. Benim onu vurmam ise son derece kolaydı. Yine de gürültü olmaması için bu tür bir çatışmanın olmamasını diliyordum.

“Hayır efendim, henüz gelmedi.”

Onları peşime takan kişiyle konuşuyor olmalıydı.

“Doğrudur efendim. Çoktan gelmiş olma… Hayır efendim hiç bir hareketlilik yok.”

Benim polise haber vermeyeceğimi tahmin ediyor olmalıydılar ama her ihtimali de değerlendirdikleri açıktı.

“Rehineler güvende efendim. Eğer adamı konuşturamazsak veya vurmak zorunda kalırsak ne yapmamızı emredersiniz?”

Kızım ve torunumun hayatta olduklarını duyunca midemde saatlerdir sıkılı olan o yumruk biraz olsun gevşedi. Benimle işleri bitmeden onlara bir şey yapmayacaklarını bilsem de emin olamıyordum o ana kadar. Adam uzunca bir süre bir şey söylemeden karşı tarafı dinledi.

“Anlaşıldı efendim. Ölse bile adamı evde bırakmayacağız.”

Telefonu tekrar cebine koydu ve koca bir kedi gibi gerindi. Bu kadarı benim için yeterliydi. Kalan bir kaç basamağı da sessizce tırmandım. Sol tarafımdaki odadan boğuk bir kaç inilti geldi. Adam dönüp bakmadı bile. Hızla arkasına yanaştım. Varlığımı hissetti ve kafasını çevirdi ama çok geç kalmıştı. Onu sağ yanağından vurdum ve düşmekteyken sarıldım. Sanki yanımda yürürken ayağı takılmış bir arkadaşımmış gibi tutup yere düşmesine mani oldum. Sağ çaprazından ateş ettiğim için cam kırılmamıştı. Sadece silahın boğuk sesi duyulmuştu.

Adamı yavaşça yere bırakıp etrafı dinledim. Yan odadan gelen iniltiler ve tıkırtılar dışında bir ses duyamadım.

Manzara korkunçtu. Delik uçlu mermi sağ yanaktan girip sol kulağın üzerinden çıkmıştı ama ortada yanak ya da kulak denilecek bir şey kalmamıştı.

Şiddetli bir mide bulantısı ile beraber olduğum yerde çömeldim. Sabah yediğim tost ve çayın acı bir safra ile karışık kokusu ağzıma kadar yükseldiğinde derin nefesler alarak aynı gün ikinci kez kusmaktan son anda kurtuldum. O anda öğürerek kusmam ve bu arada çıkardığım seslerle yakayı ele vermem işten bile değildi. Adamlar profesyonel birer katil ve tehlikede olanlar hayattaki en değerli varlıklarım olsa da kendimi kirlenmiş hissediyordum ama bu kirlilik duvarda ve tavanda gördüğüm kan lekeleri ve et parçalarının bir kısmı üzerime sıçradığı için değildi. Ola ki bu işten yakayı sıyırıp kızım ve torunumu bu beladan kurtarırsam alacağım en rahatlatıcı duşun bile bu kirlilik hissini yok edemeyeceğini biliyordum.

Kendimi toparladıktan sonra koridora çıkıp diğer yatak odasına doğru yöneldim. Kapısı kapalıydı. Sol elimle kapıyı açarken nefesimi tuttum. Silahım sağ elimdeydi. Kaç kişi olduklarına dair bilgimiz kesin değildi. Rehinelerin yanında bir başka adamları daha olabilirdi.

 

darkbedroomsketch

 

Perdeler sıkıca kapatılmıştı. Koridordan sızan ışık içeriyi yeterince aydınlatamıyordu. Yatağın üstünde belli belirsiz bir gölge gördüm. Silahımı içeriye doğrulturken diğer elimle de ışığı yakmak için düğmeye uzandım. Işığı açtığımda içeride silahlı bir adam yoktu ama o midemdeki yumruk bir anda geri dönüverdi.

Yatakta elleri ve ayakları bağlı ve ağzına bir çorap sıkıştırılmış olarak yatan kadın uzun yıllardır tanıdığımız bir komşumuzdu. Adamlar baskın yaptıklarında onu da yakalamış olmalıydılar. Gözleri korkudan fal taşı gibi açılmıştı. Beni görünce yatakta daha fazla debelenmeye ve ağzına sıkıştırılmış çorabın arkasından boğuk sesler çıkarmaya başladı. Aşağıdakilerin bu sesleri farketmeleri işten bile değildi.

Elimle susması gerektiğini belirten bir işaret yaptım.Yanına gittiğimde kulağına sessiz olması gerektiğini ve aşağıda hala silahlı adamlar bulunduğunu fısıldarken ağzındaki çorabı çıkardım. Derin bir nefes alıp sessizce ağlamaya başladı. Bağlarını çözdüm. Altmış yaşlarında ufak tefek bir kadındı.

“Zeynep hanım, kızım ve torunum nerede biliyor musun?” Sessiz ve tane tane konuşuyordum. Kadın büyük bir şok yaşıyordu.

“Onlar aşağıdaki adamların yanında. Beni buraya çıkarıp bağladılar. Ne oluyor Ayhan bey?”

“Her şey düzelecek. Korkmayın. Ben sizi almak için dönene kadar yatağın altında saklanmanızı istiyorum.”

Kadın titriyordu. Söylediklerimin ne kadarını anladığı ya da duyduğundan emin olamıyordum. Zeynep hanım, kızım Hülya’yı bebekliğinden beri tanır ve çok severdi. Şimdi muhtemelen kendi canından endişe ettiği gibi onu ve torunum Elif’i de düşünüyor ve çok korkuyordu.

“Beni anladın mı Zeynep hanım?”

Başıyla evet der gibi bir işaret yaptı saatlerce bağlı kalmaktan uyuşmuş ellerini ovuştururken. Güçlü olmaya çalışıyordu belli ki. Bir an göz göze geldik. Gözlerimi kapatıp her şey düzelecek anlamında başımı salladım. Elimle yatağın altına girmesini işaret ettim. Kızım ve torunumu henüz bulamadığım gibi artık bana emanet bir masum can daha vardı.

Az önce vurduğum adamın yaptığı görüşmeden bazı sonuçlar çıkarmıştım. Öncelikle benden kurtulmaktan öte beni sorgulamak istedikleri belliydi. O zaman ilk gönderdikleri adam neden doğrudan öldürmek üzere ateş etmişti? Anlayamadığım o kadar çok şey vardı ki. Bir başka çıkarsamam da benden istediklerini alır yada öldürmek zorunda kalırlarsa beni binadan çıkarıp rehineleri öldürecekleri ve belki de evi de yakacakları yönündeydi. Beni de olayın faili gibi göstermek için kaçtığım izlenimini vereceklerdi. Polis yanmış binada onlara ait bir iz bulmakta zorlandığı gibi beni fail olarak ararken de vakit kaybedip yanlış izin peşine düşecekti. Sonuçta belki cesedime ulaşacaklardı belki de sonsuza dek kayıp olarak kalacaktım.

***

İşlerin iyice hızlandığı evreye girmiştik. Birazdan kaçınılmaz bir yüzleşme yaşayacaktık ve muhtemelen ilk bir kaç saniyede olayların ne yöne gideceği belli olacaktı. Ani bir saldırı ile kalan iki adamı etkisiz hale getiremezsek ya vurulacak ya da teslim olmak zorunda kalacaktık. Çok fazla seçenek yoktu.

Adamlara görünmeden alt kata inip Eyüp’e son durumu anlatmam gerekiyordu. Merdivenin başına geldiğimde etrafı dinledim. Evin içi tamamen sessizdi. Ağır ağır inmeye başladım basamaklardan. Aşağıdan görülebileceğim bölüme varmak üzereydim. Hiç bir ses gelmediği için silahımı hazır durumda tutup şöyle bir eğilip aşağıya baktım. Görünürde kimse yoktu. Alt kata inince mutfağa doğru baktım. Eyüp’ü görmeyi beklemiyordum. Ben dönene kadar saklanacaktı. Mutfağa doğru ilerledim. Sırtım duvara dönük bir şekilde hem mutfak tarafını hem de koridorun salona açılan ucunu görmek için sık sık başımı çevirerek yürüyordum.

Mutfağa girdiğimde Eyüp kapının arkasındaki boşluktan çıktı. O koca cüssesiyle küçücük mutfakta doğru düzgün saklanabilmesi mümkün değildi zaten.

“Kızım ve torunum aşağıdakilerin yanında,” dedim.

“Yukarıda neler oldu?”

“Yukarıdaki gözcünün işi tamam. Bir komşumuzu da rehin almışlar.”

“Sorun değil. Zaten esas fırtına aşağıda kopacak. Orayı hallettikten sonra sorun kalmaz.”

Fısıldayarak konuşmamıza rağmen duyulabileceğimizden dolayı tedirgindim. Her an yukarıdaki gözcüleri ile bağlantı kurmaya çalışabilirler veya bir bardak su almak için mutfağa gelebilirlerdi. Zaman artık aleyhimize işlemeye başlamıştı.

İçeriye ani bir baskın mı yapmalıydık yoksa içlerinden birinin buraya gelmesi ve gafil avlanması için mi beklemeliydik? Adam mutfağa gelmek yerine yukarıya çıkar veya seslenir ve cevap alamazsa ne olacaktı? Bu durumda içeride olduğumuzu farkedeceklerdi ve işimiz neredeyse imkansız hale gelecekti.

Eyüp’le göz göze geldik. Çok kararlı görünüyordu ama yine de gözlerinde şimdiye dek hiç görmediğim bir kaygının izlerini farkettim. Hafifçe gülümsediğinde bana güven vermeye çalıştığını düşündüm.

Yüzleşme anı gelmişti. Göğsümdeki o yumruk kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Derin bir nefes aldım. Başımla hadi gidelim şeklinde bir işaret yaptım.

Eyüp sol elinde pompalı tüfek, sağ elinde tabanca ile yanıma geçti. İki kişilik bir ölüm timi gibiydik ama işin zor tarafı muktedir olduğumuz yıkımı yaparken masumları korumayı da başarmaktı. Ben solda o sağda, mutfaktan çıkıp koridorda ilerlemeye başladık. Evde hala çıt yoktu.

Koridorun neredeyse ortasına gelmiştik ki o sessizlik bir anda bozuldu. Adamlardan biri arkasına bakar durumda koridorun başında beliriverdi. Bizi görmemişti. Arkadaşına seslendi.

“Sen de bir şey ister misin? Ben çok susadım.”

Kalbim deli gibi atmaya başlamıştı. Silahımı adama doğrulttum ve koridora adım atmasını bekledim. Adam başını çevirip bizi karşısında görünce tek kelime bile edemedi. Belki şaşkınlıktan bağıramamıştı belki de yediği kurşunlarla buna fırsat bulamamıştı. Benim atışım yüzüne, Eyüp’ünki ise boynuna gelmişti. Neredeyse aynı anda ateşlediğimiz silahlardan çıkan mermiler adamın yüzü ve boynunda siyah güller gibi yaralar açarken tup tup diye birbirinden ayırt edilmesi zor sesler çıkardılar. Çelik yelek giymesi ihtimaline karşı başına nişan almıştık ama ellerim titrediği için her zamankinden biraz aşağıya doğrultmuştum silahımı.

Adam yere yığılırken Eyüp’de ben de hızla koşmaya başladık. Artık sessiz olmanın bir faydası yoktu. Bundan sonra silahına ilk davranan kazanacaktı. Birden aklıma gelen şeyle aniden durdum ve Eyüp’ü de durdurmak için kolumu uzattım. O kadar hızla ileri atılmıştı ki neredeyse ikimiz de yuvarlanıp düşecektik bu ani duruş yüzünden. Eyüp’e elimle bekle diye işaret ettim. Gözlerinde çok kızgın bir bakış ve koca bir soru işareti gördüm ama açıklayacak vaktim yoktu. Birazdan nasıl olsa anlayacaktı. Eyüp benim talimatımı kabullenip duvarın kenarına çömelirken ben silahımı indirip hiç bir şey olmamış gibi hole girdim.

***

Hole adımımı atarken silahımı görünür şekilde yere doğru tutuyordum. İçeriye girip kızım Hülya’nın başına silahını dayamış olan adamı görünce de silahımı adama göstererek yere attım. Silahımı attıktan hemen sonra yağmurluğumun önünü açarak bir şey gizlemediğimi göstermeye çalıştım. Bu sayede gerekirse ceplerime de ulaşabilecektim.

Hülya’nın ağzı ve elleri bağlıydı. Arkasındaki adamın yüzünde bir kar maskesi ve üzerinde bir hücum yeleği vardı. Bir eliyle Hülya’nın arkadan bağlı ellerini tutuyordu. Maskeli adamın yüzünü göremiyordum ama Hülya’nın gözlerindeki dehşet ifadesini farketmemek imkansızdı. Ağlamaktan gözleri kızarmış ve şişmişti. Kızımın bu gözyaşlarını torunum için döktüğünden hiç şüphem yoktu. Çocukluğundan beri çok güçlü ve teslim olmayan bir kız olagelmişti. Şimdi kızının hayatı tehlikedeyken ise hiç görmediğim kadar çaresiz bir hali vardı. Onu böyle görmek dayanılmaz bir acı veriyordu.

Maskeli adamı heyecanlandırıp beklenmedik bir şey yapmasına sebep olmamak için çok yavaş bir iki adımla yaklaşıp ellerimi havaya kaldırıp odanın ortasında öylece durdum. Konuşmasını bekliyordum.

Tek kaldığından beni bağlamak ya da kelepçelemek için risk alacağını sanmıyordum. Silahıyla arkamı dönmemi işaret etti. İtaat ettim. Hülya’yı önünde sürükleyerek arkama geldi ve bir eliyle üstümü aradı. Başka bir silahım olmadığını anlayınca geri çekildi.

“Otur oraya,” dedi.

Yavaşça dönüp yanımdaki koltuğa oturdum.

Yapmaya çalıştığım şey çok basitti aslında. Maskelinin ekibindekilerden her birini bir diğerine haber veremeden ortadan kaldırmayı başarmıştık. Yukarıdaki gözcünün hareket tarzından ve aralarında geçen konuşmalardan benim yalnız olduğumu düşündüklerini anlamıştım. Kulak misafiri olduğum telefon konuşmasından adamların beni sorgulamak istedikleri belliydi. Bu durumda silahımı bırakıp teslim olduğumda maskelinin rehinelere zarar vermesi anlamsızdı. Beni teslim olmaya mecbur etmek için olduğu gibi konuşturmak için de ellerindeki en büyük kozun, hatta beni iyi tanıyorlarsa tek kozun, rehineler olduğunu biliyor olmalıydılar. Teslim olarak maskelinin gardını düşürüp, rahatlamasını sağlamak elimdeki en iyi seçenekti. O beni sorgularken ben de belki olan biten hakkında bir şeyler öğrenebilirdim. Bu arada bir fırsat oluşunca Eyüp devreye girip kızım ve torunumu tehlikeye atmadan maskeliyi etkisiz hale getirebilirdi. Burada zamanlama çok önemliydi. Eyüp adama görünmeden olan biteni izleyebilmeliydi. Bunu sağlamak için biraz yüksek sesle konuşacaktım. Uygun an geldiğinde ise sadece ikimizin anlayacağı bir sinyal ile Eyüp harekete geçecekti. En azından planım buydu.

“Al bakalım Ayhan bey.”

Hücum yeleğinin cebinden çıkardığı plastik bir kelepçeyi kucağıma fırlattı. Bildiğiniz tırtıklı plastikten oluşan ve kabloları bir arada tutmak için kullanılan kelepçelerden çok da farklı değildi. Sadece çok daha kalın ve sağlam bir plastikten imal edilmişti ve birbirine bağlı iki kelepçeden oluşuyordu.

Kucağıma düşen kelepçeyi almak isterken elimle çarpıp düşürmüş gibi yaptım. Korkudan ellerim titriyormuş gibi görünmeye çalışıyordum. Eğilip kelepçeyi alırken diğer elimle farkettirmeden yağmurluğumun cebinden bir çengelli iğne aldım. Kamp ve piknik meraklılarının vazgeçilmez aksesuarlarından biridir çengelli iğne. Kırık bir kolu askıya almak için de kullanılabilir çadır bezi gererken de. Bir yandan kullanmam gerekmesin diye temenni ederken bir yandan da böylesine temkinli olup bu tür bir şeyi yağmurluk cebimde bulundurduğuma şükrediyordum. Kelepçeyi alıp doğrulurken iğneyi de bacaklarımın arasından koltuğa bıraktım.

“Tak bakalım.” Sakin ve otoriter bir tonda konuşmaya çalışıyordu ama son bir kaç saatte yaşananlar ve ekibindeki diğer elemanları kaybetmekten dolayı gergin olduğunu hissedebiliyordum.

Önce sol bileğime taktım kelepçenin bir parçasını. Daha sonra öbür parçayı sağ bileğime taktım ve uçları bir kaç kez çekerek daralttım. Çok fazla sıkmamaya özen gösterdim. Ellerimi kaldırıp gösterdim. Aslında ellerim arkada bağlansa hareketim çok daha fazla kısıtlanacak ve kurtulmam neredeyse imkansız hale gelecekti ama bunu tek başıma yapamazdım ve maskeli silahsız olmama rağmen bana yaklaşmaktan kaçınıyordu.

Ben kelepçeyi takınca maskeli kızımı kenara iterek odanın diğer tarafındaki kanepeye oturdu. Rahatlamış görünüyordu. Hülya’ya da yeri göstererek oturmasını işaret etti. Kızım itiraz etmedi ve gözlerini benden ayırmadan, önce dizlerinin üzerine çöktü daha sonra ise halının üzerinde bağdaş kurarak oturdu.

Maskeli derin bir iç geçirmeden sonra öne doğru eğildi.

“Sorgulama anı geldi. Eğer inandırıcı olmazsan ne olacağını söylememe gerek yok sanırım.”

Tabii ki gerek yoktu ama zaten hiç bir şey gizlemeye de niyetim yoktu. Buradan kurtulamayacaksak kimin ne öğrendiği umurumda olmayacaktı ama eğer kurtulursak da maskeli bildiklerini kimseye anlatmaya fırsat bulamayacaktı. Ben hazırdım. Başımı evet der gibi salladım. Çaresiz ve korkmuş bir görüntü vermeye çalışıyordum.

“Her soruna cevap vereceğim ama önce söylemek istediğim bir şey var,” dedim. Oyun tekrar başlıyordu.

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş