Tag Arşivleri: gizem

Lanet IV.Bölüm

insidetower1

 

 

Konukların gelir gelmez hastalarını görmek istemeleri, Radu’yu çok şaşırtmıştı. Doktor, Vlad’ın önce biraz dinlenmeleri ve bir şeyler yiyip içmeleri teklifini kibarca geri çevirip, Anton’u hemen görmek için ısrar etmişti. Böylesi bir havada, bunca yoldan sonra dinlenmeden işe koyulmak istemeleri inanılmazdı.

Oyuncağını kaybetmek istemeyen bir çocuk gibi çantasına sıkı sıkı sarılan doktor Polidori’nin, davranışları dışında görünümü de garipti doğrusu. Kısacık boyuna inat kolları ve bacakları o denli orantısız uzunlardı ki sanki pantolonunu göğsüne kadar çekmiş bir çocuk gibi görünüyordu. Dalgalı ve uzun siyah saçlarının arasında upuzun bir yüz uzanıyordu. Konuşmak için ağzını açtığında, çenesi göğsüne dokunacak gibi oluyordu. Uzun ince ve hafif köprülü olan burnunun üzerinde siyah demirden bir kancaya tutturulmuş bir çift cam duruyordu. Yeşile çalan bu kalın camların ardında, adamın kahverengi gözleri olduklarından çok daha küçük görünüyorlardı. Radu buna benzer bir şeyi daha önce sadece iki kez görmüştü. Prens Vlad ile beraber gittikleri Floransa’daki bir piskopos ve yine Pisa’daki bir doktorda ama ikisinde de bu camları kulaklarının arkasından geçerek bağlayan ipler varken Polidori’ninkiler adamın burnunun üzerine sıkıştırılmış olarak duruyordu. Kafasındaki siyah deri şapkanın  geniş kenarlarının üzerinden yağmur suları oluk oluk akıyordu.

Konuklarının eşyalarını Vlad’ın onlar için hazırlattığı odalarına gönderdikten sonra Anton’un güney kulesinin bodrum katındaki odasına doğru beraberce yürümeye başladılar. Şatonun, seçilmiş bir avuç görevliden başka kimsenin giremediği derin dehlizlerinde ilerlerlerken, Radu bir yandan da konukları daha iyi tanımaya çalışıyordu. Onun için önemli olan bu adama güvenip güvenemeyeceği idi ve o alışılmadık görünüşüne rağmen doktorda tedirgin edici bir yön görememişti. Yine de bir gözü hep adamın üzerinde olacaktı. Radu sadece dev gibi cüssesi ve büyük cesareti sayesinde baş muhafız olmamıştı. Tedbirli ve dikkatli olmayı iyi bilirdi.

Çok geçmeden Anton’un kaldığı odaya ulaştılar. Kapıyı açıp içeri girdiklerine Anton yatağındaydı. Yanında Magda isimli çok yaşlı bir şifacı kadın vardı. Şömineden yansıyan sıcak ışığa rağmen, delikanlının vücudu bir parşömen kadar beyaz görünüyordu. Yüzüstü uzanmıştı ve soğuk terlerle ıslanmış, çıplak sırtında simsiyah kanla dolu altı tane sülük vardı.

Polidori bu manzarayı görür görmez çantasını açıp kahverengi cam bir şişe çıkardı. Çantasını, asistanı olduğunu söylediği Mina isimli genç kadının eline tutuşturup, cebinden çıkardığı mendile bu şişedeki sıvıdan döktü ve mendili Anton’un sırtındaki sülüklerin üzerine bastırdı. Daha sonra yine çantasından çıkardığı cımbıza benzer bir aletle sülükleri birer birer sökerek kapağını açtığı bir şişeye koydu ve şişenin kapağını tekrar kapattı. Radu, doktorun bu telaşlı hareketlerini odasının tavanında gördüğü uzun bacaklı siyah örümceğin ağ örerkenki hallerine benzetti.

Mina ise bir yandan elinde ağzı açık olan çantayı tutarken bir yandan da olup bitenleri büyük bir dikkatle izliyordu. Sürekli kemirip durduğu alt dudağını neredeyse kanatmak üzereydi. Öne doğru eğilerek Anton’u daha iyi görmeye çalışırken, ister istemez, diğerlerinin görebilmelerini engelliyordu. Herkes yatağın çevresinde toplanınca, ışığın ulaşamadığı delikanlıyı görmekte zorlanmaya başladılar.

Radu şöminenin üzerindeki şamdanı alarak yaktı ve yatağın başına getirdi. Üç büyük mumun sağladığı ışıkta, sülüklerin söküldüğü yerlerde, altı kanayan ağız oluştuğunu gördüler.  Radu şamdanı yatağın kenarındaki rafa yerleştirdi.

“Bana yardım eder misiniz lütfen!” diye Radu’ya seslendi Polidori.

Radu, Vlad ile bir an göz göze gelip onun onayını da alınca doktorun talimatıyla Anton’un kollarından tuttu. Delikanlının nemli bilekleri Radu’nun avucundan kayıveriyordu. Anton’un cildi bir ölü kadar soğuk ve bir yılan derisi kadar kaygandı.

Polidori çantasından çıkardığı bir bıçakla kemerinden ince deri parçaları kıymaya başladı. Bunları kanayan yaraların üzerine dikkatlice serpti. Şöminedeki ateşin kenarlarından bir parça külü de bıçağıyla alıp yaraların üzerine döktü. Kanama yavaşlamıştı. Tüm bunlar olurken Anton neredeyse hiç kıpırdamamıştı ve küllerin yaralarına dokunduğu anda çıkardığı zorlukla duyulabilecek bir inleme dışında sessiz kalmıştı.

“Özür dilerim efendim ama neredeyse her hastalıkta kullanılan bu sülükler oğlunuz için çok sakıncalı. Lütfen telaşlı davranışımı mazur görün,” dedi Polidori.

Radu, Vlad’ın duruma hiç sinirlenmediğini görebiliyordu. Adam o ana dek oğlunun tedavisinde başarılı olamayan Magda’ya odadan çıkmasını işaret etti.

Polidori, gözünü hastasından ayırıp odayı incelemeye başladı.

“Bu oda ve tüm bodrum katı hiç güneş ışığı almıyor anladığım kadarıyla. Bu durumda havası nasıl bu kadar temiz? Duvarlarda neden hiç küf yok?”

Vlad doktorun sorusu üzerine eliyle duvarlarda tavanın hemen altında ve zeminin hemen üzerinde olan mazgalları göstererek, “burası için özel bir havalandırma sistemi yaptırdım,” dedi.

“Bu odaya yakın bir çalışma odası istiyorum efendim.”

Polidori’nin bu sorusu üzerine kısa bir sessizlik oldu. Radu da Vlad’ın nasıl bir cevap vereceğini çok merak ediyordu. On altı yıldır bu odanın bulunduğu bölümde kalmak bir yana buraya girebilen kişi sayısı bile beşi geçmemişti.  Gözlerini prense çevirdi.

Vlad derin bir nefes aldıktan sonra gözlerini oğlundan bir an bile ayırmadan cevap verdi.

“Sanırım buna izin verebilirim.”

 

Devam edecek…

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Lanet I.Bölüm

 

 

 

 

 

transylvania1

 

Henüz okumamış olanlarınız, giriş bölümüne bu bağlantıdan ulaşabilirler : Lanet-  Giriş Bölümüne ulaşmak için tıklayın!

Bölüm I

 

Dışarıya çıktıklarında artık hava kararmaya başlamış ve iyiden iyiye soğumuştu. İnceden bir yağmur çiseliyordu. Mağara ve yakın çevresindeki üzerinde ot bitmeyen kara kayalara inat, tepenin geri kalanı sayısız ağaçla kaplıydı. Yaralı bir hayvan gibi tepelerin üzerine yaslanmış dinlenen güneşin son ışıkları, devasa karaçam ve kayın ağaçlarının arasından zorlukla sızıyor ve dönüş yolculuğuna hazırlanan küçük kafilenin yolunu kan kırmızısına boyuyordu.

Mağaranın çıkışında bekleyen adamları, Vlad’a atını teslim ettikten sonra kendileri de atlarına bindiler. Toplam on iki atlıdan oluşan kafile zorlu dönüş yolculuğuna başlamaya hazırdı. Hava tamamen kararmadan önce düzlüğe inmek için bir saatten az vakitleri vardı.

Radu, efendisinin yorgun yüzüne bakıp neler düşündüğünü anlamaya çalışıyordu. Onlarca çatışmadan kalan yara izleri sert yüz hatlarını iyice belirginleştirmişti adamın. Simsiyah gür saçlarını ve geniş alnını geçip yüzüne baktığınızda ilk gözünüze çarpan şey sol şakağından çenesinin köşesine kadar inen derin yara iziydi. Zaten neredeyse hiç gülmeyen Vlad’ın ağzının sol köşesi bu yara yüzünden ebedi bir hoşnutsuzluk ifadesiyle aşağıya doğru kıvrıktı. Büyük gri gözlerinde, o anda karşısında olanlardan ötesine bakar gibi bir ifade vardı. Bu dalgın görünümlü adamın, alacakaranlıkta veya savaş alanının kargaşasında at binerken, hata yapmasını, tökezlemesini bekleyebilirdiniz ama Vlad, bu diyarlara nam salmış cesareti ile düşmanın üzerine amansızca saldırırken bile asla dikkatsiz değildi.

“Dönüyoruz,” diyen Vlad, atını mahmuzlarken,  Radu’ya da yanına gelmesini işaret etti.

Diğer on atlı, ikisinin çevresinde yarım ay şeklinde dizilerek yola koyuldu.

Radu, kıvrılarak aşağıya doğru inen patikanın ilerisinde, sislerin arasından görünen meşe ağaçlarına dikti gözlerini ve kendisini şatoda hayal etti. Sıcak ateşin yanında şarabını içiyor ve ayaklarını ısıtıyordu. Bu tekdüze yolculukta efendisinin muhtemelen tek kelime bile etmeyeceğini biliyordu.

Her homurtu ve kişnemelerinde burunlarından birer buhar bulutu salıveren atların, ıslak toprak üzerindeki yumuşak nal sesleri ve vücutlarından yayılan ısının etkisiyle iyice gevşeyen Radu, uyuklamaya başladı. Arada sırada gözlerini zorlukla aralayıp atının yönünü şaşırmadığını görüyor, sonrasında  atların ritmik nal sesleri ve hafifçe sallanarak ilerlemelerinin etkisiyle ninni dinleyen bir çocuk gibi tekrar uykuya dalıyordu.

Bir süre böyle ilerledikten sonra, atının ıslak yolda tökezlemesi ile aniden uyandı ve sert bir şekilde sağa kıvrılan patikada atına yön verdi. Bu bölgede, ağaçtan duvarlar patikanın her iki yanını kapatıyor ve patika üç dört atlının yan yana zorlukla geçebileceği kadar daralıyordu. Sarsıntıyla uyanan Radu, ağaçlık bölgeden gelen bir baykuş ötüşü duydu. Çok fazla batıl inancı olmasa da bu ses onu huzursuz ederdi hep. Doğduğu ve büyüdüğü köyde ne zaman evlerinin yakınlarında bir baykuş ötse ertesi gün kötü bir olay olur, birisi beklenmedik bir şekilde ölür ya da köyde yangın çıkardı. Etrafa göz gezdirip olası bir tehlikeye karşı kulak kabarttı. Çok geçmeden bir baykuş ötüşü daha duydu, sonra bir tane daha. Bir süre sonra bu sesler kesildi. Diğer binicilerin de kendi aralarında fısıldaştıklarını duyabiliyordu. Buralarda herkes baykuşların uğursuzluğuna inanırdı.

Baykuşlar susup etrafa tekrar sessizlik hakim olunca, Radu ve diğerleri olanları unutup yola sessizce devam etmeye başladılar. Ancak bu olanlardan sonra Radu’nun uykusu kaçmıştı. Baykuşları boşverip, gerçek tehlikelere karşı etrafı kolaçan ederek ilerlemeye devam etti. Yağmurun etkisiyle topraktan yayılan kokuyu içine çeken Radu, başını kaldırıp göğe baktı. Alacakaranlık artık yerini geceye bırakıyordu. Yağmur bulutlarının arasından bir görünüp bir kaybolan dolunay, patikayı yollarını bulmalarına yetecek kadar aydınlatıyordu. Meşale kullanmıyorlardı, çünkü en az vahşi hayvanlar kadar tehlikeli olabilecek haydutlar veya komşu derebeylerinin öncü birliklerine yerlerini belli etmek hiç de akıllıca olmazdı.

Radu, Vlad’a baktı tekrar. Adam, olanlardan tamamen habersiz gibi kendi düşüncelerine dalmış görünüyordu.

Artık vadiye yaklaşmışlardı. Bir süre sonra kendi şatolarının olduğu tepeye doğru kısa bir tırmanışa başlayacaklardı. Bu bölgede yollarının üzerinden küçük bir dere geçiyordu. Bir çok noktada, çok derin ve gür akan bu suyun, bir iki karıştan daha derin olmayan ve sakin akan bir kesimindeydiler. Tam suyu geçerlerken atlar birden huysuzlandılar. Karşıya geçmek istemiyor gibiydiler. Kişnemeye ve ayaklarını yere vurmaya başladılar. Hepsi çok eğitimli ve savaş görmüş atlar olmalarına rağmen, bu kadar korkmaları Radu’yu şaşırtmıştı.

Seçkin muhafızlardan oluşan kafile, tam da atlarını sakinleştirip karşıya geçirmeyi başardıkları anda, onları huzursuz eden şey karşılarında beliriverdi.

Ağaçların arasından çıkan, kapkara, devasa bir kurt atlılara doğru ilerledi. Bir yay gibi gerilen sırtındaki tüyleri kabarmıştı. Her biri bir insan parmağı boyunda olan dişleri ve bunların arasından sızan salyalar ay ışığında parlıyorlardı. Tam patikanın ortasında durup hırlamaya başladı. Gözlerini Vlad’a dikmişti.

Adamlardan bir kaç tanesi sırtlarındaki yayları çıkarıp, oklarını canavara doğrulturken, Radu ve diğer iki adam da kılıçlarını çekip Vlad’ın önüne geçtiler.

Henüz kimse canavara saldıramadan önce Vlad elini havaya kaldırıp “durun,” diye bağırdı.

Canavarın, yıldızsız bir gece kadar siyah tüylerinin arasında, iki sarı göz, arkalarında lanetli bir ateş yanarmışçasına parlıyorlardı. Gözlerini Vlad’dan ayırmayan kurt, bir kaç adım daha yaklaşırken, Vlad da Radu ve diğerlerinin arasından öne doğru çıktı.

Ağaçların arasından başka kurtların ulumaları yükseldi. Radu, henüz ne olduğunu anlayamadan, ilki kadar büyük olmasa da şu ana dek gördüğü diğer tüm kurtlardan daha iri iki tanesi canavarın arkasında beliriverdi.

Herkes, ne yapacağını bilmez halde birbirine bakıyordu. Tepeden tırnağa silahlı bu deneyimli savaşçılar bile korku içindeydiler. Radu onların ellerinin titrediğini ilk defa görüyordu. Bacakları ise kaskatı kesilmiş, atlarının üstünde durmakta zorlanır gibiydiler. Kimseden çıt çıkmıyordu.

Vlad, yavaşça atından indi ve korkunç dişlerini göstererek hırlayan canavara doğru bir iki adım attı. Sonradan gelen kurtlar da canavara doğru, onu korumak istermiş gibi yaklaştılar. Canavar her iki yanına dönerek korkunç bir hırlamayla onları geriye gönderdi. Bu arada Radu, canavar karşılarına çıktığı andan itibaren aldığı kokunun ne olduğunu anladı. Savaş meydanlarında çok rastladığı bir kokuydu bu. Hayvan, ölüm gibi kokuyordu.

 

wolf

 

Vlad, canavara nefesleri birbirine karışacak kadar yaklaştı. Radu, kurdun ne kadar büyük olduğunu o anda daha iyi farketti. Vlad, neredeyse hiç eğilmeden canavarla göz göze durabiliyordu. Cebinden bir deri parçası çıkaran Vlad, bunu iki eliyle, sanki kurt görüp de üzerindekileri anlayabilirmiş gibi gererek tuttu ve Radu’nun mağarada duyduklarına benzer bir şeyler mırıldanmaya başladı.

Tüm adamlar artık silahlarını indirmiş ve nefeslerini tutmuş bir halde olup bitenleri izliyorlardı. Buradan savaşarak canlı çıkamayacaklarını anlamış olmalıydılar.

Canavar, bir kaç kez uluduktan sonra Vlad’ın elindeki deri parçasını dişlerinin arasına alarak geriye doğru çekildi ve bir süre sonra üç hayvan da ağaçların arasında kayboldular.

Kimse tek kelime etmedi. Vlad atına dönüp bindi ve tekrar ilerlemeye başladı. Radu ve diğerleri ise eski düzenlerini alıp ona eşlik ettiler.

Yağmur şiddetini arttırmıştı. O andan itibaren, kafile şatoya varana dek kimse ne uyudu ne de konuştu.

 

Devam edecek…

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Lanet

lanet

 

 

Lanet

 

Giriş

Radu, bu kapkara, tekinsiz mağaradan ölesiye nefret ediyordu. Ona kalsa buraların yakınından bile geçmezdi ama efendisi Vlad, son zamanlarda bu mağaraya yaptığı ziyaretleri sıklaştırmıştı . Efendisini korumak için, gerekirse on adamla bile savaşmaktan çekinmeyen o dev cüsseli, korkusuz muhafız Radu, buraya geldiklerinde ürkek bir çocuk gibi titremeye başlıyordu.

Mağaranın, gün ışığının artık ulaşamadığı en derin bölümüne gelene dek kendisi ve Vlad’ın ayak seslerinin yankılarından başka bir şey duyamayan Radu, şimdi, efendisinin emrine uyarak kutsal ocağın olduğu bölüme girmeyip on adım ötede nöbet tutmaya başlamış olmasına rağmen, alevlerin garip fısıltısını işitebiliyordu.

Vlad’ın tarihçileri bile bu ocağın ne zamandan beri orada olduğuna ya da onu ilk olarak kimlerin bulduğuna dair bir şey bilmiyorlardı. Tek bildikleri, etrafı ısıtmayan ve hiç sönmeyen bu mavi ışığın çok eski zamanlardan beri insanların üzerinde yarattığı büyüleyici etkiydi.

Ocağın önünde diz çöken Vlad, efendisiyle bağlantı kurmak için kullandığı sözleri tekrarlayıp dururken alevler bir anda kuvvetlendi ve masmavi ışığın içinde kırmızı ve sarı damarlar belirmeye başladı. Mağaranın içindeki kükürt kokusunun da artmasıyla Radu, yüzünü buruşturup eliyle burnunu kapadı.

Radu, Vlad’ın neler söylediğini duyamıyordu ama adamın, arada bir karşıdan gelen sesleri dinleyip, konuşmaya devam ettiğini görebiliyordu. Geçen ilkbaharda, Radu’nun büyük amcası Olaf da böyle kendi kendine konuşmaya başlamış ve bu kış kendi kusmuğu ile boğulup ölmüştü. Vlad o kadar yaşlı değildi ve Olaf amca gibi komik şeyler yapmıyordu. Hem böyle kendi kendine konuşan yaşlılar kısa sürede bu dünyadan göçerken Vlad yedi yıldır bu mağarayı ziyaret etse de gayet sağlıklı görünüyordu.

Son yıllarda, komşu derebeyleriyle her girdiği savaşı kazanan Vlad’ın tüm başarılarına rağmen yüzü gülmüyordu. Oğulları Anton’u doğururken ölen karısının acısı hala yüreğindeydi. Radu, onu şatosunda Leydi Kristina’nın resmine bakarken ve ağlarken görüyordu. Bu hiç bitmeyen acıya, bir de artık on altı yaşına gelen oğlunun iyileşeceği yerde giderek kötüleşen hastalığı da eklenince, Vlad’ın gerçekten çok mutsuz bir adam olduğunu görmek zor değildi.

Radu, efendisine bakıp söylediklerini duymaya çalıştı ama kulağına çalınanlar belli belirsiz bir kaç kelimeden ibaretti. Duyabildiği kelimelerden konuşulanları anlamaya çalışsa da başarılı olamadı. Kan, krallık, ölümlü ve yemin kelimelerini ayırt edebilmişti.

Dar ve karanlık yerlerde huzursuz olan Radu, buz gibi soğuk havaya rağmen boncuk boncuk terlemişti. Göğsünün sıkıştığını hissediyor ve bir an önce buradan çıkıp gitmekten başka bir şey düşünemiyordu artık. Neyse ki, Vlad çok geçmeden konuşmasını bitirip ayağa kalktı ve geriye doğru bir kaç adım atarak kutsal ocağın olduğu mağaradan çıktı. Şatoya dönme vakti gelmişti.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm XIV

maltakosku

 

 

 

Hafta sonu ve öğleden sonra iki suları olmasına rağmen trafik yoğundu. Polis arkadaşıma ne kadar mesafede olduğum konusunda doğruyu söylememiştim. Amacım ondan en az yarım saat önce buluşma yerinde olup etrafı kolaçan etmekti.

Kararlaştırdığımız saatten yaklaşık kırk beş dakika önce köşkün girişindeki alana arabamı park etmiştim. Yıldız Sarayının bahçesindeki iki köşkten biri olan Malta Köşkü’nde restoran olarak hizmet veren iki kat dışında bahçede de müşterilere hizmet veriliyordu. Park yerinde çok sayıda araba vardı ve hepsi de sivil araçlardı. Bu gibi yerlerde bazen toplu organizasyonlar ve resmi toplantılar da yapılabiliyordu. Öyle zamanlarda ortalık resmi plakalı lüks araçlar ve polis araçlarından geçilmezdi.

Hava dünkü gibi yağmurlu olmasa da bahçeyi tercih edenler azınlıktaydı. Etrafı şöyle bir tarayıp binanın balkon ve pencerelerine uzak bir köşede arkamı girişe dönerek oturdum.

Üzerimdeki anorağı çıkarmıştım ve çantamla beraber yanımda taşıyordum. Tabancam çantanın içindeydi. Şapkamı ve gözlüğümü çıkarmamıştım. Gazetelerimi masanın üzerine, çantamı ve anorağımı da köşedeki sandalyenin üzerine koydum ve garsonu beklemeye başladım. Çantamın olduğu sandalyeye benden başkasının ulaşması mümkün değildi. Ben ise hafifçe masanın altına ittiğim sandalyenin üzerinden uzanıp silahımı kimseye belli etmeden kolayca alabilirdim.

Aslında ne sipariş edeceğimi bilmeme rağmen garsonun uzattığı menüyü alıp ona bakarmış gibi siparişimi verdim. Günün çorbası ve ızgara sebze istedim.

Adam siparişi alıp gidince hafifçe yana dönüp girişe baktım. Tam o sırada park yerinin girişe yakın bir kısmında arabasından inen arkadaşımı gördüm. Yalnız gelmişti. Tekrar önüme döndüm ve gazeteleri karıştırmaya başladım. O nasılsa beni farkedip yanıma gelecekti.

Gazeteler iç içe konup katlanmışlardı. Dış taraftaki hafta sonu ekini ayırınca ilk sayfada resmimi gördüm. Yaklaşık altı yedi yıl önce çekilmiş bir resmimdi. Aslında gizlenmeye çalışmasam da insanların bu fotoğrafa bakıp beni tanımaları zordu. Bir iki saat önce aynada gördüğüm yorgun ve yaralı halim resimdeki görünüşümden çok uzaktı.

Arkadaşım tam karşımdaki sandalyeye oturdu. Doğal ve sakin davranıyordu. Etrafa baktığında ise sanki sadece çevredeki ağaçlar, güzel çiçekler ve köşkün balkon süslemelerine bakan bir turist havasındaydı.

“Sen siparişini vermişsin sanırım, ” derken gülümsedi. Elinde taşıdığı büyük sarı zarfı masadaki gazetelerin altına itti.

“Evet verdim. Dosyada neler var?”

Öğlen yemeği için buluşmuş iki samimi arkadaş gibi teklifsiz ve sıcak davranıyorduk. Aslında aramızdaki ilişki içten olsa da bu tarzda bir samimiyetimiz yoktu. Dikkat çekmemek için sessiz bir anlaşma ile böyle bir vücut dili kullanıyorduk.

Benden yaklaşık on yaş genç olan Adem İstanbul emniyetinde istihbarat şubesinde üst düzey bir amirdi. En üstte değildi tabii ama oraların adamı da değildi. Hayatımda tanıdığım en düzenli ve temiz adamlardan birisiydi. Odasındaki dosyaları bir çok kütüphanedeki kitaplardan daha düzenliydi. Masasında hiç bir zaman bir kaç kağıt ve bir iki dosyadan fazla bir şey görmemiştim. Üzerlerinde çalışır ve notlarını aldıktan sonra onları raflardaki yerlerine özenle koyardı. Masasında veya odasının her hangi bir köşesinde toz gördüğümü hatırlamıyorum. Sanırım bu titizliği ve temizliği tüm hayatına yansıyordu. Şu an bulunduğundan daha üst kadroların gerektirebileceği ayak oyunları ona göre değildi. Kariyeri değil işi konusunda hırslıydı. Sonuç almayı önemseyen bir yapısı vardı. Daha önceleri ondan bilgi istediğimde net ifadelerle özetlediği kesin bilgileri sarı bir zarfa koyarak bana teslim ederdi. Her zaman büyük sarı bir zarf.

Tek sevmediğim yönü o anda yakmaya hazırlandığı sigarasıydı. Kutudan parmağıyla vurarak çıkardığı ince sigaralarından birini çok kırılgan ve değerli bir şeyi tutarmışcasına özenle dudaklarına götürdü ve çakmağıyla yaktı. Sigaranın alevini iyice harlandıran derin bir nefes aldı. Aslında sigara dumanı beni her zaman çok rahatsız etmiştir ama nemli toprak ve çiçek kokularının arasında mentollü sigaranın kokusu hiç de kötü gelmedi bu kez.

Garson benim siparişimi getirdi. Teşekkür ettim. Adem de siparişini verdi. Kahvaltı saatinin bittiğini öğrenince fesleğenli patlıcanlı domates terin istedi. Garson gidince ben tekrar Adem’e baktım.

Yaşına göre çok genç görünen esmer, zayıf bir adamdı. Yemekten ve sudan çok daha fazla ihtiyaç duyduğu belli olan sigarasından bir nefes daha alıp bana doğru dönerken kalın çerçeveli siyah gözlüğünü parmağıyla şöyle bir geriye itti.

“Kızının evinin arka sokağındaki arabada bulduğumuz bir kaç fotoğraftan başka korkarım hiç bir şey yok.”

“Ne fotoğrafıymış o, ” deyip elimi zarfa uzattığımda elini uzatıp beni durdurdu.

“Lütfen burada bakma.”

“Pekala. Resimler dışında neler öğrenebildin?”

“Aslında ayrıntılarla ilgili hiç bir şey bilmesek de son günlerde dikkatimizi çeken bir isim var.”

“Bekri Hamid mi?” diye sordum.

“Evet. Onun sağ kolu Abbas Osman İstanbul’da şu anda.”

Bekri Hamid’in adına nereden ulaştığımı sormamıştı. Benim de bağlantılarım olduğunu biliyordu.

“O zaman en azından bir ipucu var elinizde. Bunların kullandığı adamlar muhakkak dikkat çekecek bir şeyler yapacaklardır. Sorgulayacak birini yakalarsanız bana haber verirsin sanırım.”

“Sana beni aradığın numaradan mı ulaşayım?”

Masadaki bir peçetenin üzerine iki telefon numarası yazıp Adem’e uzattım. Eyüp bana telefonu verirken iki sim kartı daha vermişti. Bir kaç saat sonra şu an kullandığımı söküp bir sonrakini takacaktım.

“Hayır. Şimdi yazdığım numaradan ulaşabilirsin. Yarın da ikinci numarayı kullanırsın. Daha sonra ise ben seni ararım,” dedim.

Yemeklerimizi yerken artık sadece eski günlerden ve havadan sudan bahsetmeye başladık. Yarım saat geçmeden ikimiz de yemeklerimizi bitirmiştik. Adem kalktı. El sıkışıp vedalaştık. Onun arabasını çalıştırdığını duyduğumda garsonu çağırıp hesabı nakit olarak ödedim. Dikkat çekmeyecek kadar bahşiş bırakıp kalktım. Zarfta neler olduğunu çok merak ediyordum.

 

***

Arabaya binip oradan uzaklaştım. Beşiktaş sahiline inince Ortaköy üzerinden devam edip Muallim Naci Caddesinden Bebek istikametinde gittim. Sağ tarafımda çok güzel yatlar ve tekneler vardı. Solumda ise kimi modern kimi tarihi en çok iki ya da üç katlı binalar ve çeşitli ülkelerin konsoloslukları vardı. Koca koca ıhlamur ağaçlarının olduğu caddeyi geçtikten sonra önünde park etmeye uygun bir yer gördüğüm bir çay bahçesinde durdum. Bir an önce zarfta olanlara bakmak istiyordum. Çantam ve gazeteler yanımdaki koltuktaydılar. Park ettiğimde gazeteler kayarak koltuğun önündeki boşluğa düştüler. Almak için eğildiğimde bulmaca ekinin kapağının açıldığını gördüm. İlk sayfadaki bulmaca çözülmüştü. İçimden bunu yapan saygısıza kızdım bir an ama sonra marketteki kadının onu raftan alıp bana verdiği aklıma gelince incelemeye karar verdim.

Üzerinde ünlülerin resimleri olup belli numaralı karelerdeki harfleri birleştirip ödül kazandığınız bulmacalardandı. Gerçekten de doğru çözülmüştü ama anahtar kelimeyi oluşturan kutularda harfler yerine rakamlar vardı. On harfli bir anahtar kelime soruyorlardı. Çantamdaki kalemimi çıkarıp rakamları karşılık geldikleri kutulara yazdım. Çıkan sonuç bir cep telefonu numarasıydı.

Sayfayı yırtıp çantama koyduktan sonra zarfı da alıp çay bahçesine çıktım. Bu saatte tamamen boştu. Sahil yolunun iyice daralan ve merkez caddelerden uzak kısmında ağaçların arasında küçük bir bahçeydi.

Kötü havalar için üstü kapatılmış ve önü tamamen camla kaplanmış olan bahçenin denize yakın bir masasına oturup bir çay söyledim. Çayım geldikten sonra yapıştırıldıktan sonra bir de bantla kapatılmış olan zarfı açıp içindekilere baktım. İçinde dosya kağıdı boyutlarında üç tane fotoğraf vardı.

Fotoğraflardaki görüntü oldukça netti. Üçünün de sağ alt kısmında tarih ve saat gösteren kırmızı harf ve rakamlar vardı. Sanki eski bir video kameranın görüntüsünden fotoğrafa aktarılmış gibilerdi. Tarihler yaklaşık iki yıl öncesi, bir yıl öncesi ve altı ay öncesine aitlerdi.

Resimlerin üçünde de aynı şey vardı. On beş on altı yaşlarında çarpıcı güzellikte bir kız. Koltukta oturan kız kameraya üzgün bir şekilde bakıyordu. Bağlı değildi. Resimlerden birinde kızın sol omuzunda bir el vardı ama resim sadece kıza odaklandığı için adamın sağ eli ve bileği dışında bir yeri görünmüyordu. Simsiyah parlak ve uzun saçları ve yaşından beklenmeyecek kadar hüzünlü ve kocaman bal rengi gözleri olan bir kız çocuğu resimlerden bana bakıyordu.

İçimdeki huzursuzluk bu resimleri görünce iyice artmıştı. Dışarıda hava çok güzeldi ama içim üşüyordu. Resimlere baktıkça ürpermekten kendimi alamıyordum.

Kimdi bu kız? Benim kızım gibi onu da mı rehin almışlardı? Kızımı bana ulaşmak için rehin almışlardı. Benim fidye ödeyebilecek kadar varlıklı olmadığımı biliyorlardı. Hem buna benzer bir operasyon yaptılarsa fotoğraf veya video çekmeye neden gerek duymuşlardı?

Garsonun çayı tazelemek için geldiğini farkedince resimleri tekrar zarfın içine koydum.

İşler iyiden iyiye içinden çıkılmaz ve anlaşılmaz hale geliyordu. Bulmaca dergisinin sayfasını çıkarıp bakmaya başladım. Bir elimde resimlerin olduğu zarf diğer elimde kimin olduğunu tahmin edebildiğim ama ne için verildiğini anlayamadığım bir telefon numarasıyla orada ne yapacağımı bilmez halde oturup kaldım.

 

Devam edecek…

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm XIII

 

 

treeflowerssketch

 

Hülya Elif’e kahvaltısını yaptırırken biz de Eyüp’le salondaki cam kapıdan çıkıp bahçede oturduk. Az önce kahya oraya iki bambu koltuk getirmişti.

Bahçenin bu tarafında büyük yassı taşlarla kaplı üç metreye üç metrelik bir bölüm vardı. Üzerinde bir kamelya yoktu ama ortada şu anda kapalı ve bağlı olan büyük bir bahçe şemsiyesi vardı. Bu bölümden bahçenin içlerine biraz daha küçük taşlardan oluşan patikalar uzanıyordu. Bu patikaların kenarlarında sarı ve beyaz yaseminler ve bol çiçek veren bir kaç küçük leylak ağacı vardı. Bahçenin bu tarafında bir tenis sahası büyüklüğünde bir bölümde bu saydığım çiçekler dışında ağaç yoktu. Bu bölüm tamamen çimenlerle kaplıydı. Bahçeyi saran dikenli teller her iki taraflarında dikili düzgün biçilmiş lükstrümler sayesinde neredeyse görünmüyor ve gözü rahatsız etmiyorlardı. Lükstrümlere tırmanmış aslan ağızları henüz çiçeklerini açmamışlardı. Bahçenin köşelerinde küçük metal direklerde güvenlik kameraları vardı. Aralarında büyük bir ağaç olmadığından bu kameralar dikenli telleri kesintisiz görebiliyor olmalıydılar.

Benim gözlerimle bahçeyi taradığım bir kaç saniye içinde Eyüp’de beni seyrediyordu.

“Beş saniye içinde tüm bahçenin krokisini çıkardın sanırım.”

“Alışkanlık işte,” dedim.

Keyifli bir sohbetin zamanı olmadığını ikimiz de biliyorduk.

“Artık tüm ülkede aranan bir adamsın. İşimiz iyiden iyiye zorlaştı.”

“Burada böyle oturup bekleyemem Eyüp. Bir an önce İstanbul’a dönüp onlar eninde sonunda bizi bulmadan benim bir şeyler öğrenmem lazım.”

“Haklısın ama çok riskli bir hareket olacağını da biliyorsundur.”

“Tabii ki biliyorum ama beklemek de riskli. Şimdilik kızım ve torunum için en güvenli yer burası gibi. İstanbul’a gidebilmem için seninkinden başka bir araç bulabilir miyim?”

“Kahya’nın arabasını alabilirsin.”

***

Kahya’nın adı Metin’di. Adam bana arabanın anahtarıyla beraber ruhsatı da verdi. Oldukça yeni ve bakımlı metalik gri bir Ford Focus’tu araba.

Eyüp çalışma odasından bir tane cep telefonu getirip vermişti bana. Telefon kriptolu değildi ama sahte isimle alınmış klonlanmış bir hattı vardı.

Yola çıkarken kızım ve Elif’le vedalaşmadım. Eyüp’ten kızıma durumu anlatmasını rica ettim ve Elif’e el sallayıp arabaya bindim.

***

Hem benzin almak hem de ufak bir iki alışveriş yapmak için daha önce yemek için uğradığımız tesise gitmeyi planlıyordum. Yaklaştığım zaman yine tenha olduğunu gördüm ve benzin pompalarının olduğu yerdeki marketin önüne yanaştım.

İçeri girdiğimde önceki gelişimizde restoranda çalışan sarışın kadının bu kez marketteki kasada olduğunu farkettim.

Burası, küçük bir market olmasına rağmen oldukça düzenliydi ve en önemlisi de güneş gözlüğü, şapka gibi tatilcilerin ihtiyacı olabilecek eşyaların olduğu küçük bir kıyafet reyonu vardı.

Siyah bir beyzbol şapkası ve genişçe bir güneş gözlüğü alıp sepete koydum. Kareli desenli spor bir gömlek, bir kot pantolon ve avcıların ve trekkingcilerin kullandıklarına benzer kolsuz bir anorak aldım. Spor bir ayakkabı ve yedek bir kaç çorabı da sepete koyduktan sonra kasaya doğru ilerledim.

Benden başka hiç müşteri yoktu. Kadın da beni tanımış gibiydi. Hafifçe gülümseyip “hoş geldiniz,” dedi.

Özellikle yüzüme bakmıyor gibi bir hali vardı. Eşyaları barkod okuyucudan geçirirken sanki çok dikkat gerektiren bir iş yaparmışçasına önündeki ekrandan gözlerini ayırmıyordu.

Kasanın hemen yanında döner bir gazeteliğe belli başlı gazeteler ve bir kaç dergi yerleştirilmişti.Kadın son eşyaları da kasadan geçirirken iki tane gazete ve hafta sonu eklerini de alıp uzattım.

Bu kez başını kaldırıp gözlerime baktı ve gazeteleri elimden alırken “gündemi yakından takip etmek istiyorsunuz sanırım,” dedi.

Griye çalan mavi gözlerini kısmış hafif bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Ben de bu bakışa karşılık verdim. Gözlerimi gözlerinden ayırmayarak “borcum ne kadar?” diye sordum. Önündeki monitörü bana doğru çevirerek toplam ücreti söyledi.

“Nasıl ödeyeceksiniz? Kredi kartı mı yoksa nakit mi?” diye sordu.

Cevap vermeden cebimdeki parayı çıkarıp saymaya başladım. Hala yüzüme bakıyordu. Sanki bir şey söylemek istiyor da söyleyemiyor gibiydi.

Sonunda kararını verip konuştu.

“Eyüp beyin eski arkadaşı mısınız?”

Bu soruya gerçekten şaşırmıştım. Eyüp buraya sık gelemediğini söylemişti. Bir yandan mesleği dolayısıyla çok fazla dikkat çekmeyi sevmeyen bir tarzı vardı.

“Hem de çok eski,” dedim.

Bu kadında ilk gördüğüm anda edindiğim olumlu bir izlenim vardı. İç güdülerime güvenmeyi seçtim.

“Ya siz? Eyüp eski bir müşteriniz mi?”

“Değil aslında. Buraya çok fazla uğramaz ama eski bir arkadaşlığımız var. Siz onun diğer arkadaşlarına pek benzemiyorsunuz da.”

Gazeteleri bir arada tutarak alışveriş poşetine sıkıştırdı.

“Bugün bulmaca eki hediyesi var,” dedi.

Uzanıp bir bulmaca dergisi aldı ve onu da poşete koydu. Sanki kazara açılmalarını engellemek ister gibi davranıyordu. Etrafa bir göz gezdirdi ve kimse olmadığını görünce konuşmaya devam etti.

“Yanınızdaki bayan sanırım kızınızdı. Diğeri de torununuz. Yanılıyor muyum? Eyüp beyin çok genç kız arkadaşları olur bazen ama o bayan onlara hiç benzemiyordu.”

“Eyüp’le uzun süredir görüşemediğim için arkadaşlarını pek tanımıyorum. Bu arada evet onlar kızım ve torunumdu.”

“Eyüp beyin bir kızı var mı? Evli mi acaba? Bilirsiniz buralara bazen kaçamak için gelir insanlar. Neyse sanırım çok konuştum. Sizin yolunuz da uzun olmalı. İyi günler.”

“Teşekkür ederim. Hiç sorun değil. Sizinle sohbet etmek güzeldi.”

Poşetlerimi arabaya yerleştirdikten sonra pompalardan birine yanaşıp depoyu doldurttum.

Kıyafetlerin olduğu poşeti yanıma alarak istasyonun tuvaletine girdim. Etrafta hiç kimse yoktu. Yeni aldığım kot pantolon, gömlek ve anorağı giydikten sonra eski kıyafetlerimi poşete yerleştirdim. Beyzbol şapkasını taktıktan sonra aynanın karşısına geçtim. Şapkanın önünü biraz aşağı doğru çekince yüzümü kısmen gizliyor ve çok dikkat çekmiyordu. Güneş gözlüğünü de taktım. Gösterişli veya çok alışılmadık bir model değildi ama gözlerimi tamamen kapatıyordu. Bu şekilde çok dikkatli bakılmadıkça tanınmam zordu.

Oradan ayrılıp tekrar yola çıkarken kadının söylediklerine bir anlam vermeye çalışıyordum. Acaba daha önce Eyüp’le bir gönül ilişkisi mi olmuştu bu kadının?

Bir süre sonra telefonumu çıkarıp ezbere bildiğim bir numarayı çevirdim. İstanbul’a varmama henüz bir saatten fazla zaman vardı ve orada bir polisle buluşacaktım. Telefon ikinci çalışında açıldı.

“Uygun bir mekan söyle. Görüşmemiz lazım,” dedim.

Sesimi tanıdı. Zaten aramamı bekliyor olmalıydı. Böyle bir durumda İstanbul emniyetinde olup bitenlerle ilgili bilgi alabileceğim ve güvenebileceğim tek adamdı. Beyoğlu’nda çalışıyordu.

“Ne kadar sürer buraya varman?”

“En fazla bir buçuk saatte Altunizade’de olurum.”

“İki saat sonra Yıldız Sarayı’ndaki Malta Köşkü’nde buluşalım.”

“Tamamdır.”

Benim telefonum değilse bile onunkinin dinlenme ihtimaline karşı fazla ayrıntıya girmemeye çalışıyordum. Telefonu kapatıp yola devam ederken kafam karmakarışıktı. Sanki zamana karşı yarıştığımı hissediyordum. Bu işi çözemezsem kızımın ve torunumun hiç bir yerde uzun süre güvende olamayacaklarını biliyordum.

Devam edecek…

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR- Bölüm XI

 

time

 

 

Uyandığımda hemen saate baktım. Altıyı on geçiyordu. Serin ve rüzgarlı gecede pencereyi açık bırakmam tüm o yorgunluğun üstüne kaslarıma pek de iyi gelmemişti. Boyun ve sırt kaslarım kaskatı olmuşlardı.

Pencereden dışarı uzanıp bahçeyi ve kızımla torunumun kaldığı odanın penceresini kolaçan ettim. Dikkat çeken bir şey yoktu. Kahyanın kulübesinin kapısı aralıktı. Gece kapalı olduğunu hatırlıyordum.

Tabancayı ceketimin altındaki kılıfa yerleştirip çantamı topladım. Koridora çıkınca aşağıya inmeden evvel kızımın odasını kontrol etmeye karar verdim. Kapıyı çok yavaş ve sessiz açmaya çalıştım. Araladığım kapıdan baktığımda ikisi de uyuyorlardı. Elif elleriyle annesinin boynuna sarılmış yatarken ayaklarını yatağın öbür tarafına kadar uzatmıştı. Hülya’nın yüzü kendine sıkı sıkı sarılan kızına dönüktü.

Merdivenlerde sessiz olmaya çalıştım ama son bir kaç basamağı inerken mutfaktan gelen kahve kokusunu alınca Eyüp’ün zaten uyanmış olduğunu anladım. Salonun öbür ucundan seslendi.

“Uyandın mı?”

“Evet. Çok ihtiyacım varmış gerçekten. Kendime geldim biraz.”

“Sevindim. O zaman erken bir kahvaltı yapabiliriz.”

Aşağıya indiğimde kahve kokusundan başka sıcak ekmek kokusu da alınca şaşırdım.

“Ekmek bu saatte nereden geldi?”

“Ben evdeyken kahya saat beş gibi fırına gider. Ne demişler. Erken kalkan çok yol alır.”

Mutfağa geçtiğimde Eyüp’de yanıma geldi. Ben hemen tezgahın üstünde asılı olan tavalardan birini alıp dolaptan altı yumurta çıkarıp kırdım. Eyüp’de dün aldığı domateslerden yıkayıp bir tabağa doğramaya başladı. Bir kaseye de biraz zeytin koydu. Omletleri geniş birer tabağa paylaştırdım. Büyükçe bir tepsiye yerleştirdiğimiz yiyecekler ve kahvelerimizi alıp salondaki masaya geçtik.

Eyüp televizyonu açmış bir haber kanalı seçmişti. Spiker konuşurken alttan da altyazılar kayıyordu. Dolar kurları, borsa endeksi ve haber başlıkları. Televizyonun sesi kısıktı.

Bir yandan kahvaltı yaparken diğer yandan televizyonu takip ediyordum. Son otuz saatte yaşadıklarımdan sonra gördüklerim sanki başka bir dünyaya ait gibi geliyordu. Hepsi yapay ve kurgu hissi veriyordu ekranda olup bitenlerin.

“Bir süre burada kalmanız sanırım en iyisi,” dedi Eyüp.

Gözümü ekrandan ayırıp ona baktım. Omletini bitirmiş kahvesini yudumluyordu.

“Bilgisayarın ve internet bağlantın olduğunu sanıyorum.”

“Tabii var. Çalışma masam yukarıdaki odamda ama sana burada kullanabilmen için bir laptop bilgisayar verebilirim.”

“İyi olur. Bazı şeyleri araştırmam lazım.”

“Kızın işe gidemeyecek bir süre. İstanbul’u arayıp rapor ya da izin işini ayarlamamı ister misin?”

“İyi olur. Çok iyi olur…”

Gözüm ekrana takılmıştı yeniden. Sunucu kadın her zamankinden daha heyecanlı bir ifadeyle konuşmaya başlamıştı. Alt yazıda flaş haber diyordu. Benim ekrana kilitlendiğimi gören Eyüp’de o tarafa döndü. Bu arada elindeki kumandadan sesi biraz daha açtı. Artık haber sunucusunu duyabiliyordum.

Şimdi dün akşam Çamlıca’da yaşanan dehşet anlarını ekranlarınıza getiriyoruz sayın seyirciler. Tüm mahalleliyi korkutan yangın söndürüldükten sonra itfaiyeciler neredeyse tamamen yanan iki katlı binadan adının Zeynep Korkmaz olduğunu öğrendiğimiz yaşlı bir kadın cesedi çıkardılar. İlk belirlemelere göre kadın yanarak değil silahla vurularak ölmüş.

Görüntülerdeki evi tanımam hiç zor olmamıştı. Kamera kapkara dumanların yükseldiği binadan dönerek itfaiye aracı ve bir çoğunu tanıdığım komşulara doğru yöneldi. İnsanlar şaşkın ve korku içindeydiler. Zeynep hanımın kızı ve damadını gördüm. Kadın çığlıklar atarak ağlarken adam her an düşecek gibi duran karısının koluna girmiş ambulansın yanında polis memurlarıyla konuşuyordu.

Eyüp’le birbirimize baktık. İkimiz de nefeslerimizi tutmuş, dişlerimiz sıkılı vaziyette izliyorduk olan biteni.

Sunucu olayları anlatmaya devam ediyordu. Görüntüler değişti. Bu kez benim evim ve arabamı park ettiğim kaldırım ekrana geldi. Binanın önü polis kordonuna alınmıştı. Arabamın yanında siyah kıyafetli bir adam yatıyordu. Üzerinde hücum yeleği yoktu ve kameralar yüzünü göstermiyordu ama bunun evime ilk saldıran sarışın adam olduğunu hemen anlamıştım. Arabamın bagaj kapağı açıktı ve çevrede olay yeri inceleme ekibinden özel kıyafetli ve eldivenli bir kaç memur dolaşıyordu. Ellerinde şeffaf plastik çantalar vardı.

Çamlıca’da yanan evde yaşayan ve şu anda kendilerinden haber alınamayan Hülya Demir ve dört yaşındaki kızının kaçırıldığı düşünülüyor. Hülya Demir’in babası emekli baş komiser Ayhan Demir şu anda şüpheli olarak aranıyor. Ayhan Demir’in evinde yapılan aramada yaklaşık yüzelli bin lira değerinde Amerikan Doları ve Euro bulundu. Arabasının bagajında ise yaklaşık beş yüz gram toz esrar, ruhsatsız bir tabanca ve çok sayıda mermi bulundu. Evin önünde ölü olarak bulunan ve yukarıdan bahçeye atıldığı düşünülen adamın üzerinde kimliğini belirleyecek hiç bir ipucu bulunamadı.

Eyüp kahve fincanını masaya öyle sert vurdu ki nasıl kırılmadığına şaşırdım. Elimdeki çay kaşığını sıkıp eğdiğimi farkedince yavaşça masaya bıraktım.

“Bagajda kızımın saçı ve kanı da bulunur bu gidişle.”

“Olabilir. Bu adamlar gerçekten belalı çıktı. Ne idüğü belirsiz bir grup intikamcıdan kaçarak, saklanarak kurtulabilirsin belki ama şimdi bütün emniyet güçleri senin peşine düşecekler. Acilen başka bir plan yapmamız lazım.”

Haklıydı. Kaçıp saklanmak bu işi çözmeyecekti anlaşılan ama işin içine medya ve emniyetin bu şekilde girmesiyle hareket özgürlüğüm iyiden iyiye azalmıştı. Televizyonun karşısında felç olmuş gibi duruyordum. Ne yapacağımı bilemez bir haldeydim ki Hülya’nın sesinin duydum.

“Elif için kahvaltı hazırlamam mümkün mü?”

Merdivenin başında duruyordu ve az önceki haberi görüp görmediğini bilmiyordum. Eyüp hemen atıldı ve Hülya’nın yanına gidip onu mutfağa götürdü.

Şimdi ekranda olay mahalli görüntüleri değil düşünceli bir ifadeyle konuşan haber sunucusu vardı. Ekranın sağ altında ise polis kimliğimden tarandığı belli olan bir fotoğrafım duruyordu. Ünlü olmuştum. Sunucu benim gibi görevinde başarılı ve örnek gösterilen bir emekli komiserin nasıl böyle bir şey yapabileceğini soruyor ve komşularımın ifadelerinden bahsediyordu. Dört yıldır kızımın benimle konuşmadığı ve torunumla görüştürmediğini öğrenmişlerdi. Eşimin ve damadımın bir hırsızlık olayında vurularak öldükleri günden beri beni çok fazla görmemişler ama böyle bir şey yapmama çok şaşırmışlar. İnanamamışlar. Televizyonu kapattım.

Bu arada Elif merdivenlerin başında belirdi.

“Bahçeye çıkabilir miyim?”

Benimle konuştuğu nadir anlardan biriydi.

“Tabii canım. Tabii çıkabilirsin ama sakın fazla uzaklaşma.”

Bunu söylerken ben de yanına gittim ve o bahçede oynarken seyretmeye başladım. Elinde bez bebeği ile ürkek bir şekilde dolaşıyordu bahçede. O anda en çok istediğim şey ona korkacak bir şey olmadığını söylemek, cesaret vermekti ama bunu yapamıyordum. O cesareti önce kendim toplamalıydım. Hem de kaybedecek bir şeyim olmadığı için değil tersine en değerli varlıklarım tehlikede oldukları için cesur olmayı tekrar öğrenmeliydim.

 

 

Devam edecek …

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm X

 

Beautiful Panorama

 

 

 

Eyüp dışarıda sigarasını içip geri döndüğünde Elif annesinin yanında uyuya kalmıştı bile. Saat daha dokuz bile olmamıştı ama yaşananlardan sonra hepimizin iyi bir uykuya çok ihtiyacı vardı.

“Yukarıda size uygun bir oda var,” dedi Eyüp.

Hülya çantadan çıkardığı ince bir örtüyle örttüğü Elif’i kucağına aldı ve üst kata doğru Eyüp’ü takip etti. Çocuğu yatırdıktan sonra dönüp çantalarını da alıp odasına çıktı. Aşağıda Eyüp ile yalnız kalmıştık.

“Çay ister misin? Yeni demledim.”

“Gel beraber alalım. Yatmadan önce yapacağımız şeyler var. Onları da konuşuruz.”

Çaylarımızı alıp tekrar salona döndüğümüzde karşılıklı koltuklara oturup çayımızı içmeye başladık. Bir ara Eyüp kalkıp salonun bahçeye açılan kapılarını araladı. Serin nisan akşamında, uçuşan tüllerin arasından içeriye yağmurda ıslanmış toprak ve çamların kokusu geliyordu.

“Seksen altıydı değil mi?”

Bir an neden bahsettiğini anlayamadım ama sonra hemen tanıştığımız yılı söylediğini farkettim.

“Evet seksen altı. Yirmi sekiz yıl olmuş. Diyarbakır, Lice, Ergani, Şemdinli, Erbil, Dohuk, Süleymaniye vesaire vesaire.”

“Ha ha… Hepsini de hatırlıyorsun.”

“Unutmak istemediğimden değil.”

“Remzi’ye de hep söylerim… Bizimle devam etmeliydin.”

“Evet. Etrafıma bakınca görüyorum ki keyfin yerinde. Remzi de böyle refah içinde mi?”

“Buraya çok sık gelemiyorum. Bize tatil yok. Hem devlete yaptığımız hizmetleri düşünürsen bunlar ne ki?”

“Emekliliğinde rahat edersin. Sahi emeklilik var mı sizde?”

Cevap vermek yerine gülümsedi.

“Peki sen neden bilgisayar mühendisliğini bitirip polisliğe başvurdun? Pardon yanlış söyledim… Kontrol ve bilgisayar mühendisliği. Senin zamanında adı buydu değil mi? Yeteneklisin ama hep boşa harcıyorsun yeteneklerini.”

“İyi nişancı olma yeteneğini harcamayıp nerede kullanabilirdim? Kimin neye hizmet ettiğini hatırlayamadığı o bataklıkta mı?”

“Şehirde çok mu işe yaradın? Dokunabildin mi uyuşturucu baronlarına? Sizin çevik kuvvetin karşı kaldırımında yediden yetmişe kadın erkek her karşılaştığın kişi uyuşturucu satmıyor mu? Ezildin gittin. Kendini de kurtaramadın.”

Doğru söylediğinden değil de bu tartışmanın anlamsızlığından dolayı sustum. Eyüp de biraz ileri gittiğini düşünmüş olmalıydı ki başını öne eğdi.

“Kusura bakma, çok gerginim. Ezildin derken öyle demek istemedim,” dedi.

“Aslında bir bakıma haklısın Eyüp. Gerçekten bu düzen hepimizi eziyor. Sen çalıştığın bölgede hakim olan güçlerle başa çıkabiliyor musun? Dişlinin çarklarının dönmesini kolaylaştırmaktan başka işe yaramazsan yağdanlıktan farkın kalmaz ama araya girip durdurmaya kalkarsan da seni kırıp geçer sistem ve yerine başka bir dişli yerleştiriverirler.”

Az önceki ciddi ifadesi bir anda tekrar gülümsemeye döndü. Sıktığı dişleri görünüyordu. Eğilip elindeki bardağı sehpaya bıraktı.

“O zaman birbirimize söyleyecek bir şeyimiz yok bu konuda,” derken sesi her zamankinden biraz daha kısıktı.

“Belki de. Belki de var. Kendimize soracaklarımız var belki. Durumu kabullenmekle onun gönüllü bir parçası haline gelmek arasındaki farkı sorabiliriz. Bu pislikten çıkar sağlamaya başlayıp başlamadığımızı sorabiliriz kendimize.”

Eyüp arkasına yaslanıp derin bir nefes aldı ve parmağıyla yukarıyı işaret etti. O anda kendimi kaptırıp sesimi yükselttiğimi farkettim.

“Şu anda bizi bulmaları mümkün değil. Bu gece iyice bir dinlenip yarın ne yapabileceğimize bir bakarız. Yukarıda senin için de bir yatak odası var. Tabii önce bagajdan her ihtimale karşı tabancanı al. Benim odamda silahım var.”

“Aslında iyi olur. Sinirlerimiz çok gergin. Birbirimizi kırmak yerine enerjimizi düşmanlarımıza saklamamız lazım.”

Arabanın anahtarını alıp dışarı çıktığımda daha önce Eyüp’le konuşurken gördüğüm kahya, bahçenin çevresinde dolaşıyordu. Etrafı kolaçan eder gibi bir hali vardı. Koyu renk giysileri yüzünden bastıran karanlıkta neredeyse göremeyecektim adamı. Silahı alıp şarjörleri kontrol ettikten sonra içeriye döndüm.

“Kahya güvenilir bir adam mı?”

“Kesinlikle öyle. Şüphen olmasın. Güvenlik soruşturması yapmadan işe alacağıma inanır mısın?”

“Haklısın,” dedim. Gerçekten de Eyüp işini sağlama alan bir adamdı. Onun kadar tehlike içinde yaşayan bir adamın bu yaşa gelebilmesi de bunu isbat ediyordu.

Yukarıya çıktığımızda koridorda üç tane kapı olduğunu gördüm. Solda iki, sağda ise bir kapı vardı. Sağdaki büyük olan odanın Eyüp’ün odası diğer ikisinin de misafirler için olduğunu tahmin ettim. Koridorun sonunda tahta bir kaplama vardı ama binanın alt katına göre bu kat küçüktü. Binanın dışarıdan görünen mimarisinde böyle bir daralma yoktu.

“Burası aşağı kattan küçük. Tahtanın arkasında ne var?”

“Her zamanki gibi dikkatlisin Ayhan. Orası tadilatta. Fazla vakit ayıramıyorum. Uzadıkça uzuyor.Fırsat bulursam daha geniş bir kütüphane ve bilgisayar odası yaptıracağım.”

Kızımla torunumun yattıkları odanın yanındaki oda benimdi. Eyüp’e iyi geceler dileyip odama çekildim. Silahı bir kez daha kontrol edip yatağın yanındaki komodinin üstüne koyduktan sonra pencereye yöneldim. Buradan bakınca kahyanın kaldığı kulübe de görünüyordu. Silahı almak için dışarı çıktığımda ışıkları yanan kulübe şu anda karanlıktı.

Pencereden dışarıya başımı uzatarak yan odanın penceresine de baktım. Etrafta binaya tırmanılabilecek kadar yakında bir ağaç yoktu. Aşağı kat pencerelerinde tırmanmayı kolaylaştıracak demirler olmadığından binaya girmek isteyen aşağıdaki kapılardan veya aşağıdaki pencerelerden birini kullanmak zorundaydı.

Odada yatağın dışında küçük bir masa ve koltuk vardı. Koltuğu pencerenin yanına çekip oturdum. Silahım da kucağımdaydı. Böylelikle dışarıyı da görebilecektim odanın kapısını da. Uzunca bir süre hafif aralık bıraktığım camdan yıldızları seyredip rüzgarın ağaçların yaprakları arasında dolaşırken çıkardığı sesleri dinledim. Saate son baktığımda geceyarısını on geçiyordu. Kaba bir hesapla yirmi saattir uyumuyordum. Bir süre sonra uyuya kalmış olmalıyım.

 

Devam edecek …

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm IX

oil-gas-commercial gasoline pumpx

 

Arka bahçedeki oyun parkı küçük ve bakımlıydı. Plastik bir kaydırak, tahtadan bir tahterevalli, iki tane salıncak ve çocukların üzerinde asılarak ilerleyebilecekleri bir dizi barfiks. Tüm aletler daha dün alınmış gibiydiler.

Elif bahçede altı yedi yaşlarında bir kızla konuşuyordu. Kızın başında pembe bir bere vardı. Bizden başka hiç müşteri olmadığına göre mekan sahibinin veya çalışanlardan birinin kızı olmalıydı.

Ben bahçedeki çocukları izlerken Eyüp ise ağzı açık bir halde bana bakıyordu. Duyduklarına inanamadığı belliydi.

“Şaka mı yapıyorsun? Adamı hırsızlar vurdu diye biliyorum.”

“Hayır ben vurdum. Kafasından ve tek kurşunla. Rapora hırsızlar vurdu diye yazdık.”

Konuşurken Elif’i izlemeye devam ediyordum. Pembe bereli kızla beraber salıncaklara doğru gidiyorlardı.

“Peki neden yaptın bunu?”

“Orası uzun hikaye Eyüp. Beni sorguya çekmiyorsun herhalde. Başımız yeterince dertte zaten.”

“Ben… Ben sadece kızını çok sevdiğini biliyorum. Konuşmamanıza çok şaşırdım… Üzüldüm.”

“Boşver sonra konuşuruz bunları. Tabii eğer bu badireyi atlatabilirsek.”

Elif salıncaklardan birine oturmuştu. Hala çok ürkekti. Pembe bereli kız onu hafifçe sallıyordu. Sallanırken başını kaldırıp etrafa bakmıyor sadece yere bakıyordu.

Eyüp ağzını masadan aldığı bir peçeteyle silip tabağını sessizce itti ve tekrar bana döndü.

“Elimizde bu kadar az bilgi varken ne yapabiliriz bilemiyorum.”

“Yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Bu gece dinlenip yarına kadar Remzi’nin bir şeyler öğrenmiş olması için dua edeceğiz.”

“Ben de küçük bir araştırma yaparım. Sen sizinkileri toparlarken ben benzin alayım.”

Elif hala oyun parkındaydı ama biraz daha rahat hareket etmeye başlamıştı. Kaydıraktan kayarken gülümsediğini görebiliyordum. Hülya oturduğu yerden çocukların oynamasını izliyordu.

Otuzlu yaşlarında sarışın, güleryüzlü bir kadın masaları temizlemeye başladı. Teşekkür ettim ve kalktım. Elif’in keyfini bozmak istemiyordum ama fazla oyalanmamalıydık. Hülya’ya seslendim.

“Gitmeliyiz, Hülya. Elif’i çağırır mısın?”

Hülya sanki beni duymamış gibiydi ama yavaşça oturduğu yerden kalkıp bahçeye doğru yöneldi. Elif’in yanına gidip ona bir şeyler söyledi. Elif annesinin elinden tutup dönerken pembe bereli kıza el salladı. Kız da ona el salladı. Bir gün içinde yaşadığımız onca korkunç şeyden sonra bu köy, bu restoran ve bu insanlar dünyada güzel şeylerin de olduğunu hatırlatan bir ada gibiydi.

Benzin pompası kasanın olduğu yerden görülebiliyordu. Eyüp arabanın yanında telefonu kulağında bir ileri bir geri yürüyerek konuşuyordu. Bu mesafeden ne konuştuğunu anlamam mümkün değildi. Bir ara içeriye doğru baktı ve benimle göz göze gelince sol elini havaya kaldırıp çevirerek toparlanalım işareti yaptı.

Dışarı çıktığımızda Eyüp benzin işini halletmiş ve arabayı kapının hemen önüne çekmişti. Market kısmından aldıklarını bagaja yerleştiriyordu. Araca bindikten sonra Eyüp’ün evine varana kadar hiç birimiz tek kelime konuşmadık.

 

 

creek bridge

 

 

Ev köyden ve diğer çiftliklerden uzakta bir tepe üzerindeydi. Bir villaya göre çok büyük ama bir çiftlik için küçük sayılabilecek bir bahçesi vardı. Evin girişindeki küçük bir açıklık dışında etraf, kestane, ıhlamur, kızılağaç ve ismini bilmediğim daha bir çok türde ağaçla kaplıydı. Kapının hemen yanında bir dizi yeni kesilmiş odun yığılıydı. Odunların kesildiği kütüğün yanında bir balta duruyordu.

Eyüp arabayı park ettikten sonra önce bize kapıyı açtı. Biz içeriye girerken o da bagajdaki poşetleri aldı.

“Keyfinize bakın. Evin temiz olması lazım. Dün temizlik günüydü.”

İçerisi şehirden böylesine uzak bir evden beklemeyeceğiniz kadar konforlu ve temizdi. Girişteki dar koridor tamamen ahşap kaplıydı. Salonda koyu kahverengi büyük deri koltuklar vardı. Koltuklardan birinin yanında abajuru etaminli eski tarz pirinç bir okuma lambası vardı. Tavanda ise yine pirinç ve kesme camdan yapılmış Osmanlı tarzı bir avize asılıydı. Yerde kırmızı siyah renklerin hakim olduğu bir İran halısı seriliydi. Salon, üç metre genişliğinde bir cam kapıyla arka bahçeye açılıyordu. Kapının karşısındaki duvarda büyük bir şömine vardı. Şöminenin yanındaki bar ve onun da yanında amerikan kavağından yapılmış sekiz kişilik bir yemek masası doğal ve eski dekoru tamamlıyordu. Koltukların karşısındaki büyük ekranlı bir televizyon ve çok modern ses sistemini görmeseniz burayı teknolojinin uğramadığı çok eski yıllardan kalma bir dağ evi sanabilirdiniz.

Hülya, Elif’i yanına alarak koltuklardan birine oturdu. Ben Eyüp’e yardım etmek için kapıya yöneldim. Alışveriş çantaları holdeydi. Dışarı çıktığımda Eyüp’ün bahçedeki kulübenin önünde birisiyle konuştuğunu gördüm. Adam evin bakıcısı olmalıydı. Bir şey söylemeden içeriye döndüm.

Girişte sol tarafta mutfak vardı. Poşetleri alıp oraya geçtim. Bir kaç kutu süt almıştı Eyüp. Sütleri, tereyağını, meyve ve sebzeleri buzdolabına koydum. Etleri bu akşam pişiremeyeceğimiz için buzluğa yerleştirdim. Fıstık ezmesi, çikolatalı fındık ezmesi ve reçelleri mutfak masasının üzerine bıraktım. Ekmeği de ekmek kutusuna yerleştirdikten sonra çaydanlığın altını yaktım. Elif için bir bardak meyve suyu doldurdum. Bu tür işlerle uğraşmak rahatlatıcıydı.

Ben salona girerken Eyüp’de geldi. Elif’e meyve suyunu uzattım. Bakışlarını benden kaçırıyordu. Annesine baktı. Hülya başını olur anlamında sallayınca aldı meyve suyunu. Hala bana değil yere bakıyordu. Hafifçe başını okşadım.

Çantamın hala sırtımda asılı olduğunu farkedince çıkarıp sandalyenin kenarına astım. İçinden defter ve kalemimi çıkarıp masanın üzerine koydum. Eyüp salonun girişinde durmuş bana bakıyordu. Düşüncelerimi toplamak için kağıt kaleme başvurduğumu bilirdi.

Ben o ana kadar öğrendiklerimizi not almaya başlarken Eyüp de televizyonu açtı.

“Küçük hanım ne izlemek ister acaba?” diye sordu Elif’e.

Elif yine annesine yanaşıp onun çenesini tutup yüzünü kendine doğru çevirdi. Hülya bir yandan gülümserken bir yandan da hafifçe kaşlarını çattı.

“Çizgi filmleri sever o amcası.”

“Pekala… Bakalım neler varmış kanallarda. Ah. İşte bu güzel. Şirinler varmış burada. Sever misin Şirinler’i?”

Elif bu kez Eyüp’e doğru döndü. Bakışlarını yerden kaldırmadan başını evet anlamında aşağı yukarı salladı.

“Tamam o zaman.”

Eyüp’de masaya gelip bizimkilere sırtı dönük şekilde yanıma oturdu. O kadar iri cüsseliydi ki Hülya ve Elif ile aramda bir duvar gibi duruyordu.

“Bekri Hamdi diye birini duymuş muydun?”

“Bekri Hamid,” diye düzeltti adamın ismini. “Evet duydum tabii. Çok acımasız ve güçlü bir kaçakçılık baronudur.”

“İstanbul’a gönderdiği adamı çevresine kalabalık bir ekip toplamış. Çok para harcıyormuş. Bu olaylarla bir ilgisi olabilir mi sence?”

“Olabilir de Ayhan seninle ne ilgisi var bu kaçakçının? Sen son yıllarda aktif bir operasyona bile katılmadın ki? Adamın sorduklarını duydun. Bu işte bir yanlışlık var.”

“Bağlantıyı kurmak bize düşüyor.”

“Bağlantı falan yok. Saçma sapan bir iş bu.” Sesini yükseltmeye başlamıştı. Sinirlerinin bozulmasını anlıyordum ama fazla sert tepki vermeye başlamıştı.

“Sakin ol Eyüp. Yanlış kurulmuş ve saçma da olsa o bağlantıyı biz bulmalıyız. Tehlikede olan benim ailem.”

“Bakacağız Ayhan. Bakacağız. Ben bir sigara içmeye kapının önüne çıkacağım.”

Eyüp sigarasını içmeye çıktığında ben de mutfağa geçip çayı demledim. Mutfak penceresinden Eyüp’ün odunların kesildiği kütüğün üzerine oturup sigarasını yaktığını gördüm. Bir yandan sigarasını içerken diğer yandan, gelen bir mesajı okur gibi telefonunun ekranına bakıyordu.

Aslında Eyüp haklıydı. Mantıklı bir bağlantı kuramazsak nasıl anlayacaktık olup biteni? En güzeli bir yanlışlık varsa da ortaya çıkıp sular duruluncaya kadar ortadan kaybolmaktı . Bu durum sadece Hülya için zor olacaktı. İşe gidemeyecekti. Elif henüz okula başlamamıştı. Derslerinden geri kalması söz konusu değildi. Beni ise zaten arayan soran olmazdı.

Kendime büyükçe bir porselen fincanda, Hülya’ya ise ince belli bir cam bardakta çay doldurduktan sonra salona döndüm. Hülya çayını şekersiz içerdi. Bardağını koltuğun yanındaki sehpaya koydum. Elif annesinin yanına uzanmış uykulu gözlerle televizyon seyrediyordu. Ben de tekrar masaya geçip çayımı yudumlamaya başladım. Anlaşılan bu olanları çözebilmek için geçmişimi bir kez daha gözden geçirmem gerekecekti.

Devam edecek …

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR I.Bölüm

karsidebar

 

Kar

 

Bölüm I

 

 

 

Si vis pacem, para bellum.

Barış istiyorsan, savaşa hazırlan.

 

 

backstreetsketch

 

Benim adım Ayhan Demir.

Adımı babamın hayranı olduğu ünlü sinema oyuncusundan almışım. Rahmetli babam, 1961 yılında Sevimli Haydut filminin setinde ışıkçı olarak çalışırken onunla tanışmış. Büyük yıldızın kucağında olduğum bir bebeklik fotoğrafım bile var. Çocukluk yıllarımda onun filmlerini çok seyredermişim.

Ayhan Işık ile adımız dışında hiç bir benzerliğimiz yok. Bir kere onun kadar yakışıklı değilim. O esmer bir adamdı, bense olsa olsa açık kumral sayılırım. Onun alamet-i farikası olan ve o dönem moda haline gelen bıyıkları vardı, ben ise hayatımın hiç bir döneminde ne bıyık ne sakal bırakmamışımdır. Onun gözleri elaydı, benimkiler ise yeşil. Belki bir benzer yanımız olabilir; o da onun perdede yarattığı karakterlerin sahip olduğu olağanüstü cesaret. Evet ben özellikle gençliğimde neredeyse korkusuz bir adamdım. Korkusuz karakterlerin kötülük de yapmadığını görmüştüm filmlerde. Korkunun tüm kötülüklerin anası olduğu sözüne kalpten inanıyordum. Aslında buna hala inanırım.

Bu gözü pekliğim ve sonunun ne olacağını düşünmeden hareket etme alışkanlığım, evlenip bir kızım olana kadar devam etmişti. Kızım Hülya’yı ilk kez kucağıma aldığım günden sonra ise bu cesaretin yerinde yeller esmeye başladı. Ya bana bir şey olursa ve eşim dul, kızım ise babasız kalırsa? Ya onların başına bir şey gelirse? Gerçek anlamda korkuyla tanışmam böyle başlamıştı işte.

Dört yıl önce karımı kaybedip kızım ve torunumla yollarımızın ayrılmasından sonra ise, o korkusuz günlerime geri dönmüştüm. Bu konuda eskilerden bir şarkı sözü geliyor aklıma; Özgürlük, kaybedecek bir şeyi kalmamanın diğer adıdır.

Belki de cesaret için de aynısı söylenebilir. Sadece ölüler veya kaybedecek bir şeyi olmayanlar korkusuz olabilirler. Ben o korkusuz insanlardan biriydim.

***

Karlı bir ocak gecesinde, kalp krizi geçirip ölümün eşiğinden dönmemin üzerinden, neredeyse üç ay geçmişti. O gece, donmak üzereyken bulunup hastaneye götürülmüşüm. Yoğun bakım servisindeki yatağımda gözlerimi açtığımda, kalp damarlarımdan birine stent denilen metal ağlardan takıldığını ve donan iki ayak parmağımın kesildiğini öğrendim. Tamamen hastanede geçen ilk yirmi günün ardından bu kez de zorlu bir fizik tedavi süreci başladı. İlk başlarda çok fazla ağrım vardı ve yürümeye çalışmak tam bir eziyetti ama giderek daha iyi oldum. Artık haftada sadece üç dört gün gidiyordum seanslara. Geri kalan zamanlarda evde kendim egzersiz yapıyordum. Tabii ki hasta kalbimi fazla yormadan.

Hastaneye bağımlı olduğum günler geçmişte kalmıştı ve ben artık, içinde metalik bir ağ bulunan hasta kalbim ve hafif aksayan yürüyüşümle, hayatının ellinci baharını yaşamaya hazırlanan bir adamdım.

Şarkının sözlerindeki gibi özgür geçirdiğim dört yıl sonrasında artık kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünüyordum.

Nisan ayının ortalarında yağmurlu bir geceydi ve ben gerçek evimi terkettikten sonra yaşamaya başladığım küçük apartman dairesindeydim. Fizik tedavi seansından döndüğüm için ağrılarım vardı. Bir ağrı kesici almış ve yatmıştım. O kadar yorgundum ki, gökgürültüsü, şiddetli rüzgarın ıslığı ve cama vuran iri yağmur damlaları, beni rahatsız etmek bir yana bir ninni gibi geliyorlardı. Hemen uykuya dalmış olmalıyım.

Aniden uyandığımda, kısa süreliğine daldığımı düşünüyordum ama yatağın başındaki saatin düğmesine bastığımda yanıldığımı anladım. Kırmızı ledler 3:45’i gösterdiğine göre en azından beş saattir uyuyor olmalıydım. Uyanmak için pek iyi bir saat olduğu söylenemezdi.

Gözüm karanlığa alışana kadar biraz bekleyip, beni uyandıranın ne olduğunu anlamaya çalıştım. Yavaşlamış olan yağmurun mırıltısı dışında bir ses yoktu. Tekrar yatmayı düşünmeye başlamıştım ki bir tıkırtı duydum. Belli belirsiz bir şeydi. Yerimden kıpırdamadan, sese kulak kabarttım. Bir dakika kadar başka bir ses gelmedi.

Tam kalkıp etrafı kontrol etmeye davranmıştım ki bu kez yatak odasının kapısından gelen bir tıkırtı işittim. Birisi, kapı kolunu olabildiğince sessizce, çevirmeye çalışıyordu sanki. Usulca yataktan aşağıya doğru yuvarlandım. Yatağımın yüksekliği diz seviyesinin altında olduğundan, ellerimi uzatıp, yatakla pencere arasındaki yaklaşık bir metrelik boşluğa sessiz bir şekilde inmeyi başardım. Bu arada duyduğum hafif gıcırtı kapının açılmaya başladığını gösteriyordu.

Bekledim. Yumuşak tabanlı ayakkabısı olan birisi ayağını yere vururmuş gibi tok bir ses duydum. Bu ses, art arda üç kez tekrarlandı. Tup, tup, tup. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, yüzüme dökülen tüy parçaları ve duyduğum hafif yanık kokusu, bunun ayak sesi olmadığını söylüyordu.

İçeri giren her kimse, susturucu takılı bir silahla yatağa üç el ateş etmişti. Her defasında, o tok sese eşlik eden metalik çınlamalarsa, mermi çekirdeklerinin tahta döşemeye saplanırken çıkardıkları sesler olmalıydı. Yatağım yüksek olmadığı ve altına saklanmadığım için şükrettim.

Hiç ses çıkarmamış olmam saldırganı şaşırtmış olsa gerekti. Ne kadar ölümcül bir yara alırsa alsın, kurşun isabet eden bir vücut sarsılır, kasılır ve en azından bir inleme sesi duyulur. Saldırgan eliyle yatağı yoklamaya başladı. Belki de başka bir odada veya yatak odasından girilebilen tuvalette olabileceğimi düşünüyordu. Gürültü yapmamaya çalışıyordu.

Sadece üç mermi kullanmıştı ve muhtemelen dokuz milimetrelik bir tabanca kullanıyordu. Bu durumda, silahında en azından dört mermisi daha kalmış olmalıydı. Benim yatakta değil yerde olduğumu farketmesi an meselesiydi.

Yapacak bir şeyim olmadığından bekledim. Yatağın tam karşısında durduğunu tahmin ediyordum. Az önce yatağın sağ tarafına doğru bir adım atıp elleriyle kontrol etmişti. Benim bulunduğum boşluk ona göre sol taraftaydı.

Yataktan inerken etrafı görebilmek için ayak tarafına doğru yönelmiştim. Başım hafifçe yana yatık durumda uzanmıştım. Gözlerim karanlığa biraz alışmıştı. Adamın odaya girdiği kapının pervazını ve karşımdaki duvarı görebiliyordum. Yatağın altı boş olmadığından öbür tarafı göremiyordum.

Adam şu ana dek bir açık vermemişti. İçeri girdiğinden beri ilk hatasını yapmasını bekliyordum.

Neyse ki fazla beklemem gerekmedi. Karşımda kar maskeli bir yüz belirince bir anda kurtulma ümidim de doğdu. Yatağın kenarındaki boşluğa bakmak için yakına kadar gelmiş ve eğilmişti. Bu onun ilk hatasıydı.

Fazla seçeneğim yoktu. Sağ elimin işaret ve orta parmaklarını uzatıp ani bir hareketle gözlerine doğru bastırdım. Can havliyle ellerini yüzüne götürdüğünde ise sol elimle adamın silahı tutan sağ elini bileğinden yakaladım. Diğer elimle ayak bileğine sarılıp olanca gücümle çektim.

Adam arkasına doğru düşerken, yukarı doğru tuttuğum elini hiç bırakmadım ve bu yüzden ben de üzerine doğru yuvarlandım. Sol kulağımda bir yanma hissettim ve yukarıdan alçı parçaları yağmaya başladı. Silahı ateş almıştı. En az üç mermisi kalmıştı.

Canı çok kötü yanıyor olmalıydı. Gözündeki yaradan akan kan ve gözyaşları görüşünü engellemesine rağmen, adam büyük bir kuvvetle direniyordu. Bacakları yatağın ayak tarafında kalacak şekilde, sol arka tarafına doğru devrilmişti. Kurtulmak için savurduğu tekmeler yatağı sarsıyor ama bana ulaşamıyordu. Sol gözü tamamen kapanmıştı.

Adam yere düşerken kafasını pencerenin kenarında duran bir vazoya çarpmıştı. O mücadele sırasında kırılan vazonun parçalarından büyükçe bir tanesini almayı başardım.

Silahını kurtarmaya odaklanarak ikinci büyük hatasını yaptı. Silahı uzağa doğrultmak için ondan güçlü olmama gerek yoktu. Kapalı olan sol gözü yüzünden elimdeki kocaman porselen hançeri fark edememişti. Hızlı ve güçlü bir savuruşla şakağına sapladım jilet gibi keskin parçayı. Korkunç bir çatırtı sesi ve ardından daha yumuşak bir ses sonrası bir anda tüm gücünü kaybedip yığıldı kaldı. Yüzlerimiz neredeyse birbirine değecek kadar yakındı. Açık kalan sağ gözü kan kırmızıydı. Kan kokusuna, adamın ölünce kaçırdığı dışkı kokusu da eklenince, kendimi tutamayıp kusmaya başladım.

 

gunsketch

 

Bir kaç dakika önce beni öldürmeye çalışan birinin üzerine kusmamak için yana doğru eğildiğime kendim bile şaşırdım. İyi ki de öyle yapmışım. Banyoda ellerimi ve yüzümü yıkadıktan sonra, kar maskesini çıkarıp adamın kim olduğunu görmek istediğimde, kusmuklarla uğraşmamış oldum böylece.

Bu arada mücadelenin etkisiyle nefes nefese kalmıştım ve göğsümde bir sızı başlamıştı.

Binaya tekrar sessizlik hakim olmuştu. Dört katlı binanın üçüncü katındaydım ve görünen o ki hiç bir komşum gürültülerden dolayı uyanmamıştı. Alt katımdaki daire uzunca bir süredir boştu. Üst komşum ise iki gündür evde yoktu. Esrarengiz ziyaretçim de bu durumdan haberdardı anlaşılan.

Işığı açmadan pencerenin yanına gidip sokağa baktım. Yolun kenarında daha önce görmediğim siyah bir pikap park edilmişti. İçinde kimse yok gibi görünüyordu.

***

Saldırganın yalnız geldiğine kanaat getirdikten sonra odanın ışığını yaktım. Başındaki kar maskesini çıkardım. Adam sert ve batılı hatlara sahipti. Sarı saçları bir asker gibi kısa kesilmişti. Tanıdığım hiç kimseye benzemiyordu. Üstünü aradığımda kimliğini belli edecek en ufak bir şey dahi bulamadım. Avcıların kullandığına benzer siyah bir hücum yeleği giymişti. Ceplerini boşalttığımda yedek bir şarjör, küçük bir bıçak, bir araba anahtarı ve tabanca şeklinde bir maymuncuk buldum. Işığı tekrar söndürdüm.

Yatağın yanında yere çöktüm ve düşünmeye başladım. Benim gibi emekli bir polisin bir çok düşmanı olabilirdi ama dört yıl önce eşimi kaybettiğim günden beri neredeyse hiç bir önemli olayda görev almamıştım. Kurumum da ben de emekliliğimi beklemiştik sanki. Daha çok idari görevler ve genç polislerin eğitimleri ile ilgilenmiştim. Bu durumda son dört yılda düşman kazanmış olmam çok zordu. Kendi dünyasına kapanmış, silah bile taşımayan ve sağlık problemleriyle boğuşan, elli yaşında bir adam kim için tehdit olabilirdi?

Kimseyle görüşmüyordum. Hayatımın o en acı gününden beri, kızım ve artık beş yaşını doldurmak üzere olan torunumu bile görmüyordum.

Bu denli profesyonel bir katili buraya gönderebilecek kadar güçlü bir düşmanım vardı ve ben onun kim olabileceği konusunda en ufak bir fikre dahi sahip değildim.

Belki de şu pikapta bir şeyler bulabilirdim.

 

***

0170-cordless telephonex

 

 

Dışarıya çıkıp pikabı aramadan önce polise haber vermeli miydim? Hiç bir şeye dokunmadan polisin gelmesini beklemek daha mı doğru olurdu? Yoksa, daha sonra benimle paylaşılmayacak bazı bilgileri elde etmek için, harekete mi geçmeliydim? Bu kadar büyük bir tehdit karşısında, kendimi korumak için, kuralları biraz çiğnememde bir sakınca olmayacağına karar verdim.

Üzerimdeki pijamaları çıkarıp büyükçe bir poşete koyduktan sonra, dışarıda dikkat çekmemek için, siyah bir keten pantolon ve siyah bir kazak seçtim. Yağmur iyice hafiflese de nisan sabahının soğuğundan ve rüzgardan korunmak için spor bir rüzgarlık giydim.

Hastaneden çıktıktan sonra pansumanlarda kullanmak için aldığım lateks eldivenlerden bir çiftini ellerime geçirdim. Odamın ışığını açmamıştım. Çıkmadan önce etrafı kolaçan etmek için bir kez daha pencereye gidip, perdeyi hafifçe aralayarak sokağa baktım. Siyah pikap hala oradaydı. Etrafta yeni park etmiş bir araç yoktu. Saldırganın üzerinde bulduğum anahtarı alıp koridora çıktım. Işıkları yakmıyordum. Tam dış kapıyı açmak üzereyken ani bir sesle irkildim. Hem salondaki ana ünite hem de yatak odamdaki komodinin üzerinde duran telsiz üniteden yükselen telefon zili, sabahın bu saatinde komşuları uyandırabilecek kadar yüksekti.

Öncelikle komşularım uyanıp işler daha fazla karışmadan telefonu susturmalıydım. Salona doğru koşarken, bu saatte arayanın kim olduğunu ve telefonu cevaplamamın doğru olup olmayacağını düşünüyordum. Cihazın üzerindeki ses düğmesini kapatmak için öyle hızla ileri atılmıştım ki neredeyse telefonun üzerinde bulunduğu sehpayla beraber yere devriliyordum. Önce ana ünite, bir kaç saniye sonra yatak odasındaki ünite sustu. Artık telefonun çaldığını gösteren tek şey, her çalışında yanan üzerindeki ışıktı. Sessizce çalan telefonun ritmik bir şekilde yanan ışığının karşısında öylece durdum. Onca yıllık meslek hayatımda karşılaştıklarımdan çok daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumu söyleyen bu uyarı ışığına hipnotize olmuş gibi bakıyordum.

Saldırganı gönderen kişi kontrol etmek için mi arıyordu acaba? Belki de iş uzayınca şüphelenen suç ortakları, cep telefonu kullanmamak için buradan arıyorlardı. Gönderdikleri saldırganın üzerinde kimliğini gösterecek veya izi sürülebilecek hiç bir şey bırakmak istememiş olmaları fikri mantıklı gelmeye başladı bana. Bacaklarım beklentinin gerilimi ile kasılmıştı. Tedirginliğim giderek artıyordu. Sonunda kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünerek ahizeye uzandım.

Önce ben konuşmadım. Ahizenin kaldırıldığını anlamış olmalıydı karşıdaki. O da susuyordu. Hafif bir rüzgar sesi duyar gibi oldum. Açık alandan arıyor olmalıydı. Dikkatle dinledim. Önce hastaneden aşina olduğum o kalp monitörlerinin sesine benzeyen bir bipleme daha sonra uzaktan gelen bir ambulans sireni. Ben bunlara anlam vermeye çalışırken adam konuştu. Hayatımda sesini bir kez daha duyacağımı en son düşüneceğim kişiydi hattın diğer ucundaki.

Yıllar öncesinden çıkıp gelen hayalet bana, “evden hemen çıkmalısın,” dedi.

Ne diyeceğimi, neler soracağımı bilemez haldeydim. Bilsem de bir şey değişmeyecekti, bir anda çıkıp giden nefesimi toplayıp konuşmaya fırsat bulamadan telefon kapandı.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Kumsal

Resim

Seri kulaçlarla kıyıya doğru yüzen genç kadının nerede olduğuna dair en ufak bir fikri bile yoktu. Nihayet kıyıya ulaştığında, kumlarda bir kaç adım attıktan sonra kendini yere bıraktı. Uzun süredir yüzmesine rağmen kızgın kumlar ayaklarını yakmamıştı. Uzandığı yerden şöyle bir doğrulup gözleriyle ufku taradı. Nereden geldiğini hatırlamaya çalışıyor ama bunu başaramıyordu. Deniz ona ait izleri silip eski durgun haline dönmüştü.

Dünyanın en el değmemiş kumsalıydı sanki burası. Göz alabildiğine uzanan altın sarısı kumlar ile denizin buluştuğu çizgi zamanın başlangıcından beri oradaymışcasına bakir görünüyordu. Bu yaz sabahında esen rüzgar denizin pürüzsüz bir cam gibi parıldayan yüzeyini rahatsız edemeyecek kadar hafifti. Etrafta hiç insan izi yoktu.

Rüzgar aniden kuvvetlendi. Suyun yüzeyinde beliren küçük dalgalar denizin o açık mavi rengini kasvetli bir griye çevirdi. Gökyüzünde bulutlar toplanmaya başladı. Genç kadın hiç üşümese de içinin ürperdiğini farketti. Nasıl olmuş da gelmişti bu ıssız kumsala? Neden etrafta kimse yoktu? Nasıl geri dönecekti? Ağır bir hüzün ve umutsuzluk duygusu koca bir dalga gibi sarstı genç kadını. Ansızın, nasıl geri döneceği sorusunu bile anlamsız bırakan bir şey geldi aklına; Nereye dönecekti?

Oturup başını dizlerinin arasına yasladı. Yanaklarından süzülen gözyaşlarının sıcaklığını hissedemiyordu. Yanağına dokundu. Yüzünü ıslatan şey gözyaşları mı yoksa deniz suyu muydu? Parmaklarını hemen yüzünden çekti. Elini saçlarına götürdü bu kez. Sıkıntılı anlarında farketmeden yaptığı gibi parmaklarını uzun sarı saçlarında gezdirip buklelerini düzeltmeye çalıştı. Saçlarına takılan parmaklarını geri çekip baktığında deniz tuzu ya da çamur gibi bir şey göreceğini düşünüyordu ama tırnaklarının arasındaki şeyler daha çok pıhtılaşmış kana benziyordu. Yüzerken başını bir yere çarpmış olmalıydı. Ağrı hissetmediğime göre önemli bir şey olamaz herhalde diye düşündü.

Bir süre ne yapacağını bilemez halde bekledi… Etrafa göz gezdirdiğinde, güneşin de giderek yükselmesiyle, kumlardan çıkan sıcak hava dalgalarının, sanki bir çöldeymiş gibi görüntüyü bulanıklaştırdığını farketti.

Ufukta belli belirsiz bir karaltı görür gibi olan kadın bir görünüp bir kaybolan bu şeyi izledi. Yaklaşmakta olan bir adam mıydı bu? Bu ıssız yerde birisine rastlamak umuduyla elini siper edip gözlerini kısarak dikkatle baktı. Evet, yanlış görmemişti.  Adama sorarak yolunu bulabilirdi belki. Bekledi…

Siyah mayolu, uzun boylu adamın güneş yanığı cildi ıslaktı ve neredeyse tamamen kumla kaplıydı. Dalgalı kumral saçlarının üzerinde yer yer deniz tuzu birikmişti. Deniz mavisi gözlerinde hüzünlü bir ifade vardı. Ayak parmaklarına yosunlar dolanan genç adam sağ bacağına kramp girmişçesine ayağını yerden sürükleyerek kadına yaklaştı ve önce denize doğru daha sonra ise kadının gözlerinin içine bakarak öylece durup beklemeye başladı.

Adamın konuşmaması üzerine genç kadın ona nereden geldiğini sordu. Uzun süredir konuşmadığından olsa gerek çok boğuk çıkan kendi sesini duyunca şaşırdı.

-Denizden, diyen adam bir yandan da geldiği yeri tekrar görmek istermiş gibi gözlerini denize çevirdi.

Sesi sanki derin bir kuyudan gelir gibiydi. Belki de yüzerken su yutmuştur ve o yüzden boğuk ve hırıltılı konuşuyordur diye düşündü kadın. Adam konuşmaya devam etmeyince de,

-Sanırım yolumu kaybettim, diye ekledi.

Adam cevap vermedi. Bakışlarını yeniden kadına çevirmişti. Genç kadın bu gözlerde bir gariplik olduğunu belli belirsiz fark etmişti ama yakından bakıp da adamın mavi gözlerinin ne kadar donuk olduğunu görünce iyiden iyiye şaşırdı. Neredeyse gözbebekleri fark edilmeyecek kadar soluk, buzlu cam gibi bir çift göz. Adam kör olsa gerekti. Kadının gözlerinin içine bakar gibiydi ama sesinin geldiği yöne doğru bakıyor olmalıydı. Adamın kendini göremediğini düşünse bile bakışlarını kaçırmak istedi. Başını eğdi ve adamın ayaklarını yakından görünce ufak bir çığlık atmaktan kendini alamadı. Adamın ayaklarına dolanan yeşil yosunların arasından uzanan parmakları balıklar tarafından kemirilmiş gibi kemiklerine kadar açılmıştı. Açığa çıkmış bembeyaz kemikler kanlı bir ağızda sırıtan dişler gibi görünüyordu. Tekrar gözlerini kaldırdığında adamın yüzünde başından beri varolan hüzünlü ifadede en ufak bir değişiklik olmadığını fark etti. Bu yüzde tanıdık bir şeyler vardı. Sanki çok eskiden tanıdığı biri yılların ardından kendisine bakıyordu.

Adam kadına doğru eğilip elini uzattı. Eğilirken hareketleri çok tutuktu. Beli ise garip bir açıyla kırılmıştı. Kadın şaşkın bir şekilde uzanan bu ele baktı. Bir an ne yapacağını bilemeden öylece bekledi. Adamın kör olduğuna iyice kanaat getirince uzanan eli tutup kendini ayağa kaldırmasına izin verdi. Adamın eli ne sıcak ne de soğuktu. Herhalde yolu tarif etmektense gösterecek diye düşündü. Kadının elini sıkıca tutan adam denize doğru döndü.

-Nereye gidiyoruz?

Sesindeki titreme hissettiği korkunun boyutlarını yansıtmaktan çok uzaktı.

-Artık gitmeliyiz.

Adam denize doğru bir iki adım atarken kadın elini kurtarmak için geriye doğru bir hamle yaptı. Ancak adam elini o kadar sıkı tutuyordu ki kurtulması  neredeyse imkansızdı. Bu itişme sırasında adam bir an için arkasını dönünce kadın bir şok daha yaşadı. Adamın sırtında, mayosunun hemen üzerinden başlayan büyük bir yara vardı. Tam belkemiğinin üzerinde derin bir oyuk. Bir avuç büyüklüğündeki yaranın içinde soluk beyaz kemikler, bunları birbirine bağlayan ve aralarından çıkan parçalanmış kas ve sinirler görünüyordu. Bu adam yürüyor olamazdı. Kadının içini dehşetle beraber bir acıma duygusu da kapladı.

Adam, bir kez daha, gitmeleri gerektiğini söyleyip denize doğru kadını da çekerek yürümeye devam etti. Kadın yürümüyordu ama tam anlamıyla direndiği de söylenemezdi. Ayakları yerde sürüklenerek adamın peşinden şaşkın bir şekilde gidiyordu. Son bir kez kurtulmayı denerken sol kolunu uzatıp adamı itmeye çalıştı. Kolunu uzattığında elinin garip bir şekilde sallandığını gördü. Bileğinin kırık olduğunu anladı. Nasıl oluyor da hiçbir acı hissetmiyordu?

Denize yaklaşmışlardı. Başını kaldırıp baktığında ileride suyun üzerinde yüzen bir şeyler gördü. Bazı şeyleri hatırlamaya başladı. Eski mutlu günlerden bölük pörçük birkaç anı. Güneşte sararıp solmuş ve kenarları yırtılmış eski fotoğraflar. Bu fotoğraflarda şu anda elini tutan adam da vardı. Direnmekten vazgeçti. Yürüyüşlerindeki gariplik ve yaralarını görmezseniz onları denize doğru yürüyen sevgililer sanabilirdiniz.

Adamla el ele adım adım denize doğru yaklaşırken, az öncesine kadar ulaşamadığı anılar batık bir tekneye dolan sular gibi zihnine hücum etmeye başlamıştı genç kadının. Tekneleriyle çıktıkları tatilde o ıssız kumsalı ilk gördükleri an. Demir atıp yüzüşleri. Kumsalda güneşlenmeleri. O unutulmaz günün gecesinde ay ışığı altında güvertede oturup yaptıkları sohbet. Keşke hiç ayrılmasak bu kumsaldan demişti. Hayatımız boyunca sanki burayı aramışız. Keşke sıkıcı hayatımıza ve günlük sorunlarımıza hiç geri dönmesek. Sonsuza dek bu kumsalda kalsak…

Bunları konuşalı henüz üç gün olmuştu ama sanki bir ömür kadar uzak geliyordu kadına. Demek ki bazı dualar kabul ediliyordu. Kabusa dönüşseler bile.

Şimdi yine o kumsalda el ele yürüyorlardı. Denize ulaşmışlardı. İlerlemeye devam ettiler. Bir süre sonra suyun yüzeyinde birkaç küçük hava kabarcığı dışında hiçbir iz kalmamıştı. Kumsal yine ıssızdı. Birkaç yüz metre açıkta ise üç gün önce batan tekneden arda kalan parçalar ve sızan motor yağı henüz fark edilmemiş ölümcül kazanın yerini belirten izler olarak yüzmeye devam ediyordu.

Bitti

Yorum yapın

Öykü altında arşivlenmiş