Tag Arşivleri: hikaye

KAR – Bölüm XVI

 

kanlıca

 

 

Bebek’teki çay bahçesinde oturmuş manzarayı seyredip çayımı yudumlarken bir yandan da yapabileceklerimi gözden geçiriyordum.

Çocukluk yıllarımdan hatırladığım o yemyeşil koruların ve güzelim ahşap binaların yitip gittiği tepelere baktım. Geriye kalan yeşil alanlar, adına büyük şehir denilen betondan çölün içinde köşeye sıkışmış vahalar gibiydiler. Sahildeki iskelelerde ise son derece lüks yatlar ve sürat motorları demirliydi. Kıyıya yakın seyreden bir kaç yelkenlinin boğazın sularında salınmalarını seyretmek beni biraz olsun sakinleştirmişti.

Bulmaca dergisinden aldığım telefon numarasına bakıyordum. Numaranın, bana o beklenmedik soruları soran sarışın kadına ait olduğunu düşünüyordum. Acaba neden böyle bir şey yapmıştı? Bana söylemek istediği ne olabilirdi?

Ben aramayı yapmak konusunda kararsızlık geçirirken telefonuma bir mesaj geldi. Gönderen numara tanıdık değildi.

Mesajı açınca kısa bir metin ve bir fotoğraf içerdiğini gördüm.

Sarı zarf kullanamadığım için kusura bakma. Elime geçen son bilgiyi seninle paylaşıyorum. Bahsettiğim adamın resmi ilgini çekebilir.

Yazının devamında bir cep telefonu numarası ve bir fotoğraf vardı. İmza olmasa da gönderenin Adem olduğu belliydi. Resmi açınca bir güvenlik kamerası görüntüsünden alınmış gibi görünen bir fotoğrafla karşılaştım. Görüntü oldukça netti. Sinema oyuncusu Ömer Şerif’e tıpatıp benzeyen birisi kalabalık bir sokakta iki adamın ortasında yürüyordu. Yanındaki adamlardan biri kızımın evindeki maskeli adamdı. Tanıyamadığım diğer adam çok iri yarı ve sarkık bıyıkları olan otuz yaşlarında birisiydi. Adamımızın Ömer Şerif’e benzemeyen tek yönü saçlarıydı. Daha doğrusu saçlarının olmamasıydı. Adam keldi.

Önce sarışın kasiyerin numarasını çevirdim.

“Alo.”

“Alo, buyrun?”

“Verdiğiniz bulmacayı çözdüm,” dedim.

Bir anlık duraksamadan sonra cevap verdi.

“Sevindim. Çözeceğinizi tahmin etmiştim zaten. Bana bir saniye izin verir misiniz?”

“Tabii.”

Pazar günü de çalışıyordu sanırım. Yerine bakması için birisine seslendiğini duyabiliyordum. Bir kaç saniye sonra tekrar konuştu.

“Özür dilerim. Kalabalıkta konuşmak istemedim de.”

“Dergideki bulmacayı çözdüm ama doğrusu sizin söyleyeceklerinizi çok merak ediyorum.”

“Bir yerde buluşup konuşabilir miyiz?” dedi.

Saat öğleden sonra üç buçuk sularıydı. Saat beşte Kanlıca sahilindeki bir kafede buluşmak üzere anlaştık.

Vaktim daralıyordu. Yola çıkmadan önce Adem’in gönderdiği Abbas Osman’a ait olduğunu düşündüğüm numarayı çevirdim. Evime ilk gelen suikastçi dışında şu ana dek kimse beni öldürmeye çalışmamıştı. Ne olduğunu bilmesem de benden istedikleri bir şey olduğu belliydi. Kızım ve torunum şimdilik güvende olduklarına göre bu adamla görüşüp bu işi bitirmem belki de en doğrusu olacaktı. Benimle işleri öyle ya da böyle bittiğinde Hülya, Elif’i de alıp hayatına kaldığı yerden devam edebilirdi.

Telefon ikinci çalışında açıldı.

“Alo?”

“Ben Ayhan Demir.”

“Bir dakika.”

Konuştuğum adam telefonu Abbas Osman’a vermişti herhalde.

“Sizinle hemen görüşmeliyiz Ayhan bey. Zamanımız daralıyor. Sizi nasıl olsa tekrar bulacağız ama buluşmamız ne kadar erken olursa sizin için de bizim için de çok daha hayırlı olur.”

Hafif bir Arap aksanı olsa da çok akıcı ve güzel bir Türkçe’si vardı.

“Bence de bir an önce buluşmalıyız. Bu arada benden istediğiniz her ne ise bu işin içine ailemi katmanız durumunda sizinle kanımın son damlasına kadar savaşıp istediğinizi elde etmemeniz için uğraşacağıma emin olabilirsiniz. Bu iş benimle sizin aranızda bitmeli.”

“Ayhan bey, aileleri bu işe katmama konusunu sizin açmanız çok komik ama kabul. Sizinle görüşelim ve aileniz bundan sonra güven içinde olsun.”

Adamın söylediklerine inanıp inanmamam hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Sonu ne olursa olsun bu işi çözmek zorundaydım. Bu tür adamlardan sonsuza dek kaçmanız mümkün değildi. Hem siz kaçabilseniz bile aileniz ve sevdiklerinizin tüm hayatlarını geride bırakıp sizinle kaçmalarını bekleyemezdiniz.

Abbas Osman’a saat altıda Kanlıca’da buluşmak için randevu verdim ve yola çıktım. Bunlar ömrümün son saatleri de olsa, önümdeki bir kaç saat içinde bir çok soruma cevap bulacağımı düşünüyordum.

 

 Devam edecek…

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm XIV

maltakosku

 

 

 

Hafta sonu ve öğleden sonra iki suları olmasına rağmen trafik yoğundu. Polis arkadaşıma ne kadar mesafede olduğum konusunda doğruyu söylememiştim. Amacım ondan en az yarım saat önce buluşma yerinde olup etrafı kolaçan etmekti.

Kararlaştırdığımız saatten yaklaşık kırk beş dakika önce köşkün girişindeki alana arabamı park etmiştim. Yıldız Sarayının bahçesindeki iki köşkten biri olan Malta Köşkü’nde restoran olarak hizmet veren iki kat dışında bahçede de müşterilere hizmet veriliyordu. Park yerinde çok sayıda araba vardı ve hepsi de sivil araçlardı. Bu gibi yerlerde bazen toplu organizasyonlar ve resmi toplantılar da yapılabiliyordu. Öyle zamanlarda ortalık resmi plakalı lüks araçlar ve polis araçlarından geçilmezdi.

Hava dünkü gibi yağmurlu olmasa da bahçeyi tercih edenler azınlıktaydı. Etrafı şöyle bir tarayıp binanın balkon ve pencerelerine uzak bir köşede arkamı girişe dönerek oturdum.

Üzerimdeki anorağı çıkarmıştım ve çantamla beraber yanımda taşıyordum. Tabancam çantanın içindeydi. Şapkamı ve gözlüğümü çıkarmamıştım. Gazetelerimi masanın üzerine, çantamı ve anorağımı da köşedeki sandalyenin üzerine koydum ve garsonu beklemeye başladım. Çantamın olduğu sandalyeye benden başkasının ulaşması mümkün değildi. Ben ise hafifçe masanın altına ittiğim sandalyenin üzerinden uzanıp silahımı kimseye belli etmeden kolayca alabilirdim.

Aslında ne sipariş edeceğimi bilmeme rağmen garsonun uzattığı menüyü alıp ona bakarmış gibi siparişimi verdim. Günün çorbası ve ızgara sebze istedim.

Adam siparişi alıp gidince hafifçe yana dönüp girişe baktım. Tam o sırada park yerinin girişe yakın bir kısmında arabasından inen arkadaşımı gördüm. Yalnız gelmişti. Tekrar önüme döndüm ve gazeteleri karıştırmaya başladım. O nasılsa beni farkedip yanıma gelecekti.

Gazeteler iç içe konup katlanmışlardı. Dış taraftaki hafta sonu ekini ayırınca ilk sayfada resmimi gördüm. Yaklaşık altı yedi yıl önce çekilmiş bir resmimdi. Aslında gizlenmeye çalışmasam da insanların bu fotoğrafa bakıp beni tanımaları zordu. Bir iki saat önce aynada gördüğüm yorgun ve yaralı halim resimdeki görünüşümden çok uzaktı.

Arkadaşım tam karşımdaki sandalyeye oturdu. Doğal ve sakin davranıyordu. Etrafa baktığında ise sanki sadece çevredeki ağaçlar, güzel çiçekler ve köşkün balkon süslemelerine bakan bir turist havasındaydı.

“Sen siparişini vermişsin sanırım, ” derken gülümsedi. Elinde taşıdığı büyük sarı zarfı masadaki gazetelerin altına itti.

“Evet verdim. Dosyada neler var?”

Öğlen yemeği için buluşmuş iki samimi arkadaş gibi teklifsiz ve sıcak davranıyorduk. Aslında aramızdaki ilişki içten olsa da bu tarzda bir samimiyetimiz yoktu. Dikkat çekmemek için sessiz bir anlaşma ile böyle bir vücut dili kullanıyorduk.

Benden yaklaşık on yaş genç olan Adem İstanbul emniyetinde istihbarat şubesinde üst düzey bir amirdi. En üstte değildi tabii ama oraların adamı da değildi. Hayatımda tanıdığım en düzenli ve temiz adamlardan birisiydi. Odasındaki dosyaları bir çok kütüphanedeki kitaplardan daha düzenliydi. Masasında hiç bir zaman bir kaç kağıt ve bir iki dosyadan fazla bir şey görmemiştim. Üzerlerinde çalışır ve notlarını aldıktan sonra onları raflardaki yerlerine özenle koyardı. Masasında veya odasının her hangi bir köşesinde toz gördüğümü hatırlamıyorum. Sanırım bu titizliği ve temizliği tüm hayatına yansıyordu. Şu an bulunduğundan daha üst kadroların gerektirebileceği ayak oyunları ona göre değildi. Kariyeri değil işi konusunda hırslıydı. Sonuç almayı önemseyen bir yapısı vardı. Daha önceleri ondan bilgi istediğimde net ifadelerle özetlediği kesin bilgileri sarı bir zarfa koyarak bana teslim ederdi. Her zaman büyük sarı bir zarf.

Tek sevmediğim yönü o anda yakmaya hazırlandığı sigarasıydı. Kutudan parmağıyla vurarak çıkardığı ince sigaralarından birini çok kırılgan ve değerli bir şeyi tutarmışcasına özenle dudaklarına götürdü ve çakmağıyla yaktı. Sigaranın alevini iyice harlandıran derin bir nefes aldı. Aslında sigara dumanı beni her zaman çok rahatsız etmiştir ama nemli toprak ve çiçek kokularının arasında mentollü sigaranın kokusu hiç de kötü gelmedi bu kez.

Garson benim siparişimi getirdi. Teşekkür ettim. Adem de siparişini verdi. Kahvaltı saatinin bittiğini öğrenince fesleğenli patlıcanlı domates terin istedi. Garson gidince ben tekrar Adem’e baktım.

Yaşına göre çok genç görünen esmer, zayıf bir adamdı. Yemekten ve sudan çok daha fazla ihtiyaç duyduğu belli olan sigarasından bir nefes daha alıp bana doğru dönerken kalın çerçeveli siyah gözlüğünü parmağıyla şöyle bir geriye itti.

“Kızının evinin arka sokağındaki arabada bulduğumuz bir kaç fotoğraftan başka korkarım hiç bir şey yok.”

“Ne fotoğrafıymış o, ” deyip elimi zarfa uzattığımda elini uzatıp beni durdurdu.

“Lütfen burada bakma.”

“Pekala. Resimler dışında neler öğrenebildin?”

“Aslında ayrıntılarla ilgili hiç bir şey bilmesek de son günlerde dikkatimizi çeken bir isim var.”

“Bekri Hamid mi?” diye sordum.

“Evet. Onun sağ kolu Abbas Osman İstanbul’da şu anda.”

Bekri Hamid’in adına nereden ulaştığımı sormamıştı. Benim de bağlantılarım olduğunu biliyordu.

“O zaman en azından bir ipucu var elinizde. Bunların kullandığı adamlar muhakkak dikkat çekecek bir şeyler yapacaklardır. Sorgulayacak birini yakalarsanız bana haber verirsin sanırım.”

“Sana beni aradığın numaradan mı ulaşayım?”

Masadaki bir peçetenin üzerine iki telefon numarası yazıp Adem’e uzattım. Eyüp bana telefonu verirken iki sim kartı daha vermişti. Bir kaç saat sonra şu an kullandığımı söküp bir sonrakini takacaktım.

“Hayır. Şimdi yazdığım numaradan ulaşabilirsin. Yarın da ikinci numarayı kullanırsın. Daha sonra ise ben seni ararım,” dedim.

Yemeklerimizi yerken artık sadece eski günlerden ve havadan sudan bahsetmeye başladık. Yarım saat geçmeden ikimiz de yemeklerimizi bitirmiştik. Adem kalktı. El sıkışıp vedalaştık. Onun arabasını çalıştırdığını duyduğumda garsonu çağırıp hesabı nakit olarak ödedim. Dikkat çekmeyecek kadar bahşiş bırakıp kalktım. Zarfta neler olduğunu çok merak ediyordum.

 

***

Arabaya binip oradan uzaklaştım. Beşiktaş sahiline inince Ortaköy üzerinden devam edip Muallim Naci Caddesinden Bebek istikametinde gittim. Sağ tarafımda çok güzel yatlar ve tekneler vardı. Solumda ise kimi modern kimi tarihi en çok iki ya da üç katlı binalar ve çeşitli ülkelerin konsoloslukları vardı. Koca koca ıhlamur ağaçlarının olduğu caddeyi geçtikten sonra önünde park etmeye uygun bir yer gördüğüm bir çay bahçesinde durdum. Bir an önce zarfta olanlara bakmak istiyordum. Çantam ve gazeteler yanımdaki koltuktaydılar. Park ettiğimde gazeteler kayarak koltuğun önündeki boşluğa düştüler. Almak için eğildiğimde bulmaca ekinin kapağının açıldığını gördüm. İlk sayfadaki bulmaca çözülmüştü. İçimden bunu yapan saygısıza kızdım bir an ama sonra marketteki kadının onu raftan alıp bana verdiği aklıma gelince incelemeye karar verdim.

Üzerinde ünlülerin resimleri olup belli numaralı karelerdeki harfleri birleştirip ödül kazandığınız bulmacalardandı. Gerçekten de doğru çözülmüştü ama anahtar kelimeyi oluşturan kutularda harfler yerine rakamlar vardı. On harfli bir anahtar kelime soruyorlardı. Çantamdaki kalemimi çıkarıp rakamları karşılık geldikleri kutulara yazdım. Çıkan sonuç bir cep telefonu numarasıydı.

Sayfayı yırtıp çantama koyduktan sonra zarfı da alıp çay bahçesine çıktım. Bu saatte tamamen boştu. Sahil yolunun iyice daralan ve merkez caddelerden uzak kısmında ağaçların arasında küçük bir bahçeydi.

Kötü havalar için üstü kapatılmış ve önü tamamen camla kaplanmış olan bahçenin denize yakın bir masasına oturup bir çay söyledim. Çayım geldikten sonra yapıştırıldıktan sonra bir de bantla kapatılmış olan zarfı açıp içindekilere baktım. İçinde dosya kağıdı boyutlarında üç tane fotoğraf vardı.

Fotoğraflardaki görüntü oldukça netti. Üçünün de sağ alt kısmında tarih ve saat gösteren kırmızı harf ve rakamlar vardı. Sanki eski bir video kameranın görüntüsünden fotoğrafa aktarılmış gibilerdi. Tarihler yaklaşık iki yıl öncesi, bir yıl öncesi ve altı ay öncesine aitlerdi.

Resimlerin üçünde de aynı şey vardı. On beş on altı yaşlarında çarpıcı güzellikte bir kız. Koltukta oturan kız kameraya üzgün bir şekilde bakıyordu. Bağlı değildi. Resimlerden birinde kızın sol omuzunda bir el vardı ama resim sadece kıza odaklandığı için adamın sağ eli ve bileği dışında bir yeri görünmüyordu. Simsiyah parlak ve uzun saçları ve yaşından beklenmeyecek kadar hüzünlü ve kocaman bal rengi gözleri olan bir kız çocuğu resimlerden bana bakıyordu.

İçimdeki huzursuzluk bu resimleri görünce iyice artmıştı. Dışarıda hava çok güzeldi ama içim üşüyordu. Resimlere baktıkça ürpermekten kendimi alamıyordum.

Kimdi bu kız? Benim kızım gibi onu da mı rehin almışlardı? Kızımı bana ulaşmak için rehin almışlardı. Benim fidye ödeyebilecek kadar varlıklı olmadığımı biliyorlardı. Hem buna benzer bir operasyon yaptılarsa fotoğraf veya video çekmeye neden gerek duymuşlardı?

Garsonun çayı tazelemek için geldiğini farkedince resimleri tekrar zarfın içine koydum.

İşler iyiden iyiye içinden çıkılmaz ve anlaşılmaz hale geliyordu. Bulmaca dergisinin sayfasını çıkarıp bakmaya başladım. Bir elimde resimlerin olduğu zarf diğer elimde kimin olduğunu tahmin edebildiğim ama ne için verildiğini anlayamadığım bir telefon numarasıyla orada ne yapacağımı bilmez halde oturup kaldım.

 

Devam edecek…

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm XII

treesketch

 

Torunumun bahçede oynamasını seyretmek gerginliğimi biraz olsun azaltmıştı. Annesinin içerden kendisine seslendiğini duyan Elif eğilip yerden kırık bir dal parçası alıp eve doğru koşmaya başladı.

“Elinde o varken sakın koşma. Düşersen sana zarar verebilir.”

Hızla son bir adım atıp durdu. Küçük zıplamalarla ilerlemeye başladı. Hala doğrudan yüzüme bakmıyordu.

“Tamam amca,” dedi sessizce.

Elif içeriye annesinin yanına geçtikten sonra bahçeye göz gezdirdim. Sabah güneşi, rüzgarda salınıp duran yemyeşil çimenlerin üzerinde yer yer altın sarısı pırıltılar yaratıyordu. Dünkü yağmurdan sonra dünya yine tüm kir pasından arınmış ve parlak görünüyordu gözüme. Uzun yıllar önce buna benzer yemyeşil bir yerde, buna benzer pırıl pırıl bir sabahta çok farklı şeyler yaşamıştım.

Kuzey Irak’ta bir görevdeydik. Bir kaç gün önce sınırdan sızan bir PKK’lı grup pusuya düşürdükleri bir timden sekiz askeri öldürmüşlerdi. Kamuoyunun bildiği, sıcak takip hakkını kullandığımız operasyonlardan biri değildi bu. Seçilmiş bir kaç ekibin sınır ötesinde daha uzun süre kaldığı gizli bir görevdi.

Tim komutanımız o zamanlar üsteğmen olan Remzi’ydi. Eyüp diğer timdeydi. Saldırıyı düzenleyen grubun geçiş yoluna yakın bir yerde pusu kurmuştuk. Belki yerel kaynaklarından konumumuzu öğrenmişlerdi, belki de bizim istihbaratımız yanlış çıkmıştı bunu hiç bir zaman öğrenemedim ama o grup biz oradayken ortaya çıkmadı. Biz de güvenli bir şekilde geri çekilmek için yola çıktık. Arazi çok kayalıktı. İlerlerken ayağınızı basacak düz bir yer bulmak neredeyse imkansızdı. Belli yerlerde keskin nişancıların pusu kurmalarına çok müsait noktalardan geçiyorduk. Her iki yanımızda elli metrelik dik kayalıkların olduğu yirmi otuz metre genişliğinde dere yataklarından ilerliyorduk. Yol üzerinde terkedilmiş küçük bir köye rast geldik. Köyün yakınında bir kuyu ve etrafında da yakın zamanda burada birilerinin olduğuna dair izler vardı. Kuyudaki suyun zehirlenmiş olması ihtimaline karşı askerleri uyardık. İki tim ayrılıp olabildiğince güvenli bir şekilde köyün yıkıntılarını aramaya başladık.

Köyün etrafındaki bölgede yemyeşil meralar vardı. Daha yüksekte kalan yakınlardaki bir iki köyden buraya hayvanlarını otlatmaya gelen köylüler olduğunu biliyorduk ama köyün ortasından geçen toprak yoldan yürürken etrafta bizim ayak seslerimiz dışında en ufak bir ses duyulmuyordu. Sanki bizim timler arazide ilerlerken gizli bir el bölge sakinlerini bizden uzağa doğru çekiyor ve biz içine kimsenin girmediği görünmez bir çember içinde ilerliyorduk.

Bu sessizlik aniden başlayan bir makineli tüfek sesiyle bozuldu. Tam emin olamasam da sesin Bixi denilen bir ağır makinalı tüfeğe ait olduğunu tahmin ettim. Açılan ilk ateşte bizim timden Ali isimli Eskişehirli bir asker vuruldu. Dakikada yaklaşık iki yüz mermi atan silah on dokuz yaşındaki delikanlıyı önce bacağından yakaladı. Yere düşerken ise göğsüne aldığı isabetlerle vücudu sarsılıp yürüdüğü yerden bir metre öteye kadar savruldu genç adam.

Güvenlik nedeniyle aramızda iki üç metre mesafe bırakarak ilerlediğimizden ilk ateşte başka vurulan olmadı. Hepimiz sesin geldiği taraftaki yıkıntı, duvar veya büyük bir kaya gibi ne bulursak arkasına doğru siper aldık. Mermilerin yerde çıkardığı tozdan bizim ilerleyiş yönümüze göre sağımızda ve köyün yüz metre kadar ilerisindeki kayalıklardan geldiği anlaşılıyordu. Siper aldığım yerden bakınca tepede kayaların arasında küçük bir parıltı farkettim. Mayıs ayındaydık ve tepemizde parlayan güneş silahın metalinden yansıyarak adamın yerini ele vermişti.

Yerde yatan Ali’ye baktım. Sıhhiyecinin onun yanına gitmesi için bir neden yoktu. Yaşıyor olması imkansızdı. Olaylar o kadar hızlı gelişiyordu ki tek hissettiğim şey şaşkınlıktı. Ali’nin bir hafta önce kaldığımız kasabadan jetonlu telefonla annesini arayışı gözümün önüne geldi. Kadıncağıza oğlunun şehit düştüğünü kim haber verecekti acaba?

Remzi bana kayalıkta gördüğüm noktayı işaret etti. Onun da ateş edilen noktayı farkettiğini anladım. Benim elimde katlanır dipçikli bir MP5 vardı. Bu makinalı tabanca yüz metre mesafeden çok etkili bir silah olmasa da şansımı denemem gerekiyordu. Adam bizleri mevziden çıkarmamak için kısa süreli atışlar yapıyordu. Benden en uzak noktaya bir iki atış yaptığı anı kollayıp arkasına sığındığım büyükçe iki kayanın arasından nişan aldım. Avantajlı durumu adamı rahatlatmış olmalıydı ki gereğinden fazla görüntü veriyordu. Sürpriz faktörünü kullandıklarından mı yoksa ellerindeki imkanların eksikliğinden mi bilmiyorum ama silahı bir ağ veya benzeri bir şeyle kamufle etmemişti.

Ağır silahın arkasına oturduğu için sağa sola kaçma şansı yoktu. Göğsüne doğru nişan alıp bir kaç kez üçerli atışlar yaptım. Bixi’den yapılan atışlar bir anda hızlandı. Art arda en az otuz kırk mermi atıp sustu silah. Vurduğu nokta ise hep aynıydı. Az evvel nişan aldığı mevzilerimizin yukarısından geçip karşıdaki bir köy evinin duvarına isabet etti mermiler. Adam vurulmuştu belli ki.

Mermilerin çarptığı noktaya bakarken diğerlerine göre nispeten sağlam kalmış büyükçe bir evin yıkık kapısının ardından küçük bir alev çıktığını gördüm. Az öncekine göre çok daha yakından ama daha zayıf gelen bir takırtı duydum. Binada bir adamları vardı. O da elindeki Kalaşnikof ile ateşe başlamıştı.

Henüz bir kaç el ateş edebilmişti ki bulunduğu binanın girişi bir toz bulutu içinde kalıverdi. Yıkık kapının çürümüş tahtaları, çamurla sıvanmış duvar ve binanın iskeleti olan kalaslar onlarca mermi ile parçalanırken adam da vurulmuştu. Sol tarafıma baktığımda Eyüp elindeki G3 piyade tüfeği ile evin girişine atış yapıyordu. Şarjörü değiştirdikten sonra aynı binanın penceresine daha kısa üçlü atışlar yapmaya başladı. Binada birden fazla adam olabilirdi. Sağımdan da atış sesleri geliyordu. O tarafa baktığımda Remzi M16 piyade tüfeği ile Eyüp’le aynı noktaya atış yapıyordu.

Binada en az iki kişinin olduğundan artık emindim. Belki de üç. İlk ateş edenin kapının eşiğinde vurulduğu da neredeyse kesindi. İkincisi da pencere önünde vurulmuştu muhtemelen. Oradan gelen kısa bir çığlıktan sonra yeniden ateş edildiğini duymamıştım.

Bulunduğumuz noktalardan etrafı gözetledikten sonra adamların pusuyu kurmaya vakit kalmadan bizle karşılaştıklarını düşünmeye başladım. Bixi’yi tepeye yerleştirdikten sonra iki ya da üç adamları aşağıda hazırlıklarını bitiremeden yakalanmışlardı. Yukarıdaki adam da köyü araştırarak ilerlediğimizi görünce nasıl olsa çatışma çıkacak diye erken ateş etmeye başlamış olmalıydı.

Şimdi esas mesele yakınlarda daha kaç adamları olduğuydu. Uzun süre bekleyemezdik. Hayatta kalan adamları yerimizi bildirip destek çağırabilirdi.

Bize son ateş edilen evi aramak için bir kaç dakika daha bekledik. Herkes kendi bulunduğu açıdan araziyi taradıktan sonra Remzi’nin talimatıyla bizim tim çömelmiş vaziyette yıkıntıların arasına yayıldı ve binalara kontrollü şekilde girmeye başladık. Bir süre sonra etrafta başka adamları kalmadığını anladık.

Adamların ateş ettikleri eve girmeden önce içeriye ses bombası attık. Bu bombalar ani bir ışık parlaması ve güçlü bir ses çıkararak etraftaki insanları sersemletir ve size taktik bir üstünlük sağlar. El bombası kullanmamamızın nedeni içeride yıkıntı oluşturmamak ve sağ kalan adamları varsa öldürmeyip sorgulayabilmekti.

Bomba patlar patlamaz içeriye daldık. Etrafta patlamanın etkisiyle yerden kalkan toz yüzünden görüş kısıtlıydı ama yerde yatan adamı görmemiz zor olmadı. Kapının iki metre gerisinde yüzüstü uzanmıştı. Pencerenin kenarına gittiğimizde de yerde kan izleri vardı ama başka ceset bulamadık. Kapının karşı köşesinde ses bombasının yarattığı patlamanın da etkisiyle küçük bir yıkıntı oluşmuştu. Bir iki küçük kalas ve duvardan ve damdan kopan kerpiç parçaları ufak bir yığın oluşturmuştu burada.

Biraz daha dikkatli bakınca o yığında bir hareket farkettim. Silahımı doğrultup seslendim.

“Ellerini kaldırıp hemen bir adım öne çık.”

Yıkıntı bir adamın çömelse bile zorlukla içine sığabileceği büyüklükteydi. Bir iki tahta parçası yuvarlandı. Tozun toprağın altından küçük bir kafa belirdi. Kısa siyah saçlarının üstü tamamen toprakla kaplanmış dokuz on yaşlarında bir erkek çocuğuydu bu.

Kürtçe sordum.

“Sen kimsin bakalım. Adın ne?”

Gözlerini açınca tozlarla kaplı yüzünde iki parlak pencere açılmış gibi oldu.

“Berzan,” dedi. Bu kılavuz veya şaman anlamında bir isimdi.

“Ne yapıyorsun burada?”

Çocuk bize hangi köyden olduğunu söyledi. Bugün çocuklara köyden çıkmayın demişler ama o daha önce bazen keçileri otlatmaya getirdikleri meranın yakınındaki bu yıkıntılara oynamaya gelmiş. PKK’lıları görünce buraya saklanmış. Adamlar ona oradan gitmesini söylemişler ama o daha çıkamadan silah sesleri gelmeye başlamış.

Ben Berzan’la konuşurken içeriye timdeki askerlerden Muhsin girdi. Sivilceli yüzlü, uzun boylu, içine kapanık bir çocuktu. Tim içinde tek konuştuğu arkadaşı Ali gözlerinin önünde bir kaç dakika önce vurulmuştu. İçeri girer girmez yerde yatan PKK’lıyı tekmelemeye başladı. Kendini kaybeden askeri karnına vurduğu sert bir tekme ile cesetten uzaklaştıran Remzi ayağını yere düşen Muhsin’in göğsüne bastırıp bağırdı.

“Hepimizi öldürmek mi istiyorsun geri zekalı herif. Adamı tuzakladıklarını bilmiyor musun?”

Az önce çılgın gibi saldıran Muhsin şimdi yattığı yerde ağlamaya başlamıştı. Remzi ayağını göğsünden çekince yana doğru yuvarlanıp bacaklarını karnına doğru çeken asker ellerini bacaklarının üzerinden kavuşturup ileri geri sallanmaya başladı.

Çocuğu almam için bana işaret eden Remzi iki askere talimat verip yerdeki cesedi iplerle bağlattı. Kaçan adamın ölen arkadaşını bir bubi tuzağına çevirdiğinden şüpheleniyorduk. Adamı aramak için sırtüstü çevirdiğimizde altına yerleştirilmiş el bombası patlayacaktı.

Biz kapının önüne geldiğimizde Remzi dışarı çıkmış ve adamlarına ipi çekmeleri talimatı vermek için bizim de çıkmamızı bekliyordu. Tam binadan dışarı adımımızı atmıştık ki dışarıdaki askerleri gören Berzan bir an paniğe kapılıp elimden kurtuluverdi.

Remzi bu arada adamlara işareti vermişti. İpi çekmeye başladılar. Ben ne yapacağımı bilemez halde kalakalmıştım. Çocuğun peşinden koşsam içerde patlayan bomba ikimizi de öldürecekti.

“Dur!” diye bağırdım arkasından. “Berzan, gitme!”

Çocuk çoktan evin içinde kaybolmuştu. Bu arada askerler binadan beş metre kadar uzakta, arkaları bize dönük şekilde ipi çekmeye devam ediyorlardı. Ne olduğunu anlayamamışlardı.

Belki yetişebilirim diye adımımı attığım anda içeriden şiddetli bir patlama sesi geldi. Kapıdan çıkan şok dalgası beni arkaya doğru fırlattı. Küçük taş, toprak ve tahta parçaları vücudumun her tarafını dövdü. Karnıma çok sert bir yumruk yemiş gibiydim. Yüzüme ve ellerime küçük taşlar ve kıymıklar saplanmıştı. Gözlerime kaçan tozlardan etrafı göremez hale gelmiştim.

Kendimi toparladığım anda içeriye koştum. Bu kez daha önceki ses bombasından çok daha farklı bir hasar vardı içerde. Duvarların sağlam kısımları da neredeyse tamamen yıkılmıştı. Binanın öbür ucundaki dam aşağı çöküp iki metrelik bir boşluk oluşturmuştu. Adamın cesedi paramparçaydı. Duvarlarda et parçaları vardı. Korkunç bir manzaraydı. Berzan’ın başına gelmiş olabilecekleri düşündükçe midem bulanıyor, başım dönüyordu.

Tek umudum cesedin bombanın parça tesirini azaltmış olmasıydı. Etraftaki her kalas ve kerpiç parçasını sağa sola devirip altlarına bakarak ilerledim.

Damın çöktüğü bölüme yaklaşınca bir inleme sesi duydum.

Hemen atılıp yıkıntının arasından çocuğa ulaşabileceğim bir boşluk aradım. Bu arada Eyüp de arkamdan içeri girmişti. Çocuğun yıkıntının arasından uzanan elini görünce Eyüp’ü yanıma çağırdım.

Eğilip baktığımda bacağının üzerinde büyük bir kalas olduğunu gördüm. Duvardan yıkılan parçalar kalasın çocuğun bacağını ezmesini önlemişti ama ayağı parçaların arasında sıkışmıştı. Çıkmasına imkan yoktu. Kalası oynatmaya çalıştım ama çok ağırdı. Çok az kıpırdatabildim yerinden. Böyle ite çeke oynatırsak çocuğun ayağı ezilebilirdi.

Eyüp bana yana çekilmemi söyleyip kalası iki eliyle altından tuttu. Haltercilerin yaptığı gibi bir iki derin nefes alıp bir hamlede kaldırıp yana yuvarladı. Çocuğun ayağını sıkıştırmadan kalası kaldırmayı başarmıştı.

Berzan’ı hemen kucağıma alıp o boşluktan çıkardım. Yere uzatıp hızlı bir şekilde muayene ettim. Sağlam görünüyordu. Kırık kemiği yok gibiydi. Sol eliyle boynunu tutuyordu.

“Acıyor mu boynun?” dedim.

Canı yanmış ve korkmuş değil şaşırmış görünüyordu. Şokta gibiydi. Elini boynundan çekti. Parmaklarının arasında üç dört santimlik metal bir parça parıldadı. O anda boynundan oluk oluk kan fışkırmaya başladı.

Elimi uzatıp sıkıca bastırdım ama parmaklarımın arasından fışkırmaya devam eden kan duvarı boyamaya başlamıştı.

“Korkma, Berzan. İyileşeceksin.”

Boynuna bastırdığım elimi tuttu. Gözlerimin içine bakıyordu. Yaşlarla ıslanmış yeşil gözleri pırıl pırıl parlıyorlardı.

“Sıhhiye!” diye bağırdım avazım çıktığı kadar. Hangi noktadan bastırırsam bastırayım kan bir yolunu bulup fışkırmaya devam ediyordu.

Berzan elimi sıkı sıkı tutuyordu.

Eyüp bir adım geri çekilmiş başını önüne eğmişti.

Kendi kanıyla ıslanıp kıpkırmızı olan elimi tutmaya çalışıyordu Berzan. Dalga dalga fışkıran kan her seferinde daha az gelmeye başlamıştı. Berzan’ın eli de artık elimi sıkı tutamıyordu. Gözlerindeki o ışık solmaya başlamıştı. Bana çevirdiği bakışları sanki çok daha uzaklarda bir yerleri görmeye başlamış gibiydi. Dudakları morarmaya başladı. Alnında boncuk boncuk terler birikmeye başlamıştı.

Gözleri hala açıktı ama o pırıltı artık yoktu. Kan artık fışkırmıyor sadece süzülüyordu boynundaki yaradan. Yüzünün rengi soluyordu. Bir süre sonra eli elimden düşüverdi.

Sıhhiye eri çantasıyla geldiğinde Berzan artık yaşamıyordu.

Orada öylece kalakaldım.

Bir kaç dakika kalkmamı bekleyen Eyüp neden sonra elini omuzuma koydu.

“Gitmeliyiz. Çocuk öldü Ayhan.”

Dönüş yolunda başka bir olay yaşanmadı.

Bir çoğunuz 1986 yılını Arjantin’in o zamanki adıyla Batı Almanya’yı yenip dünya futbol şampiyonu olduğu, Rusya’da Çernobil nükleer santralinde patlama olduğu veya İstanbul’da Neve Şalom sinagogunun bombalanıp 21 musevinin öldüğü yıl olarak hatırlar.

Ben ise 8 askerimizin ve Eskişehir’li Ali’nin şehit oldukları, Berzan’ın da çocuk öldüğü yıl olarak hatırlayacağım.

 

Devam edecek …

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR- Bölüm XI

 

time

 

 

Uyandığımda hemen saate baktım. Altıyı on geçiyordu. Serin ve rüzgarlı gecede pencereyi açık bırakmam tüm o yorgunluğun üstüne kaslarıma pek de iyi gelmemişti. Boyun ve sırt kaslarım kaskatı olmuşlardı.

Pencereden dışarı uzanıp bahçeyi ve kızımla torunumun kaldığı odanın penceresini kolaçan ettim. Dikkat çeken bir şey yoktu. Kahyanın kulübesinin kapısı aralıktı. Gece kapalı olduğunu hatırlıyordum.

Tabancayı ceketimin altındaki kılıfa yerleştirip çantamı topladım. Koridora çıkınca aşağıya inmeden evvel kızımın odasını kontrol etmeye karar verdim. Kapıyı çok yavaş ve sessiz açmaya çalıştım. Araladığım kapıdan baktığımda ikisi de uyuyorlardı. Elif elleriyle annesinin boynuna sarılmış yatarken ayaklarını yatağın öbür tarafına kadar uzatmıştı. Hülya’nın yüzü kendine sıkı sıkı sarılan kızına dönüktü.

Merdivenlerde sessiz olmaya çalıştım ama son bir kaç basamağı inerken mutfaktan gelen kahve kokusunu alınca Eyüp’ün zaten uyanmış olduğunu anladım. Salonun öbür ucundan seslendi.

“Uyandın mı?”

“Evet. Çok ihtiyacım varmış gerçekten. Kendime geldim biraz.”

“Sevindim. O zaman erken bir kahvaltı yapabiliriz.”

Aşağıya indiğimde kahve kokusundan başka sıcak ekmek kokusu da alınca şaşırdım.

“Ekmek bu saatte nereden geldi?”

“Ben evdeyken kahya saat beş gibi fırına gider. Ne demişler. Erken kalkan çok yol alır.”

Mutfağa geçtiğimde Eyüp’de yanıma geldi. Ben hemen tezgahın üstünde asılı olan tavalardan birini alıp dolaptan altı yumurta çıkarıp kırdım. Eyüp’de dün aldığı domateslerden yıkayıp bir tabağa doğramaya başladı. Bir kaseye de biraz zeytin koydu. Omletleri geniş birer tabağa paylaştırdım. Büyükçe bir tepsiye yerleştirdiğimiz yiyecekler ve kahvelerimizi alıp salondaki masaya geçtik.

Eyüp televizyonu açmış bir haber kanalı seçmişti. Spiker konuşurken alttan da altyazılar kayıyordu. Dolar kurları, borsa endeksi ve haber başlıkları. Televizyonun sesi kısıktı.

Bir yandan kahvaltı yaparken diğer yandan televizyonu takip ediyordum. Son otuz saatte yaşadıklarımdan sonra gördüklerim sanki başka bir dünyaya ait gibi geliyordu. Hepsi yapay ve kurgu hissi veriyordu ekranda olup bitenlerin.

“Bir süre burada kalmanız sanırım en iyisi,” dedi Eyüp.

Gözümü ekrandan ayırıp ona baktım. Omletini bitirmiş kahvesini yudumluyordu.

“Bilgisayarın ve internet bağlantın olduğunu sanıyorum.”

“Tabii var. Çalışma masam yukarıdaki odamda ama sana burada kullanabilmen için bir laptop bilgisayar verebilirim.”

“İyi olur. Bazı şeyleri araştırmam lazım.”

“Kızın işe gidemeyecek bir süre. İstanbul’u arayıp rapor ya da izin işini ayarlamamı ister misin?”

“İyi olur. Çok iyi olur…”

Gözüm ekrana takılmıştı yeniden. Sunucu kadın her zamankinden daha heyecanlı bir ifadeyle konuşmaya başlamıştı. Alt yazıda flaş haber diyordu. Benim ekrana kilitlendiğimi gören Eyüp’de o tarafa döndü. Bu arada elindeki kumandadan sesi biraz daha açtı. Artık haber sunucusunu duyabiliyordum.

Şimdi dün akşam Çamlıca’da yaşanan dehşet anlarını ekranlarınıza getiriyoruz sayın seyirciler. Tüm mahalleliyi korkutan yangın söndürüldükten sonra itfaiyeciler neredeyse tamamen yanan iki katlı binadan adının Zeynep Korkmaz olduğunu öğrendiğimiz yaşlı bir kadın cesedi çıkardılar. İlk belirlemelere göre kadın yanarak değil silahla vurularak ölmüş.

Görüntülerdeki evi tanımam hiç zor olmamıştı. Kamera kapkara dumanların yükseldiği binadan dönerek itfaiye aracı ve bir çoğunu tanıdığım komşulara doğru yöneldi. İnsanlar şaşkın ve korku içindeydiler. Zeynep hanımın kızı ve damadını gördüm. Kadın çığlıklar atarak ağlarken adam her an düşecek gibi duran karısının koluna girmiş ambulansın yanında polis memurlarıyla konuşuyordu.

Eyüp’le birbirimize baktık. İkimiz de nefeslerimizi tutmuş, dişlerimiz sıkılı vaziyette izliyorduk olan biteni.

Sunucu olayları anlatmaya devam ediyordu. Görüntüler değişti. Bu kez benim evim ve arabamı park ettiğim kaldırım ekrana geldi. Binanın önü polis kordonuna alınmıştı. Arabamın yanında siyah kıyafetli bir adam yatıyordu. Üzerinde hücum yeleği yoktu ve kameralar yüzünü göstermiyordu ama bunun evime ilk saldıran sarışın adam olduğunu hemen anlamıştım. Arabamın bagaj kapağı açıktı ve çevrede olay yeri inceleme ekibinden özel kıyafetli ve eldivenli bir kaç memur dolaşıyordu. Ellerinde şeffaf plastik çantalar vardı.

Çamlıca’da yanan evde yaşayan ve şu anda kendilerinden haber alınamayan Hülya Demir ve dört yaşındaki kızının kaçırıldığı düşünülüyor. Hülya Demir’in babası emekli baş komiser Ayhan Demir şu anda şüpheli olarak aranıyor. Ayhan Demir’in evinde yapılan aramada yaklaşık yüzelli bin lira değerinde Amerikan Doları ve Euro bulundu. Arabasının bagajında ise yaklaşık beş yüz gram toz esrar, ruhsatsız bir tabanca ve çok sayıda mermi bulundu. Evin önünde ölü olarak bulunan ve yukarıdan bahçeye atıldığı düşünülen adamın üzerinde kimliğini belirleyecek hiç bir ipucu bulunamadı.

Eyüp kahve fincanını masaya öyle sert vurdu ki nasıl kırılmadığına şaşırdım. Elimdeki çay kaşığını sıkıp eğdiğimi farkedince yavaşça masaya bıraktım.

“Bagajda kızımın saçı ve kanı da bulunur bu gidişle.”

“Olabilir. Bu adamlar gerçekten belalı çıktı. Ne idüğü belirsiz bir grup intikamcıdan kaçarak, saklanarak kurtulabilirsin belki ama şimdi bütün emniyet güçleri senin peşine düşecekler. Acilen başka bir plan yapmamız lazım.”

Haklıydı. Kaçıp saklanmak bu işi çözmeyecekti anlaşılan ama işin içine medya ve emniyetin bu şekilde girmesiyle hareket özgürlüğüm iyiden iyiye azalmıştı. Televizyonun karşısında felç olmuş gibi duruyordum. Ne yapacağımı bilemez bir haldeydim ki Hülya’nın sesinin duydum.

“Elif için kahvaltı hazırlamam mümkün mü?”

Merdivenin başında duruyordu ve az önceki haberi görüp görmediğini bilmiyordum. Eyüp hemen atıldı ve Hülya’nın yanına gidip onu mutfağa götürdü.

Şimdi ekranda olay mahalli görüntüleri değil düşünceli bir ifadeyle konuşan haber sunucusu vardı. Ekranın sağ altında ise polis kimliğimden tarandığı belli olan bir fotoğrafım duruyordu. Ünlü olmuştum. Sunucu benim gibi görevinde başarılı ve örnek gösterilen bir emekli komiserin nasıl böyle bir şey yapabileceğini soruyor ve komşularımın ifadelerinden bahsediyordu. Dört yıldır kızımın benimle konuşmadığı ve torunumla görüştürmediğini öğrenmişlerdi. Eşimin ve damadımın bir hırsızlık olayında vurularak öldükleri günden beri beni çok fazla görmemişler ama böyle bir şey yapmama çok şaşırmışlar. İnanamamışlar. Televizyonu kapattım.

Bu arada Elif merdivenlerin başında belirdi.

“Bahçeye çıkabilir miyim?”

Benimle konuştuğu nadir anlardan biriydi.

“Tabii canım. Tabii çıkabilirsin ama sakın fazla uzaklaşma.”

Bunu söylerken ben de yanına gittim ve o bahçede oynarken seyretmeye başladım. Elinde bez bebeği ile ürkek bir şekilde dolaşıyordu bahçede. O anda en çok istediğim şey ona korkacak bir şey olmadığını söylemek, cesaret vermekti ama bunu yapamıyordum. O cesareti önce kendim toplamalıydım. Hem de kaybedecek bir şeyim olmadığı için değil tersine en değerli varlıklarım tehlikede oldukları için cesur olmayı tekrar öğrenmeliydim.

 

 

Devam edecek …

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm X

 

Beautiful Panorama

 

 

 

Eyüp dışarıda sigarasını içip geri döndüğünde Elif annesinin yanında uyuya kalmıştı bile. Saat daha dokuz bile olmamıştı ama yaşananlardan sonra hepimizin iyi bir uykuya çok ihtiyacı vardı.

“Yukarıda size uygun bir oda var,” dedi Eyüp.

Hülya çantadan çıkardığı ince bir örtüyle örttüğü Elif’i kucağına aldı ve üst kata doğru Eyüp’ü takip etti. Çocuğu yatırdıktan sonra dönüp çantalarını da alıp odasına çıktı. Aşağıda Eyüp ile yalnız kalmıştık.

“Çay ister misin? Yeni demledim.”

“Gel beraber alalım. Yatmadan önce yapacağımız şeyler var. Onları da konuşuruz.”

Çaylarımızı alıp tekrar salona döndüğümüzde karşılıklı koltuklara oturup çayımızı içmeye başladık. Bir ara Eyüp kalkıp salonun bahçeye açılan kapılarını araladı. Serin nisan akşamında, uçuşan tüllerin arasından içeriye yağmurda ıslanmış toprak ve çamların kokusu geliyordu.

“Seksen altıydı değil mi?”

Bir an neden bahsettiğini anlayamadım ama sonra hemen tanıştığımız yılı söylediğini farkettim.

“Evet seksen altı. Yirmi sekiz yıl olmuş. Diyarbakır, Lice, Ergani, Şemdinli, Erbil, Dohuk, Süleymaniye vesaire vesaire.”

“Ha ha… Hepsini de hatırlıyorsun.”

“Unutmak istemediğimden değil.”

“Remzi’ye de hep söylerim… Bizimle devam etmeliydin.”

“Evet. Etrafıma bakınca görüyorum ki keyfin yerinde. Remzi de böyle refah içinde mi?”

“Buraya çok sık gelemiyorum. Bize tatil yok. Hem devlete yaptığımız hizmetleri düşünürsen bunlar ne ki?”

“Emekliliğinde rahat edersin. Sahi emeklilik var mı sizde?”

Cevap vermek yerine gülümsedi.

“Peki sen neden bilgisayar mühendisliğini bitirip polisliğe başvurdun? Pardon yanlış söyledim… Kontrol ve bilgisayar mühendisliği. Senin zamanında adı buydu değil mi? Yeteneklisin ama hep boşa harcıyorsun yeteneklerini.”

“İyi nişancı olma yeteneğini harcamayıp nerede kullanabilirdim? Kimin neye hizmet ettiğini hatırlayamadığı o bataklıkta mı?”

“Şehirde çok mu işe yaradın? Dokunabildin mi uyuşturucu baronlarına? Sizin çevik kuvvetin karşı kaldırımında yediden yetmişe kadın erkek her karşılaştığın kişi uyuşturucu satmıyor mu? Ezildin gittin. Kendini de kurtaramadın.”

Doğru söylediğinden değil de bu tartışmanın anlamsızlığından dolayı sustum. Eyüp de biraz ileri gittiğini düşünmüş olmalıydı ki başını öne eğdi.

“Kusura bakma, çok gerginim. Ezildin derken öyle demek istemedim,” dedi.

“Aslında bir bakıma haklısın Eyüp. Gerçekten bu düzen hepimizi eziyor. Sen çalıştığın bölgede hakim olan güçlerle başa çıkabiliyor musun? Dişlinin çarklarının dönmesini kolaylaştırmaktan başka işe yaramazsan yağdanlıktan farkın kalmaz ama araya girip durdurmaya kalkarsan da seni kırıp geçer sistem ve yerine başka bir dişli yerleştiriverirler.”

Az önceki ciddi ifadesi bir anda tekrar gülümsemeye döndü. Sıktığı dişleri görünüyordu. Eğilip elindeki bardağı sehpaya bıraktı.

“O zaman birbirimize söyleyecek bir şeyimiz yok bu konuda,” derken sesi her zamankinden biraz daha kısıktı.

“Belki de. Belki de var. Kendimize soracaklarımız var belki. Durumu kabullenmekle onun gönüllü bir parçası haline gelmek arasındaki farkı sorabiliriz. Bu pislikten çıkar sağlamaya başlayıp başlamadığımızı sorabiliriz kendimize.”

Eyüp arkasına yaslanıp derin bir nefes aldı ve parmağıyla yukarıyı işaret etti. O anda kendimi kaptırıp sesimi yükselttiğimi farkettim.

“Şu anda bizi bulmaları mümkün değil. Bu gece iyice bir dinlenip yarın ne yapabileceğimize bir bakarız. Yukarıda senin için de bir yatak odası var. Tabii önce bagajdan her ihtimale karşı tabancanı al. Benim odamda silahım var.”

“Aslında iyi olur. Sinirlerimiz çok gergin. Birbirimizi kırmak yerine enerjimizi düşmanlarımıza saklamamız lazım.”

Arabanın anahtarını alıp dışarı çıktığımda daha önce Eyüp’le konuşurken gördüğüm kahya, bahçenin çevresinde dolaşıyordu. Etrafı kolaçan eder gibi bir hali vardı. Koyu renk giysileri yüzünden bastıran karanlıkta neredeyse göremeyecektim adamı. Silahı alıp şarjörleri kontrol ettikten sonra içeriye döndüm.

“Kahya güvenilir bir adam mı?”

“Kesinlikle öyle. Şüphen olmasın. Güvenlik soruşturması yapmadan işe alacağıma inanır mısın?”

“Haklısın,” dedim. Gerçekten de Eyüp işini sağlama alan bir adamdı. Onun kadar tehlike içinde yaşayan bir adamın bu yaşa gelebilmesi de bunu isbat ediyordu.

Yukarıya çıktığımızda koridorda üç tane kapı olduğunu gördüm. Solda iki, sağda ise bir kapı vardı. Sağdaki büyük olan odanın Eyüp’ün odası diğer ikisinin de misafirler için olduğunu tahmin ettim. Koridorun sonunda tahta bir kaplama vardı ama binanın alt katına göre bu kat küçüktü. Binanın dışarıdan görünen mimarisinde böyle bir daralma yoktu.

“Burası aşağı kattan küçük. Tahtanın arkasında ne var?”

“Her zamanki gibi dikkatlisin Ayhan. Orası tadilatta. Fazla vakit ayıramıyorum. Uzadıkça uzuyor.Fırsat bulursam daha geniş bir kütüphane ve bilgisayar odası yaptıracağım.”

Kızımla torunumun yattıkları odanın yanındaki oda benimdi. Eyüp’e iyi geceler dileyip odama çekildim. Silahı bir kez daha kontrol edip yatağın yanındaki komodinin üstüne koyduktan sonra pencereye yöneldim. Buradan bakınca kahyanın kaldığı kulübe de görünüyordu. Silahı almak için dışarı çıktığımda ışıkları yanan kulübe şu anda karanlıktı.

Pencereden dışarıya başımı uzatarak yan odanın penceresine de baktım. Etrafta binaya tırmanılabilecek kadar yakında bir ağaç yoktu. Aşağı kat pencerelerinde tırmanmayı kolaylaştıracak demirler olmadığından binaya girmek isteyen aşağıdaki kapılardan veya aşağıdaki pencerelerden birini kullanmak zorundaydı.

Odada yatağın dışında küçük bir masa ve koltuk vardı. Koltuğu pencerenin yanına çekip oturdum. Silahım da kucağımdaydı. Böylelikle dışarıyı da görebilecektim odanın kapısını da. Uzunca bir süre hafif aralık bıraktığım camdan yıldızları seyredip rüzgarın ağaçların yaprakları arasında dolaşırken çıkardığı sesleri dinledim. Saate son baktığımda geceyarısını on geçiyordu. Kaba bir hesapla yirmi saattir uyumuyordum. Bir süre sonra uyuya kalmış olmalıyım.

 

Devam edecek …

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm IX

oil-gas-commercial gasoline pumpx

 

Arka bahçedeki oyun parkı küçük ve bakımlıydı. Plastik bir kaydırak, tahtadan bir tahterevalli, iki tane salıncak ve çocukların üzerinde asılarak ilerleyebilecekleri bir dizi barfiks. Tüm aletler daha dün alınmış gibiydiler.

Elif bahçede altı yedi yaşlarında bir kızla konuşuyordu. Kızın başında pembe bir bere vardı. Bizden başka hiç müşteri olmadığına göre mekan sahibinin veya çalışanlardan birinin kızı olmalıydı.

Ben bahçedeki çocukları izlerken Eyüp ise ağzı açık bir halde bana bakıyordu. Duyduklarına inanamadığı belliydi.

“Şaka mı yapıyorsun? Adamı hırsızlar vurdu diye biliyorum.”

“Hayır ben vurdum. Kafasından ve tek kurşunla. Rapora hırsızlar vurdu diye yazdık.”

Konuşurken Elif’i izlemeye devam ediyordum. Pembe bereli kızla beraber salıncaklara doğru gidiyorlardı.

“Peki neden yaptın bunu?”

“Orası uzun hikaye Eyüp. Beni sorguya çekmiyorsun herhalde. Başımız yeterince dertte zaten.”

“Ben… Ben sadece kızını çok sevdiğini biliyorum. Konuşmamanıza çok şaşırdım… Üzüldüm.”

“Boşver sonra konuşuruz bunları. Tabii eğer bu badireyi atlatabilirsek.”

Elif salıncaklardan birine oturmuştu. Hala çok ürkekti. Pembe bereli kız onu hafifçe sallıyordu. Sallanırken başını kaldırıp etrafa bakmıyor sadece yere bakıyordu.

Eyüp ağzını masadan aldığı bir peçeteyle silip tabağını sessizce itti ve tekrar bana döndü.

“Elimizde bu kadar az bilgi varken ne yapabiliriz bilemiyorum.”

“Yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Bu gece dinlenip yarına kadar Remzi’nin bir şeyler öğrenmiş olması için dua edeceğiz.”

“Ben de küçük bir araştırma yaparım. Sen sizinkileri toparlarken ben benzin alayım.”

Elif hala oyun parkındaydı ama biraz daha rahat hareket etmeye başlamıştı. Kaydıraktan kayarken gülümsediğini görebiliyordum. Hülya oturduğu yerden çocukların oynamasını izliyordu.

Otuzlu yaşlarında sarışın, güleryüzlü bir kadın masaları temizlemeye başladı. Teşekkür ettim ve kalktım. Elif’in keyfini bozmak istemiyordum ama fazla oyalanmamalıydık. Hülya’ya seslendim.

“Gitmeliyiz, Hülya. Elif’i çağırır mısın?”

Hülya sanki beni duymamış gibiydi ama yavaşça oturduğu yerden kalkıp bahçeye doğru yöneldi. Elif’in yanına gidip ona bir şeyler söyledi. Elif annesinin elinden tutup dönerken pembe bereli kıza el salladı. Kız da ona el salladı. Bir gün içinde yaşadığımız onca korkunç şeyden sonra bu köy, bu restoran ve bu insanlar dünyada güzel şeylerin de olduğunu hatırlatan bir ada gibiydi.

Benzin pompası kasanın olduğu yerden görülebiliyordu. Eyüp arabanın yanında telefonu kulağında bir ileri bir geri yürüyerek konuşuyordu. Bu mesafeden ne konuştuğunu anlamam mümkün değildi. Bir ara içeriye doğru baktı ve benimle göz göze gelince sol elini havaya kaldırıp çevirerek toparlanalım işareti yaptı.

Dışarı çıktığımızda Eyüp benzin işini halletmiş ve arabayı kapının hemen önüne çekmişti. Market kısmından aldıklarını bagaja yerleştiriyordu. Araca bindikten sonra Eyüp’ün evine varana kadar hiç birimiz tek kelime konuşmadık.

 

 

creek bridge

 

 

Ev köyden ve diğer çiftliklerden uzakta bir tepe üzerindeydi. Bir villaya göre çok büyük ama bir çiftlik için küçük sayılabilecek bir bahçesi vardı. Evin girişindeki küçük bir açıklık dışında etraf, kestane, ıhlamur, kızılağaç ve ismini bilmediğim daha bir çok türde ağaçla kaplıydı. Kapının hemen yanında bir dizi yeni kesilmiş odun yığılıydı. Odunların kesildiği kütüğün yanında bir balta duruyordu.

Eyüp arabayı park ettikten sonra önce bize kapıyı açtı. Biz içeriye girerken o da bagajdaki poşetleri aldı.

“Keyfinize bakın. Evin temiz olması lazım. Dün temizlik günüydü.”

İçerisi şehirden böylesine uzak bir evden beklemeyeceğiniz kadar konforlu ve temizdi. Girişteki dar koridor tamamen ahşap kaplıydı. Salonda koyu kahverengi büyük deri koltuklar vardı. Koltuklardan birinin yanında abajuru etaminli eski tarz pirinç bir okuma lambası vardı. Tavanda ise yine pirinç ve kesme camdan yapılmış Osmanlı tarzı bir avize asılıydı. Yerde kırmızı siyah renklerin hakim olduğu bir İran halısı seriliydi. Salon, üç metre genişliğinde bir cam kapıyla arka bahçeye açılıyordu. Kapının karşısındaki duvarda büyük bir şömine vardı. Şöminenin yanındaki bar ve onun da yanında amerikan kavağından yapılmış sekiz kişilik bir yemek masası doğal ve eski dekoru tamamlıyordu. Koltukların karşısındaki büyük ekranlı bir televizyon ve çok modern ses sistemini görmeseniz burayı teknolojinin uğramadığı çok eski yıllardan kalma bir dağ evi sanabilirdiniz.

Hülya, Elif’i yanına alarak koltuklardan birine oturdu. Ben Eyüp’e yardım etmek için kapıya yöneldim. Alışveriş çantaları holdeydi. Dışarı çıktığımda Eyüp’ün bahçedeki kulübenin önünde birisiyle konuştuğunu gördüm. Adam evin bakıcısı olmalıydı. Bir şey söylemeden içeriye döndüm.

Girişte sol tarafta mutfak vardı. Poşetleri alıp oraya geçtim. Bir kaç kutu süt almıştı Eyüp. Sütleri, tereyağını, meyve ve sebzeleri buzdolabına koydum. Etleri bu akşam pişiremeyeceğimiz için buzluğa yerleştirdim. Fıstık ezmesi, çikolatalı fındık ezmesi ve reçelleri mutfak masasının üzerine bıraktım. Ekmeği de ekmek kutusuna yerleştirdikten sonra çaydanlığın altını yaktım. Elif için bir bardak meyve suyu doldurdum. Bu tür işlerle uğraşmak rahatlatıcıydı.

Ben salona girerken Eyüp’de geldi. Elif’e meyve suyunu uzattım. Bakışlarını benden kaçırıyordu. Annesine baktı. Hülya başını olur anlamında sallayınca aldı meyve suyunu. Hala bana değil yere bakıyordu. Hafifçe başını okşadım.

Çantamın hala sırtımda asılı olduğunu farkedince çıkarıp sandalyenin kenarına astım. İçinden defter ve kalemimi çıkarıp masanın üzerine koydum. Eyüp salonun girişinde durmuş bana bakıyordu. Düşüncelerimi toplamak için kağıt kaleme başvurduğumu bilirdi.

Ben o ana kadar öğrendiklerimizi not almaya başlarken Eyüp de televizyonu açtı.

“Küçük hanım ne izlemek ister acaba?” diye sordu Elif’e.

Elif yine annesine yanaşıp onun çenesini tutup yüzünü kendine doğru çevirdi. Hülya bir yandan gülümserken bir yandan da hafifçe kaşlarını çattı.

“Çizgi filmleri sever o amcası.”

“Pekala… Bakalım neler varmış kanallarda. Ah. İşte bu güzel. Şirinler varmış burada. Sever misin Şirinler’i?”

Elif bu kez Eyüp’e doğru döndü. Bakışlarını yerden kaldırmadan başını evet anlamında aşağı yukarı salladı.

“Tamam o zaman.”

Eyüp’de masaya gelip bizimkilere sırtı dönük şekilde yanıma oturdu. O kadar iri cüsseliydi ki Hülya ve Elif ile aramda bir duvar gibi duruyordu.

“Bekri Hamdi diye birini duymuş muydun?”

“Bekri Hamid,” diye düzeltti adamın ismini. “Evet duydum tabii. Çok acımasız ve güçlü bir kaçakçılık baronudur.”

“İstanbul’a gönderdiği adamı çevresine kalabalık bir ekip toplamış. Çok para harcıyormuş. Bu olaylarla bir ilgisi olabilir mi sence?”

“Olabilir de Ayhan seninle ne ilgisi var bu kaçakçının? Sen son yıllarda aktif bir operasyona bile katılmadın ki? Adamın sorduklarını duydun. Bu işte bir yanlışlık var.”

“Bağlantıyı kurmak bize düşüyor.”

“Bağlantı falan yok. Saçma sapan bir iş bu.” Sesini yükseltmeye başlamıştı. Sinirlerinin bozulmasını anlıyordum ama fazla sert tepki vermeye başlamıştı.

“Sakin ol Eyüp. Yanlış kurulmuş ve saçma da olsa o bağlantıyı biz bulmalıyız. Tehlikede olan benim ailem.”

“Bakacağız Ayhan. Bakacağız. Ben bir sigara içmeye kapının önüne çıkacağım.”

Eyüp sigarasını içmeye çıktığında ben de mutfağa geçip çayı demledim. Mutfak penceresinden Eyüp’ün odunların kesildiği kütüğün üzerine oturup sigarasını yaktığını gördüm. Bir yandan sigarasını içerken diğer yandan, gelen bir mesajı okur gibi telefonunun ekranına bakıyordu.

Aslında Eyüp haklıydı. Mantıklı bir bağlantı kuramazsak nasıl anlayacaktık olup biteni? En güzeli bir yanlışlık varsa da ortaya çıkıp sular duruluncaya kadar ortadan kaybolmaktı . Bu durum sadece Hülya için zor olacaktı. İşe gidemeyecekti. Elif henüz okula başlamamıştı. Derslerinden geri kalması söz konusu değildi. Beni ise zaten arayan soran olmazdı.

Kendime büyükçe bir porselen fincanda, Hülya’ya ise ince belli bir cam bardakta çay doldurduktan sonra salona döndüm. Hülya çayını şekersiz içerdi. Bardağını koltuğun yanındaki sehpaya koydum. Elif annesinin yanına uzanmış uykulu gözlerle televizyon seyrediyordu. Ben de tekrar masaya geçip çayımı yudumlamaya başladım. Anlaşılan bu olanları çözebilmek için geçmişimi bir kez daha gözden geçirmem gerekecekti.

Devam edecek …

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm VIII

yolsketch

 

 

Eyüp’e, Şile otobanına girmesini söyledikten sonra Remzi’nin numarasını aradım. Telefonu hemen açıp konuştu.

“Durum nedir?”

“Mekanı terkettik. Kızımla torunum da yanımdalar —”

“Ayhan sen misin? Eyüp’ün telefonunu mu aldın? Adamlardan hiç birini canlı ele geçirebildiniz mi?”

Çok hızlı konuşuyordu. Sesindeki endişe fark edilmeyecek gibi değildi.

“Maalesef. Son kalan adama teslim oldum ama yeterince bilgi alamadım. Adam Irak ve Suriye ile ilgili bir şeyler sordu.”

“Neden soruyormuş bunları? Ne ilgin var ki senin? En son yirmi yıl falan olmamış mıydı sen oraya gideli?”

“Evet. Evet. Suriye’ye de hiç gitmedim zaten. Dertleri ne anlayamadım. Eyüp son kalan adamı da vurmasaydı belki ondan bir şeyler öğrenebilirdik. Sende neler var?”

Görüşmemizin başından beri ilk kez duraksadı.

“İstanbul’da son bir haftadır bir hareketlilik var. Adamın biri çok para harcıyor ve çevresine bir sürü adam toplamış.”

“Kimmiş o?”

“Iraklı bir kaçakçılık baronunun sağ kolu adam. Uyuşturucu, silah, insan… Her şey var bunlarda.”

“Benimle ne işleri varmış? Neredeymiş bu adam?”

“Esas adam Bekri Hamid. Adam Türkiye’de değil. En güvenilir adamlarını Türkiye’ye göndermiş. Bilgi toplamaya çalışıyorum.”

“Remzi, bu iş artık ölüm kalım meselesinin de ötesinde. Kızım ve torunumun da güvenlikleri tehlikede. Ne yap et işe yarar bir bilgi ver bana.”

“Sen ne yapacaksın bu arada. Bir süre ortada görünme.”

“Niyetim de o zaten. Senden haber bekliyoruz.”

Telefonu tekrar Eyüp’e verdim. Bu arada artık şehir merkezi ortamından çıkmıştık ve yolun etrafındaki renkler griden yeşilin tonlarına dönmüştü. Arada sırada bir köy veya bir kaç çiftlik evi çıkmaya başlamıştı karşımıza. Arabada benim telefonla konuşmam dışında sessizlik hüküm sürüyordu. Elif hala annesine sarılıyordu ama biraz daha rahatlamış görünüyordu. Bebeği ile ilgilenmeye başlamıştı. Hülya ise bir koluyla Elif’i sararken diğer eliyle arabanın kapı kolunu sıkı sıkı tutuyordu. Sanki birazdan duracakmışız da kapıyı açacakmış gibi. Gözleri arabanın camından akıp giden manzaradaydı ama aklının orada olduğunu hiç sanmıyordum.

Bunca travmadan sonra onları bir süre rahat bırakmaya karar verdim. Eyüp’e döndüm.

“Senin ev Polonezköy’ün ne tarafında?

“Bu taraftan gidince köyden sonra yaklaşık on dakika mesafede. Evde hazır bir şey yoktur. Yolda yemek için mola verebiliriz. Gözden uzak tesisler var.”

“Olur.”

Herkesin karnını doyurup kendini biraz toparlaması için iyi olurdu bu mola. Ben de bu arada Eyüp’le biraz konuşma fırsatı bulurdum. Yemek kalitesi önemli değildi. En az müşteri bulunan, en gözden ırak yeri tercih edecektim. Yol kenarındaki tesisleri izlemeye başladım.

 

 

fast food restaurantsketch

 

 

Polonezköy’e yaklaşırken hiç bir tabela görmeseniz bile bir şeylerin değiştiğini farkediyordunuz. Her şey daha derli toplu, daha temiz görünmeye başlıyor. Binalar daha bakımlı, boyalar daha parlak, yollar da daha temiz.

Gözüme kestirdiğim bir tesis görünce Eyüp’e işaret ettim. Benzin istasyonu da olan küçük bir yerdi. Park yeri tamamen boştu. İyi iş yapan bir yer gibi görünmüyordu. Yani tam da benim istediğim gibi bir yerdi.

Restoran girişinin hemen yanına park ettik. İçeriye girerken etrafı inceledim. Restoranın büyük bir bölümü çevresindeki ağaçlar yüzünden yoldan görünmüyordu. Bahçe düzgün biçilmiş çimenlik ve üzerinde patikalar oluşturan taş bloklar ile kaplıydı. Binanın sağı ve solu üçer metre genişliğinde patikalarla arka bahçeye bağlanıyordu. Giriş dışında bahçenin dört bir yanı yüksek ağaçlarla kaplıydı.

Burası self servis bir restorandı. Hülya, Elif’i de elinden tutarak yemeklerin bulunduğu bölüme geçti. Tepsilerine alacakları yemekleri seçerken eğilip Elif’e de soruyordu. Elif de eliyle göstererek ve başını sallayarak cevaplıyordu annesini.

Böylesi benim de işime geliyordu. Biz de Eyüp ile hızlıca yiyecek bir şeyler seçip kenarda bir masaya çekildik.

“Bir planın var mı?” dedi.

“Aslında olayların biraz yatışmasını beklemek ve bu sırada kızımla torunumu tehlikenin dışında tutmak dışında bir planım yok.”

“Kusuruma bakmazsan bir şey soracağım,” dedi Eyüp.

“Sor tabii.”

“Kızınla aranızda ne var?”

“Dört yıldır konuşmuyoruz.”

“Neden? Karını dört yıl önce kaybettiğini duymuştum. Sanırım sen de eve giren ve onu vuran hırsızları vurmuşsun.”

“Doğru duymuşsun. Her zamanki gibi kahraman polis Ayhan suçluları mıhladı.” Kulağa espri gibi gelse de söylediklerim ikimizi de güldürmedi.

“Annesini kurtaramadığın için mi sana kızgın?”

“Hayır. Kocası yüzünden.”

“O da o gün vurulmuştu sanırım. Onu kurtaramadığın için mi kızgın sana?”

“Hayır kurtaramadığım için değil Eyüp. Onu vurduğum için.”

 

 

Devam edecek …

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm VII

 

 

bmw-copy

 

Kızımı ve torunumu rehin alan ekipten kalan tek kişi karşımda oturan maskeli adamdı. Ekipteki diğer arkadaşlarını kaybettiğini farkında olmalıydı.

Sesini duyduğum anda onun telefonda benimle konuşan kişi olduğunu anlamıştım. Ekipten son kalan o olduğuna göre ölmemesi gerekiyordu. Aksi halde olup biteni anlamak için bilgi alabileceğim kimse kalmayacaktı.

Biraz vakit kazanmak ve mümkün olursa kelepçemi gevşetebilmek için konuşmayı uzatmam gerekecekti. Bir boşluğunu yakalarsam Eyüp’e işaret verecektim ama bunu yapmadan önce ellerimi çözmüş olursam kızımı koruma şansım artardı.

“Söyle bakalım ne söyleyeceksen,” gözünü bir an bile benden ayırmıyordu konuşurken.

“Artık beni ele geçirdiğine göre torunumu da görmek istiyorum.”

Torunum Elif’in sağlığının yerinde olduğunu görmekten öte nerede tutulduğunu öğrenmek ve belki de adam onu getirirken açık vermesini sağlamaktı amacım. Böylece Eyüp devreye girebilecekti.

“Sen önce biraz öt de onun da zamanı gelir. Pazarlık yapacak durumda değilsin.”

Ellerinde parmaksız eldivenler vardı. Tabancayı o kadar sıkı tutuyordu ki parmakları bembeyaz olmuştu. Terleyen ellerini sık sık yeleğine siliyordu ve bunu yaparken tabancayı alelacele bir elinden diğer eline aktarıyordu. Yüksek perdeden konuşsa bile vücut dili benden hala çekindiğini söylüyordu. Görünen o ki ilk ekipten kurtulmam ve teslim olmadan önce üç adamını daha etkisiz hale getirmem maskeliyi etkilemişti.

“Pekala sor bakalım. Saklayacak bir şeyim olmadığı gibi senin işine yarayacak bir şey bildiğimi de sanmam.”

“Sen orasına karışma. Söyle bakalım ilk olarak ne zaman Irak’a gittin?”

Bu soru beni o kadar şaşırttı ki az önce bir kenarından tuttuğum çengelli iğne elimden kayıp tekrar bacaklarımın arasına düştü. Son yıllardan bir soruşturmaya dair bir soru bekliyordum. Bilerek ya da bilmeyerek tezgahını bozduğumuz bir mafya liderinin işi olmalı diyordum kendi kendime ama bu soru beni hazırlıksız yakalamıştı. Yine de cevapladım.

“Sanırım yirmi yedi yıl olmuş,” dedim.

“Peki Suriye’ye ne zaman gittin?”

“Suriye’ye hiç gitmedim.”

“Yalan söyleme. Bunları zaten biliyorum.” İlk kez sinirlenmişti.

“Gerçekten hiç gitmedim. Beni başkasıyla karıştırıyor olmayasınız?” Olabildiğince saygılı konuşuyordum. İleride onun dengesini bozmak için sinirlendirmem gerekebilirdi ama şimdilik hem ben ondan bilgi almalıydım hem de ani ve tehlikeli bir hareket yapmasına sebep olmamalıydım.

“Peki Irak’a en son ne zaman gittin?”

“Tam hatırlayamıyorum. Belki yirmi yıl olmuştur.”

Oturduğu yerde hafifçe doğruldu ve silahı yine kızıma doğrulttu. Mesajı almıştım.

“Tamam tamam. Şimdi hatırladım. Sanırım en son on dokuz yıl önce gitmiştim,” derken bir yandan çengelli iğneyi tekrar yakalamayı başarmıştım. Maskeliye belli etmeden iki elimin arasında ucunu açtım.

“Elimde son bir iki yılda Irak ve Suriye’ye en az üçer kez girip çıktığına dair bilgi var. Aklını başına topla ve doğru cevap ver. Yeterince vakit kaybettim zaten.”

Artık çok sinirlenmişti. Aniden ayağa kalkıp silahını yerde oturan Hülya’nın şakağına dayadı.

“Saçma sapan cevaplar verir veya beni oyalarsan pişman olursun.”

Bu tehdidi yapar yapmaz Hülya’nın kaburgalarına doğru bir tekme savurdu. Bir an gözlerimi kapattım ve sıkılı dişlerimin arasından bağırdım.

“Dur. Ne istersen sor cevaplayacağım. Yeter ki dur.”

Hülya darbenin etkisiyle inlemiş ama bağırmamıştı. Elif’in duymasını istemediğinden sessiz kaldığını anladım.

İşler kontrolden çıkmaya başlamıştı. Gerçekten de neredeyse yirmi yıldır Irak’a hiç gitmemiştim. Suriye’ye ise hiç gitmemiştim ama anlaşılan bu adamlara bir yerlerden yanlış bilgi verilmişti. Şimdi onu kandırmaya çalıştığımı düşünüp sinirleniyordu. Neye inandıklarını anlayıp ona göre cevap vermeliydim ama tutarsız vereceğim bir cevapla işler çok kötüye gidebilirdi.

“Ne kadar ciddi olduğumu göstermek için o yukarıdaki moruğu vurmamı ister misin? Sonra sıra kızına gelir. En sonunda da minik torununla bitiririz işimizi. Ne dersin? Ha ne dersin?”

“Hayır… Hayır sakın böyle bir şey yapma. Hiç bir şey saklamayacağım. Ne kadar ciddi olduğunun farkındayım.”

Bir yandan yalvarır ve ne kadar çaresiz olduğumu göstermeye çalışırken bir yandan da iğneyi sağ bileğimi saran kelepçenin tırtıklarının olduğu yere yavaşça itmeye çalışıyordum. Ağlamaklı bir şekilde konuşur ve öne eğilirken adam görmeden bunu yapmam gerekiyordu. İğneyi tırtıklı bölmeye plastiğe saplamadan sokarsam kelepçeyi gevşetebilecektim.

Adam cesaretlenmişti. Bana doğru bir adım atıp bağırdı.

“Konuş o zaman. En son ne zaman ve neden Irak’a gittin?”

Madem bildiklerini zannediyorlardı o halde bana neden tekrar soruyorlardı? Bir şeyi itiraf ettirip infaz mı edeceklerdi yoksa başka bir bilginin mi peşindelerdi. Kendimi zorlamama rağmen bir türlü anlayamıyordum bu olup bitenleri. Adamın istediği cevapları vermekte zorlanacağım kesindi artık. Bir an önce kelepçeyi gevşetip uygun bir anda Eyüp’e de işaret verip harekete geçmeliydim.

Bir tahminde bulundum. Olaylar şimdi patlak verdiğine göre düşündükleri tarih çok eski olamazdı. Son üç ayım da hastanede geçtiğine göre şansımı denemeye karar verdim.

“Beş ay. Sanırım en son beş ay önceydi,” dedim.

“Ne amaçla gittin peki?”

“Eski dostlarımı görmek ve alışveriş yapmak için.”

Daha önce Hülya’ya doğrulttuğu silahı artık bana doğrultuyordu. Sona yaklaştığımızın farkındaydım. Benden istediğin alsa da alamasa da önce beni vuracak daha sonra da sıra rehinelere gelecekti anlaşılan. Elimi çabuk tutmalıydım. Sağ bileğimi hafifçe büktüğümde kelepçenin gevşediğini farkettim. Başarmak üzereydim. Sağ tarafı biraz gevşettikten sonra iğneyi bu kez sol taraftaki kelepçeye sokmaya başladım.

“Saçma sapan konuşup sinirimi bozma. Aradığın şeyi alıp Türkiye’ye sokabildin mi, onu söyle.”

Bunları söyledikten sonra ciddiyetin göstermek için bu kez tabancanın dipçiği ile benim yüzüme çok sert bir darbe indirdi. Sol şakağıma ve gözüme bıçak gibi bir ağrı saplandı ve koltukta arkaya doğru savrulurken iğneyi bir kez daha elimden düşürdüm. Gözlerim yaşarmıştı ve net olarak göremiyordum. Sol gözüm şişmeye başlamıştı. Adam tam karşımda duruyordu ama ellerim bağlı olduğundan hamle yapamıyordum. Eyüp harekete geçene kadar ise maskeli Hülya’ya ulaşabilirdi. Durumun kontrolünü tamamen kaybetmeye başlamıştım.

“Neyi soruyorsun. Bir çok şey getiriyorum,” diyerek vakit kazanmaya çalıştım.

“Hala dalga geçiyorsun. Bir çok şeymiş. Neyi sorduğumu pekala biliyorsun. Yıllar öncesinden yarım kalan bir şey. Sen akıllanmayacaksın. İstersen torununu da buraya getireyim ne dersin?”

Maskeli çok sinirlenmişti ve korkusunu yenmişti ama bu durum artık bana avantaj sağlamıyordu. Onu oyalayıp gafil avlayabileceğim bir fırsat yaratma şansım kaybolmuştu. Tatmin edici cevaplar verebilecek kadar bilgim yoktu. İğneyi bir iki kez parmağıma batırdıktan sonra tekrar elime almayı başarmıştım bu arada.

“Sakın yapma bunu. Gerçekten bildiğim her şeyi söyleyeceğim.”

“Onu Türkiye’ye getirmeyi başardıysan şimdi nerede?”

Neden bahsettiği ile ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Düşünür gibi yaparken bir yandan da sol elimi kelepçeden kurtarmaya uğraşıyordum.

“Seninle paylaşabiliriz istersen,” dedim.

Neden bahsettiğimizi bilmesem de insanların açgözlülüklerinin sadakat hislerinden daha güçlü olduğu gerçeğinden faydalanmaya çalışıyordum. Eğer peşine düştükleri bu şeyin maddi bir değeri varsa adamın kafasını karıştırabilirdim belki. Ekipten geriye sadece maskeli kaldığına göre belki de aklını çelmem daha kolay olurdu.

“Sen beni aptal mı sandın?”

Baltayı taşa vurmuştum anlaşılan. Adam çılgına dönmüştü. Olanca gücüyle bir tekme savurdu bacaklarıma. Dengemi kaybedip koltuktan aşağıya yuvarlandım. Yere düştüğümde hızını alamayıp göğsüme de bir tekme attı. Ayağında ağır botlar vardı ve tekmenin şiddetiyle bir an nefesim kesildi ama iki elimin arasında sıkıştırdığım iğneyi bu kez düşürmemeyi başarmıştım. Yerde acıyla kıvranırken bir yandan da kelepçeyle uğraşıyordum. Adamın sabrı tükenirse öfkesi rehinelere yönelebilirdi.

Benim çok çaresiz durumda olduğumu düşünmüş olmalı ki Elif’i tuttuklarını düşündüğüm odanın kapısına doğru yöneldi. Yürürken silahını bana doğru tutmaya devam ediyordu. Bir an büyük bir umutsuzluğa kapıldım. Elif’i beni tehdit etmek için kullanacağı düşüncesi bile beni korkudan titretmeye yetiyordu. Eyüp’e işaret verirsem kimseye bir şey olmadan adamı vurabilir miydi? Öte yandan bunu başarsa bile adam ölürse ve ben işin içyüzünü anlayamazsam ailem belki de hiç bir zaman güvende olamayacaktı.

Maskeliye belli etmemeye çalışarak kelepçenin sol halkası üzerinde çalışmaya devam ettim. Henüz gevşetememiştim. Adam kapının koluna uzandığında bir an için bakışlarını üzerimden ayırdı. Aynı anda müthiş bir patlama sesi duydum. Maskeli daha kapıya dokunamadan vurulmuştu. Başımı çevirdiğimde elinde pompalı tüfekle Eyüp’ün içeriye girdiğini gördüm. Bu arada kelepçeyi gevşetmeyi başarmıştım.

“Ne yaptın Eyüp. Tam da kurtulmuştum. Şimdi nasıl konuşturacağız adamı?”

“Boşver şimdi onu. Adam kontrolden çıkmıştı.”

Bir bakıma haklıydı. Adam Elif’i de yanına alsaydı işler çok daha tehlikeli hale gelebilirdi. Ben kelepçeyi çıkarıp ayağa kalkarken Eyüp de Hülya’nın ağzındaki bezi söktü ve cebinden çıkardığı bir bıçakla ellerini bağlayan plastik kelepçeyi çözdü.

Hülya hiç bir şey söylemeden hemen Elif’in bulunduğu odaya yöneldi.

Ben de kızımın ardından odaya girdim ve torunumu çözmesine yardım ettim. Büyük bir şok geçirdikleri kesindi ama emin olamadığım şey kızımın onları kurtardığımız için müteşekkir mi olduğu yoksa tüm bunlara sebep olduğum için bana kızgın mı olduğuydu.

Üst kata çıkıp Zeynep hanıma artık ortaya çıkabileceğini, her şeyin bittiğini söyledim. Hala tir tir titreyen kadıncağızı, evine vardıktan sonra polisi araması için tembihleyip yolladıktan sonra vakit kaybetmeden biz de evden ayrıldık. Eyüp’ün arabasına binene dek hiç birimiz tek kelime etmemiştik.

Hayatımızın bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde değiştiği kesindi. Burayı ve eski hayatımızı geride bırakmak zorundaydık ama Eyüp arabayı çalıştırdığında nereye gideceğimizi dahi bilmiyorduk.
oyuncak bebek

 

 

Arabaya binmeden önce maskeliyi kontrol ettiğimde onun da ekip arkadaşlarıyla aynı akibeti paylaştığını anlamam uzun sürmedi. Maskesini çıkardığımda ise ne ben ne de Eyüp adamı tanıyamadık. Üzerinde de bize bilgi verebilecek bir şey bulamadık. Başladığım noktaya dönmüştüm. Sabaha karşı başlayan olayların sebebine veya arkasında kimin olduğuna dair hala en ufak bir fikrim dahi yoktu.

Hülya hiç konuşmadan annesinin fotoğraflarının da olduğu bir albümü ve ihtiyaç duyabileceği bir kaç eşya ve kıyafetlerini bir çantaya doldurdu. Elif’in kıyafetlerini ve oyuncak bebeğini de aldıktan sonra evi az önce girdiğimiz gibi arka bahçeden terkettik. Evden arabaya varana kadar Elif, Hülya’nın kucağından inmedi. Tüfeği ve çantaları bagaja koyduktan sonra ben ön koltuğa oturdum. Hülya ile Elif de arka koltuğa geçtiler.

“Bu adamların tahmin edemeyeceği güvenli bir yere gitmemiz lazım,” dedim.

“Senin bir önerin yoksa benim Polonezköy’deki evime gidebiliriz,” diyen Eyüp bir yandan da moral vermek için sık sık aynadan Elif”e bakıp gülümsüyordu.

O korkutucu cüssesine rağmen insanların ve bilhassa da çocukların güvenini hemen kazanmayı bilen bir adamdı. Ancak Elif yaşadığı şokun etkisiyle bir eliyle oyuncak bebeğine diğer eliyle de annesine sıkı sıkı sarılmış halde gözlerinin bizden kaçırıyordu.

“Eğer sana ait olduğunu bilen yoksa olabilir,” diye cevap verdim.

“Tapuda benim ismim geçmiyor ve komşularım da beni neredeyse hiç görmediler. Karşılaştığım insanlar beni ara sıra İstanbul dışında kaçamak yapan bir müteahhit olarak tanıyorlar. Aslında kaçamak kısmı dışında pek de yanlış sayılmaz.”

“Oldu o zaman. Vakit kaybetmeden gidelim.”

Arkama doğru döndüm.

“İyi misiniz? Yaralanmadınız ya? Acıktıysanız bir yerlerde bir şeyler atıştıralım.”

Henüz konuşurken söylediklerimin ne kadar saçma olduğunu düşünüyordum. Bir cevap alamadığımı gören Eyüp lafa girdi.

“Vakit kaybetmeyelim. İstanbul’da ne kadar az kişiye görünsek o kadar iyi. ”

“O konuda haklısın,” dedim. “Eşkalimiz kısa sürede polise verilecektir. Bu adamlar polisin elindeki her bilgiye ulaşabilir.”

“Köye yakın bir yerde bir şeyler yeriz,” dedi Eyüp.

Kızımdan bir cevap almak için üstelememe gerek kalmadığına sevinmiştim. Zaten çok korkmuş olan Elif’i teselli edemezken bir de annesiyle aramızdaki gerilimden etkilenmesini istemiyordum. Hepimiz Eyüp’ün bu fikrini sessiz kalarak onaylamıştık. Kızım ve torunum ile olan sorunlarımı zamana bırakıp bir kez daha bugünkü olaylara odaklanmaya karar verdim.

Bizim öğrenebildiğimiz tek şey olayın yurtdışı bağlantılı olduğuydu. Maskeli adam, yıllar öncesinden yarım kalan bir şey derken ne demek istemişti acaba? Şimdi son görüşmemizden bu yana Remzi’nin neler öğrendiğini bilmek istiyordum. Benim cep telefonumun izlenme ihtimali yeniden önem kazanmıştı. Telefonun sim kartını çıkarıp kırdım ve telefonu da arabanın camından dışarıya fırlattım.

“Telefonunu verir misin?”

Ben daha soruyu sorumu tamamlamadan Eyüp’ün telefonunu cebinden çıkarıp bana uzattığını farkettim. Son aramalara bakınca Remzi’nin ismini bulmam zor olmadı. Onun bizden daha fazla bilgiye ulaşmış olmasını umarak eski dostumun telefonunu çaldırmaya başladım.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm V

 

evsketch

 

Şimdiye dek işler yolunda gitmişti. Evdekilerin görüş alanı dışındaydık ve arabada bıraktıkları adamlarını etkisiz hale getirmiştik. Artık fazla dikkat çekmeden uzaklaşıp eve arka taraftan yaya olarak sızmalıydık.

Yolu tarif ettim. Çevreyi bilen ben olduğum için eve nereden ve nasıl yaklaşacağımıza dair ayrıntıları Eyüp’e anlattım. Kızımın evinin karşı tarafındaki evler tepenin yamacındaydı ve arkalarında başka ev veya yol yoktu. Kızımın evinin tarafında ise evler arkalarındaki sokaktakilerle sırt sırtaydılar ve sadece bahçelerle birbirlerinden ayrılıyorlardı.

Sabahın bu saatinde yollar bomboştu. Benim giriş için gözüme kestirdiğim evin yanındaki bakkala mal getiren bir kamyonet dışında yolda hiç bir hareketlilik yoktu. Yavaşça yanından geçtiğimizde ne bakkal ne de kamyonetin sürücüsü başlarını kaldırıp bakmadılar bile. Girişi yapacağımız yer iki binanın ortak otoparkı olan ve yayaların iki sokak arasında kestirme olarak kullandıkları bir geçitti. Binaların etrafında yüksekçe bir duvar ve girişte de demir bir kapı vardı. Arabayı biraz ileride parkedip etrafı gözden geçirdik

“Tüfeği alacak mıyız? Dikkat çekmeden taşımamız zor,” dedim.

Bagajdaki SPAS ceketinizin altına saklayamayacağınız kadar büyük bir silahtı. Öte yandan o kadar güçlü bir pompalı tüfekti ki onu bulundurmamız büyük bir avantaj sağlayabilirdi. Pompalı kullanımının dışında yarı otomatik olarak da ayarlanabilen bir ölüm makinasıydı. Tetiğe bastığınız anda hiç nişan almasanız dahi önünüzdeki hasmınızı devirmeniz son derece kolaydı. Ancak evin içi gibi dar bir alanda istemeden rehineleri vurma ihtimalinin tabancaya göre yüksek olması da bir handikaptı. Karar vermeliydik.

“Görülmesi riskini göze alalım. Siyah beze sarılı şekilde yanımda taşırsam ve saklamaya çalışmazsam çok dikkat çekmez,” dedi Eyüp.

“Peki içerde bizimkiler için tehlikeli olmaz mı?”

“Ben iki silah taşıyacağım. Eğer seninkileri yakınlarında tutuyorlarsa tabancayı kullanırım.”

Eyüp’ü operasyonlarda görmeyen birine bu söylediği saçma gelebilirdi ama ben gören ve hayatta kalan bir kaç kişiden biri olduğum için onun dediği gibi yapmayı kabul ettim.

“Tamam o zaman.”

İkimiz de tabancalarımızı kontrol ettik ve susturucuları taktık. Tabancayı yağmurluğumun altındaki omuz kılıfına takıp, cebime de delik uçlu mermilerle doldurduğum yedek bir şarjör daha koydum. Bir taraftan dikiz aynasına bakıyordum. Bakkal son kasayı taşıyan adamla beraber içeri girince arabadan indik. Tıpkı eski günlerdeki gibi fazla konuşmadan, hızla hareket ediyorduk. Bagajdaki tüfeği sarılı olduğu bezle beraber alan Eyüp başıyla hadi gidelim anlamında bir işaret yaptı.

Sakin bir şekilde yürüyüp demir kapının mandalını açıp içeriye girdik. Bundan sonrası daha zordu çünkü öteki taraftaki kapıdan çıkıp kızımın evinin yanından sokağa çıkmamızın bir anlamı yoktu. Binaya yakın bir kaç aracın daha parkettiği boşluğa kıvrılıp kör bir noktadan duvarı atlayarak geçmek zorundaydık. Aslında hafta sonu sabahın bu saatinde evinin penceresinden park yerini seyreden birisi olma ihtimali çok düşüktü ama yine de daha bahçeye bile giremeden komşuların dikkatini çekme ihtimali ile gerilmiştim.

***

Neyse ki kimse farketmeden duvarı aşıp bahçeye girdik. Bahçedeki büyük dut ağacı evden görülmemizi engelliyordu.

Yakın ve gerçek bir tehlike olduğunda eğer paniğe kapılmazsanız duyularınız inanılmaz derecede hassaslaşır. Görebildiğiniz alan bir tünel gibi daralsa da algılarınız çok keskin bir hal alır. Zaman ise sanki yavaşlar. İşte ben de o anda bunu yaşıyordum. Her aldığım nefeste bahçedeki çitlere sarılmış hanımellerinin baygın kokularını alabiliyordum. Son derece sessiz yürüyorduk ama ben yine de botlarımızın yumuşak toprakta çıkardığı sesleri duyabiliyordum. Yabancı bir sokakta gezen bir kedi gibi gergin ve tetikteydim.

SPAS’ın katlanabilen dipçiği üzerinde bir çengel gibi kıvrılan taşıma kolu, aynı zamanda geri tepmesi kuvvetli olan bu silahı tek elle kullanabilmeniz için bir destek olarak da kullanılabilir. Eyüp’ün seri bir şekilde dipçiği açıp tüfeği sol eline aldığını ve çengelle desteklediğini gördüm. Tüfek sanki kolunun bir uzantısı gibiydi. Sağ elinde ise tabancası vardı. Ben de tabancamı çıkardım. Ağacın bizi gizleyecek kadar kalın gövdesinin arkasına ulaştık.

Sırtımı yaslandığım ağaçtan tam olarak ayırmadan kıvrılıp eve doğru baktım. Buradan üst kattaki pencerelerden birisini kısmen görebiliyordum. Perde açık ama tül kapalıydı. Arkasında ise adamlardan birinin silüeti fark ediliyordu. Adam elini kaldırıp yüzüne doğru götürdüğü anda cebimde bir cızırtı koptu ve adamın sesini duydum. Telsizi hemen çıkarıp sesini kıstım.

“Şahin, durumunu bildir.”

Şu anda arabada cansız yatan arkadaşlarının adının Şahin olduğunu sanmıyordum. Bu bir kod adıydı. Telsizi bir kaç kez mandalladım. Böylece bir arıza olduğunu ve adamın sesinin ulaşmadığını sanmalarını istiyordum. Penceredeki adam kısa bir kararsızlıktan sonra arkasını dönüp içeri girdi. Neler olduğunu anlayamadığından içerideki arkadaşlarına durumu bildirmeye gitmiş olmalıydı. Bu fırsatı kaçıramazdık. Eyüp’e de elimle işaret edip eğilerek eve doğru koştum. Bu tarafa üst kattakinden başka gözcü bırakacaklarını sanmıyordum. Zaten başka şansımız da yoktu. Ne olursa olsun eve ulaşmamız gerekiyordu.

Kızımı arayıp onu kaçıran adamlardan biriyle görüşmemin üzerinden iki saati aşkın süre geçmişti. Onlar benim çok daha erken gelmemi bekliyor olmalıydılar. Eyüp ile buluşmam yüzünden en az bir saat gecikmiştim ama bu onların beklerken daha fazla gerilmeleri anlamına geliyordu. Kozlar onların elinde olsa da beklemek bu işlerde en zor şeydir.

Binanın yanında pencerelerin hemen altında çömeldik. Pencereden bakarak bizi görmeleri imkansızdı, bunun için birinin bahçeye çıkması gerekirdi ki bunu yapacaklarını hiç sanmıyordum. Yabancı birinin bahçede dolaşması etraftaki komşuların dikkatini çekebilirdi. Bu da onların en son isteyeceği şeydi. Öncelikleri içerinin güvenliğini sağlamak olmalıydı. Sonuçta ellerinde rehineler vardı, evi yakacak ya da körlemesine saldıracak halimiz yoktu.

Altında durduğumuz pencere mutfak penceresiydi. İçeride olan biteni göremediğimize göre bazı tahminlerde bulunup şansımızı denemekten başka çıkar yol göremiyordum. Eyüp’e daha önce evin krokisini gösterip planımı anlatmıştım. O da bu şartlarda planı mantıklı bulmuştu.

Üç kişinin, ellerinde biri çocuk diğeri yetişkin iki rehine ile beni nasıl bekleyebileceklerine dair daha Salacak’tan gelirken bile bir sürü fikir yürütmüştüm. Adamların şu ana dek gördüğüm ekiplerinin çalışma şekillerini de göz önünde bulundurunca tahminim rehineleri yukarda bağlı olarak tutup onların yanında arka tarafı gören yatak odasında bir adamlarını bırakacakları ve farklı noktalardan girilebilecek alt katın girişinin güvenliğini ise iki kişi sağlayacaklarıydı. Arabada bekleyen dördüncü adam ise hem işler ters giderse kaçışlarını hızlı yapabilmelerini sağlayacak hem de yolu gözetleyecekti. Araçta bekleyen adamları ile ilgili tahminim tutmuştu. Üst kattaki gözcü ile ilgili de hem tahminin doğru çıkmıştı hem de yakalanmadan binaya yanaşabilmeyi başarmıştık. Bundan sonrası çok daha zor ve karmaşıktı. Çok fazla şansa ihtiyacımız olacaktı.

Mutfak, giriş katında merdivenlerin altındaydı ama kapısı doğrudan hole bakmıyordu. Salondan merdivenlere doğru giderken sağa doğru uzanan küçük bir koridorun ucundaydı. Girişte holün açıldığı ve alt katın büyük kısmını kaplayan salonun kapı yerine kemer şeklinde çok geniş bir girişi vardı. Alt kattaki iki adamın bu salonda oturarak bekleyeceklerini düşünüyordum. Mutfak penceresinden ses çıkarmadan girmeyi başarırsak bizi son ana dek farketmeyebilirlerdi.

Pencere çerçeveleri PVC olduğundan açmak için çantamdaki bıçağı kullanmam gerekecekti ama bu o kadar kolay bir iş değildi. Kilit mekanizmasına ulaşabilmek için pencerenin tam orta kısmının bir kaç santim altına bir delik açmam gerekiyordu. Bunu yaparken ayağa kalktığımda mutfakta birisi varsa beni hemen görecekti ama bunu göze almak zorundaydım. Bıçağı çıkardıktan sonra ayağa kalktım. Eyüp bahçeden gelebilecek bir tehlikeye karşı etrafı gözetliyordu ama benim pencerede işime başlamamla beraber o da çömeldiği yerden doğrularak cama doğru döndü. Ben sert PVC’yi olabildiğince ses çıkarmadan keserken mutfağa adamlardan biri girerse onu vurabilmek için sağ elindeki tabancayı cama doğrulttu.

İşim çok kolay değildi ama sekiz yıl önce artık çürüyen tahta çerçeveleri alüminyum olanlarla değiştirmediğim için de seviniyordum. Gerçi istesem de alüminyum olana param yetmiyordu ya o da ayrı.

Zihnimi, evin planı, silahların özellikleri, pencereden nasıl gireceğimiz gibi hayati de olsa teknik sorunlarla o kadar yoğun bir şekilde meşgul etmemin bir sebebi de belki kızım ve torunumun durumları ile ilgili hissettiğim dayanılmaz korku ve üzüntümle başa çıkabilme çabasıydı.

Pencerenin yapısını tam olarak bilmem sayesinde bir iki dakikada mekanizmayı itip açmayı başardım. Her iki pervazı da yavaşça gidebildikleri yere kadar açtık. Sessizce tırmandık ve içeriye girdik. Bundan sonrası kıyametin kopacağı dakikalardı artık. Heyecandan göğsüm sıkışıyordu. Eyüp ise son derece uyanık ve sakin görünüyordu ama o hep öyleydi zaten. Tabancamı tekrar elime alıp susturucuyu taktım. Emniyeti açtım. Eyüp’e elimle yukarıyı gösterip sonra da elimi göğsüme vurdum. Ben üst katı alacaktım o ise alt katı.

Benim için dört yıl önceki kabusu tekrar yaşama zamanıydı. O gün karım hayatını kaybetmişti ben ise tüm ailemi. Bugün masum hiç kimse ölmemeliydi. Bu başarısızlık ihtimalinin ölümden daha kötü olduğu bir baskındı. Tereddüt ve acımaya yer yoktu ama öldürmeden etkisiz hale getirebildiklerimiz veya teslim olanları sağ tutup sorgulamak konusunda Eyüp ile önceden anlaşmıştık. Neler olup bittiğini anlayamazsam ailem için bu tehdit hiç bir zaman bitmiş sayılmazdı.

Eyüp sol elinde SPAS sağ elinde tabancası ile koridora girerken ben de arkasından gittim. Önce ben yukarıya çıkacaktım hemen ardından o alt kattakileri etkisiz hale getirecekti. Bir kaç saniye sonra artık dönüşü olmayan noktaya gelecektik. Ondan sonrası sonuç ne olursa olsun çok kısa sürecekti.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm IV

lale_sketch

 

 

Motoru çalıştırıp tekrar yola çıktığımda ellerimin titremesi hala geçmemişti. Artık izlenme ihtimalini bir tarafa bırakmıştım. Düşmanımdan kaçma şansım kalmadığından cep telefonumu kapatmayıp aracın ön panelinde her an ulaşabileceğim bir yerde duran aparata yerleştirdim.

Hava iyice aydınlanmıştı. Sürücü tarafının kırık camından içeriye soğuk bir rüzgar vuruyordu. Yakamı mümkün olduğunca kaldırıp yüzümü soğuktan korumaya çalıştım. Aracı dikkat çekmeyecek kadar hızlı kullanıyordum. Vakit kaybına tahammülüm yoktu. Bu kadar uykusuz ve sarsılmış halimle yapabileceğim bir kaza veya dikkat çekip bir trafik kontrolüne takılmak da en az yavaş sürmek kadar geciktirirdi beni.

Ne yapabileceğimi planlamak için çok az vaktim vardı. Adamların elindeki kızımı ve torunumu düşünüp durmak yerine dikkatimi seçeneklerim üzerine yoğunlaştırmak zorundaydım. Kızımın yaşadığı ev Küçük Çamlıca’daydı. Yollar neredeyse bomboştu. En fazla yirmi dakika sonra yani saat yedide orada olacaktım.

Teslim olmak ya da olmamak konusunda vermem gereken karar belki de en önemlisiydi. Teslim olursam ve adamlar beni sorgulayıp hayatta tutsalar da öldürseler de kızım ve torunum güvende olmayacaklardı. Tanık bırakmamak için, benimle işleri biter bitmez hatta beni ele geçirir geçirmez, onları da öldürecekleri kesindi. Benim için esas soru kurtarma girişimini teslim olduktan sonra bir fırsat kollayarak mı yoksa sürpriz bir baskınla mı yapmamın daha doğru olacağıydı.Her ikisi de çok riskli seçeneklerdi. Teslim olduğumda işi hiç uzatmayıp artık ihtiyaç duymadıkları rehineleri öldürebilirlerdi. Baskın seçeneğinde beni kızım ve torunumun hayatı ile tehdit etseler dahi ellerinde bir koz olarak kullanmak için onları canlı tutma ihtimalleri vardı.

Eğer beni yıllar sonra arayan eski dostum Remzi yakınlarda ise belki onun yardımı bir fark yaratabilirdi. Remzi’yi arayıp telefonu hoparlör moduna aldım. Rüzgar sesine rağmen çalma sinyalini duyabileceğim kadar yükselttim sesi. Bir kaç çalmadan sonra telefon açıldı. Arayanın ben olduğumdan emin olması için hemen konuştum.

“Neler oluyor Remzi? Acil bilgiye ihtiyacım var.”

“Haklısın dostum. Oradan kurtulduğuna sevindim. Benim bildiklerim de kısıtlı. Şu anda neredesin?”

Anlayamıyordum. Neler olup bittiğini bilmiyorsa benim tehlikede olduğumu nasıl öğrenmişti. Kim olduğu bilinmeyen bir saldırganın veya ekibin benim peşimde olduğundan ve baskın yaptıklarından haberdar olup başka bir şey bilmemesi çok anlamsızdı. Bu işler böyle olmazdı. Bir bağlantı olması gerekiyordu. Bu durumu garip bulmama rağmen ona yerimi ve son durumu anlatmakta bir sakınca göremiyordum.

“Şu anda kızım ve torunum ellerinde. Çamlıca’daki eve doğru yoldayım. Desteğe ihtiyacım var ama polise haber veremem.”

“Ben Ankara’dayım Ayhan. Kızının evine de dört kişilik bir ekibin baskın yaptığını düşünüyorum. Ayrıntılara girmem için vakit yok.”

“Eve gelenler de sürücü ile beraber dört kişilik bir ekipti. Tabii daha önce gelen suikastçiyi saymıyorum. Kim bunlar Remzi? Olayları bilip bağlantıları bilmemen çok saçma,” son cümlemde sükunetimi kaybetmiş ve sesimi yükseltmeye başlamıştım.

“Ben sana yardım etmeye çalışıyorum. Bir şeyler öğrenirsem seninle paylaşacağım. Eyüp İstanbul’da bu arada.”

Bu son söylediği içimde küçük bir umudun yeşermesine yetmişti. Eyüp’ün yardımını alabilirsem başarı şansım çok artardı.

“Nasıl ulaşabilirim ona?”

“Ona haber verdim. Bir buluşma yeri bildir ve o gelmeden harekete geçme bence.”

“O ağacın altında bekliyorum.”

Bunu söylerken dikiz aynasına bakıp sağ şeride girmiştim bile. Eve gitmek yerine ünlü bir buluşma noktası olan turistik bir çay bahçesine gidiyordum. Bazen en göz önünde olan yer en güvenlisidir.

“Anlaşıldı. Hemen haber veriyorum.”

***

Eskiden beri sevgililerin altında buluştukları, adına şarkılar yazılan o ağaç bu muydu bilmiyorum ama doğrusu Çamlıca tepesi de bu çay bahçesi de çok güzeldi. Tepedeki büyük parklardan daha aşağıda kalsa bile burası da tüm Çamlıca’ya ekim ve kasım aylarında ekilen yüzlerce çeşit laleden nasibini almıştı. Sarı, beyaz ve kırmızı renklerin ağırlıklı olduğu laleler ana vatanlarında çok güzel görünüyorlardı.

Bana çok büyük yardımı olabilecek Eyüp’ün burada olduğunu öğrenmem moralimi biraz olsun düzeltmişti. Yoksa on dakika önceki halimle ne tüm İstanbul’u en güzel şekilde görebileceğiniz bu tepenin manzarasını ne de laleleri görecek durumda değildim.

Aracı yolun kenarına park ederken oturduğum yerden görebileceğim bir nokta seçtim. Kırık camdan dolayı birilerinin aracı karıştırıp sorun çıkarmasını istemiyordum. Sırt çantamı alıp çıktım.

Bahçeye girdiğimde köşede, pek fazla dikkat çekmeyen ama etrafa hakim bir masa bulup oturdum. Küçük tepede oluşturulmuş taraçalardan birinde tahta masa ve sandalyelerin olduğu bölümdeydim. Buradan tesisin etrafından yarım ay şeklinde kıvrılarak geçen yolun büyük kısmını görebiliyordum. Arkamda camekanla örtülü kapalı bir bölüm ve oraya yakın daha modern ve konforlu masaların olduğu bölümler vardı.

Saat çok erken olduğundan benden başka müşteri yok denecek kadar azdı. Bir kaç saat sonra buralar ana baba gününe dönecekti. Kalabalıkta benim tehlikeleri farketmem güçleşecekti belki ama karşı tarafın da çok fazla ilgi çekmeden harekete geçmesi zor olacaktı.

Normalde eve giderken geçtiğim bir yol değildi burası ama eşim hayattayken bazı hafta sonları gelirdik. En son beş yıl önce gelmiştik sanırım ama bana bir asır öncesiymiş kadar uzak geliyordu. Hatıralarımda eşim ve kızımı o masalarda görebilsem de kendimi o resimde bir yere koyamıyor ve sanki hiç sahip olmadığım mutlu bir ailenin fotografına bakarmış gibi hissediyordum. Belki de oradaki bendim ama o kadar değişmiştim ki beş yıl öncesinden bana bakan adam benim o günlerden sonra bir daha olamayacağım kadar mutlu, kaygısız ve saftı.

Beklediğim arkadaşım ise çok daha eskilerden gelen biriydi. Eski bir özel kuvvetler mensubu olan Eyüp daha sonra bir kaç kez yeniden yapılanan emniyet istihbarat dairesine de danışman ve eğitmen olarak katılmıştı. Halk arasında bordo bereliler olarak bilinen bu elit birimler doğrudan genelkurmay başkanlığına bağlı çalışıyordu. Beni sabaha karşı arayan Remzi de özel kuvvetler mensubuydu. Aslında askerliğimi yaparken bana bu birliklere katılmak üzere eğitim almamı teklif edenler de onlardı.

Gözlerimle tepeden aşağıya doğru kıvrılan yolu ve çevresini tararken arkamdan birinin yaklaştığını hissetim. Başımı çevirdiğimde garsonu gördüm. Sağ elinde masaları silerken kullandığı bez asılıydı. Uzunca boylu, zayıf bir adamdı. Seyrek bıyıklarını eski moda bir tarzda dudaklarının kenarından aşağıya sarkacak şekilde bırakmıştı. Alışıldık garson duruşuyla taşıdığı bez elini ve bileğini örtüyor ve elinde ne olduğunu görmeme izin vermiyordu. Tedirgin olmuştum ama bunun gerçek bir tehlike algısından çok son bir kaç saatte yaşadıklarımın etkisiyle olduğunun farkındaydım.

“Bir arzunuz var mı beyefendi?” Belli belirsiz bir aksanı vardı. Antakya ya da Mardin bölgesinden olduğunu düşündüm.

“Bir çay alayım,” derken eline baktığımı belli etmemeye çalışıyordum.

“Derhal,” topuklarının üzerinde dönen bir asker gibi gösterişli bir şekilde dönüp içeriye seslendi. “Çaylar dört oldu.”

Çayın gelmesini beklerken bir yandan yolu taramaya devam ediyor bir yandan da evi ve çevresini zihnimde canlandırıp operasyonu planlamaya çalışıyordum. Çantamda her zaman taşıdığım küçük bir not defterim ve kalemim olurdu. Onları çıkarıp masaya koydum. Evin bahçesi ve çevredeki bir kaç ev ile beraber kaba bir krokisini çizdim. Bir başka sayfaya da evin giriş katı ve ikinci katının planlarını çizdim. Adamların binanın güvenliğini sağlamak ve benim gelişimi hemen görebilmek için nasıl bir yerleşim planı yapabileceklerini kestirmeye çalışıyordum. Ekibin sürücüsü yine araçta bekliyorsa yolun bir kesimini gözetleme görevi onun olabilirdi. Binanın içinde en az bir kişinin üst katta pencerelerden birinde gözetleme yapacağını düşünüyordum. Kızım ve torunumu daha kolay kontrol edebilmek için üst katta tutuyor olmalıydılar. Evin arka tarafında yaklaşan birini gizleyebilecek bir kaç ağaç vardı. Ön cepheden ise görünmeden yaklaşabilmek imkansızdı. Ayrıca park halinde bekleyen araçtaki sürücü de ön taraftan gelenleri hemen farkederdi.

Bu durumda ya bahçeye bir devriye yerleştirecekler ya da alt katta bir kişiyi arka cepheye bakan pencereleri kontrol etmekle görevlendireceklerdi.

Doğrudan bir çatışmaya girip kızımı ve torunumu tehlikeye atmamak için arka sokaktaki komşumun bahçesinden geçmem gerektiğine karar verdim.

Daha sonra Eyüp ile de paylaşmak için krokileri olabildiğince gerçeğe yakın ve anlaşılır çizmeye çalışıyordum. Bu işi başarabilmek için çok iyi organize olmamız şarttı.

Garson çay tepsisini almış servis yapmaya başlamıştı. Ben en dış tarafta olduğum için son olarak benim çayımı getirdi.

“Başka bir arzunuz var mı?”

Elleri bu kez görebildiğim yerdeydiler.

“Yok. Sağol.”

***

Remzi ile konuşmamızın üzerinden yaklaşık kırk dakika geçmişti. Pikabın arkasına bir BMW yanaşıp park etti. İzlemeye başladım. Sürücü kapısı açıldığında aradan geçen onca yıla rağmen inen kişiyi tanımakta güçlük çekmedim. Bir metre doksan beş santimetrelik boyu ve bir Amerikan futbolcusunu andıran geniş omuzlarıyla heybetli görünümlü bir adamdı Eyüp. Buna bir de şimdi biraz ak düşmüş olan kıvırcık siyah saçları da ekleyince kimseyle kolay kolay karıştırmayacağınız birisiydi.

Bir şahin kadar keskin olduğunu bildiğim gözleriyle bir anda farketti beni. Taraçanın altındaki yolun karşı tarafından bile gözlerindeki pırıltı fark ediliyordu. Başımla belli belirsiz bir selam verip yukarı gelmesini bekledim.

Ben de pek ufak tefek bir adam sayılmam. Bir metre seksen beş santimetre boy ve doksan kiloluk bir cüssem olmasına rağmen sarıldığımızda kemiklerimin çatırdadığını hissettim. Hani acı kuvvet diye bir şey vardır ya işte bu Eyüp gibiler için söylenmiş olsa gerek. Yıllar önce, biraz alkol aldıktan sonra eski model bir Chevrolet’nin arka tamponundan tutarak kaldırıp arkadaşlar arasında bir iddiayı kazandığına şahit olmuştum.

Yerlerimize oturur oturmaz defteri önüne çekip krokileri incelemeye başladı. Henüz tek kelime konuşmamıştık. Garsona dönüp şekersiz bir Türk kahvesi istedikten sonra bana çevirdi bakışlarını. Korkutucu görüntüsüne rağmen istediğinde insana güven veren bir gülümsemesi vardı. Kocaman gözlerindeki sıcaklığın bunda payı büyüktü ama şu anda o sıcaklıktan eser yoktu o gözlerde. Ela gözlerinin arkasında küllerin ve közlerin arasından görünen kızıl harlar vardı sanki. Benim de şu anda tam da böyle bir müttefike ihtiyacım vardı.

“Remzi bana tehlikede olduğunu söyledi.”

“Neler döndüğünü bilmiyorum. Senin bilgin var mı?” diye sordum.

“Senin bildiğinden fazlasını ben de bilmiyorum.”

“Kızım ve torunum rehin alındı.”

“Onu biliyorum ve şimdilik bu kadarı bana yeter. Bir planın var mı?”

Garson kahvesini getirdi.

Ona kısaca olanları anlattım. Baskın yapmaktan başka şansımız olmadığını söyledim. Dinlerken kahvesini yudumluyor ve önündeki krokilere bakıp başını sallıyordu. Uzaktan bizi izleyen birileri varsa gözlerindeki ateşi görmediklerinden çok sakin olduğunu düşünürlerdi muhtemelen. Eskiden de çok enerjik ve sert yapıda olmasına rağmen baskı altında kontrolünü kaybetmeyip sakin görünen birisiydi. Bu sükunetin fırtınadan önceki sessizlik gibi olduğunu sadece onu tanıyanlar anlayabilirlerdi.

Ona pikaptaki pompalı tüfeğin sekiz artı bir kapasiteli bir SPAS olduğunu söylediğimde karşılaşmamızdan beri ilk kez hafifçe gülümsedi.

Başını kaldırıp tekrar bana baktı.

“Sanırım bu işi başarabiliriz,” dedi.

Ayağa kalkarken masaya hesap için para bıraktı ve kahvesiyle beraber gelen suyu bir defada içti.

Pikaptaki bölmeden beze sarılı tüfeği de alıp BMW’ye geçtik. Aynı eski günlerdeki gibi çok zor ve tehlikeli bir baskına gidiyorduk ama ben yanımda tüm emniyet birimleri olsa bile olmayacağı kadar güçlü hissediyordum iki kişilik ekibimizi.

 

***

 

bmw-copy

 

Sürücü koltuğunda Eyüp oturduğu için yol tarifini yapmak bana kalmıştı. Nöbetçi olarak bıraktıkları sürücülerinin veya yolu gözetleyen başka bir adamlarının şüphesini çekmemek için araçla tek geçiş şansımız vardı. O yüzden eve hangi güzergahtan gideceğimizi seçmemiz çok önemliydi. Keşif yapma imkanımız yoktu.

Aslında yolumuzu hiç değiştirmesek sokağa dik bir rampadan girdikten sonra köşeyi döndüğümüzde ev karşımıza çıkacaktı ama bu durumda dışarıda bekleyen gözcülerini veya parkeden arabayı son anda görüp hazırlıksız yakalanabilirdik. Bunu Eyüp’e anlattım ve önce evin arka sokağından dolaşıp yokuş aşağı yolun diğer tarafından gelirsek tüm yolu ve evin girişini daha iyi gözlemleyebileceğimizi söyledim.

Tepeye tırmanıp sokağa yukarıdan bakan bir noktaya geldiğimizde ne kadar doğru bir karar verdiğimizi hemen farkettim. Birbirine tıpatıp benzeyen sekizer tane iki katlı ev sokağın iki yanına dizilmişti. Kızımın evi rampayı çıkınca soldaki ilk, bizim geldiğimiz tarafa da en uzak olan evdi, iki ev ilerisinde park etmiş Toyota bir anda dikkatimi çekti. Bu, sabaha karşı benim evime baskın yapan ekibin kullandığı arabayla aynı model ve renkteydi. Görebildiğim tek fark ön camında küçük bir kurşun deliği olmamasıydı. Baskından kurtulduğuma ne kadar sevinsem de o anda doğrudan tehdit oluşturmayan sürücüyü vurduğum için suçluluk duyuyordum ama artık bunu geride bırakmalı ve şu andaki tehdite odaklanmalıydım.

Dikkat çekmemek ve yolun uzak tarafından gelenleri kontrol edebilmek için bu noktayı seçmiş olmalıydılar. Aslında bu durum bizim için küçük bir avantaj oluşturuyordu.

Eyüp’de arabanın konumunun bize sağladığı imkanı fark etmiş olmalıydı.

“Camları açma. Senin eşkalini biliyorlardır. Ben hallederim,” dedi.

Aracı park ettikleri yerin özelliği evden görülmeyecek kör bir noktada olmasıydı. Araçtaki kişi yolun bu tarafını görebilirdi ama evdekilerin de bu taraftan yaklaşan başka bir araç veya kişiyi göremeyecek olmaları bizim avantajımızdı.

BMW’yi Toyota’ya bir kaç metre kala durduran Eyüp araçtan indi. Hafifçe sallanarak sanki Toyota’nın önüne parkettiği eve gelmiş gibi araca yanaştı. Biraz evvelki halini görmesem onu evine dönen akşamdan kalma bir sarhoş sanabilirdim.

Toyota’nın camları koyu renkliydi. İçerisi zar zor görünüyordu. Eyüp tam bahçe kapısını açacakken dönüp arabaya baktı ve aklına bir şey gelmiş gibi geri dönüp sürücü tarafına doğru elini kolunu sallayarak yürüdü. BMW’nin camları kapalı olduğundan neler söylediğini duymuyordum ama sanırım benim bahçe kapıma niye park ediyorsun gibi bir şeyler söylüyordu. Sürücü istifini bozmamış olmalı ki Eyüp o koca elleriyle sinirli bir şekilde aracın kaputuna vurdu. Bu arada bağırmaya devam ediyordu. Kaputa vurduktan sonra dengesini kaybedip yere kapaklanır gibi oldu. İtiraf edeyim ki rolünü iyi yapıyordu.

Sürücünün o anda en istemeyeceği şey dikkat çekmek olmalıydı. Bir süre sonra aracın kapısı açıldı. Eyüp hemen bir adım geri çekildi. Sabahki ziyaretçilerim gibi bu adam da siyah bir takım elbise giymişti. Sağ elini muhtemelen gerektiği anda silahına davranabilmek için beline yakın tutuyor sol eliyle ise sakin ol der gibi bir hareket yapıyordu. Olay çıkarmadan sinirli bir sarhoş sandığı Eyüp’ü sakinleştirmeye çalışıyordu.

Her şey bir anda olup bitiverdi. Eyüp adama doğru bir adım attı, sağ elini tutarak büktü, hafifçe çökmek zorunda kalan adamın sol şakağı ve boynuna önce yumruğu sonra da dirseğiyle vurdu. Neye uğradığını anlayamadan yere yığılan adamın kafasına sanki bir futbol topuna vururmuşcasına bir tekme attı. Adam yere düştüğünde bilincini kaybetmişti bile. Çok akıcı ve sert bir hareket serisiyle gerçekleşen bu saldırı tipik bir Krav Maga tekniği idi. Hiç mi hiç estetik olmayan ama son derece etkili bir yakın dövüş tekniği.

Bir kaç saniye süren bu olayı gören kimse var mı diye etrafı şöyle bir tarayan Eyüp adamı kucaklayıp uyuyakalan küçük bir çocuğu taşırcasına açık kalan kapıdan koltuğuna oturtup kapıyı kapadı. Hızla yolcu tarafına geçip kapıyı açtı ve eğilerek aracın içine şöyle bir göz attıktan sonra elinde bir telsizle çıkıp kapıyı kapattı. İçeriye eğildiği anda koyu renk camda küçük bir ışık çakması görür gibi oldum ama o kadar hızlıydı ki emin olamadım. Sanki hiç bir şey olmamış gibi yanıma geldi ve telsizi bana verdi.

“Biri gitti üçü kaldı. Belli aralıklarla telsizden birbirlerini kontrol ediyorlardır,” dedi.

Bunu duyunca aracın içinde adamın işini bitirdiğini anladım. Bu kez bir üzüntü ya da suçluluk hissetmedim çünkü tehlikede olan artık ben değil kızım ve torunumdu ve onları korumak ve kurtarmak için yoluma çıkan kimseye acımayacaktım. Eşimi kaybettiğim gece o serseriye soruları sormadan önce eve koşsaydım belki de onu kurtarabilirdim ama bu kez hata yapmayacaktım. Önce ateş edip sonra soru soracaktım. Soruşturma, kanıtlar ve gerçeklerin canı cehenneme. Ne kızımı ne de torunumu kaybetmeye tahammülüm yoktu.

“Evet. Dışarıdaki gözcülerini kaybettiklerini anlayınca yapabilecekleri fazla bir şey yok. Telsiz bende kalsın belki de konuşmalarından bir ipucu elde edebiliriz,” diye fısıldadım.

Şimdi sıra adamlara farkettirmeden eve ulaşmak ve girmekteydi.

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş