Tag Arşivleri: hikaye

KAR – Bölüm III

carwetsketch

 

 

Vücudumdaki titreme azalmıştı. Kendimi toparlayabilmek için daha fazla beklemeyemezdim. Balkon kapısını hafifçe aralayıp çömelmiş vaziyette dışarıya çıktım. Balkonun büyük kısmı duvarla kaplı olduğundan ayağa kalkmazsam sokaktaki birinin beni görmesi imkansızdı. Balkon duvarının tam ortasındaki yarım metrelik boşluğu demir parmaklıklar kapatıyordu. Olabildiğince yere yakın kalmaya çalışarak temizlik ekibinin geldiği arabaya baktım. Evet onlar bir temizlik ekibi olmalıydılar. Suikastçi başarılı olamazsa işi tamamlayacak, başarılı olması durumunda ise ortalığı deliller konusunda temizleyecek ve ekibin güvenli kaçışını sağlayacaklardı.

Araç, ışıkları kapalı ama motoru hala çalışır vaziyette aynı yerde duruyordu. Yaklaşık on metre kadar solumda ve sokağın karşı tarafındaydı. Hızlı hareket edebilmek adına sürücüyü araçta bırakmışlardı. Camları içeriyi neredeyse hiç göstermeyecek kadar koyu olan aracın içinde bir ışık görür gibi oldum. İzlemeye devam ettim. Bir görünüp bir kaybolan sarı kırmızı ışık iki üç kez art arda çaktı. Sürücü beklerken bir sigara yakmış olmalıydı.

Balkonun sağ tarafından bir metre ötede yangın merdiveni vardı. Apartmanın her katından bu merdivene bir kapı açılıyordu ama hepsi de kilitliydi. Çevresi demir parmaklıklarla kaplı sarmal merdivenin çıkışında ise büyük bir asma kilit vardı. Mal güvenliğinin ülkemde her zaman can güvenliğinden önce geldiğini bir kez daha hatırlayıp güldüm. İçerideki kilidi adamlara kendimi farkettirmeden maymuncukla açmayı başarsam bile parmaklıkların dışındaki asma kilidi açmam çok zordu. Bu arada görülmem durumunda ise kapana kısılmış olacaktım.

Bir çok kişi izlediği filmlerin etkisi ile kilitlerin ateş edilerek açılabileceğini düşünür ama bu çok tehlikelidir. Normal bir dokuz milimetrelik mermi duvardan veya metal kapıdan sekerek vurulmanıza sebep olabilir.

Gerilen kaslarımı gevşetmek için başımı şöyle bir sağa sola çevirdim. Ellerimi ovuşturarak ısıttım. Artık parmak izini düşünecek durumda olmadığımdan eldivenleri çıkarıp attım.

Mesafeyi hesapladıktan sonra silahın susturucusunu tekrar namluya taktım. M9’un namlusu gövdeden biraz çıkık olduğu için susturucu takmaya uygun gibi görünse de aslında döner namlulu bir tabanca olduğu için sorun yaşanabilirdi. Susturucunun sıkı bir şekilde oturduğunu kontrol ettikten sonra gece boyu yağan yağmurla ıslanmış balkonda yere uzandım. Silahı balkon demirlerinin arasından hafifçe dışarıya çıkarıp aracın sürücü koltuğunun bulunduğu bölgeye doğru yönelttim. Mesafe ve yüksekliğin yanında susturucu yüzünden azalan menzili de hesaba katarak nişan aldım. Tek bir şansım vardı.

Nefesimi kontrol edip atışa hazırlanırken aşağıdan bir ses duydum. Kapının açılırken çıkardığı gıcırtı buradan bile duyulabiliyordu. Aramayı bitirmiş olmalıydılar. Yalnızca bu kata bakmamışlardı ve birazdan burada olacaklarından emindim.

 

***

 

Aşağıda bıraktıkları adamlarını hedefimde tutarak balkonda uzanmışken, bir yandan aşağıdan gelen seslere kulak veriyor öte yandan da planımda değişiklik yapmak gerekip gerekmediğine karar vermeye çalışıyordum. Vakit kaybetmeyip ilk planıma bağlı kalmayı seçtim.

Tetiği önce güçlü bir şekilde çekip horozun kurulmasını sağladım. Sonra yavaşça bastırıp ateş ettim. Sabahın sessizliğinde sokakta hafif bir çatırtı yankılandı. Hemen sonrasında bir korna sesi duyuldu. Sürücü vurulup direksiyonun üzerinde yığılmış olmalıydı. Bilinçsiz bir şekilde yığılıp kalan bir insanın ağırlığı çoğu zaman kornanın sürekli çalmasına yetmez. Bu yüzden ilk çarpmanın etkisiyle çalan korna hemen susmuştu. Bu arada aracın camı da patlamadığından dikkatli bakılmazsa camda bir delik olduğunu görmek çok zordu.

Aşağıdan ilk kez konuşma sesleri geldi. Olan biteni anlamak için daireye tekrar girmeye çalışıyor olmalıydılar. Kapının o bildik gıcırtısını bir kez daha duydum. Ne olduğunu anlamaları uzun sürmezdi. Tek avantajım nereden ateş edildiğini anlamalarının zor olmasıydı.

Islak balkonda yere uzandığım için kazağım ve pantolonum sırılsıklamdı. Sabahın soğuğunu iliklerimde hissediyordum.

Ayağa kalktım ve tam karşımda duran sokak lambasına bir el ateş ettim. Bu kez silahın çıkardığı hafif çatırtıyı patlayan lambanın boğuk sesi izledi. Sokak karanlığa gömüldü. Balkonun tam altında komşularıma ait araçların park ettiğini biliyordum. Balkonda çiçek yetiştirmeyi seven bir komşum vardı. Önceden gözüme kestirdiğim büyükçe bir saksıyı tam aşağıda duran aracın üzerine bıraktım.

Sokağı inleten bir alarm sesi aşağıdan gelen diğer tüm sesleri bastırdı. Alarmı çalan aracın sinyal ışıkları yağmurda ıslanmış sokağı kırmızıya boyadı. Çantamı sırtıma taktım. Balkonun sağ duvarına tırmanıp hafif bir sıçrayışla yangın merdivenine doğru atladım.

Ellerimle demirlere tutunmayı başarsam da ayaklarım yağmurla kayganlaşan demirlerden kayınca göğsümü ve başımı sert bir şekilde çarpmaktan kurtulamadım.

Aşağıya doğru inmeye çalışırken öncelikle yangın merdiveninin öteki tarafına doğru da kıvrılmaya çalışıyordum . Bu sayede adamlardan birisi balkona çıkar veya kafasını pencereden uzatırsa beni görmesi ve vurabilmesi zorlaşacaktı.

Kulağımı sağır eden bir patlama sesiyle birlikte sol gözümün önünde kıvılcımlar çaktı. Yanağımda keskin bir acı hissettim. Vurulmamıştım ama çok yakına isabet eden merminin kopardığı metal parçalar yanağımı yırtmıştı.

Az önce yaşadığım sert çarpmanın etkisiyle gerilen kaslarımdaki ağrıya aldırmadan adamların görüş alanından çıkmak için ilerlemeye devam ettim.

Çok yakınımda patlayan mermi yüzünden kulaklarım çınlıyordu ve hiç bir şey duyamıyordum. Aracın alarmının çaldığını bile yanıp sönen ışıklardan anlayabiliyordum ancak.

Bu kez sağ bacağımda bir yanma hissettim. Elimi gayri ihtiyari bacağıma uzattım. Tek elimle asılı kalınca az daha düşüyordum. Son bir gayretle demire tutunup kendimi biraz daha ileriye savurdum. Yere inmeme bir metre kalmıştı ve yangın merdiveninin arkasına doğru geçmeyi başarmıştım. Kulaklarımdaki uğuldama biraz hafifleyince bir kaç saniye arayla demirlere çarpan mermilerin sesini duymaya başladım.

Sağ ayağımı ağrı yüzünden çok iyi kullanamıyordum. Artık gücüm tükenmişti. Kendimi aşağıya bıraktım.

Adamların birini etrafa hakim bir açıda kalsın diye yukarıda bıraktıklarını ve diğer ikisinin şimdiden aşağıya doğru koşmaya başladıklarını tahmin ediyordum. Düştüğüm yerden kalkarken sağ bacağımda keskin bir ağrı hissettim. Elimle şöyle bir yoklayınca oldukça derin bir sıyrık olduğunu anladım. Koşmam çok zordu ama siyah pikaba kadar yetişebilirdim.

Anahtarın üzerindeki düğmeye basınca pikaptan kapıların açıldığını belirten sesi duydum. Adamların benim kendi arabama gideceğimi düşünmelerini umuyordum. Alarmlı araçlarda kilit açılırken öten sinyal duyulmamış ve aracın sinyalleri yanıp sönmemişti. Kullanıcısı dikkat çekmemek için bu sistemi iptal ettirmişti belki de. Bu kez şansım yaver gitmişti. Bu sayede benim pikaba doğru yöneldiğimi hemen anlayamayacaklardı.

Bacağımdaki ağrının izin verdiği kadar hızlı bir şekilde pikaba doğru yöneldim. Dikkat çekmemek için eğilerek koştum ve aracın ön tarafından dolaştım. Sürücü kapısı binanın karşı tarafına bakıyordu. Kapıyı açtım ve içeriye girince anahtarı takıp aracı çalıştırana kadar kafamı kaldırmadım. Patinaj yapmadan hızla kalkabilmek için hafifçe gaza bastım. Daha bir iki metre gitmiştim ki sağ arka cam patladı. Hemen ardından ikinci bir mermi aracın tavanına isabet etti ve sürücü tarafındaki camı kırarak çıktı. O kadar yakınımdan geçmişti ki yüzümde sıcaklığını hissettim. Bu arada araç artık hızlanmıştı. Bir kaç saniye sonra yeterince uzaklaşmıştım. Adamların atış açısı kaybolmuştu.

Şimdilik kurtulmuştum.

Şimdi sıra eski dostu bulup neler olduğunu öğrenmekteydi ama sorun şu ki onunla neredeyse yirmi yıldır görüşmemiştim ve nerede olduğuna dair hiç bir fikrim yoktu.

***

 

salacaksketch

 

Artık izimi kaybettiklerinden emin olduğumda ara sokaklardan çıkmış sahil yolunda ilerlemeye başlamıştım. Gün ağarmaya başlamıştı. Kırık camlardan yağmurda ıslanmış toprağın kokusu geliyordu. Pikabın ön panelindeki saat beş buçuğu gösteriyordu. Cumartesi sabahının bunca erken saatinde İstanbul’un o korkunç trafik yoğunluğundan eser yoktu.

Yol boyunca aracın kırık camlarından şüphelenip durduracak polis ekiplerine rastlamamak için dua ettim. Salacak sahiline yaklaşmıştım.

Araç dört kapılı bir Ford Ranger’dı. Çok güçlü ve arazi şartlarına uygun olmanın yanında içi de son derece konforluydu ama sonuçta bir binek otodan daha sert bir sürüşü vardı. Her sarsıntıda kollarım geriliyor ve yaralı bacağımdan vücuduma elektrik çarpmış gibi keskin bir ağrı yayılıyordu.

Yüzümdeki yaranın durumunu kontrol etmek için aynaya baktım. Sol yanağımda, büyükçe bir kedinin pençe izini andıran üç sıra sıyrık vardı. Kanama çoktan durmuştu.

***

Yolun kenarındaki çay bahçelerinden birinde karnımı doyurmaya karar verdim. Araç kolaylıkla fark edilmesin diye yol kenarına bırakmak yerine park alanına girip çay bahçesinin deposu gibi görünen prefabrik kulübenin yanına park ettim.

Sağ bacağımdaki yara dikkati çekmesin diye hemen girişteki bir masaya oturdum. Yolda aracın kaloriferini çalıştırdığımdan kıyafetlerim neredeyse tamamen kurumuştu. Masanın üzerinden bir kaç peçete alıp bacağımdaki yaraya bastırdım. Büyük tahta masa garsonların yaramı görmesini engelliyordu.

Yolun karşısındaki deniz ve Kızkulesi manzarasından istifade etmek için ön duvarın yarım metrelik bir ahşap bölümü dışında tümü camla kaplıydı. Uzun bir koridor şeklindeki mekanın cam kenarında ve iç tarafta altışar tane dört kişilik tahta masası vardı. Servis yapan çalışanların girip çıktıkları mutfak ve çay ocağı benim oturduğum masadan uzak olan uçtaydı. Çay ocağının hemen önündeki masada oturmuş bir çift dışında içeride başka müşteri yoktu. Onlar da güne erken başlayan değil benim gibi geceyi geç bitiren müşterilerden olmalıydılar. Etrafta olan bitenden tamamen habersiz kendi dünyalarına dalmış görünüyorlardı.

Henüz ergenlik sivilceleri olan en fazla on altı, on yedi yaşlarında görünen bir delikanlı siparişimi almak için yanıma geldi.

“Geçmiş olsun abi. Çay vereyim mi?”
Bir an neden böyle söylediğini anlayamadım ama sonra yüzümdeki yara geldi aklıma.
“Sağol. Taş fırlattı kamyonun biri. Cam kırıldı. Ver ver.”
“Yanında bir şey alır mısın?”
“Bir de kaşarlı tost getiriver. Lavabo ne tarafta?”
“Dışarıda abi.”

İçeriye girerken gördüğüm park yerine bakan küçük kapıları hatırladım. Üzerlerinde her hangi bir yazı olmadığından tuvalet olduklarını anlayamamıştım. Çocuk siparişi getirmek için gidince ben de tuvalete gittim.

Küçük ama temiz bir tuvaletti. Aynada yaramı inceleyince yüzümde sıçrayan kanların bıraktığı izleri gördüm. Yaralardan birinin kenarında küçük bir metal kıymık vardı. Onu çekip çıkardım. Ufak bir kanama oldu. Yüzümü yıkadıktan sonra kağıt havlularla kanama durana kadar bastırdım. Biraz daha iyi görünüyordum ama izler hala göze batacak kadar belirginlerdi. Bacağımdaki yarayı inceleyince şimdilik yapabileceğim bir şey olmadığını gördüm. Kanama yoktu. Mermi sıyırırken yakmıştı deriyi.

Masama döndüğümde sivilceli gencin çay ocağının penceresinden benim gelmemi beklediğini gördüm. Ben gelince çayı getirdi.

“Tost birazdan hazır olur,” dedi.

Teşekkür edip çayımı aldım. Sol tarafımda duvara asılı bir televizyon vardı. Müzik klipleri gösteren bir program açıktı. Sesi çok kısıktı. Klipler dönerken alttan seyircilerin gönderdiği mesajlar kayıyordu. Televizyon aracılığı ile gönderilen kimi aşk ilanı, kimi de selam içeren mesajlarda insanı yormayan bir sıradanlık vardı. Düşüncelerimi toplamak için sağımdaki deniz manzarası yerine ekrandaki bu mesajlara daldım. Dişe dokunur hiç bir şey söylemeyen ve yazarını diğer binlercesinden ayırt edemeyeceğiniz yazıları izlemeye başladım çayımı yudumlarken. Belki de denizdeki birbirinin aynı binlerce dalgayı izlemekten çok da farklı bir şey değildi yaptığım.

Ne kadar düşünürsem düşüneyim bu saldırının nedenini tahmin edemiyordum. Şu anda yapabileceğim şeylere ve onların önceliklerine odaklanmaya karar verdim. Polise haber verirsem bu denli organize ve tehlikeli insanlardan beni koruyabilirler miydi? Yoksa ifade vermeye gittiğimde ve kaldığım yeri güvenlik güçlerine bildirdiğimde hayatım daha mı çok tehlikeye girerdi? Aslında polisin beni bu tür bir tehlikeden koruyamayacağından emindim. Şimdilik kendi başımaydım.

“Abi başka bir arzun var mı?”

Daldığım düşüncelerden bir anda sıyrılıp, “Sağol, şimdilik yok,” diye cevap verdim. Televizyondaki klibe daldığımı sanmış olmalıydı.

Çocuk gidince tekrar ekrana çevirdim bakışlarımı. Ufak tefek bir adam incecik sesiyle dansçı kızların arasında şarkı söylüyordu. Diğer tüm şarkılarında olduğu gibi eski bir sevgilisinin vefasızlığından şikayet ediyordu. Hayatına giren insanları arkanda bırakırken kötülemek gece hayatında bu adamı dinleyenler arasında çok popüler olsa gerekti.

Böylesi bir durumda bile televizyon insana vakit kaybettirebiliyor diye düşünüp tekrar kendi sorunlarıma odaklanmaya karar verdim.

Çok uzun yıllardır görmek bir yana haber dahi almadığım eski arkadaşım nasıl olup da böyle bir gecede bana ulaşmıştı? Gerçi mesleğini düşününce benim tehlikede olduğumu öğrenmiş olması çok şaşırtıcı değildi. Ama eğer onun kulağına çalınacak bir tehdit altındaysam bu iş ilk başta düşündüğümden de büyük demekti.

Arkadaşımın arama yaptığı numara telefonumda görünüyordu. Onunla tek bağlantı yolum bu olmasaydı izlenebileceği için telefonumu yanıma almazdım. Kullandığım araçta da takip sistemi olması ihtimali çok yüksekti ama araç değiştirmem zordu. Bir kaç saatliğine bu riski göze alacaktım. Peşimde olanlar her kimse, bu koca şehrin farklı noktalarında operasyon yapacak kadar geniş bir ağları olmamasını umuyordum.

Bir çay daha söyledim. Tostumu ve iki bardak çayı bitirince biraz canlanmıştım. Ücreti ödeyip bir şişe su alıp çıktım.

***

Araca binmeden önce arka koltuğun altına bakmak istiyordum. Bu modellerde bagajdan ayrı küçük bir saklama alanı daha olur. Gerçekten de o bölmede bir şeyler buldum. Metal bir çanta, koyu renk beze sarılı bir şey ve omuz askılı bir tabanca kılıfı vardı. Beze sarılı olan şey pompalı bir tüfekti. Kilitli olmayan metal çantada ise Beretta için iki adet dolu şarjör ve bir kutu da yedek mermi vardı. Şarjörlerdeki mermiler normalken kutudakiler delik uçluydular. Bu tür mermiler hedefe çarpınca patlayıp çok daha büyük hasar verirler. Yüzyıldan uzun bir süre önce Lahey sözleşmesinde askeri amaçlar için kullanımları yasaklansa bile polis birimleri dünyanın bir çok yerinde bunları yasal olarak kullanabilir. Bunun sebebinin meskun mahallerde duvardan veya yerden sekebilecek mermilerin masum vatandaşlara zarar vermesinin önlenmesi olduğunu söylerler. Çünkü bu mermiler bu tür sert yüzeylerde yassılaşır ve daha az sekerler.

Pompalı tüfeği koltuğun altındaki bölmede bırakıp diğerlerini çantama koydum ve tekrar tuvalete yöneldim.

İçeriye girip kapının sürgüsünü çektikten sonra Çantanın içindekileri lavabonun yanındaki mermer tezgaha boşalttım. Mermi seçiminde bir süre kararsızlık geçirdim. Kendimi savunma amaçlı kullanırken delik uçlu olanlar normal mermilere göre çok daha etkili olurlardı olmasına ama zamanında bunların oluşturduğu yaraların ne kadar feci olduklarını gördüğüm için seçim yapmakta zorlanıyordum. Sonunda delik uçlu mermileri kullanmaya karar verdim. Hem çok daha etkiliydiler, hem de çatışma çıkarsa etrafta olabilecek insanlara zarar verme ihtimali daha azdı. Şarjörlerdeki mermileri değiştirdim. Yağmurluğumu çıkarıp kılıfı omuzuma geçirdim. Yağmurluğumu tekrar giydiğimde silahın dışarıdan belli olmadığını ama gerektiği anda sağ elimle çok seri bir şekilde çekebileceğimi gördüm. Yedek şarjörleri tekrar çantama koyup dışarı çıktım.

Kafam hala çok karışıktı ama en azından kendimi daha güçlü hissediyordum. Park yerinden çıkıp yola koyulmadan önce bir arama yapmak istiyordum. Araca binip kapıyı kapattım ve telefon numarasını tuşladım ama ara tuşuna basamadım. Orada oturmuş öylece telefona bakıyordum. O kadar zordu ki o tuşa basmak. Dört yıldan fazladır benimle bir tek kelime bile konuşmamış birini, kızım Hülya’yı arayacaktım. Yanlışlıkla aramamak için rehberden sildiğim numarayı hatırlamam hiç de zor olmamıştı. Ne de olsa karımın öldüğü ve kızımın benimle son kez konuştuğu o geceye kadar yıllarca yaşadığım evimin numarasıydı bu.

Kızım kocasının da öldüğü o geceden sonra şimdi beş yaşında olan torunum Elif’le beraber çocukluğunun geçtiği o evde kalmaya başlamıştı. Ben ise yeni bir eve taşınmıştım. Eşimin hiç evlenmemiş olan ablası da bir süre sonra onların yanına taşınmıştı.

Neden sonra cesaretimi toplayıp ara tuşuna bastım. Henüz ilk çalmada telefon açıldı.

“Ayhan Demir, burada hep birlikte seni bekliyoruz. Sakın geç kalma. Ev zaten kalabalık, misafir getirmezsen iyi edersin.”

Çok sakin, neredeyse dostça bir tonla bunları söyleyen adam cevap vermeme fırsat vermeden. Telefonu kapattı.

Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Akılsızlığıma lanet ediyordum. Bana ulaşmak için kızımı ve torunumu kullanacaklarını en başından düşünmeliydim.

Titremeye başlayan ellerimle defalarca yeniden aradıysam da telefon bir daha açılmadı.

 

Devam edecek …

2 Yorum

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR I.Bölüm

karsidebar

Kar

Bölüm I

Si vis pacem, para bellum.

Barış istiyorsan, savaşa hazırlan.

backstreetsketch

Benim adım Ayhan Demir.

Adımı babamın hayranı olduğu ünlü sinema oyuncusundan almışım. Rahmetli babam, 1961 yılında Sevimli Haydut filminin setinde ışıkçı olarak çalışırken onunla tanışmış. Büyük yıldızın kucağında olduğum bir bebeklik fotoğrafım bile var. Çocukluk yıllarımda onun filmlerini çok seyredermişim.

Ayhan Işık ile adımız dışında hiç bir benzerliğimiz yok. Bir kere onun kadar yakışıklı değilim. O esmer bir adamdı, bense olsa olsa açık kumral sayılırım. Onun alamet-i farikası olan ve o dönem moda haline gelen bıyıkları vardı, ben ise hayatımın hiç bir döneminde ne bıyık ne sakal bırakmamışımdır. Onun gözleri elaydı, benimkiler ise yeşil. Belki bir benzer yanımız olabilir; perdede yarattığı karakterlerin sahip olduğu olağanüstü cesaret. Evet ben özellikle gençliğimde neredeyse korkusuz bir adamdım. Korkusuz karakterlerin kötülük de yapmadığını görmüştüm filmlerde. Korkunun tüm kötülüklerin anası olduğu sözüne kalpten inanıyordum. Aslında buna hala inanırım.

Bu gözü pekliğim ve sonunun ne olacağını düşünmeden hareket etme alışkanlığım evlenip bir kızım olana kadar devam etmişti. Kızım Hülya’yı ilk kez kucağıma aldığım günden sonra ise bu cesaretin yerinde yeller esmeye başladı. Ya bana bir şey olursa ve eşim dul, kızım ise babasız kalırsa? Ya onların başına bir şey gelirse? Gerçek anlamda korkuyla tanışmam böyle başlamıştı işte.

Dört yıl önce karımı kaybedip kızım ve torunumla yollarımızın ayrılmasından sonra ise, o korkusuz günlerime geri dönmüştüm. Bu konuda eskilerden bir şarkı sözü geliyor aklıma; Özgürlük, kaybedecek bir şeyi kalmamanın diğer adıdır.

Belki de cesaret için de aynısı söylenebilir. Sadece ölüler veya kaybedecek bir şeyi olmayanlar korkusuz olabilirler. Ben o korkusuz insanlardan biriydim.

***

Karlı bir ocak gecesinde, kalp krizi geçirip ölümün eşiğinden dönmemin üzerinden, neredeyse üç ay geçmişti. O gece, donmak üzereyken bulunup hastaneye götürülmüşüm. Yoğun bakım servisindeki yatağımda gözlerimi açtığımda, kalp damarlarımdan birine stent denilen metal ağlardan takıldığını ve donan iki ayak parmağımın kesildiğini öğrendim. Tamamen hastanede geçen ilk yirmi günün ardından bu kez de zorlu bir fizik tedavi süreci başladı. İlk başlarda çok fazla ağrım vardı ve yürümeye çalışmak tam bir eziyetti ama giderek daha iyi oldum. Artık haftada sadece üç dört gün gidiyordum seanslara. Geri kalan zamanlarda evde kendim egzersiz yapıyordum. Tabii ki hasta kalbimi fazla yormadan.

Hastaneye bağımlı olduğum günler geçmişte kalmıştı ve ben artık, içinde metalik bir ağ bulunan hasta kalbim ve hafif aksayan yürüyüşümle, hayatının ellinci baharını yaşamaya hazırlanan bir adamdım.

Şarkının sözlerindeki gibi özgür geçirdiğim dört yıl sonrasında artık kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünüyordum.

Nisan ayının ortalarında yağmurlu bir geceydi ve ben gerçek evimi terkettikten sonra yaşamaya başladığım küçük apartman dairesindeydim. Fizik tedavi seansından döndüğüm için ağrılarım vardı. Bir ağrı kesici almış ve yatmıştım. O kadar yorgundum ki, gökgürültüsü, şiddetli rüzgarın ıslığı ve cama vuran iri yağmur damlaları, beni rahatsız etmek bir yana bir ninni gibi geliyorlardı. Hemen uykuya dalmış olmalıyım.

Aniden uyandığımda, kısa süreliğine daldığımı düşünüyordum ama yatağın başındaki saatin düğmesine bastığımda yanıldığımı anladım. Kırmızı ledler 3:45’i gösterdiğine göre en azından beş saattir uyuyor olmalıydım. Uyanmak için pek iyi bir saat olduğu söylenemezdi.

Gözüm karanlığa alışana kadar biraz bekleyip, beni uyandıranın ne olduğunu anlamaya çalıştım. Yavaşlamış olan yağmurun mırıltısı dışında bir ses yoktu. Tekrar yatmayı düşünmeye başlamıştım ki bir tıkırtı duydum. Belli belirsiz bir şeydi. Yerimden kıpırdamadan, sese kulak kabarttım. Bir dakika kadar başka bir ses gelmedi.

Tam kalkıp etrafı kontrol etmeye davranmıştım ki bu kez yatak odasının kapısından gelen bir tıkırtı işittim. Birisi, kapı kolunu olabildiğince sessizce, çevirmeye çalışıyordu sanki. Usulca yataktan aşağıya doğru yuvarlandım. Yatağımın yüksekliği diz seviyesinin altında olduğundan, ellerimi uzatıp, yatakla pencere arasındaki yaklaşık bir metrelik boşluğa sessiz bir şekilde inmeyi başardım. Bu arada duyduğum hafif gıcırtı kapının açılmaya başladığını gösteriyordu.

Bekledim. Yumuşak tabanlı ayakkabısı olan birisi ayağını yere vururmuş gibi tok bir ses duydum. Bu ses, art arda üç kez tekrarlandı. Tup, tup, tup. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, yüzüme dökülen tüy parçaları ve duyduğum hafif yanık kokusu, bunun ayak sesi olmadığını söylüyordu.

İçeri giren her kimse, susturucu takılı bir silahla yatağa üç el ateş etmişti. Her defasında, o tok sese eşlik eden metalik çınlamalarsa, mermi çekirdeklerinin tahta döşemeye saplanırken çıkardıkları sesler olmalıydı. Yatağım yüksek olmadığı ve altına saklanmadığım için şükrettim.

Hiç ses çıkarmamış olmam saldırganı şaşırtmış olsa gerekti. Ne kadar ölümcül bir yara alırsa alsın, kurşun isabet eden bir vücut sarsılır, kasılır ve en azından bir inleme sesi duyulur. Saldırgan eliyle yatağı yoklamaya başladı. Belki de başka bir odada veya yatak odasından girilebilen tuvalette olabileceğimi düşünüyordu. Gürültü yapmamaya çalışıyordu.

Sadece üç mermi kullanmıştı ve muhtemelen dokuz milimetrelik bir tabanca kullanıyordu. Bu durumda, silahında en azından dört mermisi daha kalmış olmalıydı. Benim yatakta değil yerde olduğumu farketmesi an meselesiydi.

Yapacak bir şeyim olmadığından bekledim. Yatağın tam karşısında durduğunu tahmin ediyordum. Az önce yatağın sağ tarafına doğru bir adım atıp elleriyle kontrol etmişti. Benim bulunduğum boşluk ona göre sol taraftaydı.

Yataktan inerken etrafı görebilmek için ayak tarafına doğru yönelmiştim. Başım hafifçe yana yatık durumda uzanmıştım. Gözlerim karanlığa biraz alışmıştı. Adamın odaya girdiği kapının pervazını ve karşımdaki duvarı görebiliyordum. Yatağın altı boş olmadığından öbür tarafı göremiyordum.

Adam şu ana dek bir açık vermemişti. İçeri girdiğinden beri ilk hatasını yapmasını bekliyordum.

Neyse ki fazla beklemem gerekmedi. Karşımda kar maskeli bir yüz belirince bir anda kurtulma ümidim de doğdu. Yatağın kenarındaki boşluğa bakmak için yakına kadar gelmiş ve eğilmişti. Bu onun ilk hatasıydı.

Fazla seçeneğim yoktu. Sağ elimin işaret ve orta parmaklarını uzatıp ani bir hareketle gözlerine doğru bastırdım. Can havliyle ellerini yüzüne götürdüğünde ise sol elimle adamın silahı tutan sağ elini bileğinden yakaladım. Diğer elimle ayak bileğine sarılıp olanca gücümle çektim.

Adam arkasına doğru düşerken, yukarı doğru tuttuğum elini hiç bırakmadım ve bu yüzden ben de üzerine doğru yuvarlandım. Sol kulağımda bir yanma hissettim ve yukarıdan alçı parçaları yağmaya başladı. Silahı ateş almıştı. En az üç mermisi kalmıştı.

Canı çok kötü yanıyor olmalıydı. Gözündeki yaradan akan kan ve gözyaşları görüşünü engellemesine rağmen, adam büyük bir kuvvetle direniyordu. Bacakları yatağın ayak tarafında kalacak şekilde, sol arka tarafına doğru devrilmişti. Kurtulmak için savurduğu tekmeler yatağı sarsıyor ama bana ulaşamıyordu. Sol gözü tamamen kapanmıştı.

Adam yere düşerken kafasını pencerenin kenarında duran bir vazoya çarpmıştı. O mücadele sırasında kırılan vazonun parçalarından büyükçe bir tanesini almayı başardım.

Silahını kurtarmaya odaklanarak ikinci büyük hatasını yaptı. Silahı uzağa doğrultmak için ondan güçlü olmama gerek yoktu. Kapalı olan sol gözü yüzünden elimdeki kocaman porselen hançeri fark edememişti. Hızlı ve güçlü bir savuruşla şakağına sapladım jilet gibi keskin parçayı. Korkunç bir çatırtı sesi ve ardından daha yumuşak bir ses sonrası bir anda tüm gücünü kaybedip yığıldı kaldı. Yüzlerimiz neredeyse birbirine değecek kadar yakındı. Açık kalan sağ gözü kan kırmızıydı. Kan kokusuna, adamın ölünce kaçırdığı dışkı kokusu da eklenince, kendimi tutamayıp kusmaya başladım.

gunsketch

Bir kaç dakika önce beni öldürmeye çalışan birinin üzerine kusmamak için yana doğru eğildiğime kendim bile şaşırdım. İyi ki de öyle yapmışım. Banyoda ellerimi ve yüzümü yıkadıktan sonra, kar maskesini çıkarıp adamın kim olduğunu görmek istediğimde, kusmuklarla uğraşmamış oldum böylece.

Bu arada mücadelenin etkisiyle nefes nefese kalmıştım ve göğsümde bir sızı başlamıştı.

Binaya tekrar sessizlik hakim olmuştu. Dört katlı binanın üçüncü katındaydım ve görünen o ki hiç bir komşum gürültülerden dolayı uyanmamıştı. Alt katımdaki daire uzunca bir süredir boştu. Üst komşum ise iki gündür evde yoktu. Esrarengiz ziyaretçim de bu durumdan haberdardı anlaşılan.

Işığı açmadan pencerenin yanına gidip sokağa baktım. Yolun kenarında daha önce görmediğim siyah bir pikap park edilmişti. İçinde kimse yok gibi görünüyordu.

***

Saldırganın yalnız geldiğine kanaat getirdikten sonra odanın ışığını yaktım. Başındaki kar maskesini çıkardım. Adam sert ve batılı hatlara sahipti. Sarı saçları bir asker gibi kısa kesilmişti. Tanıdığım hiç kimseye benzemiyordu. Üstünü aradığımda kimliğini belli edecek en ufak bir şey dahi bulamadım. Avcıların kullandığına benzer siyah bir hücum yeleği giymişti. Ceplerini boşalttığımda yedek bir şarjör, küçük bir bıçak, bir araba anahtarı ve tabanca şeklinde bir maymuncuk buldum. Işığı tekrar söndürdüm.

Yatağın yanında yere çöktüm ve düşünmeye başladım. Benim gibi emekli bir polisin bir çok düşmanı olabilirdi ama dört yıl önce eşimi kaybettiğim günden beri neredeyse hiç bir önemli olayda görev almamıştım. Kurumum da ben de emekliliğimi beklemiştik sanki. Daha çok idari görevler ve genç polislerin eğitimleri ile ilgilenmiştim. Bu durumda son dört yılda düşman kazanmış olmam çok zordu. Kendi dünyasına kapanmış, silah bile taşımayan ve sağlık problemleriyle boğuşan, elli yaşında bir adam kim için tehdit olabilirdi?

Kimseyle görüşmüyordum. Hayatımın o en acı gününden beri, kızım ve artık beş yaşını doldurmak üzere olan torunumu bile görmüyordum.

Bu denli profesyonel bir katili buraya gönderebilecek kadar güçlü bir düşmanım vardı ve ben onun kim olabileceği konusunda en ufak bir fikre dahi sahip değildim.

Belki de şu pikapta bir şeyler bulabilirdim.

***

Dışarıya çıkıp pikabı aramadan önce polise haber vermeli miydim? Hiç bir şeye dokunmadan polisin gelmesini beklemek daha mı doğru olurdu? Yoksa, daha sonra benimle paylaşılmayacak bazı bilgileri elde etmek için, harekete mi geçmeliydim? Bu kadar büyük bir tehdit karşısında, kendimi korumak için, kuralları biraz çiğnememde bir sakınca olmayacağına karar verdim.

Üzerimdeki pijamaları çıkarıp büyükçe bir poşete koyduktan sonra, dışarıda dikkat çekmemek için, siyah bir keten pantolon ve siyah bir kazak seçtim. Yağmur iyice hafiflese de nisan sabahının soğuğundan ve rüzgardan korunmak için spor bir rüzgarlık giydim.

Hastaneden çıktıktan sonra pansumanlarda kullanmak için aldığım lateks eldivenlerden bir çiftini ellerime geçirdim. Odamın ışığını açmamıştım. Çıkmadan önce etrafı kolaçan etmek için bir kez daha pencereye gidip, perdeyi hafifçe aralayarak sokağa baktım. Siyah pikap hala oradaydı. Etrafta yeni park etmiş bir araç yoktu. Saldırganın üzerinde bulduğum anahtarı alıp koridora çıktım. Işıkları yakmıyordum. Tam dış kapıyı açmak üzereyken ani bir sesle irkildim. Hem salondaki ana ünite hem de yatak odamdaki komodinin üzerinde duran telsiz üniteden yükselen telefon zili, sabahın bu saatinde komşuları uyandırabilecek kadar yüksekti.

Öncelikle komşularım uyanıp işler daha fazla karışmadan telefonu susturmalıydım. Salona doğru koşarken, bu saatte arayanın kim olduğunu ve telefonu cevaplamamın doğru olup olmayacağını düşünüyordum. Cihazın üzerindeki ses düğmesini kapatmak için öyle hızla ileri atılmıştım ki neredeyse telefonun üzerinde bulunduğu sehpayla beraber yere devriliyordum. Önce ana ünite, bir kaç saniye sonra yatak odasındaki ünite sustu. Artık telefonun çaldığını gösteren tek şey, her çalışında yanan üzerindeki ışıktı. Sessizce çalan telefonun ritmik bir şekilde yanan ışığının karşısında öylece durdum. Onca yıllık meslek hayatımda karşılaştıklarımdan çok daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumu söyleyen bu uyarı ışığına hipnotize olmuş gibi bakıyordum.

Saldırganı gönderen kişi kontrol etmek için mi arıyordu acaba? Belki de iş uzayınca şüphelenen suç ortakları, cep telefonu kullanmamak için buradan arıyorlardı. Gönderdikleri saldırganın üzerinde kimliğini gösterecek veya izi sürülebilecek hiç bir şey bırakmak istememiş olmaları fikri mantıklı gelmeye başladı bana. Bacaklarım beklentinin gerilimi ile kasılmıştı. Tedirginliğim giderek artıyordu. Sonunda kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünerek ahizeye uzandım.

Önce ben konuşmadım. Ahizenin kaldırıldığını anlamış olmalıydı karşıdaki. O da susuyordu. Hafif bir rüzgar sesi duyar gibi oldum. Açık alandan arıyor olmalıydı. Dikkatle dinledim. Önce hastaneden aşina olduğum o kalp monitörlerinin sesine benzeyen bir bipleme daha sonra uzaktan gelen bir ambulans sireni. Ben bunlara anlam vermeye çalışırken adam konuştu. Hayatımda sesini bir kez daha duyacağımı en son düşüneceğim kişiydi hattın diğer ucundaki.

Yıllar öncesinden çıkıp gelen hayalet bana, “evden hemen çıkmalısın,” dedi.

Ne diyeceğimi, neler soracağımı bilemez haldeydim. Bilsem de bir şey değişmeyecekti, bir anda çıkıp giden nefesimi toplayıp konuşmaya fırsat bulamadan telefon kapandı.

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Kumsal

Resim

Seri kulaçlarla kıyıya doğru yüzen genç kadının nerede olduğuna dair en ufak bir fikri bile yoktu. Nihayet kıyıya ulaştığında, kumlarda bir kaç adım attıktan sonra kendini yere bıraktı. Uzun süredir yüzmesine rağmen kızgın kumlar ayaklarını yakmamıştı. Uzandığı yerden şöyle bir doğrulup gözleriyle ufku taradı. Nereden geldiğini hatırlamaya çalışıyor ama bunu başaramıyordu. Deniz ona ait izleri silip eski durgun haline dönmüştü.

Dünyanın en el değmemiş kumsalıydı sanki burası. Göz alabildiğine uzanan altın sarısı kumlar ile denizin buluştuğu çizgi zamanın başlangıcından beri oradaymışcasına bakir görünüyordu. Bu yaz sabahında esen rüzgar denizin pürüzsüz bir cam gibi parıldayan yüzeyini rahatsız edemeyecek kadar hafifti. Etrafta hiç insan izi yoktu.

Rüzgar aniden kuvvetlendi. Suyun yüzeyinde beliren küçük dalgalar denizin o açık mavi rengini kasvetli bir griye çevirdi. Gökyüzünde bulutlar toplanmaya başladı. Genç kadın hiç üşümese de içinin ürperdiğini farketti. Nasıl olmuş da gelmişti bu ıssız kumsala? Neden etrafta kimse yoktu? Nasıl geri dönecekti? Ağır bir hüzün ve umutsuzluk duygusu koca bir dalga gibi sarstı genç kadını. Ansızın, nasıl geri döneceği sorusunu bile anlamsız bırakan bir şey geldi aklına; Nereye dönecekti?

Oturup başını dizlerinin arasına yasladı. Yanaklarından süzülen gözyaşlarının sıcaklığını hissedemiyordu. Yanağına dokundu. Yüzünü ıslatan şey gözyaşları mı yoksa deniz suyu muydu? Parmaklarını hemen yüzünden çekti. Elini saçlarına götürdü bu kez. Sıkıntılı anlarında farketmeden yaptığı gibi parmaklarını uzun sarı saçlarında gezdirip buklelerini düzeltmeye çalıştı. Saçlarına takılan parmaklarını geri çekip baktığında deniz tuzu ya da çamur gibi bir şey göreceğini düşünüyordu ama tırnaklarının arasındaki şeyler daha çok pıhtılaşmış kana benziyordu. Yüzerken başını bir yere çarpmış olmalıydı. Ağrı hissetmediğime göre önemli bir şey olamaz herhalde diye düşündü.

Bir süre ne yapacağını bilemez halde bekledi… Etrafa göz gezdirdiğinde, güneşin de giderek yükselmesiyle, kumlardan çıkan sıcak hava dalgalarının, sanki bir çöldeymiş gibi görüntüyü bulanıklaştırdığını farketti.

Ufukta belli belirsiz bir karaltı görür gibi olan kadın bir görünüp bir kaybolan bu şeyi izledi. Yaklaşmakta olan bir adam mıydı bu? Bu ıssız yerde birisine rastlamak umuduyla elini siper edip gözlerini kısarak dikkatle baktı. Evet, yanlış görmemişti.  Adama sorarak yolunu bulabilirdi belki. Bekledi…

Siyah mayolu, uzun boylu adamın güneş yanığı cildi ıslaktı ve neredeyse tamamen kumla kaplıydı. Dalgalı kumral saçlarının üzerinde yer yer deniz tuzu birikmişti. Deniz mavisi gözlerinde hüzünlü bir ifade vardı. Ayak parmaklarına yosunlar dolanan genç adam sağ bacağına kramp girmişçesine ayağını yerden sürükleyerek kadına yaklaştı ve önce denize doğru daha sonra ise kadının gözlerinin içine bakarak öylece durup beklemeye başladı.

Adamın konuşmaması üzerine genç kadın ona nereden geldiğini sordu. Uzun süredir konuşmadığından olsa gerek çok boğuk çıkan kendi sesini duyunca şaşırdı.

-Denizden, diyen adam bir yandan da geldiği yeri tekrar görmek istermiş gibi gözlerini denize çevirdi.

Sesi sanki derin bir kuyudan gelir gibiydi. Belki de yüzerken su yutmuştur ve o yüzden boğuk ve hırıltılı konuşuyordur diye düşündü kadın. Adam konuşmaya devam etmeyince de,

-Sanırım yolumu kaybettim, diye ekledi.

Adam cevap vermedi. Bakışlarını yeniden kadına çevirmişti. Genç kadın bu gözlerde bir gariplik olduğunu belli belirsiz fark etmişti ama yakından bakıp da adamın mavi gözlerinin ne kadar donuk olduğunu görünce iyiden iyiye şaşırdı. Neredeyse gözbebekleri fark edilmeyecek kadar soluk, buzlu cam gibi bir çift göz. Adam kör olsa gerekti. Kadının gözlerinin içine bakar gibiydi ama sesinin geldiği yöne doğru bakıyor olmalıydı. Adamın kendini göremediğini düşünse bile bakışlarını kaçırmak istedi. Başını eğdi ve adamın ayaklarını yakından görünce ufak bir çığlık atmaktan kendini alamadı. Adamın ayaklarına dolanan yeşil yosunların arasından uzanan parmakları balıklar tarafından kemirilmiş gibi kemiklerine kadar açılmıştı. Açığa çıkmış bembeyaz kemikler kanlı bir ağızda sırıtan dişler gibi görünüyordu. Tekrar gözlerini kaldırdığında adamın yüzünde başından beri varolan hüzünlü ifadede en ufak bir değişiklik olmadığını fark etti. Bu yüzde tanıdık bir şeyler vardı. Sanki çok eskiden tanıdığı biri yılların ardından kendisine bakıyordu.

Adam kadına doğru eğilip elini uzattı. Eğilirken hareketleri çok tutuktu. Beli ise garip bir açıyla kırılmıştı. Kadın şaşkın bir şekilde uzanan bu ele baktı. Bir an ne yapacağını bilemeden öylece bekledi. Adamın kör olduğuna iyice kanaat getirince uzanan eli tutup kendini ayağa kaldırmasına izin verdi. Adamın eli ne sıcak ne de soğuktu. Herhalde yolu tarif etmektense gösterecek diye düşündü. Kadının elini sıkıca tutan adam denize doğru döndü.

-Nereye gidiyoruz?

Sesindeki titreme hissettiği korkunun boyutlarını yansıtmaktan çok uzaktı.

-Artık gitmeliyiz.

Adam denize doğru bir iki adım atarken kadın elini kurtarmak için geriye doğru bir hamle yaptı. Ancak adam elini o kadar sıkı tutuyordu ki kurtulması  neredeyse imkansızdı. Bu itişme sırasında adam bir an için arkasını dönünce kadın bir şok daha yaşadı. Adamın sırtında, mayosunun hemen üzerinden başlayan büyük bir yara vardı. Tam belkemiğinin üzerinde derin bir oyuk. Bir avuç büyüklüğündeki yaranın içinde soluk beyaz kemikler, bunları birbirine bağlayan ve aralarından çıkan parçalanmış kas ve sinirler görünüyordu. Bu adam yürüyor olamazdı. Kadının içini dehşetle beraber bir acıma duygusu da kapladı.

Adam, bir kez daha, gitmeleri gerektiğini söyleyip denize doğru kadını da çekerek yürümeye devam etti. Kadın yürümüyordu ama tam anlamıyla direndiği de söylenemezdi. Ayakları yerde sürüklenerek adamın peşinden şaşkın bir şekilde gidiyordu. Son bir kez kurtulmayı denerken sol kolunu uzatıp adamı itmeye çalıştı. Kolunu uzattığında elinin garip bir şekilde sallandığını gördü. Bileğinin kırık olduğunu anladı. Nasıl oluyor da hiçbir acı hissetmiyordu?

Denize yaklaşmışlardı. Başını kaldırıp baktığında ileride suyun üzerinde yüzen bir şeyler gördü. Bazı şeyleri hatırlamaya başladı. Eski mutlu günlerden bölük pörçük birkaç anı. Güneşte sararıp solmuş ve kenarları yırtılmış eski fotoğraflar. Bu fotoğraflarda şu anda elini tutan adam da vardı. Direnmekten vazgeçti. Yürüyüşlerindeki gariplik ve yaralarını görmezseniz onları denize doğru yürüyen sevgililer sanabilirdiniz.

Adamla el ele adım adım denize doğru yaklaşırken, az öncesine kadar ulaşamadığı anılar batık bir tekneye dolan sular gibi zihnine hücum etmeye başlamıştı genç kadının. Tekneleriyle çıktıkları tatilde o ıssız kumsalı ilk gördükleri an. Demir atıp yüzüşleri. Kumsalda güneşlenmeleri. O unutulmaz günün gecesinde ay ışığı altında güvertede oturup yaptıkları sohbet. Keşke hiç ayrılmasak bu kumsaldan demişti. Hayatımız boyunca sanki burayı aramışız. Keşke sıkıcı hayatımıza ve günlük sorunlarımıza hiç geri dönmesek. Sonsuza dek bu kumsalda kalsak…

Bunları konuşalı henüz üç gün olmuştu ama sanki bir ömür kadar uzak geliyordu kadına. Demek ki bazı dualar kabul ediliyordu. Kabusa dönüşseler bile.

Şimdi yine o kumsalda el ele yürüyorlardı. Denize ulaşmışlardı. İlerlemeye devam ettiler. Bir süre sonra suyun yüzeyinde birkaç küçük hava kabarcığı dışında hiçbir iz kalmamıştı. Kumsal yine ıssızdı. Birkaç yüz metre açıkta ise üç gün önce batan tekneden arda kalan parçalar ve sızan motor yağı henüz fark edilmemiş ölümcül kazanın yerini belirten izler olarak yüzmeye devam ediyordu.

Bitti

Yorum yapın

Öykü altında arşivlenmiş