Tag Arşivleri: Kar

KAR – Bölüm XVI

 

kanlıca

 

 

Bebek’teki çay bahçesinde oturmuş manzarayı seyredip çayımı yudumlarken bir yandan da yapabileceklerimi gözden geçiriyordum.

Çocukluk yıllarımdan hatırladığım o yemyeşil koruların ve güzelim ahşap binaların yitip gittiği tepelere baktım. Geriye kalan yeşil alanlar, adına büyük şehir denilen betondan çölün içinde köşeye sıkışmış vahalar gibiydiler. Sahildeki iskelelerde ise son derece lüks yatlar ve sürat motorları demirliydi. Kıyıya yakın seyreden bir kaç yelkenlinin boğazın sularında salınmalarını seyretmek beni biraz olsun sakinleştirmişti.

Bulmaca dergisinden aldığım telefon numarasına bakıyordum. Numaranın, bana o beklenmedik soruları soran sarışın kadına ait olduğunu düşünüyordum. Acaba neden böyle bir şey yapmıştı? Bana söylemek istediği ne olabilirdi?

Ben aramayı yapmak konusunda kararsızlık geçirirken telefonuma bir mesaj geldi. Gönderen numara tanıdık değildi.

Mesajı açınca kısa bir metin ve bir fotoğraf içerdiğini gördüm.

Sarı zarf kullanamadığım için kusura bakma. Elime geçen son bilgiyi seninle paylaşıyorum. Bahsettiğim adamın resmi ilgini çekebilir.

Yazının devamında bir cep telefonu numarası ve bir fotoğraf vardı. İmza olmasa da gönderenin Adem olduğu belliydi. Resmi açınca bir güvenlik kamerası görüntüsünden alınmış gibi görünen bir fotoğrafla karşılaştım. Görüntü oldukça netti. Sinema oyuncusu Ömer Şerif’e tıpatıp benzeyen birisi kalabalık bir sokakta iki adamın ortasında yürüyordu. Yanındaki adamlardan biri kızımın evindeki maskeli adamdı. Tanıyamadığım diğer adam çok iri yarı ve sarkık bıyıkları olan otuz yaşlarında birisiydi. Adamımızın Ömer Şerif’e benzemeyen tek yönü saçlarıydı. Daha doğrusu saçlarının olmamasıydı. Adam keldi.

Önce sarışın kasiyerin numarasını çevirdim.

“Alo.”

“Alo, buyrun?”

“Verdiğiniz bulmacayı çözdüm,” dedim.

Bir anlık duraksamadan sonra cevap verdi.

“Sevindim. Çözeceğinizi tahmin etmiştim zaten. Bana bir saniye izin verir misiniz?”

“Tabii.”

Pazar günü de çalışıyordu sanırım. Yerine bakması için birisine seslendiğini duyabiliyordum. Bir kaç saniye sonra tekrar konuştu.

“Özür dilerim. Kalabalıkta konuşmak istemedim de.”

“Dergideki bulmacayı çözdüm ama doğrusu sizin söyleyeceklerinizi çok merak ediyorum.”

“Bir yerde buluşup konuşabilir miyiz?” dedi.

Saat öğleden sonra üç buçuk sularıydı. Saat beşte Kanlıca sahilindeki bir kafede buluşmak üzere anlaştık.

Vaktim daralıyordu. Yola çıkmadan önce Adem’in gönderdiği Abbas Osman’a ait olduğunu düşündüğüm numarayı çevirdim. Evime ilk gelen suikastçi dışında şu ana dek kimse beni öldürmeye çalışmamıştı. Ne olduğunu bilmesem de benden istedikleri bir şey olduğu belliydi. Kızım ve torunum şimdilik güvende olduklarına göre bu adamla görüşüp bu işi bitirmem belki de en doğrusu olacaktı. Benimle işleri öyle ya da böyle bittiğinde Hülya, Elif’i de alıp hayatına kaldığı yerden devam edebilirdi.

Telefon ikinci çalışında açıldı.

“Alo?”

“Ben Ayhan Demir.”

“Bir dakika.”

Konuştuğum adam telefonu Abbas Osman’a vermişti herhalde.

“Sizinle hemen görüşmeliyiz Ayhan bey. Zamanımız daralıyor. Sizi nasıl olsa tekrar bulacağız ama buluşmamız ne kadar erken olursa sizin için de bizim için de çok daha hayırlı olur.”

Hafif bir Arap aksanı olsa da çok akıcı ve güzel bir Türkçe’si vardı.

“Bence de bir an önce buluşmalıyız. Bu arada benden istediğiniz her ne ise bu işin içine ailemi katmanız durumunda sizinle kanımın son damlasına kadar savaşıp istediğinizi elde etmemeniz için uğraşacağıma emin olabilirsiniz. Bu iş benimle sizin aranızda bitmeli.”

“Ayhan bey, aileleri bu işe katmama konusunu sizin açmanız çok komik ama kabul. Sizinle görüşelim ve aileniz bundan sonra güven içinde olsun.”

Adamın söylediklerine inanıp inanmamam hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Sonu ne olursa olsun bu işi çözmek zorundaydım. Bu tür adamlardan sonsuza dek kaçmanız mümkün değildi. Hem siz kaçabilseniz bile aileniz ve sevdiklerinizin tüm hayatlarını geride bırakıp sizinle kaçmalarını bekleyemezdiniz.

Abbas Osman’a saat altıda Kanlıca’da buluşmak için randevu verdim ve yola çıktım. Bunlar ömrümün son saatleri de olsa, önümdeki bir kaç saat içinde bir çok soruma cevap bulacağımı düşünüyordum.

 

 Devam edecek…

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm V

 

evsketch

 

Şimdiye dek işler yolunda gitmişti. Evdekilerin görüş alanı dışındaydık ve arabada bıraktıkları adamlarını etkisiz hale getirmiştik. Artık fazla dikkat çekmeden uzaklaşıp eve arka taraftan yaya olarak sızmalıydık.

Yolu tarif ettim. Çevreyi bilen ben olduğum için eve nereden ve nasıl yaklaşacağımıza dair ayrıntıları Eyüp’e anlattım. Kızımın evinin karşı tarafındaki evler tepenin yamacındaydı ve arkalarında başka ev veya yol yoktu. Kızımın evinin tarafında ise evler arkalarındaki sokaktakilerle sırt sırtaydılar ve sadece bahçelerle birbirlerinden ayrılıyorlardı.

Sabahın bu saatinde yollar bomboştu. Benim giriş için gözüme kestirdiğim evin yanındaki bakkala mal getiren bir kamyonet dışında yolda hiç bir hareketlilik yoktu. Yavaşça yanından geçtiğimizde ne bakkal ne de kamyonetin sürücüsü başlarını kaldırıp bakmadılar bile. Girişi yapacağımız yer iki binanın ortak otoparkı olan ve yayaların iki sokak arasında kestirme olarak kullandıkları bir geçitti. Binaların etrafında yüksekçe bir duvar ve girişte de demir bir kapı vardı. Arabayı biraz ileride parkedip etrafı gözden geçirdik

“Tüfeği alacak mıyız? Dikkat çekmeden taşımamız zor,” dedim.

Bagajdaki SPAS ceketinizin altına saklayamayacağınız kadar büyük bir silahtı. Öte yandan o kadar güçlü bir pompalı tüfekti ki onu bulundurmamız büyük bir avantaj sağlayabilirdi. Pompalı kullanımının dışında yarı otomatik olarak da ayarlanabilen bir ölüm makinasıydı. Tetiğe bastığınız anda hiç nişan almasanız dahi önünüzdeki hasmınızı devirmeniz son derece kolaydı. Ancak evin içi gibi dar bir alanda istemeden rehineleri vurma ihtimalinin tabancaya göre yüksek olması da bir handikaptı. Karar vermeliydik.

“Görülmesi riskini göze alalım. Siyah beze sarılı şekilde yanımda taşırsam ve saklamaya çalışmazsam çok dikkat çekmez,” dedi Eyüp.

“Peki içerde bizimkiler için tehlikeli olmaz mı?”

“Ben iki silah taşıyacağım. Eğer seninkileri yakınlarında tutuyorlarsa tabancayı kullanırım.”

Eyüp’ü operasyonlarda görmeyen birine bu söylediği saçma gelebilirdi ama ben gören ve hayatta kalan bir kaç kişiden biri olduğum için onun dediği gibi yapmayı kabul ettim.

“Tamam o zaman.”

İkimiz de tabancalarımızı kontrol ettik ve susturucuları taktık. Tabancayı yağmurluğumun altındaki omuz kılıfına takıp, cebime de delik uçlu mermilerle doldurduğum yedek bir şarjör daha koydum. Bir taraftan dikiz aynasına bakıyordum. Bakkal son kasayı taşıyan adamla beraber içeri girince arabadan indik. Tıpkı eski günlerdeki gibi fazla konuşmadan, hızla hareket ediyorduk. Bagajdaki tüfeği sarılı olduğu bezle beraber alan Eyüp başıyla hadi gidelim anlamında bir işaret yaptı.

Sakin bir şekilde yürüyüp demir kapının mandalını açıp içeriye girdik. Bundan sonrası daha zordu çünkü öteki taraftaki kapıdan çıkıp kızımın evinin yanından sokağa çıkmamızın bir anlamı yoktu. Binaya yakın bir kaç aracın daha parkettiği boşluğa kıvrılıp kör bir noktadan duvarı atlayarak geçmek zorundaydık. Aslında hafta sonu sabahın bu saatinde evinin penceresinden park yerini seyreden birisi olma ihtimali çok düşüktü ama yine de daha bahçeye bile giremeden komşuların dikkatini çekme ihtimali ile gerilmiştim.

***

Neyse ki kimse farketmeden duvarı aşıp bahçeye girdik. Bahçedeki büyük dut ağacı evden görülmemizi engelliyordu.

Yakın ve gerçek bir tehlike olduğunda eğer paniğe kapılmazsanız duyularınız inanılmaz derecede hassaslaşır. Görebildiğiniz alan bir tünel gibi daralsa da algılarınız çok keskin bir hal alır. Zaman ise sanki yavaşlar. İşte ben de o anda bunu yaşıyordum. Her aldığım nefeste bahçedeki çitlere sarılmış hanımellerinin baygın kokularını alabiliyordum. Son derece sessiz yürüyorduk ama ben yine de botlarımızın yumuşak toprakta çıkardığı sesleri duyabiliyordum. Yabancı bir sokakta gezen bir kedi gibi gergin ve tetikteydim.

SPAS’ın katlanabilen dipçiği üzerinde bir çengel gibi kıvrılan taşıma kolu, aynı zamanda geri tepmesi kuvvetli olan bu silahı tek elle kullanabilmeniz için bir destek olarak da kullanılabilir. Eyüp’ün seri bir şekilde dipçiği açıp tüfeği sol eline aldığını ve çengelle desteklediğini gördüm. Tüfek sanki kolunun bir uzantısı gibiydi. Sağ elinde ise tabancası vardı. Ben de tabancamı çıkardım. Ağacın bizi gizleyecek kadar kalın gövdesinin arkasına ulaştık.

Sırtımı yaslandığım ağaçtan tam olarak ayırmadan kıvrılıp eve doğru baktım. Buradan üst kattaki pencerelerden birisini kısmen görebiliyordum. Perde açık ama tül kapalıydı. Arkasında ise adamlardan birinin silüeti fark ediliyordu. Adam elini kaldırıp yüzüne doğru götürdüğü anda cebimde bir cızırtı koptu ve adamın sesini duydum. Telsizi hemen çıkarıp sesini kıstım.

“Şahin, durumunu bildir.”

Şu anda arabada cansız yatan arkadaşlarının adının Şahin olduğunu sanmıyordum. Bu bir kod adıydı. Telsizi bir kaç kez mandalladım. Böylece bir arıza olduğunu ve adamın sesinin ulaşmadığını sanmalarını istiyordum. Penceredeki adam kısa bir kararsızlıktan sonra arkasını dönüp içeri girdi. Neler olduğunu anlayamadığından içerideki arkadaşlarına durumu bildirmeye gitmiş olmalıydı. Bu fırsatı kaçıramazdık. Eyüp’e de elimle işaret edip eğilerek eve doğru koştum. Bu tarafa üst kattakinden başka gözcü bırakacaklarını sanmıyordum. Zaten başka şansımız da yoktu. Ne olursa olsun eve ulaşmamız gerekiyordu.

Kızımı arayıp onu kaçıran adamlardan biriyle görüşmemin üzerinden iki saati aşkın süre geçmişti. Onlar benim çok daha erken gelmemi bekliyor olmalıydılar. Eyüp ile buluşmam yüzünden en az bir saat gecikmiştim ama bu onların beklerken daha fazla gerilmeleri anlamına geliyordu. Kozlar onların elinde olsa da beklemek bu işlerde en zor şeydir.

Binanın yanında pencerelerin hemen altında çömeldik. Pencereden bakarak bizi görmeleri imkansızdı, bunun için birinin bahçeye çıkması gerekirdi ki bunu yapacaklarını hiç sanmıyordum. Yabancı birinin bahçede dolaşması etraftaki komşuların dikkatini çekebilirdi. Bu da onların en son isteyeceği şeydi. Öncelikleri içerinin güvenliğini sağlamak olmalıydı. Sonuçta ellerinde rehineler vardı, evi yakacak ya da körlemesine saldıracak halimiz yoktu.

Altında durduğumuz pencere mutfak penceresiydi. İçeride olan biteni göremediğimize göre bazı tahminlerde bulunup şansımızı denemekten başka çıkar yol göremiyordum. Eyüp’e daha önce evin krokisini gösterip planımı anlatmıştım. O da bu şartlarda planı mantıklı bulmuştu.

Üç kişinin, ellerinde biri çocuk diğeri yetişkin iki rehine ile beni nasıl bekleyebileceklerine dair daha Salacak’tan gelirken bile bir sürü fikir yürütmüştüm. Adamların şu ana dek gördüğüm ekiplerinin çalışma şekillerini de göz önünde bulundurunca tahminim rehineleri yukarda bağlı olarak tutup onların yanında arka tarafı gören yatak odasında bir adamlarını bırakacakları ve farklı noktalardan girilebilecek alt katın girişinin güvenliğini ise iki kişi sağlayacaklarıydı. Arabada bekleyen dördüncü adam ise hem işler ters giderse kaçışlarını hızlı yapabilmelerini sağlayacak hem de yolu gözetleyecekti. Araçta bekleyen adamları ile ilgili tahminim tutmuştu. Üst kattaki gözcü ile ilgili de hem tahminin doğru çıkmıştı hem de yakalanmadan binaya yanaşabilmeyi başarmıştık. Bundan sonrası çok daha zor ve karmaşıktı. Çok fazla şansa ihtiyacımız olacaktı.

Mutfak, giriş katında merdivenlerin altındaydı ama kapısı doğrudan hole bakmıyordu. Salondan merdivenlere doğru giderken sağa doğru uzanan küçük bir koridorun ucundaydı. Girişte holün açıldığı ve alt katın büyük kısmını kaplayan salonun kapı yerine kemer şeklinde çok geniş bir girişi vardı. Alt kattaki iki adamın bu salonda oturarak bekleyeceklerini düşünüyordum. Mutfak penceresinden ses çıkarmadan girmeyi başarırsak bizi son ana dek farketmeyebilirlerdi.

Pencere çerçeveleri PVC olduğundan açmak için çantamdaki bıçağı kullanmam gerekecekti ama bu o kadar kolay bir iş değildi. Kilit mekanizmasına ulaşabilmek için pencerenin tam orta kısmının bir kaç santim altına bir delik açmam gerekiyordu. Bunu yaparken ayağa kalktığımda mutfakta birisi varsa beni hemen görecekti ama bunu göze almak zorundaydım. Bıçağı çıkardıktan sonra ayağa kalktım. Eyüp bahçeden gelebilecek bir tehlikeye karşı etrafı gözetliyordu ama benim pencerede işime başlamamla beraber o da çömeldiği yerden doğrularak cama doğru döndü. Ben sert PVC’yi olabildiğince ses çıkarmadan keserken mutfağa adamlardan biri girerse onu vurabilmek için sağ elindeki tabancayı cama doğrulttu.

İşim çok kolay değildi ama sekiz yıl önce artık çürüyen tahta çerçeveleri alüminyum olanlarla değiştirmediğim için de seviniyordum. Gerçi istesem de alüminyum olana param yetmiyordu ya o da ayrı.

Zihnimi, evin planı, silahların özellikleri, pencereden nasıl gireceğimiz gibi hayati de olsa teknik sorunlarla o kadar yoğun bir şekilde meşgul etmemin bir sebebi de belki kızım ve torunumun durumları ile ilgili hissettiğim dayanılmaz korku ve üzüntümle başa çıkabilme çabasıydı.

Pencerenin yapısını tam olarak bilmem sayesinde bir iki dakikada mekanizmayı itip açmayı başardım. Her iki pervazı da yavaşça gidebildikleri yere kadar açtık. Sessizce tırmandık ve içeriye girdik. Bundan sonrası kıyametin kopacağı dakikalardı artık. Heyecandan göğsüm sıkışıyordu. Eyüp ise son derece uyanık ve sakin görünüyordu ama o hep öyleydi zaten. Tabancamı tekrar elime alıp susturucuyu taktım. Emniyeti açtım. Eyüp’e elimle yukarıyı gösterip sonra da elimi göğsüme vurdum. Ben üst katı alacaktım o ise alt katı.

Benim için dört yıl önceki kabusu tekrar yaşama zamanıydı. O gün karım hayatını kaybetmişti ben ise tüm ailemi. Bugün masum hiç kimse ölmemeliydi. Bu başarısızlık ihtimalinin ölümden daha kötü olduğu bir baskındı. Tereddüt ve acımaya yer yoktu ama öldürmeden etkisiz hale getirebildiklerimiz veya teslim olanları sağ tutup sorgulamak konusunda Eyüp ile önceden anlaşmıştık. Neler olup bittiğini anlayamazsam ailem için bu tehdit hiç bir zaman bitmiş sayılmazdı.

Eyüp sol elinde SPAS sağ elinde tabancası ile koridora girerken ben de arkasından gittim. Önce ben yukarıya çıkacaktım hemen ardından o alt kattakileri etkisiz hale getirecekti. Bir kaç saniye sonra artık dönüşü olmayan noktaya gelecektik. Ondan sonrası sonuç ne olursa olsun çok kısa sürecekti.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm II

Bölüm II

 

escapesketch

 

Gözüm artık karanlığa iyice alışmıştı. Evin içi neredeyse bomboştu. Buraya taşındığımdan beri eve yeni bir şey girmiyor, eskiler ise yavaş yavaş yitip gidiyorlardı. Salonda büyükçe bir kütüphane ve iki koltuktan başka eşya yoktu. Evde sadece bir tek televizyon vardı ve o da mutfaktaydı. Işıkları yakmadan hızla yatak odasına döndüm.

Az önce aniden uyanıp o ölümcül mücadeleye girmiş olmama rağmen, yorgun olmak bir yana, uzun süredir hissetmediğim kadar canlı hissediyordum kendimi.

Yatağın başındaki komodinin üzerinden saatimi alıp taktım. Geçen sene doğum günümde iş arkadaşlarımın aldığı güzel bir Seiko. Loş odada saatimin fosforlu göstergesi dört buçuğu gösteriyordu. Çekmeceyi açıp cüzdanımı ve cep telefonumu aldım. İstanbul’da hala yaşanabilen elektrik kesintilerine karşı, yatağımın baş ucunda küçük bir el feneri bulundurma adetim vardı. Onu da aldım.

Yerde yatan adama son bir kez baktım. Başındaki yaradan sızan kan, üzerine yuvarlandığı kilimde kapkara bir göl oluşturmuştu. Pencereden bakınca ufukta gün doğumunu haber veren kızıl çizgiyi görebiliyordum. Şafak vaktine özgü turuncu ve pembe bulutlar havanın çok geçmeden aydınlanacağına işaretti.

Son olarak gardırobumdan yürüyüşlerde kullandığım sırt çantamı aldım. Adamın elindeki silaha bakıp ne yapacağıma karar vermeye çalışırken bir araba sesi duydum. Hemen pencereye koşup perdedeki aralıktan aşağıya baktım. Siyah pikabın yaklaşık on metre ilerisinde daha önce orada olmayan bir araba vardı. Farları yanmasa da yeni geldiğinden emindim. Arabanın kaputundan yükselen buhar ve egzozundan çıkan duman buradan dahi fark edilebiliyordu. Gelenler aracın motorunu durdurmamışlardı. Sağ ön kapısı ve iki arka kapısı aynı anda açılan araçtan hepsi de koyu renk takım elbise giymiş üç adam indi. Ön kapıdan çıkan adam başını kaldırıp eve doğru baktı. En yakın sokak lambası pikabın hemen yanındaydı ve yeni gelen aracı gayet iyi aydınlatıyordu. Birbirleriyle konuşmadan eve doğru yürümeye başladılar. Takım elbiseli olmalarına rağmen çok rahat bir hareket tarzları vardı. Deneyimli atletlere özgü dengeli ve güçlü adımlarla yürüyorlardı. Pikabın yanından duraksamadan geçtiler. Ellerinde silah yoktu ve ayak seslerini duymam imkansızdı ama bana sanki bir müfreze yaklaşıyormuş gibi gelmişti. Önde yürüyenin çok uzun boylu olması dışında birbirlerinden çok farklı görünmüyorlardı.
Daha fazla izlememin bir anlamı yoktu. Evden bir an önce çıkmam gerektiği besbelliydi.

***

Saldırganın elindeki silaha bakarken büyük bir kararsızlık geçiriyordum. Eğer o silahı almazsam, gelen ekiple karşılaşmam durumunda hiç bir şansım olmayacaktı. Almam durumunda ise, suç mahallindeki en önemli delillerden birini kendi elimle ortadan kaldırıp, muhtemelen suçlu durumuna düşecektim. Öte yandan, adamlar eve varana kadar binanın güvenliğinin sağlanabilmesi veya polisin gelmesi imkansızdı. Tercihimi o andaki can güvenliğimden yana kullanıp tabancayı aldım.

İlk bakışta silahın İtalyan yapımı bir Beretta olduğunu düşünmüştüm ama elime alıp yakından baktığımda gezin iki parçadan oluşmayıp yarım ay şeklinde olduğunu gördüm. Bu bir M9’du. Amerikan ordusu için üretilen, son derece güvenilir ve etkili bir tabanca. Şarjörleri on beş mermi alıyordu. Tam dolu olan şarjörü silaha takarken dört mermi eksik olanı cebime, namludan söktüğüm susturucuyu ise çantama koydum.

Acaba bir daha dönebilecek miydim bu eve? Muhtemelen buradaki son dakikalarımı yaşıyordum ve özleyeceğim tek şeyin salondaki kitaplarım olduğunu farkedince hiç de şaşırmadım. Bu bina hiç bir zaman benim gerçek evim olmamıştı.

Suç mahalli ve delillerle ilgili hiç bir kaygım kalmadığından, adamın cebinde bulduğum maymuncuğu ve bıçağı da çantama koydum.

Artık yola koyulma vakti gelmişti.

***

Kapı dürbününden dışarı baktım. Asansörün kapısındaki ışıktan yayılan kırmızı bir hale dışında koridora karanlık hakimdi. Kapıyı olabildiğince sessizce açıp çıktım. Adamlara az da olsa vakit kaybettirebilmek için kapıyı tekrar kapatıp kilitledim.

Etrafa kulak kabarttım. Bir alt kattan hafif bir gümbürtü ve daha aşağıdan metalik bir inleme sesi geldi. Asansörü çağırmışlardı. Hemen karar vermeliydim. Adamlar asansörle geliyorlarsa merdivenlerden inerek onlarla karşılaşmadan binadan çıkabilirdim. Fazla seçeneğim yoktu. Merdivenlere doğru yöneldim.

Henüz bir iki basamak inmiştim ki, aşağıdan gelen ayak seslerini farkettim. Anlaşılan iki koldan gelmeye karar vermişlerdi. Ayak seslerine bakılırsa yürüyerek gelen bir kişi vardı.

Onlara görünmeden nasıl dışarı çıkabilirdim? Vakit daralıyordu. Asansörle gelen iki kişiye karşı mı merdivenlerden çıkan bir kişiye karşı mı daha fazla şansım olurdu?

Çatışmadan kaçınabileceğim başka bir ihtimal olabilir miydi?

Ani bir kararla geri dönüp bir üst kata doğru çıkmaya başladım. Başarı şansım çok düşük olsa da bir planım vardı.

 

***

 st-lat17sketch

 

 

Planımın işe yaraması için çok hızlı davranmalıydım. Olabildiğince sessiz ve hızlı tırmandım merdivenlerden. Üst kat komşumun evde olmadığını biliyordum ve bu bilgi belki de hayatımı kurtaracaktı.

Kapının yanına koyduğum çantadan maymuncuk setini ve el fenerini çıkardım. Önce küçük lokma setinden kapıya uygun olanı anahtar deliğine sokup hafifçe bastırdım. Maymuncuk pilli ve ışıklı olanlardan değil tamamen metal gövdeli mekanik modellerdendi. Lokmanın altından maymuncuğun ucunu yerleştirdim. Ellerim terlemişti. Bir yandan da aşağıya kulak kabartıyordum. Asansör metalik bir gıcırtıyla üçüncü katta durdu.

Elimi çabuk tutmalıydım. Kilidin içindeki pimleri titreştirmek için tetiği çektiğimde hafif bir tıklama sesi çıkıyordu. Bu ses bana o kadar yüksek geliyordu ki duyulacağından hiç şüphem yoktu. Başka bir seçeneğim olmadığından denemeye devam ettim. Çıkan her gıcırtı ve tıkırtıda dişlerimi sıkıyor ve aşağıdaki adamların duymaması için dua ediyordum.

Yürüyerek gelen adam kontrollü ilerlediğinden henüz diğerlerine yetişememişti. Aralarında hiç konuşmadıklarını farkettim. İşaretleşerek kapının önünde nasıl pozisyon aldıklarını ve etrafı taradıklarını gözümde canlandırabiliyordum. Arkadaşları gelince içeriye gireceklerdi. Belki de birisi önce bu katı kontrol etmek için yukarı çıkacaktı.

Metal aletler terleyen ellerimden kaydığı için her denemeden sonra ellerimi pantolonuma sürerek kurutmaya çalışıyordum. Bana çok uzun gelen ama muhtemelen otuz kırk saniye süren üç dört denemeden sonra kilit açıldı. Lokmayı hafif bir baskıyla çevirdim ama kapının gıcırtısı duyulmasın diye kapıyı açmadan öylece bekledim.

***

Aşağıdan gelen ayak sesleri üçüncü adamın da ekibe katıldığını söylüyordu. Kapıyı açıp açmadıklarını anlayamıyordum. Merdivenden gelen adam kata vardığından beri hiç ses çıkarmamışlardı.

Bu durumlarda yapılabilecek en zor ve belki de en doğru şeyi yaptım ve hiç kıpırdamadan bekledim. Neden sonra yıllardır aşina olduğum o kapı gıcırtısını duyuldu alt kattan. Onca gürültü çıkaran kapının menteşelerinin bir kez dahi yağlamamış olmama bu kadar sevineceğimi düşünemezdim.

Bu sesi duyduğum anda ben de kapıyı hafifçe itip araladım. Çok şükür ki komşum evine benden daha çok özen gösteren biriydi. İçeri girer girmez kapıyı yavaşça kapadım ve el fenerimi yaktım.

Sistematik bir arama yapıp evde olmadığımı anlamaları en çok bir kaç dakikalarını alırdı. Bu kadar özenli çalışan bir ekip herhalde tüm daireleri aramaya kalkmazdı ama belki de hiç bir ışığın yanmadığı bu daire için farklı düşünebilirlerdi.

Acaba binaya girerken bu dairenin boş olduğunu farketmişler miydi? Eğer öyle ise odalardan birinin ışığını yakmam veya kısık sesle bir televizyon açmam onları kandırmayabilirdi.

***

Daha en başından bir gürültü çıkarıp komşuları uyandırma seçeneğini düşünmüştüm ama bunun bu adamları durdurmaya yeteceğinden şüpheliydim. İnsanlar böyle durumlarda başlarına bir şey geleceği korkusuyla evlerinden çıkmazlardı genellikle. Çıksalar bile koridora kafalarını uzatıp olan biteni dinlemekten öteye gitmezlerdi. Camdan dışarıya bakıp olayları seyredenler de çoğu zaman bir televizyon seyircisi gibi işin dışında kalıp görünmez olmaya çalışırlardı. Ayrıca üç tane silahlı ve tehlikeli adam karşısında kimseyi tehlikeye atmak istemiyordum.

İçlerinden birini kapının önünde bırakmış olmalıydılar. Evin aranması bitince yukarıya geleceklerdi. O zamana kadar bir şeyler düşünmeliydim. Son bir saatte olanlara bir anlam vermeye çalışırken beynim karıncalanıyordu adeta. Yorgunluğuma yaklaşık on saatlik açlık da eklenince odaklanmakta güçlük çektiğimi farkettim. Bir bardak çay ve bir simit için neler vermezdim.

Seçeneklerimi değerlendirmeye başladım. Burada bekleyip adamların daireleri kontrol etmemeleri için dua edebilirdim. Koridora çıkıp seyyar merdiven ile çatıya çıkabilirdim. Çatışarak binadan çıkmaya çalışabilirdim.

Hiç bir seçenek umut vermiyordu. Çok dikkatle bakıp tünelin ucundaki ışığı görmeye çalışırcasına zorladım beynimi. Çıkış yolu göremiyordum.
Komşumun salonunda olduğum yere çöktüm. Dermansız bacaklarımdaki titreme tüm vücuduma yayılmaya başlamıştı.

Çantamın yan cebinde son yürüyüşümde aldığım çikolatalardan birisi duruyordu. Çıkarıp yemeye başladım. Biraz olsun toparlanmaya başlamıştım.

***

Bu arada arkamdan gelen ani bir sesle yerimden sıçradım. Hemen sırt çantamı açıp telefonumu çıkardım. Akşamdan açık unuttuğumu nasıl olmuş da fark edememiştim? Ses hemen kesilmişti çünkü arama değil mesaj sinyaliydi. Sessiz moda aldım telefonumu. Kulağımı yere dayayıp aşağıdan gelebilecek sesleri kontrol etmeye çalıştım. Duymamış olabilirler miydi bu sesi?

Kulağım yerde, aşağıdan gelebilecek olağan dışı bir hareketliliğin işaretlerini beklerken telefonumdaki mesaja baktım.

Paslanmışsın. Çıkınca beni bul.

Acı acı güldüm.

Devam edecek …

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş