Tag Arşivleri: Kar

KAR – Bölüm XVI

 

kanlıca

 

 

Bebek’teki çay bahçesinde oturmuş manzarayı seyredip çayımı yudumlarken bir yandan da yapabileceklerimi gözden geçiriyordum.

Çocukluk yıllarımdan hatırladığım o yemyeşil koruların ve güzelim ahşap binaların yitip gittiği tepelere baktım. Geriye kalan yeşil alanlar, adına büyük şehir denilen betondan çölün içinde köşeye sıkışmış vahalar gibiydiler. Sahildeki iskelelerde ise son derece lüks yatlar ve sürat motorları demirliydi. Kıyıya yakın seyreden bir kaç yelkenlinin boğazın sularında salınmalarını seyretmek beni biraz olsun sakinleştirmişti.

Bulmaca dergisinden aldığım telefon numarasına bakıyordum. Numaranın, bana o beklenmedik soruları soran sarışın kadına ait olduğunu düşünüyordum. Acaba neden böyle bir şey yapmıştı? Bana söylemek istediği ne olabilirdi?

Ben aramayı yapmak konusunda kararsızlık geçirirken telefonuma bir mesaj geldi. Gönderen numara tanıdık değildi.

Mesajı açınca kısa bir metin ve bir fotoğraf içerdiğini gördüm.

Sarı zarf kullanamadığım için kusura bakma. Elime geçen son bilgiyi seninle paylaşıyorum. Bahsettiğim adamın resmi ilgini çekebilir.

Yazının devamında bir cep telefonu numarası ve bir fotoğraf vardı. İmza olmasa da gönderenin Adem olduğu belliydi. Resmi açınca bir güvenlik kamerası görüntüsünden alınmış gibi görünen bir fotoğrafla karşılaştım. Görüntü oldukça netti. Sinema oyuncusu Ömer Şerif’e tıpatıp benzeyen birisi kalabalık bir sokakta iki adamın ortasında yürüyordu. Yanındaki adamlardan biri kızımın evindeki maskeli adamdı. Tanıyamadığım diğer adam çok iri yarı ve sarkık bıyıkları olan otuz yaşlarında birisiydi. Adamımızın Ömer Şerif’e benzemeyen tek yönü saçlarıydı. Daha doğrusu saçlarının olmamasıydı. Adam keldi.

Önce sarışın kasiyerin numarasını çevirdim.

“Alo.”

“Alo, buyrun?”

“Verdiğiniz bulmacayı çözdüm,” dedim.

Bir anlık duraksamadan sonra cevap verdi.

“Sevindim. Çözeceğinizi tahmin etmiştim zaten. Bana bir saniye izin verir misiniz?”

“Tabii.”

Pazar günü de çalışıyordu sanırım. Yerine bakması için birisine seslendiğini duyabiliyordum. Bir kaç saniye sonra tekrar konuştu.

“Özür dilerim. Kalabalıkta konuşmak istemedim de.”

“Dergideki bulmacayı çözdüm ama doğrusu sizin söyleyeceklerinizi çok merak ediyorum.”

“Bir yerde buluşup konuşabilir miyiz?” dedi.

Saat öğleden sonra üç buçuk sularıydı. Saat beşte Kanlıca sahilindeki bir kafede buluşmak üzere anlaştık.

Vaktim daralıyordu. Yola çıkmadan önce Adem’in gönderdiği Abbas Osman’a ait olduğunu düşündüğüm numarayı çevirdim. Evime ilk gelen suikastçi dışında şu ana dek kimse beni öldürmeye çalışmamıştı. Ne olduğunu bilmesem de benden istedikleri bir şey olduğu belliydi. Kızım ve torunum şimdilik güvende olduklarına göre bu adamla görüşüp bu işi bitirmem belki de en doğrusu olacaktı. Benimle işleri öyle ya da böyle bittiğinde Hülya, Elif’i de alıp hayatına kaldığı yerden devam edebilirdi.

Telefon ikinci çalışında açıldı.

“Alo?”

“Ben Ayhan Demir.”

“Bir dakika.”

Konuştuğum adam telefonu Abbas Osman’a vermişti herhalde.

“Sizinle hemen görüşmeliyiz Ayhan bey. Zamanımız daralıyor. Sizi nasıl olsa tekrar bulacağız ama buluşmamız ne kadar erken olursa sizin için de bizim için de çok daha hayırlı olur.”

Hafif bir Arap aksanı olsa da çok akıcı ve güzel bir Türkçe’si vardı.

“Bence de bir an önce buluşmalıyız. Bu arada benden istediğiniz her ne ise bu işin içine ailemi katmanız durumunda sizinle kanımın son damlasına kadar savaşıp istediğinizi elde etmemeniz için uğraşacağıma emin olabilirsiniz. Bu iş benimle sizin aranızda bitmeli.”

“Ayhan bey, aileleri bu işe katmama konusunu sizin açmanız çok komik ama kabul. Sizinle görüşelim ve aileniz bundan sonra güven içinde olsun.”

Adamın söylediklerine inanıp inanmamam hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Sonu ne olursa olsun bu işi çözmek zorundaydım. Bu tür adamlardan sonsuza dek kaçmanız mümkün değildi. Hem siz kaçabilseniz bile aileniz ve sevdiklerinizin tüm hayatlarını geride bırakıp sizinle kaçmalarını bekleyemezdiniz.

Abbas Osman’a saat altıda Kanlıca’da buluşmak için randevu verdim ve yola çıktım. Bunlar ömrümün son saatleri de olsa, önümdeki bir kaç saat içinde bir çok soruma cevap bulacağımı düşünüyordum.

 

 Devam edecek…

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm V

 

evsketch

 

Şimdiye dek işler yolunda gitmişti. Evdekilerin görüş alanı dışındaydık ve arabada bıraktıkları adamlarını etkisiz hale getirmiştik. Artık fazla dikkat çekmeden uzaklaşıp eve arka taraftan yaya olarak sızmalıydık.

Yolu tarif ettim. Çevreyi bilen ben olduğum için eve nereden ve nasıl yaklaşacağımıza dair ayrıntıları Eyüp’e anlattım. Kızımın evinin karşı tarafındaki evler tepenin yamacındaydı ve arkalarında başka ev veya yol yoktu. Kızımın evinin tarafında ise evler arkalarındaki sokaktakilerle sırt sırtaydılar ve sadece bahçelerle birbirlerinden ayrılıyorlardı.

Sabahın bu saatinde yollar bomboştu. Benim giriş için gözüme kestirdiğim evin yanındaki bakkala mal getiren bir kamyonet dışında yolda hiç bir hareketlilik yoktu. Yavaşça yanından geçtiğimizde ne bakkal ne de kamyonetin sürücüsü başlarını kaldırıp bakmadılar bile. Girişi yapacağımız yer iki binanın ortak otoparkı olan ve yayaların iki sokak arasında kestirme olarak kullandıkları bir geçitti. Binaların etrafında yüksekçe bir duvar ve girişte de demir bir kapı vardı. Arabayı biraz ileride parkedip etrafı gözden geçirdik

“Tüfeği alacak mıyız? Dikkat çekmeden taşımamız zor,” dedim.

Bagajdaki SPAS ceketinizin altına saklayamayacağınız kadar büyük bir silahtı. Öte yandan o kadar güçlü bir pompalı tüfekti ki onu bulundurmamız büyük bir avantaj sağlayabilirdi. Pompalı kullanımının dışında yarı otomatik olarak da ayarlanabilen bir ölüm makinasıydı. Tetiğe bastığınız anda hiç nişan almasanız dahi önünüzdeki hasmınızı devirmeniz son derece kolaydı. Ancak evin içi gibi dar bir alanda istemeden rehineleri vurma ihtimalinin tabancaya göre yüksek olması da bir handikaptı. Karar vermeliydik.

“Görülmesi riskini göze alalım. Siyah beze sarılı şekilde yanımda taşırsam ve saklamaya çalışmazsam çok dikkat çekmez,” dedi Eyüp.

“Peki içerde bizimkiler için tehlikeli olmaz mı?”

“Ben iki silah taşıyacağım. Eğer seninkileri yakınlarında tutuyorlarsa tabancayı kullanırım.”

Eyüp’ü operasyonlarda görmeyen birine bu söylediği saçma gelebilirdi ama ben gören ve hayatta kalan bir kaç kişiden biri olduğum için onun dediği gibi yapmayı kabul ettim.

“Tamam o zaman.”

İkimiz de tabancalarımızı kontrol ettik ve susturucuları taktık. Tabancayı yağmurluğumun altındaki omuz kılıfına takıp, cebime de delik uçlu mermilerle doldurduğum yedek bir şarjör daha koydum. Bir taraftan dikiz aynasına bakıyordum. Bakkal son kasayı taşıyan adamla beraber içeri girince arabadan indik. Tıpkı eski günlerdeki gibi fazla konuşmadan, hızla hareket ediyorduk. Bagajdaki tüfeği sarılı olduğu bezle beraber alan Eyüp başıyla hadi gidelim anlamında bir işaret yaptı.

Sakin bir şekilde yürüyüp demir kapının mandalını açıp içeriye girdik. Bundan sonrası daha zordu çünkü öteki taraftaki kapıdan çıkıp kızımın evinin yanından sokağa çıkmamızın bir anlamı yoktu. Binaya yakın bir kaç aracın daha parkettiği boşluğa kıvrılıp kör bir noktadan duvarı atlayarak geçmek zorundaydık. Aslında hafta sonu sabahın bu saatinde evinin penceresinden park yerini seyreden birisi olma ihtimali çok düşüktü ama yine de daha bahçeye bile giremeden komşuların dikkatini çekme ihtimali ile gerilmiştim.

***

Neyse ki kimse farketmeden duvarı aşıp bahçeye girdik. Bahçedeki büyük dut ağacı evden görülmemizi engelliyordu.

Yakın ve gerçek bir tehlike olduğunda eğer paniğe kapılmazsanız duyularınız inanılmaz derecede hassaslaşır. Görebildiğiniz alan bir tünel gibi daralsa da algılarınız çok keskin bir hal alır. Zaman ise sanki yavaşlar. İşte ben de o anda bunu yaşıyordum. Her aldığım nefeste bahçedeki çitlere sarılmış hanımellerinin baygın kokularını alabiliyordum. Son derece sessiz yürüyorduk ama ben yine de botlarımızın yumuşak toprakta çıkardığı sesleri duyabiliyordum. Yabancı bir sokakta gezen bir kedi gibi gergin ve tetikteydim.

SPAS’ın katlanabilen dipçiği üzerinde bir çengel gibi kıvrılan taşıma kolu, aynı zamanda geri tepmesi kuvvetli olan bu silahı tek elle kullanabilmeniz için bir destek olarak da kullanılabilir. Eyüp’ün seri bir şekilde dipçiği açıp tüfeği sol eline aldığını ve çengelle desteklediğini gördüm. Tüfek sanki kolunun bir uzantısı gibiydi. Sağ elinde ise tabancası vardı. Ben de tabancamı çıkardım. Ağacın bizi gizleyecek kadar kalın gövdesinin arkasına ulaştık.

Sırtımı yaslandığım ağaçtan tam olarak ayırmadan kıvrılıp eve doğru baktım. Buradan üst kattaki pencerelerden birisini kısmen görebiliyordum. Perde açık ama tül kapalıydı. Arkasında ise adamlardan birinin silüeti fark ediliyordu. Adam elini kaldırıp yüzüne doğru götürdüğü anda cebimde bir cızırtı koptu ve adamın sesini duydum. Telsizi hemen çıkarıp sesini kıstım.

“Şahin, durumunu bildir.”

Şu anda arabada cansız yatan arkadaşlarının adının Şahin olduğunu sanmıyordum. Bu bir kod adıydı. Telsizi bir kaç kez mandalladım. Böylece bir arıza olduğunu ve adamın sesinin ulaşmadığını sanmalarını istiyordum. Penceredeki adam kısa bir kararsızlıktan sonra arkasını dönüp içeri girdi. Neler olduğunu anlayamadığından içerideki arkadaşlarına durumu bildirmeye gitmiş olmalıydı. Bu fırsatı kaçıramazdık. Eyüp’e de elimle işaret edip eğilerek eve doğru koştum. Bu tarafa üst kattakinden başka gözcü bırakacaklarını sanmıyordum. Zaten başka şansımız da yoktu. Ne olursa olsun eve ulaşmamız gerekiyordu.

Kızımı arayıp onu kaçıran adamlardan biriyle görüşmemin üzerinden iki saati aşkın süre geçmişti. Onlar benim çok daha erken gelmemi bekliyor olmalıydılar. Eyüp ile buluşmam yüzünden en az bir saat gecikmiştim ama bu onların beklerken daha fazla gerilmeleri anlamına geliyordu. Kozlar onların elinde olsa da beklemek bu işlerde en zor şeydir.

Binanın yanında pencerelerin hemen altında çömeldik. Pencereden bakarak bizi görmeleri imkansızdı, bunun için birinin bahçeye çıkması gerekirdi ki bunu yapacaklarını hiç sanmıyordum. Yabancı birinin bahçede dolaşması etraftaki komşuların dikkatini çekebilirdi. Bu da onların en son isteyeceği şeydi. Öncelikleri içerinin güvenliğini sağlamak olmalıydı. Sonuçta ellerinde rehineler vardı, evi yakacak ya da körlemesine saldıracak halimiz yoktu.

Altında durduğumuz pencere mutfak penceresiydi. İçeride olan biteni göremediğimize göre bazı tahminlerde bulunup şansımızı denemekten başka çıkar yol göremiyordum. Eyüp’e daha önce evin krokisini gösterip planımı anlatmıştım. O da bu şartlarda planı mantıklı bulmuştu.

Üç kişinin, ellerinde biri çocuk diğeri yetişkin iki rehine ile beni nasıl bekleyebileceklerine dair daha Salacak’tan gelirken bile bir sürü fikir yürütmüştüm. Adamların şu ana dek gördüğüm ekiplerinin çalışma şekillerini de göz önünde bulundurunca tahminim rehineleri yukarda bağlı olarak tutup onların yanında arka tarafı gören yatak odasında bir adamlarını bırakacakları ve farklı noktalardan girilebilecek alt katın girişinin güvenliğini ise iki kişi sağlayacaklarıydı. Arabada bekleyen dördüncü adam ise hem işler ters giderse kaçışlarını hızlı yapabilmelerini sağlayacak hem de yolu gözetleyecekti. Araçta bekleyen adamları ile ilgili tahminim tutmuştu. Üst kattaki gözcü ile ilgili de hem tahminin doğru çıkmıştı hem de yakalanmadan binaya yanaşabilmeyi başarmıştık. Bundan sonrası çok daha zor ve karmaşıktı. Çok fazla şansa ihtiyacımız olacaktı.

Mutfak, giriş katında merdivenlerin altındaydı ama kapısı doğrudan hole bakmıyordu. Salondan merdivenlere doğru giderken sağa doğru uzanan küçük bir koridorun ucundaydı. Girişte holün açıldığı ve alt katın büyük kısmını kaplayan salonun kapı yerine kemer şeklinde çok geniş bir girişi vardı. Alt kattaki iki adamın bu salonda oturarak bekleyeceklerini düşünüyordum. Mutfak penceresinden ses çıkarmadan girmeyi başarırsak bizi son ana dek farketmeyebilirlerdi.

Pencere çerçeveleri PVC olduğundan açmak için çantamdaki bıçağı kullanmam gerekecekti ama bu o kadar kolay bir iş değildi. Kilit mekanizmasına ulaşabilmek için pencerenin tam orta kısmının bir kaç santim altına bir delik açmam gerekiyordu. Bunu yaparken ayağa kalktığımda mutfakta birisi varsa beni hemen görecekti ama bunu göze almak zorundaydım. Bıçağı çıkardıktan sonra ayağa kalktım. Eyüp bahçeden gelebilecek bir tehlikeye karşı etrafı gözetliyordu ama benim pencerede işime başlamamla beraber o da çömeldiği yerden doğrularak cama doğru döndü. Ben sert PVC’yi olabildiğince ses çıkarmadan keserken mutfağa adamlardan biri girerse onu vurabilmek için sağ elindeki tabancayı cama doğrulttu.

İşim çok kolay değildi ama sekiz yıl önce artık çürüyen tahta çerçeveleri alüminyum olanlarla değiştirmediğim için de seviniyordum. Gerçi istesem de alüminyum olana param yetmiyordu ya o da ayrı.

Zihnimi, evin planı, silahların özellikleri, pencereden nasıl gireceğimiz gibi hayati de olsa teknik sorunlarla o kadar yoğun bir şekilde meşgul etmemin bir sebebi de belki kızım ve torunumun durumları ile ilgili hissettiğim dayanılmaz korku ve üzüntümle başa çıkabilme çabasıydı.

Pencerenin yapısını tam olarak bilmem sayesinde bir iki dakikada mekanizmayı itip açmayı başardım. Her iki pervazı da yavaşça gidebildikleri yere kadar açtık. Sessizce tırmandık ve içeriye girdik. Bundan sonrası kıyametin kopacağı dakikalardı artık. Heyecandan göğsüm sıkışıyordu. Eyüp ise son derece uyanık ve sakin görünüyordu ama o hep öyleydi zaten. Tabancamı tekrar elime alıp susturucuyu taktım. Emniyeti açtım. Eyüp’e elimle yukarıyı gösterip sonra da elimi göğsüme vurdum. Ben üst katı alacaktım o ise alt katı.

Benim için dört yıl önceki kabusu tekrar yaşama zamanıydı. O gün karım hayatını kaybetmişti ben ise tüm ailemi. Bugün masum hiç kimse ölmemeliydi. Bu başarısızlık ihtimalinin ölümden daha kötü olduğu bir baskındı. Tereddüt ve acımaya yer yoktu ama öldürmeden etkisiz hale getirebildiklerimiz veya teslim olanları sağ tutup sorgulamak konusunda Eyüp ile önceden anlaşmıştık. Neler olup bittiğini anlayamazsam ailem için bu tehdit hiç bir zaman bitmiş sayılmazdı.

Eyüp sol elinde SPAS sağ elinde tabancası ile koridora girerken ben de arkasından gittim. Önce ben yukarıya çıkacaktım hemen ardından o alt kattakileri etkisiz hale getirecekti. Bir kaç saniye sonra artık dönüşü olmayan noktaya gelecektik. Ondan sonrası sonuç ne olursa olsun çok kısa sürecekti.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm II

Bölüm II

 

escapesketch

 

Gözüm artık karanlığa iyice alışmıştı. Evin içi neredeyse bomboştu. Buraya taşındığımdan beri eve yeni bir şey girmiyor, eskiler ise yavaş yavaş yitip gidiyorlardı. Salonda büyükçe bir kütüphane ve iki koltuktan başka eşya yoktu. Evde sadece bir tek televizyon vardı ve o da mutfaktaydı. Işıkları yakmadan hızla yatak odasına döndüm.

Az önce aniden uyanıp o ölümcül mücadeleye girmiş olmama rağmen, yorgun olmak bir yana, uzun süredir hissetmediğim kadar canlı hissediyordum kendimi.

Yatağın başındaki komodinin üzerinden saatimi alıp taktım. Geçen sene doğum günümde iş arkadaşlarımın aldığı güzel bir Seiko. Loş odada saatimin fosforlu göstergesi dört buçuğu gösteriyordu. Çekmeceyi açıp cüzdanımı ve cep telefonumu aldım. İstanbul’da hala yaşanabilen elektrik kesintilerine karşı, yatağımın baş ucunda küçük bir el feneri bulundurma adetim vardı. Onu da aldım.

Yerde yatan adama son bir kez baktım. Başındaki yaradan sızan kan, üzerine yuvarlandığı kilimde kapkara bir göl oluşturmuştu. Pencereden bakınca ufukta gün doğumunu haber veren kızıl çizgiyi görebiliyordum. Şafak vaktine özgü turuncu ve pembe bulutlar havanın çok geçmeden aydınlanacağına işaretti.

Son olarak gardırobumdan yürüyüşlerde kullandığım sırt çantamı aldım. Adamın elindeki silaha bakıp ne yapacağıma karar vermeye çalışırken bir araba sesi duydum. Hemen pencereye koşup perdedeki aralıktan aşağıya baktım. Siyah pikabın yaklaşık on metre ilerisinde daha önce orada olmayan bir araba vardı. Farları yanmasa da yeni geldiğinden emindim. Arabanın kaputundan yükselen buhar ve egzozundan çıkan duman buradan dahi fark edilebiliyordu. Gelenler aracın motorunu durdurmamışlardı. Sağ ön kapısı ve iki arka kapısı aynı anda açılan araçtan hepsi de koyu renk takım elbise giymiş üç adam indi. Ön kapıdan çıkan adam başını kaldırıp eve doğru baktı. En yakın sokak lambası pikabın hemen yanındaydı ve yeni gelen aracı gayet iyi aydınlatıyordu. Birbirleriyle konuşmadan eve doğru yürümeye başladılar. Takım elbiseli olmalarına rağmen çok rahat bir hareket tarzları vardı. Deneyimli atletlere özgü dengeli ve güçlü adımlarla yürüyorlardı. Pikabın yanından duraksamadan geçtiler. Ellerinde silah yoktu ve ayak seslerini duymam imkansızdı ama bana sanki bir müfreze yaklaşıyormuş gibi gelmişti. Önde yürüyenin çok uzun boylu olması dışında birbirlerinden çok farklı görünmüyorlardı.
Daha fazla izlememin bir anlamı yoktu. Evden bir an önce çıkmam gerektiği besbelliydi.

***

Saldırganın elindeki silaha bakarken büyük bir kararsızlık geçiriyordum. Eğer o silahı almazsam, gelen ekiple karşılaşmam durumunda hiç bir şansım olmayacaktı. Almam durumunda ise, suç mahallindeki en önemli delillerden birini kendi elimle ortadan kaldırıp, muhtemelen suçlu durumuna düşecektim. Öte yandan, adamlar eve varana kadar binanın güvenliğinin sağlanabilmesi veya polisin gelmesi imkansızdı. Tercihimi o andaki can güvenliğimden yana kullanıp tabancayı aldım.

İlk bakışta silahın İtalyan yapımı bir Beretta olduğunu düşünmüştüm ama elime alıp yakından baktığımda gezin iki parçadan oluşmayıp yarım ay şeklinde olduğunu gördüm. Bu bir M9’du. Amerikan ordusu için üretilen, son derece güvenilir ve etkili bir tabanca. Şarjörleri on beş mermi alıyordu. Tam dolu olan şarjörü silaha takarken dört mermi eksik olanı cebime, namludan söktüğüm susturucuyu ise çantama koydum.

Acaba bir daha dönebilecek miydim bu eve? Muhtemelen buradaki son dakikalarımı yaşıyordum ve özleyeceğim tek şeyin salondaki kitaplarım olduğunu farkedince hiç de şaşırmadım. Bu bina hiç bir zaman benim gerçek evim olmamıştı.

Suç mahalli ve delillerle ilgili hiç bir kaygım kalmadığından, adamın cebinde bulduğum maymuncuğu ve bıçağı da çantama koydum.

Artık yola koyulma vakti gelmişti.

***

Kapı dürbününden dışarı baktım. Asansörün kapısındaki ışıktan yayılan kırmızı bir hale dışında koridora karanlık hakimdi. Kapıyı olabildiğince sessizce açıp çıktım. Adamlara az da olsa vakit kaybettirebilmek için kapıyı tekrar kapatıp kilitledim.

Etrafa kulak kabarttım. Bir alt kattan hafif bir gümbürtü ve daha aşağıdan metalik bir inleme sesi geldi. Asansörü çağırmışlardı. Hemen karar vermeliydim. Adamlar asansörle geliyorlarsa merdivenlerden inerek onlarla karşılaşmadan binadan çıkabilirdim. Fazla seçeneğim yoktu. Merdivenlere doğru yöneldim.

Henüz bir iki basamak inmiştim ki, aşağıdan gelen ayak seslerini farkettim. Anlaşılan iki koldan gelmeye karar vermişlerdi. Ayak seslerine bakılırsa yürüyerek gelen bir kişi vardı.

Onlara görünmeden nasıl dışarı çıkabilirdim? Vakit daralıyordu. Asansörle gelen iki kişiye karşı mı merdivenlerden çıkan bir kişiye karşı mı daha fazla şansım olurdu?

Çatışmadan kaçınabileceğim başka bir ihtimal olabilir miydi?

Ani bir kararla geri dönüp bir üst kata doğru çıkmaya başladım. Başarı şansım çok düşük olsa da bir planım vardı.

 

***

 st-lat17sketch

 

 

Planımın işe yaraması için çok hızlı davranmalıydım. Olabildiğince sessiz ve hızlı tırmandım merdivenlerden. Üst kat komşumun evde olmadığını biliyordum ve bu bilgi belki de hayatımı kurtaracaktı.

Kapının yanına koyduğum çantadan maymuncuk setini ve el fenerini çıkardım. Önce küçük lokma setinden kapıya uygun olanı anahtar deliğine sokup hafifçe bastırdım. Maymuncuk pilli ve ışıklı olanlardan değil tamamen metal gövdeli mekanik modellerdendi. Lokmanın altından maymuncuğun ucunu yerleştirdim. Ellerim terlemişti. Bir yandan da aşağıya kulak kabartıyordum. Asansör metalik bir gıcırtıyla üçüncü katta durdu.

Elimi çabuk tutmalıydım. Kilidin içindeki pimleri titreştirmek için tetiği çektiğimde hafif bir tıklama sesi çıkıyordu. Bu ses bana o kadar yüksek geliyordu ki duyulacağından hiç şüphem yoktu. Başka bir seçeneğim olmadığından denemeye devam ettim. Çıkan her gıcırtı ve tıkırtıda dişlerimi sıkıyor ve aşağıdaki adamların duymaması için dua ediyordum.

Yürüyerek gelen adam kontrollü ilerlediğinden henüz diğerlerine yetişememişti. Aralarında hiç konuşmadıklarını farkettim. İşaretleşerek kapının önünde nasıl pozisyon aldıklarını ve etrafı taradıklarını gözümde canlandırabiliyordum. Arkadaşları gelince içeriye gireceklerdi. Belki de birisi önce bu katı kontrol etmek için yukarı çıkacaktı.

Metal aletler terleyen ellerimden kaydığı için her denemeden sonra ellerimi pantolonuma sürerek kurutmaya çalışıyordum. Bana çok uzun gelen ama muhtemelen otuz kırk saniye süren üç dört denemeden sonra kilit açıldı. Lokmayı hafif bir baskıyla çevirdim ama kapının gıcırtısı duyulmasın diye kapıyı açmadan öylece bekledim.

***

Aşağıdan gelen ayak sesleri üçüncü adamın da ekibe katıldığını söylüyordu. Kapıyı açıp açmadıklarını anlayamıyordum. Merdivenden gelen adam kata vardığından beri hiç ses çıkarmamışlardı.

Bu durumlarda yapılabilecek en zor ve belki de en doğru şeyi yaptım ve hiç kıpırdamadan bekledim. Neden sonra yıllardır aşina olduğum o kapı gıcırtısını duyuldu alt kattan. Onca gürültü çıkaran kapının menteşelerinin bir kez dahi yağlamamış olmama bu kadar sevineceğimi düşünemezdim.

Bu sesi duyduğum anda ben de kapıyı hafifçe itip araladım. Çok şükür ki komşum evine benden daha çok özen gösteren biriydi. İçeri girer girmez kapıyı yavaşça kapadım ve el fenerimi yaktım.

Sistematik bir arama yapıp evde olmadığımı anlamaları en çok bir kaç dakikalarını alırdı. Bu kadar özenli çalışan bir ekip herhalde tüm daireleri aramaya kalkmazdı ama belki de hiç bir ışığın yanmadığı bu daire için farklı düşünebilirlerdi.

Acaba binaya girerken bu dairenin boş olduğunu farketmişler miydi? Eğer öyle ise odalardan birinin ışığını yakmam veya kısık sesle bir televizyon açmam onları kandırmayabilirdi.

***

Daha en başından bir gürültü çıkarıp komşuları uyandırma seçeneğini düşünmüştüm ama bunun bu adamları durdurmaya yeteceğinden şüpheliydim. İnsanlar böyle durumlarda başlarına bir şey geleceği korkusuyla evlerinden çıkmazlardı genellikle. Çıksalar bile koridora kafalarını uzatıp olan biteni dinlemekten öteye gitmezlerdi. Camdan dışarıya bakıp olayları seyredenler de çoğu zaman bir televizyon seyircisi gibi işin dışında kalıp görünmez olmaya çalışırlardı. Ayrıca üç tane silahlı ve tehlikeli adam karşısında kimseyi tehlikeye atmak istemiyordum.

İçlerinden birini kapının önünde bırakmış olmalıydılar. Evin aranması bitince yukarıya geleceklerdi. O zamana kadar bir şeyler düşünmeliydim. Son bir saatte olanlara bir anlam vermeye çalışırken beynim karıncalanıyordu adeta. Yorgunluğuma yaklaşık on saatlik açlık da eklenince odaklanmakta güçlük çektiğimi farkettim. Bir bardak çay ve bir simit için neler vermezdim.

Seçeneklerimi değerlendirmeye başladım. Burada bekleyip adamların daireleri kontrol etmemeleri için dua edebilirdim. Koridora çıkıp seyyar merdiven ile çatıya çıkabilirdim. Çatışarak binadan çıkmaya çalışabilirdim.

Hiç bir seçenek umut vermiyordu. Çok dikkatle bakıp tünelin ucundaki ışığı görmeye çalışırcasına zorladım beynimi. Çıkış yolu göremiyordum.
Komşumun salonunda olduğum yere çöktüm. Dermansız bacaklarımdaki titreme tüm vücuduma yayılmaya başlamıştı.

Çantamın yan cebinde son yürüyüşümde aldığım çikolatalardan birisi duruyordu. Çıkarıp yemeye başladım. Biraz olsun toparlanmaya başlamıştım.

***

Bu arada arkamdan gelen ani bir sesle yerimden sıçradım. Hemen sırt çantamı açıp telefonumu çıkardım. Akşamdan açık unuttuğumu nasıl olmuş da fark edememiştim? Ses hemen kesilmişti çünkü arama değil mesaj sinyaliydi. Sessiz moda aldım telefonumu. Kulağımı yere dayayıp aşağıdan gelebilecek sesleri kontrol etmeye çalıştım. Duymamış olabilirler miydi bu sesi?

Kulağım yerde, aşağıdan gelebilecek olağan dışı bir hareketliliğin işaretlerini beklerken telefonumdaki mesaja baktım.

Paslanmışsın. Çıkınca beni bul.

Acı acı güldüm.

Devam edecek …

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Kar

snow-girl

Kar

Kar olanca hızıyla yağmaya devam ediyor. Hava iyiden iyiye karardı. Adeta fosforluymuşçasına parlayan devasa bir kefen İstanbul’un tüm köhneliği ve günahlarını örtüyor. Benim ise göğsümde şiddetli bir ağrı var. Çok üşüyorum. Ayaklarımı hissedemiyorum. Sol elim tamamen uyuşuk ama biraz olsun hissedebildiğim sağ yumruğumu var gücümle sıkıyorum. Kimse açamamalı onu.

Bu gün hiç bitmeyecek gibi gelmişti ama bitmişti işte. Sırtımı sıvazlayan eller, gülümseyen yüzler, elimi acıtacak kadar uzayan el sıkışmalar, yeni emniyet müdürünün uzun ve sıkıcı konuşması ve sayısız bayat çay ve kurabiye.

Emniyet müdürlüğünün otoparkı ben geldiğim zaman neredeyse tamamen dolu olduğundan, arabamı en uzak köşelerden birine park etmiştim. Tam kapıyı açıp arabama binecekken birinin telaşlı bir şekilde arkamdan seslendiğini duydum.
“Amirim, plaketinizi unuttunuz!”
Ne kadar tez canlı oluyordu bu gençler. Adını hatırlamaya çalıştım bir an. Epeyce şişman bir memurdu ve müdürlüğe geleli henüz bir kaç ay olmuştu.
“Teşekkür ederim Mesut. Biraz dalgınım da bugün.”
“Olacak o kadar efendim. Dile kolay neredeyse otuz yıl,” derken az önceki koşusu yüzünden nefes nefeseydi.
Plaketi alırken elimdeki çiçek buketini uzattım. Şaşırdı.
“Sen yeni evlenmemiş miydin?” diye sordum.
Evet dercesine başını salladı. Buketi eline tutuşturdum.
“Eşine götürürsün.”
“Ama efendim… Sizin için… Arkadaşlarınızdan… ” Yanakları kızardı. Mahcup olmuştu sebepsiz yere.
Elimle şöyle bir önemli değil işareti yaptım.
“Ben üzerindeki kartı aldım. Eminim çiçeklere benden daha iyi bakar.”

Torpido gözünden tornavidamı alıp kırık düğmeyi çevirmeme rağmen arabanın kaloriferi bir türlü çalışmıyordu. Motorun ısısı değil sadece gürültüsü girebiliyordu arabanın içine. Bu arada kar da hızını arttırmıştı. Geçtiğim sokaklarda lambalar ortalığı aydınlatmaktan çok kuytu köşelerdeki karanlığı daha da belirginleştiriyorlardı. Sodyum ışığının etkisiyle şehre sarı bir kar yağıyordu.

Yanımdaki koltuğa koyduğum plakete gözüm kaydı bir an.

Sayın Ayhan Demir, göreviniz süresince Emniyet Teşkilatına verdiğiniz değerli hizmetlerden dolayı teşekkür eder, size ve ailenize emeklilik hayatınızda mutluluklar dileriz.

Eve dönmeyip öylece dolaştığımı fark ettiğimde saate baktım. Neredeyse sekiz buçuk olmuştu. Akşamın erken saatlerinde midemde bir yanma gibi başlayan şey yerini şiddetli bir göğüs ağrısına bırakmıştı. Cebimden bir hap çıkarıp çiğnedim.

Akşam yemeği yememiştim. Tüm o çay ve kurabiyelerin acısı böyle çıkıyordu herhalde. Soğuktan uyuşmaya başlayan ellerimi ovuşturarak ısıtmaya çalışırken gözüm dikiz aynasına takıldı bir an. Bu denli buruşuk ve sararmış bir yüz çiğnediğim hapın ne kadar etkisiz kaldığının isbatı gibiydi. Ellerimi ısıtmak için bu kez nefesimi kullanmayı denediysem de etkisi çok kısa sürüyor, soğuk hava nemlenmiş deriyi hemen yeniden ısırmaya başlıyordu.

Amaçsız görünen bu yolculuğun beni nereye getirdiğini farkettiğimde arabayı kenara çektim. Bu sokağa gelmeyeli neredeyse dört yıl olmuştu. Arabanın camları tamamen buğuyla kaplıydı. Silecekleri de kapattığım için kar camları hızla örttü ve artık dışarıyı göremez hale geldim. Hafif bir uğultu dışında neredeyse hiç bir ses duyamıyordum. Tüm dünyadan soyutlanmış kar beyazı bir kozadaydım sanki. Huzur bulamamış olsam da uzun süredir sükunete en çok yaklaştığım andı bu. Orada öylece kalıp herşeyi unutmak istiyordum. Neden olmasındı ki? Bir süre öylece oturup sessizliği dinledikten sonra buraya neden geldiğimi düşünüp harekete geçmeye karar verdim.

snowcoveredcars

Kar kalınlığı o kadar artmıştı ki arabanın kapısını açarken zorlandım. Arabadan çıkınca ayağımla kapının altında biriken öbeği dağıtıp kapıyı kapattım.
Bu arada içimden söyleyeceklerimin provasını yapıyordum.
“Elif’i görebilir miyim? Torunumu kapıya getirseniz en azından. İçeri girmeme gerek yok.”

Dondurucu rüzgarın etkisiyle iyiden iyiye uyuşmaya başlayan ellerimi pardesümün ceplerine sokup yakındaki bir bakkal dükkanına yöneldim.

Bu muhitte dükkanların yaşam süreleri çok kısaldığından bakkalı tanıyamadığıma şaşırmadım. Adam paranın üstünü verirken gözlerini televizyondaki diziden bir an bile ayırmadı.
Alışverişimi bitirip çıktım. Yüzüme acımasızca çarpan karın etkisinden korunmak için yakamı kaldırıp kafamı öne eğerek yürümeye başladım.

Adımlarım beni yılların alışkanlığıyla yönlendiriyordu. Henüz bir kaç adım atmıştım ki sol tarafımdan gelen bir patlama sesiyle irkildim. Elim gayri ihtiyari artık belimde olmayan silaha gitti. Yanımdaki ağacın arkasına geçip sesin geldiği yere bakınca, gürültünün sebebi olan kedinin, devirdiği çöp kutusu kapağından bir sıçrayışta kaçıp yakındaki bir arabanın altına sığındığını gördüm.

Kalbim hızla atarken kendi kendime gülmeye başladım. Bu ani ses sayesinde geçmişe dair düşüncelerimden sıyrılınca cebimdeki çikolataları ne kadar sıkı tuttuğumu farketmiştim. Neredeyse eriyip ikiye ayrılacaklardı. Elimi gevşettim.

Sizi bilmem ama ben her verdiğimiz kararın bir bedeli olduğuna inananlardanım. Kaderin yolları önceden çizilmiş olsa bile varacağımız yeri belirleyen şeyin yol ayrımlarındaki tercihlerimiz olduğunu düşünürüm. Kızımın dokuz yaşındayken bana sorduğu bir soruya verdiğim cevabın da hayatımdaki en önemli tercihlerden biri olduğunu neden sonra anlayacaktım.

Bir pazar sabahıydı. Kahvaltı yapıyorduk. Sorusu için annesinin odada olmadığı bir anı kollamıştı sanırım. Başını sofradan kaldırıp, annesinin de zaman zaman yaptığı gibi uzun siyah saçlarını eliyle şöyle bir kenara çekti. Gözlerini gözlerimden ayırmadan ,“Baba”, dedi, “kimseyi öldürdün mü?”
Kızım bu soruyu sorduğunda mesleğimde ondört yılımı doldurmuştum. Başımızdan geçen her olay basına yansımasa bile ailelerimiz arasında haberler çok hızlı yayılırdı. Karım ve kızım benim iyi bir nişancı olduğumu biliyorlardı. Sık olmazdı ama bir çatışma çıktığında, ekip içinde suçluyu etkisiz hale getiren çoğu zaman ben olurdum.
“Hayır kızım, kimseyi öldürmedim,” diye yanıtladım. “Gerekmedikçe silahımı hiç kullanmadım.”
Söylediklerim doğruydu. Çoğu olayda silah kullanmaya gerek kalmazdı. Tehlikeli bir durum olduğunda veya şüpheli kaçıyorsa her zaman ölümcül olmayan bir atışla etkisiz hale getirmeyi seçerdim.
Kızım bana inanmış gibi görünse de bir sorusu daha vardı. Belki de gazetelerde okudukları ve televizyonda izlediklerinin etkisi ile sordu, “ama onlar kötü adamlar değiller mi?”
“Sanırım öyleydiler. Hemen hepsi kötü adamlardı,” dedim. Lafı nereye getireceğini az çok sezmiştim.
“Ölmediklerinde yine suç işlemezler mi? İnsanlara zarar vermezler mi?” diye sorarken yeniden kahvaltısıyla ilgilenirmiş gibi bakışlarını kaçırdı.
Cevap verirken kızıma iyi örnek olabilmek için kelimelerimi özenle seçmeye çalıştığımı hatırlıyorum.
“Bunu bilemem,” dedim. “Kimin ölmeyi hakedecek kadar tehlikeli veya kötü olduğunu bilemem.”
Bu konuşmanın üzerinden neredeyse on yıl geçmişti ama cevabımın bedelini ödemeye devam ediyordum.

Anılara dalmış yürürken eve de iyice yaklaşmıştım. Başımı kaldırıp iki katlı binaya baktığımda bir an nefesim kesilir gibi oldu. Karın oluşturduğu beyaz örtü bahçedeki yıkık süs havuzu, boyası solmuş pencere pervazları ve sıvası çatlamış duvarları kaplayıp binayı yıllar öncesindeki haline taşımıştı.
İstanbul’a tayin olduğumuzda, eşim Ayşe kızımıza hamileydi. Bu evi ilk kez gördüğü günü hatırladım. Hayatımdaki bir çok önemli gün gibi o gün de İstanbul karlar altındaydı. “Çok güzelmiş”, derken gülümseyişinden yayılan sıcaklıkla etrafımızdaki karlar eriyecekmiş gibi gelmişti bana.

arasokak

Gözlerimi kapattım. Bahçede, karda oynayan küçük bir kız vardı. Bana gülümsüyordu. Havadaki koku bile yıllar öncesindekinden farksızdı. Kömür ve odun sobalarından çıkan dumanların bastıramadığı keskin bir kar kokusu. Derin bir nefes alıp gözlerimi tekrar açtığımda artık bahçede kimse yoktu.
Göğsümdeki ağrı yeniden artmaya başlamıştı. Öksürürken nefeslenmek için girişteki bahçe duvarına tutundum. Duvardaki derin sıyrığı görünce kızım Hülya’nın doğduğu gün geldi aklıma. Karakolun telefonu her çaldığında yüreğim ağzıma geliyordu o günlerde. Doğuma çok az süre kalmıştı ve Ayşe’nin sık sık sancıları oluyordu. O gün telefona bakan arkadaşımdan ahizeyi alırken ellerim titriyordu. Doğumun yaklaştığı haberini almam ile eve varmam arasında olanları hiç bir zaman hatırlayamamışımdır ama Ayşe’yi arabayla hastaneye götürmek için kapıya yanaşayım derken duvara çarpmıştım. İşte o sıyrık hala oradaydı.
Bahçeden içeri adımımı attığımda bu kez geri dönüş olmadığını biliyordum. Daha önce sokağın girişine kadar defalarca gelsem de içeri girmemiştim. Bu gece bir şeyler değişecekti. Tıpkı dört yıl önce hepimizin hayatının geri dönüşü olmayan bir yola girdiği o gece olduğu gibi.
Kapıya vardığımda eve girerken hep yaptığım gibi pardesümdeki karları silkeledim ve ayaklarımı girişin kenarındaki demire vurarak altlarını temizledim. Yeni evimde bunu hiç yapmamıştım.
Kapı ziline bir kez bastım ve ardından elimle bir kaç kez hafifçe kapıya vurdum. Eşimin benim geldiğimi anlaması için belli bir ritmle çalardım kapıyı ve bu kez de öyle yaptım.
Kapı açılıp da yıllar sonra eşimi bir anda karşımda görünce donakaldım. Annesinin arkasına saklanıp ürkek gözlerle bana bakan küçük kız ise sanki her an beni tanıyıp kucağıma atlayacak gibiydi. Şaşkınlıktan açık kalan ağzımı kapatmam ve karşımdakinin aslında kızım Hülya olduğunu anlamam bir kaç saniyemi aldı. Simsiyah uzun saçları, iri ela gözleri ve tüm o keskin hatlarına karşın yine de müşfik ve kadınsı yüz ifadesi ile ne kadar da benziyordu annesinin gençliğine. Arkasına saklanan küçük kız ise Hülya’nın dört yaşındaki halinin bir kopyasıydı.
Hülya beni görünce zor duyulan bir iç geçirme ile başını yavaşça sağa sola salladı. Defalarca uyarılsa da aynı yaramazlığı tekrar eden bir çocuğa yapacağınız gibi.
Evin içinden sobada yanan odun ve üzerinde pişen kestanelerin kokusu geliyordu. Sıcak bir yuvanın kendine özgü kokuları. Uzun süre soğukta kaldıktan sonra gözlerimi yakan belki de yüzüme vuran bu sıcak havaydı. Cebimden çıkardığım mendille yüzümde eriyen karları temizlerken gözlerimi de kuruladım. Çikolataları uzatırken gülümsemeye çalışıyordum ama soğuktan uyuşan yüzüm ve göğsümdeki ağrı yüzünden bunu ne kadar başardım bilemiyorum.
“Kim gelmiş Hülya?”
Bu sesi tanımıştım. Hülya’nın eşi öldüğünden beri onunla kalan teyzesiydi. Eşim Ayşe’nin hiç evlenmemiş olan ablası.
“Önemli bir şey değil. Adres soruyor bir amca.”
Elimi yavaşça uzatıp torunumun saçlarına dokundum. Elif, annesinin arkasına saklanmaya devam etse de bu dokunuştan kaçmadı.
Hülya elimdeki çikolataları aldı ve hiç bir şey söylemeden kapıyı yavaşça kapattı.
Elif’in saçlarını okşadığım elime bakakalmıştım. Neden sonra, belki son kez görebilirim diye kapının yanındaki pencereye doğru uzanıp içeriye baktım ama sıkıca örtülü perdeler içeriyi göstermiyorlardı.
Dört yıl önceki o kan, barut ve gözyaşı dolu gecede de kar yağıyordu ve yine beklenmediğim bir anda eve dönmüştüm.
O gece nöbetçiydim. Devriye aracıyla gezerken kumar alacağı yüzünden damadımı tehdit ettiğini bildiğim Hasan denen serseriyi görmüştüm. Adam, sık sık arkasına bakarak evimizin bulunduğu sokağa doğru yürüyordu. Telaşlı ve tedirgin bir hali vardı. Araçtaki arkadaşlarıma beni biraz ileride bırakmalarını ve bir saat sonra aynı yerden almalarını söyleyip indim.
Damadım Ahmet’in henüz evliliklerinin ilk yılında Hülya hamileyken dahi ona şiddet uyguladığını farketmiştim. Kızım hiç bir zaman bana söylemese bile bunu anlamak zor değildi. Ahmet’i defalarca uyarmıştım bu konuda. Ya inkar ediyor, ya da bir daha olmayacağına dair tövbeler ediyor ve tutmayacağını adım gibi bildiğim sözler veriyordu. Adamın doğru düzgün bir işi yoktu, çoğu zaman sarhoştu ve kumar borçları yüzünden sık sık başı belaya giriyordu. Hasan denen bu adam ise daha önce bazen para ödeyerek bazen de sertlikle uzaklaştırdığım bu belaların başta gelenlerindendi.
Kızımın, kendisinden onbir yaş büyük olan Ahmet’le evlenmesini daha en başından onaylamamıştım. Henüz düğün gecesinde sarhoş olup konuklardan birine sarkıntılık ettiğinde çıkan kavgayı ayırırken o olayın bu herifi bulaştığı belalardan son kurtarışım olmayacağını sezmiştim ama kızım, Ahmet’in gerçek yüzünü göremeyecek kadar saf ve aşıktı.


Devriye arabasından indikten sonra evimize giden sokağın girişinde kuytu bir köşede Hasan’ı beklemeye başladım. Bu kez önemli bir şeyler çevirdiği belliydi.

Yağan onca kara rağmen bu arka sokakta çürümüş çöp ve idrar kokuları genzimi yakacak kadar kuvvetliydi. Derin nefes almamaya ve ses çıkarmamaya çalışarak bekledim.

Çok geçmeden sokağın başında göründü. Yaklaştığını görür görmez üzerine doğru gidip bir çelmeyle yere yuvarladıktan sonra sokağın arasına doğru sürükledim. Kara kuru bir adamdı ve benden en az yirmi kilo hafifti. Fazla direnememişti. Etraftan görülmeyecek bir noktaya geldiğimizde beni görebilmesi için önüne geçtim.
Gözümün ucuyla bir parıltı fark ettiğimde olanca gücümle tekmeyi savurdum eline. Sustalı bıçak havada uçup bir kaç metre ötedeki kar öbeğine saplandı. Yerde acıyla inleyen adamın az önce bıçak olan sağ eline botumla sertçe bastırdım. Küfür etmeye başladığını duyunca baskıyı arttırdım. Bıçağı uzaklaştırmak için o kadar sert vurmuştum ki elinin kırılmış olması işten bile değildi. Şu anda ise bastırdığım elinden neredeyse kemik çıtırtıları geliyordu.
Pes edip küfür etmeyi kesince ayağımın baskısını azalttım.
“Ne istiyorsun be adam? Manyak mısın sen?”
Cevap vermekle vakit kaybetmedim. Eğilip ceketinin ceplerini aradım. Bir not buldum ve cebime koydum. Belinden aldığım tabancayı da ulaşamayacağı bir yere fırlattım.
“Söyle bakalım. Bu saatte bu ne acele? Neler çeviriyorsun?”
“Sana ne?”, derken canının acısına rağmen pis pis sırıtıyordu.

Bu saçmalık için ne vaktim ne de sabrım vardı. Ayağımı elinden kaldırıp yüzüne sert bir tekme attım. En azından bir iki dişi kırılmış olmalıydı.
“Sana kızımdan ve kocasından uzak duracaksın dememiş miydim?”
Hasan, kırılan dişlerini bir avuç kanla beraber tükürürken hala sırıtıyordu. Alkol kokusunu fark etmiştim ama canının acısını bu kadar bastıracak kadar sarhoş olduğuna inanamıyordum.
“Damadınla o işi çözdük biz.”
Adamı yarım metre kadar sürükleyip oradaki çiçeklerin etrafını saran demire kelepçeledim.
Sokak lambasının ışığının ulaştığı bir noktaya gidip bulduğum notu incelemek istiyordum. Bir kaç kez katlanmış kırışık kağıtta kargacık burgacık yazılmış o notu kelimesi kelimesine hatırlıyorum.
Babası bu akşam nöbetçi. Ben gelene kadar işi halledin. Altınları yanındaki çantada taşıyor . Evdeyken kömürlüğün yanındaki dolaba koyuyor.
Notu okuduğumda başım döndü ve sendeledim. Az önce adamı etkisiz hale getirdikten sonra normale dönen kalbim deli gibi atmaya başlamıştı yine.
Hemen Hasan’ın yanına koşup yere çömeldim, yakasına yapışıp sarsmaya başladım. Acıdan veya alkolden sızıp kalmasından korkuyordum.
“Kim yazdı bu notu sana? Yalnız mısın bu işte?”
Soğuğun ve aldığı darbelerin etkisi kendini göstermeye başlamıştı. Kesik kesik nefes alıyor ve titriyordu.
“Tamam… Söyleyeceğim… Yeter ulan… Du—dur artık… ”
Öksürük nöbetlerinin arasında olan biteni anlattı. Başka çaresi olmadığını anlamış olmalıydı.
Üç kişi olduklarını ve kızımı kendi evinde bulamayınca benim evimde olduğunu tahmin ettiklerini söyledi. İki arkadaşını önden yollamıştı.
Vaktim kısıtlıydı ve notu kimin yazdığını sormama gerek yoktu. Silahımın kabzasıyla kafasına sert bir darbe vurup bayılttım serseriyi.

Hemen eve doğru koşmaya başladım. Geç kalmış olma ihtimalini aklıma getirmek bile istemiyordum. Kükreyen rüzgarla yüzüme çarpan kar gözlerimdeki yaşların sıcaklığını hissetmemi engelleyemiyordu.

Bahçeden içeri girerken evin kapısının aralık olduğunu farkettim. Üst kattaki bütün ışıklar yanıyordu ama alt kata tam bir karanlık hakimdi. Olup biteni anlamaya çalışmadan tüm hızımla içeriye daldım.
Gözlerim içerinin karanlığına henüz alışamadan merdivene doğru yöneldim. Ayağım bir şeye takıldı ve dengemi kaybettim. Yüzüstü yere kapaklandığımda canımın acımasından çok adamların çıkan gürültüden geldiğimi farketmeleri düşüncesi beni tedirgin etmişti. Sol dizimi ve çenemi çok kötü çarpmıştım düşerken. Acıyla inlememek için dişlerimi sıktım ve ağzımda biriken kanı sessizce tükürdüm. Başımı şöyle bir kaldırıp etrafı dinlediğimde yukarıdan gelen bir kadın çığlığı ve kızgın seslerle bağıran iki adamın seslerinin benim çıkardığım gürültüyü bastırdığını anladım.
Ayağımın takıldığı şeyi görmek ve karanlık merdivenlerden çıkabilmek için kemerimdeki el fenerini yaktım. Yere düşmeme sebep olan şeyi hemen farkettim. Devrilmiş bir sandalye. Bir mücadele olmuştu burada.
Aklımdan bir sürü olasılık geçiyordu. Adamların silahlı oldukları neredeyse kesindi. Belki de maskeliydiler. Kızım ve karım çok korkmuş olmalıydılar. Maskeli olmalarını diledim. Çünkü o zaman altınları alınca onlara bir zarar vermeden kaçma ihtimalleri vardı. Aksi taktirde notta yazılı olan işi halletmek sadece altınları almaktan ibaret kalmayabilirdi.
Elimdeki feneri biraz daha ileriye doğrulttum. Devrilmiş sandalyenin ilerisinde bir terlik ve biraz daha ileride bir çift ayak görünüyordu. Biraz daha yaklaşınca Ayşe’nin yerde hareketsiz yattığını gördüm. Uzun siyah saçları yüzünü ve boynunu örtmüştü.
“Ne olur sadece bayılmış olsun. Ne olur ölmüş olmasın.”
Yanına ulaşıp nabzını kontrol etmek için elimi uzatana kadar kaç kez tekrarladım bu yakarışı bilmiyorum. Sanki zaman durmuştu ve ben o yarım metrelik mesafeyi bir türlü aşamıyordum.
Elim boynuna değdiğinde sıcak bir ıslaklık hissettim. Ellerim titrediği ve kalbim delicesine attığı için nabzını hissetmekte zorlanıyordum. Saçlarını kenara çekip yüzünü ve boynunu açtığımda gördüğüm manzara şüpheye yer bırakmıyordu. Boynunun tam ortasında kapkara, korkunç bir delik vardı.
Göğsüme bir balyoz yemişcesine nefesim kesildi bir an.
Ayşe’nin yaşamasının imkansız olduğunu anladığımda başımı kaldırıp merdivene doğru baktım. Üst kattan gelen bağırışlar ve çığlıklara bir de bebek ağlaması eklendi. Kendimi toparlamam için çok önemli iki sebebim vardı.
Görüşümü bulanıklaştıran yaşları silerken yüzüm karımın kanıyla yapış yapış oldu. Ama artık daha net görebiliyordum. Kalbimin atışları ve nefesim biraz düzelmişti.
Silahımın emniyetini açtım. Sol elimde yere doğru tuttuğum el feneri, sağ elimde ise ileriye doğrulttuğum tabancayla merdivenlerden çıkmaya başladım.

Sesler koridorun sağındaki yatak odası tarafından geliyordu. Karım adamlarla tartışır ve onları oyalarken kızım bebeğini de alıp yatak odasına sığınmış olmalıydı. Şimdi adamlar kapının önünde kah tehdit ederek kah onlara bir zarar vermeyeceklerini söyleyerek kızımı kapıyı açmaya ikna etmeye çalışıyorlardı. Bunu uzun süre yapacaklarını sanmıyordum. Bir süre sonra ya kapıyı kırmaya ya da kilide ateş ederek açmaya çalışacakları kesindi. Fazla vaktim yoktu.
Kafamı köşeden uzatarak bakınca ikisinin de ellerinde birer tabanca olduğunu gördüm. Gecenin ilerleyen saatleri olması ve evin en yakın komşularımızdan büyük bir bahçeyle ayrılmış olması adamlara güven vermiş olmalıydı. Tabii benim sabaha kadar eve gelmeyeceğimi bilmeleri de cabası.

Tek kaygım adamların kapıya çok yakın olmalarıydı. Eğer kızım da öbür tarafta kapıya yakın duruyorsa adamları vururken kızım ve torunuma zarar vermekten korkuyordum. Onları oradan uzaklaştırmam gerekiyordu. Bu arada zamanın aleyhime işlediğinin de farkındaydım. Adamlar kapıyı açarlarsa işim çok zorlaşacaktı. O kısacık sürede olabilecekleri ve yapabileceklerimi gözden geçirdim. Ellerinde paniğe kapılmış ve bebeğini korumaya çalışan bir kadın varken adamları etkisiz hale getirmem neredeyse imkansızdı. Kızım ve bebeği iki ateş arasında kalırlarsa onları koruyamazdım. Hemen harekete geçmeliydim.
Koridordaki lambanın iki düğmesi vardı. Birisi merdivenden çıkınca hemen sağda diğeri ise yatak odasının kapısına yakın yerdeydi. Aklımdaki planı uygulamak için fazla vaktim kalmadığını hissediyordum. Gözlerimi kapayıp içimden ona kadar saydım ve ardından ışığı kapamak için düğmeye bastım. Koridora çıkıp el fenerini üzerlerine doğrultarak adamlara seslendim.

Şaşkınlık ve panik içinde dönerlerken sağdaki iri yarı kasketli olan rastgele ateşledi silahını. Oldukça şişman ve kel olan diğeri ise ellerini havaya kaldırıp korkmuş bir çocuk gibi ani bir çığlık attı. Bu arada ikisi de kapıdan uzaklaşıp duvara daha yakın bir konuma gelmişlerdi. Benim istediğim de tam olarak buydu. Adamlar bir süredir aydınlıktaydılar. Ben ise dışarıdan geldiğim için gözüm karanlığa daha alışkındı. El fenerini kullanmasam bile onları rahatça görebilecek durumdaydım.

Kasketlinin silahından çıkan mermi başımın belki de bir iki karış üzerinden geçip arkamdaki duvara saplanırken silahımı art arda iki kez ateşleyip ikisini de göğüslerinden vurdum. Ardından hızla yanlarına gidip birer el de başlarına ateş ettim.
Kısa süre içinde daracık koridorda patlayan beş mermi ve çatışmanın sebep olduğu adrenalinin etkisi ile kulaklarım uğulduyor ve ellerim titriyordu. Kapının yanındaki düğmeye basıp ışığı tekrar yaktım. Kendimi toparlamaya ve kızımla torunumun seslerini duymaya çalışırken sağ omuzumda ani bir yanma hissettim. Kasketli o kadar da kötü nişancı değil miydi acaba? Elimi omuzuma uzattığımda kanadığını fark ettim.
Olan biteni anlamaya çalışırken başımı çevirip omuzuma bakınca arkamda bir hareket görür gibi oldum. Arkama döndüğümde Ahmet’i gördüm. Çıldırmış gibiydi. Kızarmış yüzünde acı ve nefret dolu bir ifade vardı. Aramızdaki en az iki metre mesafeye ve havadaki onca barut ve kan kokusuna rağmen alkol kokusunu kolaylıkla fark edebiliyordum. Ayakta durmakta zorlanacak kadar sarhoştu ama bu mesafeden bir kez daha ıskalaması çok zordu.
Böyle anlarda zaman yavaşlar gibi olur. Kısacık bir an gibi görünen sürede aklınızdan bir çok şey geçer. O anda da öyle oldu. Karşımda kızımın aşık olduğu ve defalarca beladan kurtardığım bir adam vardı. Torunumun babası ve şu anda kızım ve torunumun yaşadığı korkunun tek sebebi olan adam.
Sol eliyle duvara tutunarak hafifçe doğruldu ve silahını tekrar bana doğru kaldırdı. Küçük siyah gözleri ruhsuz bir maskedeki karanlık iki çukur gibiydiler.
Yaşarsa kızımın ve torunumun hiç bir zaman güvende olmamasına sebep olacak adamdı karşımdaki. Karımın ölümüne sebep olan adam. İntikam hissi değildi o kısacık sürede karar vermeme yol açan. Ölen geri gelmezdi ama hayatta kalan en değerli varlıklarım için büyük bir tehlike duruyordu karşımda. Zor bir karar olmadı.
Sağ omuzumdaki yanmaya rağmen hiç tereddüt etmeden ateş ettim ve tek kurşunla alnından vurdum. İpleri kesilmiş bir kukla gibi duvarın kenarına yığılıp kaldı. Açık kalan gözlerinde şaşkın bir ifade vardı.
Artık her şey bitmişti. Kızım ve torunum güvendeydi. Yatak odasının kapısına yöneldim ve kızıma seslendim.
Neden sonra sessizlikten cesaret alan Hülya kapıyı açtı ve kucağında hala ağlayan bebeği ile dışarı çıktı. Onları karşımda sapasağlam görünce tüm yaşananların verdiği tükenmişlikle yavaşça yere çömeldim ve oturdum. Kızım da yanıma gelip bana sarıldı. Sarsılarak ağlıyordu. Ardarda beş el ateş ettiğim silahımın namlusunun ne kadar sıcak olabileceğini bildiğim için onu yere bıraktım ve kızıma ve torunuma sarıldım.
Ağlaması biraz hafifleyen Hülya hıçkırıklar arasında bana annesini sordu. Cevap vermek yerine daha da sıkı sarıldım kızıma. Başını omuzuma koyup içini çekerek ağlamaya devam etti. Artık korkudan değil acıdan ağlıyordu.
Bir süre sonra başını kaldırıp omuzumun üzerinden bakınca karşıdaki duvarın dibine yığılmış olan kocasını gördü. Yaşadığı bu son şoktan sonra bir hemen yanımdaki silaha bir de Ahmet’in cesedine bakarak çığlıklar atmaya başladı. Kollarımdan kurtulup kucağında bebeği ile gerisin geri sürünerek yatak odasına doğru gitti ve kapıyı kapattı. O gece kızımın benimle konuştuğu son geceydi.

Aradan geçen yıllar boyunca o gece elime geçen notu kimseye göstermedim. Kızımın ölen kocasını, torunumun ise babasını gerçek yüzüyle tanımalarına gönlüm razı olmamıştı. Küçük bir kızın babasını ondan almakla babasına ait duyguları öldürmek bambaşka şeylerdi.

Yıllar sonra ilk ve son kez o evin önündeydim yine. Gidecek başka yerim olmasa da burada bana yer yoktu.
Göğsümdeki ağrı artık dayanılmaz bir hal almıştı. Soğuktan ve yorgunluktan ellerimi ve ayaklarımı hissedemiyordum.
Duvarın kenarına çömelip karımın hala hayatta olduğu ve kızımın bu bahçede oynadığı zamanları düşünmeye başladım. Vücudum buz kesmişti ama karımın ve kızımın bana yıllar öncesinden gülümsedikleri tatlı anılar içimi ısıtıyordu.
Ne o gece ne de daha sonra, o serserinin cebinde bulduğum notu kimseye göstermemiştim ama yine de saklıyordum. Ben yokken kimse bulmasın diye yanımda taşıyordum.
Sol kolumu kıpırdatamıyordum ama sağ elimde hala biraz güç kalmıştı. Yana doğru uzandım ve notu sağ elime alıp elimi sıkı sıkı kapattım. Bir süre öylece uzandıktan sonra artık istesem de elimi açamaz hale geldim.
Geldiğim yola son bir kez baktığımda karın bana ait izleri tamamen örttüğünü gördüm.
Her zaman tek gerçek evim olarak gördüğüm evin bahçesinde, hızla yağan kar üstümü örterken hayatımda dalacağım en derin uykunun kollarına bıraktım kendimi.

Mustafa Özçınar 2013  

Yorum yapın

Öykü altında arşivlenmiş