Tag Arşivleri: kısa

KAR – Bölüm XII

treesketch

 

Torunumun bahçede oynamasını seyretmek gerginliğimi biraz olsun azaltmıştı. Annesinin içerden kendisine seslendiğini duyan Elif eğilip yerden kırık bir dal parçası alıp eve doğru koşmaya başladı.

“Elinde o varken sakın koşma. Düşersen sana zarar verebilir.”

Hızla son bir adım atıp durdu. Küçük zıplamalarla ilerlemeye başladı. Hala doğrudan yüzüme bakmıyordu.

“Tamam amca,” dedi sessizce.

Elif içeriye annesinin yanına geçtikten sonra bahçeye göz gezdirdim. Sabah güneşi, rüzgarda salınıp duran yemyeşil çimenlerin üzerinde yer yer altın sarısı pırıltılar yaratıyordu. Dünkü yağmurdan sonra dünya yine tüm kir pasından arınmış ve parlak görünüyordu gözüme. Uzun yıllar önce buna benzer yemyeşil bir yerde, buna benzer pırıl pırıl bir sabahta çok farklı şeyler yaşamıştım.

Kuzey Irak’ta bir görevdeydik. Bir kaç gün önce sınırdan sızan bir PKK’lı grup pusuya düşürdükleri bir timden sekiz askeri öldürmüşlerdi. Kamuoyunun bildiği, sıcak takip hakkını kullandığımız operasyonlardan biri değildi bu. Seçilmiş bir kaç ekibin sınır ötesinde daha uzun süre kaldığı gizli bir görevdi.

Tim komutanımız o zamanlar üsteğmen olan Remzi’ydi. Eyüp diğer timdeydi. Saldırıyı düzenleyen grubun geçiş yoluna yakın bir yerde pusu kurmuştuk. Belki yerel kaynaklarından konumumuzu öğrenmişlerdi, belki de bizim istihbaratımız yanlış çıkmıştı bunu hiç bir zaman öğrenemedim ama o grup biz oradayken ortaya çıkmadı. Biz de güvenli bir şekilde geri çekilmek için yola çıktık. Arazi çok kayalıktı. İlerlerken ayağınızı basacak düz bir yer bulmak neredeyse imkansızdı. Belli yerlerde keskin nişancıların pusu kurmalarına çok müsait noktalardan geçiyorduk. Her iki yanımızda elli metrelik dik kayalıkların olduğu yirmi otuz metre genişliğinde dere yataklarından ilerliyorduk. Yol üzerinde terkedilmiş küçük bir köye rast geldik. Köyün yakınında bir kuyu ve etrafında da yakın zamanda burada birilerinin olduğuna dair izler vardı. Kuyudaki suyun zehirlenmiş olması ihtimaline karşı askerleri uyardık. İki tim ayrılıp olabildiğince güvenli bir şekilde köyün yıkıntılarını aramaya başladık.

Köyün etrafındaki bölgede yemyeşil meralar vardı. Daha yüksekte kalan yakınlardaki bir iki köyden buraya hayvanlarını otlatmaya gelen köylüler olduğunu biliyorduk ama köyün ortasından geçen toprak yoldan yürürken etrafta bizim ayak seslerimiz dışında en ufak bir ses duyulmuyordu. Sanki bizim timler arazide ilerlerken gizli bir el bölge sakinlerini bizden uzağa doğru çekiyor ve biz içine kimsenin girmediği görünmez bir çember içinde ilerliyorduk.

Bu sessizlik aniden başlayan bir makineli tüfek sesiyle bozuldu. Tam emin olamasam da sesin Bixi denilen bir ağır makinalı tüfeğe ait olduğunu tahmin ettim. Açılan ilk ateşte bizim timden Ali isimli Eskişehirli bir asker vuruldu. Dakikada yaklaşık iki yüz mermi atan silah on dokuz yaşındaki delikanlıyı önce bacağından yakaladı. Yere düşerken ise göğsüne aldığı isabetlerle vücudu sarsılıp yürüdüğü yerden bir metre öteye kadar savruldu genç adam.

Güvenlik nedeniyle aramızda iki üç metre mesafe bırakarak ilerlediğimizden ilk ateşte başka vurulan olmadı. Hepimiz sesin geldiği taraftaki yıkıntı, duvar veya büyük bir kaya gibi ne bulursak arkasına doğru siper aldık. Mermilerin yerde çıkardığı tozdan bizim ilerleyiş yönümüze göre sağımızda ve köyün yüz metre kadar ilerisindeki kayalıklardan geldiği anlaşılıyordu. Siper aldığım yerden bakınca tepede kayaların arasında küçük bir parıltı farkettim. Mayıs ayındaydık ve tepemizde parlayan güneş silahın metalinden yansıyarak adamın yerini ele vermişti.

Yerde yatan Ali’ye baktım. Sıhhiyecinin onun yanına gitmesi için bir neden yoktu. Yaşıyor olması imkansızdı. Olaylar o kadar hızlı gelişiyordu ki tek hissettiğim şey şaşkınlıktı. Ali’nin bir hafta önce kaldığımız kasabadan jetonlu telefonla annesini arayışı gözümün önüne geldi. Kadıncağıza oğlunun şehit düştüğünü kim haber verecekti acaba?

Remzi bana kayalıkta gördüğüm noktayı işaret etti. Onun da ateş edilen noktayı farkettiğini anladım. Benim elimde katlanır dipçikli bir MP5 vardı. Bu makinalı tabanca yüz metre mesafeden çok etkili bir silah olmasa da şansımı denemem gerekiyordu. Adam bizleri mevziden çıkarmamak için kısa süreli atışlar yapıyordu. Benden en uzak noktaya bir iki atış yaptığı anı kollayıp arkasına sığındığım büyükçe iki kayanın arasından nişan aldım. Avantajlı durumu adamı rahatlatmış olmalıydı ki gereğinden fazla görüntü veriyordu. Sürpriz faktörünü kullandıklarından mı yoksa ellerindeki imkanların eksikliğinden mi bilmiyorum ama silahı bir ağ veya benzeri bir şeyle kamufle etmemişti.

Ağır silahın arkasına oturduğu için sağa sola kaçma şansı yoktu. Göğsüne doğru nişan alıp bir kaç kez üçerli atışlar yaptım. Bixi’den yapılan atışlar bir anda hızlandı. Art arda en az otuz kırk mermi atıp sustu silah. Vurduğu nokta ise hep aynıydı. Az evvel nişan aldığı mevzilerimizin yukarısından geçip karşıdaki bir köy evinin duvarına isabet etti mermiler. Adam vurulmuştu belli ki.

Mermilerin çarptığı noktaya bakarken diğerlerine göre nispeten sağlam kalmış büyükçe bir evin yıkık kapısının ardından küçük bir alev çıktığını gördüm. Az öncekine göre çok daha yakından ama daha zayıf gelen bir takırtı duydum. Binada bir adamları vardı. O da elindeki Kalaşnikof ile ateşe başlamıştı.

Henüz bir kaç el ateş edebilmişti ki bulunduğu binanın girişi bir toz bulutu içinde kalıverdi. Yıkık kapının çürümüş tahtaları, çamurla sıvanmış duvar ve binanın iskeleti olan kalaslar onlarca mermi ile parçalanırken adam da vurulmuştu. Sol tarafıma baktığımda Eyüp elindeki G3 piyade tüfeği ile evin girişine atış yapıyordu. Şarjörü değiştirdikten sonra aynı binanın penceresine daha kısa üçlü atışlar yapmaya başladı. Binada birden fazla adam olabilirdi. Sağımdan da atış sesleri geliyordu. O tarafa baktığımda Remzi M16 piyade tüfeği ile Eyüp’le aynı noktaya atış yapıyordu.

Binada en az iki kişinin olduğundan artık emindim. Belki de üç. İlk ateş edenin kapının eşiğinde vurulduğu da neredeyse kesindi. İkincisi da pencere önünde vurulmuştu muhtemelen. Oradan gelen kısa bir çığlıktan sonra yeniden ateş edildiğini duymamıştım.

Bulunduğumuz noktalardan etrafı gözetledikten sonra adamların pusuyu kurmaya vakit kalmadan bizle karşılaştıklarını düşünmeye başladım. Bixi’yi tepeye yerleştirdikten sonra iki ya da üç adamları aşağıda hazırlıklarını bitiremeden yakalanmışlardı. Yukarıdaki adam da köyü araştırarak ilerlediğimizi görünce nasıl olsa çatışma çıkacak diye erken ateş etmeye başlamış olmalıydı.

Şimdi esas mesele yakınlarda daha kaç adamları olduğuydu. Uzun süre bekleyemezdik. Hayatta kalan adamları yerimizi bildirip destek çağırabilirdi.

Bize son ateş edilen evi aramak için bir kaç dakika daha bekledik. Herkes kendi bulunduğu açıdan araziyi taradıktan sonra Remzi’nin talimatıyla bizim tim çömelmiş vaziyette yıkıntıların arasına yayıldı ve binalara kontrollü şekilde girmeye başladık. Bir süre sonra etrafta başka adamları kalmadığını anladık.

Adamların ateş ettikleri eve girmeden önce içeriye ses bombası attık. Bu bombalar ani bir ışık parlaması ve güçlü bir ses çıkararak etraftaki insanları sersemletir ve size taktik bir üstünlük sağlar. El bombası kullanmamamızın nedeni içeride yıkıntı oluşturmamak ve sağ kalan adamları varsa öldürmeyip sorgulayabilmekti.

Bomba patlar patlamaz içeriye daldık. Etrafta patlamanın etkisiyle yerden kalkan toz yüzünden görüş kısıtlıydı ama yerde yatan adamı görmemiz zor olmadı. Kapının iki metre gerisinde yüzüstü uzanmıştı. Pencerenin kenarına gittiğimizde de yerde kan izleri vardı ama başka ceset bulamadık. Kapının karşı köşesinde ses bombasının yarattığı patlamanın da etkisiyle küçük bir yıkıntı oluşmuştu. Bir iki küçük kalas ve duvardan ve damdan kopan kerpiç parçaları ufak bir yığın oluşturmuştu burada.

Biraz daha dikkatli bakınca o yığında bir hareket farkettim. Silahımı doğrultup seslendim.

“Ellerini kaldırıp hemen bir adım öne çık.”

Yıkıntı bir adamın çömelse bile zorlukla içine sığabileceği büyüklükteydi. Bir iki tahta parçası yuvarlandı. Tozun toprağın altından küçük bir kafa belirdi. Kısa siyah saçlarının üstü tamamen toprakla kaplanmış dokuz on yaşlarında bir erkek çocuğuydu bu.

Kürtçe sordum.

“Sen kimsin bakalım. Adın ne?”

Gözlerini açınca tozlarla kaplı yüzünde iki parlak pencere açılmış gibi oldu.

“Berzan,” dedi. Bu kılavuz veya şaman anlamında bir isimdi.

“Ne yapıyorsun burada?”

Çocuk bize hangi köyden olduğunu söyledi. Bugün çocuklara köyden çıkmayın demişler ama o daha önce bazen keçileri otlatmaya getirdikleri meranın yakınındaki bu yıkıntılara oynamaya gelmiş. PKK’lıları görünce buraya saklanmış. Adamlar ona oradan gitmesini söylemişler ama o daha çıkamadan silah sesleri gelmeye başlamış.

Ben Berzan’la konuşurken içeriye timdeki askerlerden Muhsin girdi. Sivilceli yüzlü, uzun boylu, içine kapanık bir çocuktu. Tim içinde tek konuştuğu arkadaşı Ali gözlerinin önünde bir kaç dakika önce vurulmuştu. İçeri girer girmez yerde yatan PKK’lıyı tekmelemeye başladı. Kendini kaybeden askeri karnına vurduğu sert bir tekme ile cesetten uzaklaştıran Remzi ayağını yere düşen Muhsin’in göğsüne bastırıp bağırdı.

“Hepimizi öldürmek mi istiyorsun geri zekalı herif. Adamı tuzakladıklarını bilmiyor musun?”

Az önce çılgın gibi saldıran Muhsin şimdi yattığı yerde ağlamaya başlamıştı. Remzi ayağını göğsünden çekince yana doğru yuvarlanıp bacaklarını karnına doğru çeken asker ellerini bacaklarının üzerinden kavuşturup ileri geri sallanmaya başladı.

Çocuğu almam için bana işaret eden Remzi iki askere talimat verip yerdeki cesedi iplerle bağlattı. Kaçan adamın ölen arkadaşını bir bubi tuzağına çevirdiğinden şüpheleniyorduk. Adamı aramak için sırtüstü çevirdiğimizde altına yerleştirilmiş el bombası patlayacaktı.

Biz kapının önüne geldiğimizde Remzi dışarı çıkmış ve adamlarına ipi çekmeleri talimatı vermek için bizim de çıkmamızı bekliyordu. Tam binadan dışarı adımımızı atmıştık ki dışarıdaki askerleri gören Berzan bir an paniğe kapılıp elimden kurtuluverdi.

Remzi bu arada adamlara işareti vermişti. İpi çekmeye başladılar. Ben ne yapacağımı bilemez halde kalakalmıştım. Çocuğun peşinden koşsam içerde patlayan bomba ikimizi de öldürecekti.

“Dur!” diye bağırdım arkasından. “Berzan, gitme!”

Çocuk çoktan evin içinde kaybolmuştu. Bu arada askerler binadan beş metre kadar uzakta, arkaları bize dönük şekilde ipi çekmeye devam ediyorlardı. Ne olduğunu anlayamamışlardı.

Belki yetişebilirim diye adımımı attığım anda içeriden şiddetli bir patlama sesi geldi. Kapıdan çıkan şok dalgası beni arkaya doğru fırlattı. Küçük taş, toprak ve tahta parçaları vücudumun her tarafını dövdü. Karnıma çok sert bir yumruk yemiş gibiydim. Yüzüme ve ellerime küçük taşlar ve kıymıklar saplanmıştı. Gözlerime kaçan tozlardan etrafı göremez hale gelmiştim.

Kendimi toparladığım anda içeriye koştum. Bu kez daha önceki ses bombasından çok daha farklı bir hasar vardı içerde. Duvarların sağlam kısımları da neredeyse tamamen yıkılmıştı. Binanın öbür ucundaki dam aşağı çöküp iki metrelik bir boşluk oluşturmuştu. Adamın cesedi paramparçaydı. Duvarlarda et parçaları vardı. Korkunç bir manzaraydı. Berzan’ın başına gelmiş olabilecekleri düşündükçe midem bulanıyor, başım dönüyordu.

Tek umudum cesedin bombanın parça tesirini azaltmış olmasıydı. Etraftaki her kalas ve kerpiç parçasını sağa sola devirip altlarına bakarak ilerledim.

Damın çöktüğü bölüme yaklaşınca bir inleme sesi duydum.

Hemen atılıp yıkıntının arasından çocuğa ulaşabileceğim bir boşluk aradım. Bu arada Eyüp de arkamdan içeri girmişti. Çocuğun yıkıntının arasından uzanan elini görünce Eyüp’ü yanıma çağırdım.

Eğilip baktığımda bacağının üzerinde büyük bir kalas olduğunu gördüm. Duvardan yıkılan parçalar kalasın çocuğun bacağını ezmesini önlemişti ama ayağı parçaların arasında sıkışmıştı. Çıkmasına imkan yoktu. Kalası oynatmaya çalıştım ama çok ağırdı. Çok az kıpırdatabildim yerinden. Böyle ite çeke oynatırsak çocuğun ayağı ezilebilirdi.

Eyüp bana yana çekilmemi söyleyip kalası iki eliyle altından tuttu. Haltercilerin yaptığı gibi bir iki derin nefes alıp bir hamlede kaldırıp yana yuvarladı. Çocuğun ayağını sıkıştırmadan kalası kaldırmayı başarmıştı.

Berzan’ı hemen kucağıma alıp o boşluktan çıkardım. Yere uzatıp hızlı bir şekilde muayene ettim. Sağlam görünüyordu. Kırık kemiği yok gibiydi. Sol eliyle boynunu tutuyordu.

“Acıyor mu boynun?” dedim.

Canı yanmış ve korkmuş değil şaşırmış görünüyordu. Şokta gibiydi. Elini boynundan çekti. Parmaklarının arasında üç dört santimlik metal bir parça parıldadı. O anda boynundan oluk oluk kan fışkırmaya başladı.

Elimi uzatıp sıkıca bastırdım ama parmaklarımın arasından fışkırmaya devam eden kan duvarı boyamaya başlamıştı.

“Korkma, Berzan. İyileşeceksin.”

Boynuna bastırdığım elimi tuttu. Gözlerimin içine bakıyordu. Yaşlarla ıslanmış yeşil gözleri pırıl pırıl parlıyorlardı.

“Sıhhiye!” diye bağırdım avazım çıktığı kadar. Hangi noktadan bastırırsam bastırayım kan bir yolunu bulup fışkırmaya devam ediyordu.

Berzan elimi sıkı sıkı tutuyordu.

Eyüp bir adım geri çekilmiş başını önüne eğmişti.

Kendi kanıyla ıslanıp kıpkırmızı olan elimi tutmaya çalışıyordu Berzan. Dalga dalga fışkıran kan her seferinde daha az gelmeye başlamıştı. Berzan’ın eli de artık elimi sıkı tutamıyordu. Gözlerindeki o ışık solmaya başlamıştı. Bana çevirdiği bakışları sanki çok daha uzaklarda bir yerleri görmeye başlamış gibiydi. Dudakları morarmaya başladı. Alnında boncuk boncuk terler birikmeye başlamıştı.

Gözleri hala açıktı ama o pırıltı artık yoktu. Kan artık fışkırmıyor sadece süzülüyordu boynundaki yaradan. Yüzünün rengi soluyordu. Bir süre sonra eli elimden düşüverdi.

Sıhhiye eri çantasıyla geldiğinde Berzan artık yaşamıyordu.

Orada öylece kalakaldım.

Bir kaç dakika kalkmamı bekleyen Eyüp neden sonra elini omuzuma koydu.

“Gitmeliyiz. Çocuk öldü Ayhan.”

Dönüş yolunda başka bir olay yaşanmadı.

Bir çoğunuz 1986 yılını Arjantin’in o zamanki adıyla Batı Almanya’yı yenip dünya futbol şampiyonu olduğu, Rusya’da Çernobil nükleer santralinde patlama olduğu veya İstanbul’da Neve Şalom sinagogunun bombalanıp 21 musevinin öldüğü yıl olarak hatırlar.

Ben ise 8 askerimizin ve Eskişehir’li Ali’nin şehit oldukları, Berzan’ın da çocuk öldüğü yıl olarak hatırlayacağım.

 

Devam edecek …

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Kumsal

Resim

Seri kulaçlarla kıyıya doğru yüzen genç kadının nerede olduğuna dair en ufak bir fikri bile yoktu. Nihayet kıyıya ulaştığında, kumlarda bir kaç adım attıktan sonra kendini yere bıraktı. Uzun süredir yüzmesine rağmen kızgın kumlar ayaklarını yakmamıştı. Uzandığı yerden şöyle bir doğrulup gözleriyle ufku taradı. Nereden geldiğini hatırlamaya çalışıyor ama bunu başaramıyordu. Deniz ona ait izleri silip eski durgun haline dönmüştü.

Dünyanın en el değmemiş kumsalıydı sanki burası. Göz alabildiğine uzanan altın sarısı kumlar ile denizin buluştuğu çizgi zamanın başlangıcından beri oradaymışcasına bakir görünüyordu. Bu yaz sabahında esen rüzgar denizin pürüzsüz bir cam gibi parıldayan yüzeyini rahatsız edemeyecek kadar hafifti. Etrafta hiç insan izi yoktu.

Rüzgar aniden kuvvetlendi. Suyun yüzeyinde beliren küçük dalgalar denizin o açık mavi rengini kasvetli bir griye çevirdi. Gökyüzünde bulutlar toplanmaya başladı. Genç kadın hiç üşümese de içinin ürperdiğini farketti. Nasıl olmuş da gelmişti bu ıssız kumsala? Neden etrafta kimse yoktu? Nasıl geri dönecekti? Ağır bir hüzün ve umutsuzluk duygusu koca bir dalga gibi sarstı genç kadını. Ansızın, nasıl geri döneceği sorusunu bile anlamsız bırakan bir şey geldi aklına; Nereye dönecekti?

Oturup başını dizlerinin arasına yasladı. Yanaklarından süzülen gözyaşlarının sıcaklığını hissedemiyordu. Yanağına dokundu. Yüzünü ıslatan şey gözyaşları mı yoksa deniz suyu muydu? Parmaklarını hemen yüzünden çekti. Elini saçlarına götürdü bu kez. Sıkıntılı anlarında farketmeden yaptığı gibi parmaklarını uzun sarı saçlarında gezdirip buklelerini düzeltmeye çalıştı. Saçlarına takılan parmaklarını geri çekip baktığında deniz tuzu ya da çamur gibi bir şey göreceğini düşünüyordu ama tırnaklarının arasındaki şeyler daha çok pıhtılaşmış kana benziyordu. Yüzerken başını bir yere çarpmış olmalıydı. Ağrı hissetmediğime göre önemli bir şey olamaz herhalde diye düşündü.

Bir süre ne yapacağını bilemez halde bekledi… Etrafa göz gezdirdiğinde, güneşin de giderek yükselmesiyle, kumlardan çıkan sıcak hava dalgalarının, sanki bir çöldeymiş gibi görüntüyü bulanıklaştırdığını farketti.

Ufukta belli belirsiz bir karaltı görür gibi olan kadın bir görünüp bir kaybolan bu şeyi izledi. Yaklaşmakta olan bir adam mıydı bu? Bu ıssız yerde birisine rastlamak umuduyla elini siper edip gözlerini kısarak dikkatle baktı. Evet, yanlış görmemişti.  Adama sorarak yolunu bulabilirdi belki. Bekledi…

Siyah mayolu, uzun boylu adamın güneş yanığı cildi ıslaktı ve neredeyse tamamen kumla kaplıydı. Dalgalı kumral saçlarının üzerinde yer yer deniz tuzu birikmişti. Deniz mavisi gözlerinde hüzünlü bir ifade vardı. Ayak parmaklarına yosunlar dolanan genç adam sağ bacağına kramp girmişçesine ayağını yerden sürükleyerek kadına yaklaştı ve önce denize doğru daha sonra ise kadının gözlerinin içine bakarak öylece durup beklemeye başladı.

Adamın konuşmaması üzerine genç kadın ona nereden geldiğini sordu. Uzun süredir konuşmadığından olsa gerek çok boğuk çıkan kendi sesini duyunca şaşırdı.

-Denizden, diyen adam bir yandan da geldiği yeri tekrar görmek istermiş gibi gözlerini denize çevirdi.

Sesi sanki derin bir kuyudan gelir gibiydi. Belki de yüzerken su yutmuştur ve o yüzden boğuk ve hırıltılı konuşuyordur diye düşündü kadın. Adam konuşmaya devam etmeyince de,

-Sanırım yolumu kaybettim, diye ekledi.

Adam cevap vermedi. Bakışlarını yeniden kadına çevirmişti. Genç kadın bu gözlerde bir gariplik olduğunu belli belirsiz fark etmişti ama yakından bakıp da adamın mavi gözlerinin ne kadar donuk olduğunu görünce iyiden iyiye şaşırdı. Neredeyse gözbebekleri fark edilmeyecek kadar soluk, buzlu cam gibi bir çift göz. Adam kör olsa gerekti. Kadının gözlerinin içine bakar gibiydi ama sesinin geldiği yöne doğru bakıyor olmalıydı. Adamın kendini göremediğini düşünse bile bakışlarını kaçırmak istedi. Başını eğdi ve adamın ayaklarını yakından görünce ufak bir çığlık atmaktan kendini alamadı. Adamın ayaklarına dolanan yeşil yosunların arasından uzanan parmakları balıklar tarafından kemirilmiş gibi kemiklerine kadar açılmıştı. Açığa çıkmış bembeyaz kemikler kanlı bir ağızda sırıtan dişler gibi görünüyordu. Tekrar gözlerini kaldırdığında adamın yüzünde başından beri varolan hüzünlü ifadede en ufak bir değişiklik olmadığını fark etti. Bu yüzde tanıdık bir şeyler vardı. Sanki çok eskiden tanıdığı biri yılların ardından kendisine bakıyordu.

Adam kadına doğru eğilip elini uzattı. Eğilirken hareketleri çok tutuktu. Beli ise garip bir açıyla kırılmıştı. Kadın şaşkın bir şekilde uzanan bu ele baktı. Bir an ne yapacağını bilemeden öylece bekledi. Adamın kör olduğuna iyice kanaat getirince uzanan eli tutup kendini ayağa kaldırmasına izin verdi. Adamın eli ne sıcak ne de soğuktu. Herhalde yolu tarif etmektense gösterecek diye düşündü. Kadının elini sıkıca tutan adam denize doğru döndü.

-Nereye gidiyoruz?

Sesindeki titreme hissettiği korkunun boyutlarını yansıtmaktan çok uzaktı.

-Artık gitmeliyiz.

Adam denize doğru bir iki adım atarken kadın elini kurtarmak için geriye doğru bir hamle yaptı. Ancak adam elini o kadar sıkı tutuyordu ki kurtulması  neredeyse imkansızdı. Bu itişme sırasında adam bir an için arkasını dönünce kadın bir şok daha yaşadı. Adamın sırtında, mayosunun hemen üzerinden başlayan büyük bir yara vardı. Tam belkemiğinin üzerinde derin bir oyuk. Bir avuç büyüklüğündeki yaranın içinde soluk beyaz kemikler, bunları birbirine bağlayan ve aralarından çıkan parçalanmış kas ve sinirler görünüyordu. Bu adam yürüyor olamazdı. Kadının içini dehşetle beraber bir acıma duygusu da kapladı.

Adam, bir kez daha, gitmeleri gerektiğini söyleyip denize doğru kadını da çekerek yürümeye devam etti. Kadın yürümüyordu ama tam anlamıyla direndiği de söylenemezdi. Ayakları yerde sürüklenerek adamın peşinden şaşkın bir şekilde gidiyordu. Son bir kez kurtulmayı denerken sol kolunu uzatıp adamı itmeye çalıştı. Kolunu uzattığında elinin garip bir şekilde sallandığını gördü. Bileğinin kırık olduğunu anladı. Nasıl oluyor da hiçbir acı hissetmiyordu?

Denize yaklaşmışlardı. Başını kaldırıp baktığında ileride suyun üzerinde yüzen bir şeyler gördü. Bazı şeyleri hatırlamaya başladı. Eski mutlu günlerden bölük pörçük birkaç anı. Güneşte sararıp solmuş ve kenarları yırtılmış eski fotoğraflar. Bu fotoğraflarda şu anda elini tutan adam da vardı. Direnmekten vazgeçti. Yürüyüşlerindeki gariplik ve yaralarını görmezseniz onları denize doğru yürüyen sevgililer sanabilirdiniz.

Adamla el ele adım adım denize doğru yaklaşırken, az öncesine kadar ulaşamadığı anılar batık bir tekneye dolan sular gibi zihnine hücum etmeye başlamıştı genç kadının. Tekneleriyle çıktıkları tatilde o ıssız kumsalı ilk gördükleri an. Demir atıp yüzüşleri. Kumsalda güneşlenmeleri. O unutulmaz günün gecesinde ay ışığı altında güvertede oturup yaptıkları sohbet. Keşke hiç ayrılmasak bu kumsaldan demişti. Hayatımız boyunca sanki burayı aramışız. Keşke sıkıcı hayatımıza ve günlük sorunlarımıza hiç geri dönmesek. Sonsuza dek bu kumsalda kalsak…

Bunları konuşalı henüz üç gün olmuştu ama sanki bir ömür kadar uzak geliyordu kadına. Demek ki bazı dualar kabul ediliyordu. Kabusa dönüşseler bile.

Şimdi yine o kumsalda el ele yürüyorlardı. Denize ulaşmışlardı. İlerlemeye devam ettiler. Bir süre sonra suyun yüzeyinde birkaç küçük hava kabarcığı dışında hiçbir iz kalmamıştı. Kumsal yine ıssızdı. Birkaç yüz metre açıkta ise üç gün önce batan tekneden arda kalan parçalar ve sızan motor yağı henüz fark edilmemiş ölümcül kazanın yerini belirten izler olarak yüzmeye devam ediyordu.

Bitti

Yorum yapın

Öykü altında arşivlenmiş