Tag Arşivleri: komiser

KAR – Bölüm XIV

maltakosku

 

 

 

Hafta sonu ve öğleden sonra iki suları olmasına rağmen trafik yoğundu. Polis arkadaşıma ne kadar mesafede olduğum konusunda doğruyu söylememiştim. Amacım ondan en az yarım saat önce buluşma yerinde olup etrafı kolaçan etmekti.

Kararlaştırdığımız saatten yaklaşık kırk beş dakika önce köşkün girişindeki alana arabamı park etmiştim. Yıldız Sarayının bahçesindeki iki köşkten biri olan Malta Köşkü’nde restoran olarak hizmet veren iki kat dışında bahçede de müşterilere hizmet veriliyordu. Park yerinde çok sayıda araba vardı ve hepsi de sivil araçlardı. Bu gibi yerlerde bazen toplu organizasyonlar ve resmi toplantılar da yapılabiliyordu. Öyle zamanlarda ortalık resmi plakalı lüks araçlar ve polis araçlarından geçilmezdi.

Hava dünkü gibi yağmurlu olmasa da bahçeyi tercih edenler azınlıktaydı. Etrafı şöyle bir tarayıp binanın balkon ve pencerelerine uzak bir köşede arkamı girişe dönerek oturdum.

Üzerimdeki anorağı çıkarmıştım ve çantamla beraber yanımda taşıyordum. Tabancam çantanın içindeydi. Şapkamı ve gözlüğümü çıkarmamıştım. Gazetelerimi masanın üzerine, çantamı ve anorağımı da köşedeki sandalyenin üzerine koydum ve garsonu beklemeye başladım. Çantamın olduğu sandalyeye benden başkasının ulaşması mümkün değildi. Ben ise hafifçe masanın altına ittiğim sandalyenin üzerinden uzanıp silahımı kimseye belli etmeden kolayca alabilirdim.

Aslında ne sipariş edeceğimi bilmeme rağmen garsonun uzattığı menüyü alıp ona bakarmış gibi siparişimi verdim. Günün çorbası ve ızgara sebze istedim.

Adam siparişi alıp gidince hafifçe yana dönüp girişe baktım. Tam o sırada park yerinin girişe yakın bir kısmında arabasından inen arkadaşımı gördüm. Yalnız gelmişti. Tekrar önüme döndüm ve gazeteleri karıştırmaya başladım. O nasılsa beni farkedip yanıma gelecekti.

Gazeteler iç içe konup katlanmışlardı. Dış taraftaki hafta sonu ekini ayırınca ilk sayfada resmimi gördüm. Yaklaşık altı yedi yıl önce çekilmiş bir resmimdi. Aslında gizlenmeye çalışmasam da insanların bu fotoğrafa bakıp beni tanımaları zordu. Bir iki saat önce aynada gördüğüm yorgun ve yaralı halim resimdeki görünüşümden çok uzaktı.

Arkadaşım tam karşımdaki sandalyeye oturdu. Doğal ve sakin davranıyordu. Etrafa baktığında ise sanki sadece çevredeki ağaçlar, güzel çiçekler ve köşkün balkon süslemelerine bakan bir turist havasındaydı.

“Sen siparişini vermişsin sanırım, ” derken gülümsedi. Elinde taşıdığı büyük sarı zarfı masadaki gazetelerin altına itti.

“Evet verdim. Dosyada neler var?”

Öğlen yemeği için buluşmuş iki samimi arkadaş gibi teklifsiz ve sıcak davranıyorduk. Aslında aramızdaki ilişki içten olsa da bu tarzda bir samimiyetimiz yoktu. Dikkat çekmemek için sessiz bir anlaşma ile böyle bir vücut dili kullanıyorduk.

Benden yaklaşık on yaş genç olan Adem İstanbul emniyetinde istihbarat şubesinde üst düzey bir amirdi. En üstte değildi tabii ama oraların adamı da değildi. Hayatımda tanıdığım en düzenli ve temiz adamlardan birisiydi. Odasındaki dosyaları bir çok kütüphanedeki kitaplardan daha düzenliydi. Masasında hiç bir zaman bir kaç kağıt ve bir iki dosyadan fazla bir şey görmemiştim. Üzerlerinde çalışır ve notlarını aldıktan sonra onları raflardaki yerlerine özenle koyardı. Masasında veya odasının her hangi bir köşesinde toz gördüğümü hatırlamıyorum. Sanırım bu titizliği ve temizliği tüm hayatına yansıyordu. Şu an bulunduğundan daha üst kadroların gerektirebileceği ayak oyunları ona göre değildi. Kariyeri değil işi konusunda hırslıydı. Sonuç almayı önemseyen bir yapısı vardı. Daha önceleri ondan bilgi istediğimde net ifadelerle özetlediği kesin bilgileri sarı bir zarfa koyarak bana teslim ederdi. Her zaman büyük sarı bir zarf.

Tek sevmediğim yönü o anda yakmaya hazırlandığı sigarasıydı. Kutudan parmağıyla vurarak çıkardığı ince sigaralarından birini çok kırılgan ve değerli bir şeyi tutarmışcasına özenle dudaklarına götürdü ve çakmağıyla yaktı. Sigaranın alevini iyice harlandıran derin bir nefes aldı. Aslında sigara dumanı beni her zaman çok rahatsız etmiştir ama nemli toprak ve çiçek kokularının arasında mentollü sigaranın kokusu hiç de kötü gelmedi bu kez.

Garson benim siparişimi getirdi. Teşekkür ettim. Adem de siparişini verdi. Kahvaltı saatinin bittiğini öğrenince fesleğenli patlıcanlı domates terin istedi. Garson gidince ben tekrar Adem’e baktım.

Yaşına göre çok genç görünen esmer, zayıf bir adamdı. Yemekten ve sudan çok daha fazla ihtiyaç duyduğu belli olan sigarasından bir nefes daha alıp bana doğru dönerken kalın çerçeveli siyah gözlüğünü parmağıyla şöyle bir geriye itti.

“Kızının evinin arka sokağındaki arabada bulduğumuz bir kaç fotoğraftan başka korkarım hiç bir şey yok.”

“Ne fotoğrafıymış o, ” deyip elimi zarfa uzattığımda elini uzatıp beni durdurdu.

“Lütfen burada bakma.”

“Pekala. Resimler dışında neler öğrenebildin?”

“Aslında ayrıntılarla ilgili hiç bir şey bilmesek de son günlerde dikkatimizi çeken bir isim var.”

“Bekri Hamid mi?” diye sordum.

“Evet. Onun sağ kolu Abbas Osman İstanbul’da şu anda.”

Bekri Hamid’in adına nereden ulaştığımı sormamıştı. Benim de bağlantılarım olduğunu biliyordu.

“O zaman en azından bir ipucu var elinizde. Bunların kullandığı adamlar muhakkak dikkat çekecek bir şeyler yapacaklardır. Sorgulayacak birini yakalarsanız bana haber verirsin sanırım.”

“Sana beni aradığın numaradan mı ulaşayım?”

Masadaki bir peçetenin üzerine iki telefon numarası yazıp Adem’e uzattım. Eyüp bana telefonu verirken iki sim kartı daha vermişti. Bir kaç saat sonra şu an kullandığımı söküp bir sonrakini takacaktım.

“Hayır. Şimdi yazdığım numaradan ulaşabilirsin. Yarın da ikinci numarayı kullanırsın. Daha sonra ise ben seni ararım,” dedim.

Yemeklerimizi yerken artık sadece eski günlerden ve havadan sudan bahsetmeye başladık. Yarım saat geçmeden ikimiz de yemeklerimizi bitirmiştik. Adem kalktı. El sıkışıp vedalaştık. Onun arabasını çalıştırdığını duyduğumda garsonu çağırıp hesabı nakit olarak ödedim. Dikkat çekmeyecek kadar bahşiş bırakıp kalktım. Zarfta neler olduğunu çok merak ediyordum.

 

***

Arabaya binip oradan uzaklaştım. Beşiktaş sahiline inince Ortaköy üzerinden devam edip Muallim Naci Caddesinden Bebek istikametinde gittim. Sağ tarafımda çok güzel yatlar ve tekneler vardı. Solumda ise kimi modern kimi tarihi en çok iki ya da üç katlı binalar ve çeşitli ülkelerin konsoloslukları vardı. Koca koca ıhlamur ağaçlarının olduğu caddeyi geçtikten sonra önünde park etmeye uygun bir yer gördüğüm bir çay bahçesinde durdum. Bir an önce zarfta olanlara bakmak istiyordum. Çantam ve gazeteler yanımdaki koltuktaydılar. Park ettiğimde gazeteler kayarak koltuğun önündeki boşluğa düştüler. Almak için eğildiğimde bulmaca ekinin kapağının açıldığını gördüm. İlk sayfadaki bulmaca çözülmüştü. İçimden bunu yapan saygısıza kızdım bir an ama sonra marketteki kadının onu raftan alıp bana verdiği aklıma gelince incelemeye karar verdim.

Üzerinde ünlülerin resimleri olup belli numaralı karelerdeki harfleri birleştirip ödül kazandığınız bulmacalardandı. Gerçekten de doğru çözülmüştü ama anahtar kelimeyi oluşturan kutularda harfler yerine rakamlar vardı. On harfli bir anahtar kelime soruyorlardı. Çantamdaki kalemimi çıkarıp rakamları karşılık geldikleri kutulara yazdım. Çıkan sonuç bir cep telefonu numarasıydı.

Sayfayı yırtıp çantama koyduktan sonra zarfı da alıp çay bahçesine çıktım. Bu saatte tamamen boştu. Sahil yolunun iyice daralan ve merkez caddelerden uzak kısmında ağaçların arasında küçük bir bahçeydi.

Kötü havalar için üstü kapatılmış ve önü tamamen camla kaplanmış olan bahçenin denize yakın bir masasına oturup bir çay söyledim. Çayım geldikten sonra yapıştırıldıktan sonra bir de bantla kapatılmış olan zarfı açıp içindekilere baktım. İçinde dosya kağıdı boyutlarında üç tane fotoğraf vardı.

Fotoğraflardaki görüntü oldukça netti. Üçünün de sağ alt kısmında tarih ve saat gösteren kırmızı harf ve rakamlar vardı. Sanki eski bir video kameranın görüntüsünden fotoğrafa aktarılmış gibilerdi. Tarihler yaklaşık iki yıl öncesi, bir yıl öncesi ve altı ay öncesine aitlerdi.

Resimlerin üçünde de aynı şey vardı. On beş on altı yaşlarında çarpıcı güzellikte bir kız. Koltukta oturan kız kameraya üzgün bir şekilde bakıyordu. Bağlı değildi. Resimlerden birinde kızın sol omuzunda bir el vardı ama resim sadece kıza odaklandığı için adamın sağ eli ve bileği dışında bir yeri görünmüyordu. Simsiyah parlak ve uzun saçları ve yaşından beklenmeyecek kadar hüzünlü ve kocaman bal rengi gözleri olan bir kız çocuğu resimlerden bana bakıyordu.

İçimdeki huzursuzluk bu resimleri görünce iyice artmıştı. Dışarıda hava çok güzeldi ama içim üşüyordu. Resimlere baktıkça ürpermekten kendimi alamıyordum.

Kimdi bu kız? Benim kızım gibi onu da mı rehin almışlardı? Kızımı bana ulaşmak için rehin almışlardı. Benim fidye ödeyebilecek kadar varlıklı olmadığımı biliyorlardı. Hem buna benzer bir operasyon yaptılarsa fotoğraf veya video çekmeye neden gerek duymuşlardı?

Garsonun çayı tazelemek için geldiğini farkedince resimleri tekrar zarfın içine koydum.

İşler iyiden iyiye içinden çıkılmaz ve anlaşılmaz hale geliyordu. Bulmaca dergisinin sayfasını çıkarıp bakmaya başladım. Bir elimde resimlerin olduğu zarf diğer elimde kimin olduğunu tahmin edebildiğim ama ne için verildiğini anlayamadığım bir telefon numarasıyla orada ne yapacağımı bilmez halde oturup kaldım.

 

Devam edecek…

 

 

 

 

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm XIII

treeflowerssketch

Hülya Elif’e kahvaltısını yaptırırken biz de Eyüp’le salondaki cam kapıdan çıkıp bahçede oturduk. Az önce kahya oraya iki bambu koltuk getirmişti.

Bahçenin bu tarafında büyük yassı taşlarla kaplı üç metreye üç metrelik bir bölüm vardı. Üzerinde bir kamelya yoktu ama ortada kapalı ve bağlı olan büyük bir bahçe şemsiyesi vardı. Bu bölümden bahçenin içlerine biraz daha küçük taşlardan oluşan patikalar uzanıyordu. Bu patikaların kenarlarında sarı ve beyaz yaseminler ve bol çiçek veren bir kaç küçük leylak ağacı vardı. Bahçenin bu tarafında bir tenis sahası büyüklüğünde bir bölümde bu saydığım çiçekler dışında ağaç yoktu. Bu bölüm tamamen çimenlerle kaplıydı. Bahçeyi saran dikenli teller her iki taraflarında dikili düzgün biçilmiş lükstrümler sayesinde neredeyse görünmüyor ve gözü rahatsız etmiyorlardı. Bahçenin köşelerinde küçük metal direklerde güvenlik kameraları vardı. Aralarında büyük bir ağaç olmadığından bu kameralar dikenli telleri kesintisiz görebiliyor olmalıydılar.

Benim gözlerimle bahçeyi taradığım bir kaç saniye içinde Eyüp de beni seyrediyordu.

“Beş saniye içinde tüm bahçenin krokisini çıkardın sanırım.”

“Alışkanlık işte,” dedim.

Keyifli bir sohbetin zamanı olmadığını ikimiz de biliyorduk.

“Artık tüm ülkede aranan bir adamsın. İşimiz iyiden iyiye zorlaştı.”

“Burada böyle oturup bekleyemem Eyüp. Bir an önce İstanbul’a dönüp onlar eninde sonunda bizi bulmadan benim bir şeyler öğrenmem lazım.”

“Haklısın ama çok riskli bir hareket olacağını da biliyorsundur.”

“Tabii ki biliyorum ama beklemek de riskli. Şimdilik kızım ve torunum için en güvenli yer burası gibi. İstanbul’a gidebilmem için seninkinden başka bir araç bulabilir miyim?”

“Kahya’nın arabasını alabilirsin.”

***

Kahya’nın adı Metin’di. Adam bana arabanın anahtarıyla beraber ruhsatı da verdi. Oldukça yeni ve bakımlı metalik gri bir Ford Focus’tu araba.

Eyüp çalışma odasından bir tane cep telefonu getirip vermişti bana. Telefon kriptolu değildi ama sahte isimle alınmış klonlanmış bir hattı vardı.

Yola çıkarken kızım ve Elif’le vedalaşmadım. Eyüp’ten kızıma durumu anlatmasını rica ettim ve Elif’e el sallayıp arabaya bindim.

***

Hem benzin almak hem de ufak bir iki alışveriş yapmak için daha önce yemek için uğradığımız tesise gitmeyi planlıyordum. Yaklaştığım zaman yine tenha olduğunu gördüm ve benzin pompalarının olduğu yerdeki marketin önüne yanaştım.

İçeri girdiğimde önceki gelişimizde restoranda çalışan sarışın kadının bu kez marketteki kasada olduğunu farkettim.

Burası, küçük bir market olmasına rağmen oldukça düzenliydi ve en önemlisi de güneş gözlüğü, şapka gibi tatilcilerin ihtiyacı olabilecek eşyaların olduğu küçük bir kıyafet reyonu vardı.

Siyah bir beyzbol şapkası ve genişçe bir güneş gözlüğü alıp sepete koydum. Kareli desenli spor bir gömlek, bir kot pantolon ve avcıların ve trekkingcilerin kullandıklarına benzer kolsuz bir anorak aldım. Spor bir ayakkabı ve yedek bir kaç çorabı da sepete koyduktan sonra kasaya doğru ilerledim.

Benden başka hiç müşteri yoktu. Kadın da beni tanımış gibiydi. Hafifçe gülümseyip “hoş geldiniz,” dedi.

Özellikle yüzüme bakmıyor gibi bir hali vardı. Eşyaları barkod okuyucudan geçirirken sanki çok dikkat gerektiren bir iş yaparmışçasına önündeki ekrandan gözlerini ayırmıyordu.

Kasanın hemen yanında döner bir gazeteliğe belli başlı gazeteler ve bir kaç dergi yerleştirilmişti. Kadın son eşyaları da kasadan geçirirken iki tane gazete ve hafta sonu eklerini de alıp uzattım.

Bu kez başını kaldırıp gözlerime baktı ve gazeteleri elimden alırken “gündemi yakından takip etmek istiyorsunuz sanırım,” dedi.

Griye çalan mavi gözlerini kısmış hafif bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Ben de bu bakışa karşılık verdim. Gözlerimi gözlerinden ayırmayarak “borcum ne kadar?” diye sordum. Önündeki monitörü bana doğru çevirerek toplam ücreti söyledi.

“Nasıl ödeyeceksiniz? Kredi kartı mı yoksa nakit mi?” diye sordu.

Cevap vermeden cebimdeki parayı çıkarıp saymaya başladım. Hala yüzüme bakıyordu. Sanki bir şey söylemek istiyor da söyleyemiyor gibiydi.

Sonunda kararını verip konuştu.

“Eyüp beyin eski arkadaşı mısınız?”

Bu soruya gerçekten şaşırmıştım. Eyüp buraya sık gelemediğini söylemişti. Bir yandan mesleği dolayısıyla çok fazla dikkat çekmeyi sevmeyen bir tarzı vardı.

“Hem de çok eski,” dedim.

Bu kadında ilk gördüğüm anda edindiğim olumlu bir izlenim vardı. İç güdülerime güvenmeyi seçtim.

“Ya siz? Eyüp eski bir müşteriniz mi?”

“Değil aslında. Buraya çok fazla uğramaz ama eski bir arkadaşlığımız var. Siz onun diğer arkadaşlarına pek benzemiyorsunuz da.”

Gazeteleri bir arada tutarak alışveriş poşetine sıkıştırdı.

“Bugün bulmaca eki hediyesi var,” dedi.

Uzanıp bir bulmaca dergisi aldı ve onu da poşete koydu. Sanki kazara açılmalarını engellemek ister gibi davranıyordu. Etrafa bir göz gezdirdi ve kimse olmadığını görünce konuşmaya devam etti.

“Yanınızdaki bayan sanırım kızınızdı. Diğeri de torununuz. Yanılıyor muyum? Eyüp beyin çok genç kız arkadaşları olur bazen ama o bayan onlara hiç benzemiyordu.”

“Eyüp’le uzun süredir görüşemediğim için arkadaşlarını pek tanımıyorum. Bu arada evet onlar kızım ve torunumdu.”

“Neyse sanırım çok konuştum. Sizin yolunuz da uzun olmalı. İyi günler.”

“Teşekkür ederim. Hiç sorun değil. Sizinle sohbet etmek güzeldi.”

Poşetlerimi arabaya yerleştirdikten sonra pompalardan birine yanaşıp depoyu doldurttum.

Kıyafetlerin olduğu poşeti yanıma alarak istasyonun tuvaletine girdim. Etrafta hiç kimse yoktu. Yeni aldığım kot pantolon, gömlek ve anorağı giydikten sonra eski kıyafetlerimi poşete yerleştirdim. Beyzbol şapkasını taktıktan sonra aynanın karşısına geçtim. Şapkanın önünü biraz aşağı doğru çekince yüzümü kısmen gizliyor ve çok dikkat çekmiyordu. Güneş gözlüğünü de taktım. Gösterişli veya çok alışılmadık bir model değildi ama gözlerimi tamamen kapatıyordu. Bu şekilde çok dikkatli bakılmadıkça tanınmam zordu.

Oradan ayrılıp tekrar yola çıkarken kadının söylediklerine bir anlam vermeye çalışıyordum. Acaba daha önce Eyüp’le bir gönül ilişkisi mi olmuştu bu kadının?

Bir süre sonra telefonumu çıkarıp ezbere bildiğim bir numarayı çevirdim. İstanbul’a varmama henüz bir saatten fazla zaman vardı ve orada bir polisle buluşacaktım. Telefon ikinci çalışında açıldı.

“Uygun bir mekan söyle. Görüşmemiz lazım,” dedim.

Sesimi tanıdı. Zaten aramamı bekliyor olmalıydı. Böyle bir durumda İstanbul emniyetinde olup bitenlerle ilgili bilgi alabileceğim ve güvenebileceğim tek adamdı. Beyoğlu’nda çalışıyordu.

“Ne kadar sürer buraya varman?”

“En fazla bir buçuk saatte Altunizade’de olurum.”

“İki saat sonra Yıldız Sarayı’ndaki Malta Köşkü’nde buluşalım.”

“Tamamdır.”

Benim telefonum değilse bile onunkinin dinlenme ihtimaline karşı fazla ayrıntıya girmemeye çalışıyordum. Telefonu kapatıp yola devam ederken kafam karmakarışıktı. Sanki zamana karşı yarıştığımı hissediyordum. Bu işi çözemezsem kızımın ve torunumun hiçbir yerde uzun süre güvende olamayacaklarını biliyordum.

Devam edecek…

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm IV

lale_sketch

 

 

Motoru çalıştırıp tekrar yola çıktığımda ellerimin titremesi hala geçmemişti. Artık izlenme ihtimalini bir tarafa bırakmıştım. Düşmanımdan kaçma şansım kalmadığından cep telefonumu kapatmayıp aracın ön panelinde her an ulaşabileceğim bir yerde duran aparata yerleştirdim.

Hava iyice aydınlanmıştı. Sürücü tarafının kırık camından içeriye soğuk bir rüzgar vuruyordu. Yakamı mümkün olduğunca kaldırıp yüzümü soğuktan korumaya çalıştım. Aracı dikkat çekmeyecek kadar hızlı kullanıyordum. Vakit kaybına tahammülüm yoktu. Bu kadar uykusuz ve sarsılmış halimle yapabileceğim bir kaza veya dikkat çekip bir trafik kontrolüne takılmak da en az yavaş sürmek kadar geciktirirdi beni.

Ne yapabileceğimi planlamak için çok az vaktim vardı. Adamların elindeki kızımı ve torunumu düşünüp durmak yerine dikkatimi seçeneklerim üzerine yoğunlaştırmak zorundaydım. Kızımın yaşadığı ev Küçük Çamlıca’daydı. Yollar neredeyse bomboştu. En fazla yirmi dakika sonra yani saat yedide orada olacaktım.

Teslim olmak ya da olmamak konusunda vermem gereken karar belki de en önemlisiydi. Teslim olursam ve adamlar beni sorgulayıp hayatta tutsalar da öldürseler de kızım ve torunum güvende olmayacaklardı. Tanık bırakmamak için, benimle işleri biter bitmez hatta beni ele geçirir geçirmez, onları da öldürecekleri kesindi. Benim için esas soru kurtarma girişimini teslim olduktan sonra bir fırsat kollayarak mı yoksa sürpriz bir baskınla mı yapmamın daha doğru olacağıydı.Her ikisi de çok riskli seçeneklerdi. Teslim olduğumda işi hiç uzatmayıp artık ihtiyaç duymadıkları rehineleri öldürebilirlerdi. Baskın seçeneğinde beni kızım ve torunumun hayatı ile tehdit etseler dahi ellerinde bir koz olarak kullanmak için onları canlı tutma ihtimalleri vardı.

Eğer beni yıllar sonra arayan eski dostum Remzi yakınlarda ise belki onun yardımı bir fark yaratabilirdi. Remzi’yi arayıp telefonu hoparlör moduna aldım. Rüzgar sesine rağmen çalma sinyalini duyabileceğim kadar yükselttim sesi. Bir kaç çalmadan sonra telefon açıldı. Arayanın ben olduğumdan emin olması için hemen konuştum.

“Neler oluyor Remzi? Acil bilgiye ihtiyacım var.”

“Haklısın dostum. Oradan kurtulduğuna sevindim. Benim bildiklerim de kısıtlı. Şu anda neredesin?”

Anlayamıyordum. Neler olup bittiğini bilmiyorsa benim tehlikede olduğumu nasıl öğrenmişti. Kim olduğu bilinmeyen bir saldırganın veya ekibin benim peşimde olduğundan ve baskın yaptıklarından haberdar olup başka bir şey bilmemesi çok anlamsızdı. Bu işler böyle olmazdı. Bir bağlantı olması gerekiyordu. Bu durumu garip bulmama rağmen ona yerimi ve son durumu anlatmakta bir sakınca göremiyordum.

“Şu anda kızım ve torunum ellerinde. Çamlıca’daki eve doğru yoldayım. Desteğe ihtiyacım var ama polise haber veremem.”

“Ben Ankara’dayım Ayhan. Kızının evine de dört kişilik bir ekibin baskın yaptığını düşünüyorum. Ayrıntılara girmem için vakit yok.”

“Eve gelenler de sürücü ile beraber dört kişilik bir ekipti. Tabii daha önce gelen suikastçiyi saymıyorum. Kim bunlar Remzi? Olayları bilip bağlantıları bilmemen çok saçma,” son cümlemde sükunetimi kaybetmiş ve sesimi yükseltmeye başlamıştım.

“Ben sana yardım etmeye çalışıyorum. Bir şeyler öğrenirsem seninle paylaşacağım. Eyüp İstanbul’da bu arada.”

Bu son söylediği içimde küçük bir umudun yeşermesine yetmişti. Eyüp’ün yardımını alabilirsem başarı şansım çok artardı.

“Nasıl ulaşabilirim ona?”

“Ona haber verdim. Bir buluşma yeri bildir ve o gelmeden harekete geçme bence.”

“O ağacın altında bekliyorum.”

Bunu söylerken dikiz aynasına bakıp sağ şeride girmiştim bile. Eve gitmek yerine ünlü bir buluşma noktası olan turistik bir çay bahçesine gidiyordum. Bazen en göz önünde olan yer en güvenlisidir.

“Anlaşıldı. Hemen haber veriyorum.”

***

Eskiden beri sevgililerin altında buluştukları, adına şarkılar yazılan o ağaç bu muydu bilmiyorum ama doğrusu Çamlıca tepesi de bu çay bahçesi de çok güzeldi. Tepedeki büyük parklardan daha aşağıda kalsa bile burası da tüm Çamlıca’ya ekim ve kasım aylarında ekilen yüzlerce çeşit laleden nasibini almıştı. Sarı, beyaz ve kırmızı renklerin ağırlıklı olduğu laleler ana vatanlarında çok güzel görünüyorlardı.

Bana çok büyük yardımı olabilecek Eyüp’ün burada olduğunu öğrenmem moralimi biraz olsun düzeltmişti. Yoksa on dakika önceki halimle ne tüm İstanbul’u en güzel şekilde görebileceğiniz bu tepenin manzarasını ne de laleleri görecek durumda değildim.

Aracı yolun kenarına park ederken oturduğum yerden görebileceğim bir nokta seçtim. Kırık camdan dolayı birilerinin aracı karıştırıp sorun çıkarmasını istemiyordum. Sırt çantamı alıp çıktım.

Bahçeye girdiğimde köşede, pek fazla dikkat çekmeyen ama etrafa hakim bir masa bulup oturdum. Küçük tepede oluşturulmuş taraçalardan birinde tahta masa ve sandalyelerin olduğu bölümdeydim. Buradan tesisin etrafından yarım ay şeklinde kıvrılarak geçen yolun büyük kısmını görebiliyordum. Arkamda camekanla örtülü kapalı bir bölüm ve oraya yakın daha modern ve konforlu masaların olduğu bölümler vardı.

Saat çok erken olduğundan benden başka müşteri yok denecek kadar azdı. Bir kaç saat sonra buralar ana baba gününe dönecekti. Kalabalıkta benim tehlikeleri farketmem güçleşecekti belki ama karşı tarafın da çok fazla ilgi çekmeden harekete geçmesi zor olacaktı.

Normalde eve giderken geçtiğim bir yol değildi burası ama eşim hayattayken bazı hafta sonları gelirdik. En son beş yıl önce gelmiştik sanırım ama bana bir asır öncesiymiş kadar uzak geliyordu. Hatıralarımda eşim ve kızımı o masalarda görebilsem de kendimi o resimde bir yere koyamıyor ve sanki hiç sahip olmadığım mutlu bir ailenin fotografına bakarmış gibi hissediyordum. Belki de oradaki bendim ama o kadar değişmiştim ki beş yıl öncesinden bana bakan adam benim o günlerden sonra bir daha olamayacağım kadar mutlu, kaygısız ve saftı.

Beklediğim arkadaşım ise çok daha eskilerden gelen biriydi. Eski bir özel kuvvetler mensubu olan Eyüp daha sonra bir kaç kez yeniden yapılanan emniyet istihbarat dairesine de danışman ve eğitmen olarak katılmıştı. Halk arasında bordo bereliler olarak bilinen bu elit birimler doğrudan genelkurmay başkanlığına bağlı çalışıyordu. Beni sabaha karşı arayan Remzi de özel kuvvetler mensubuydu. Aslında askerliğimi yaparken bana bu birliklere katılmak üzere eğitim almamı teklif edenler de onlardı.

Gözlerimle tepeden aşağıya doğru kıvrılan yolu ve çevresini tararken arkamdan birinin yaklaştığını hissetim. Başımı çevirdiğimde garsonu gördüm. Sağ elinde masaları silerken kullandığı bez asılıydı. Uzunca boylu, zayıf bir adamdı. Seyrek bıyıklarını eski moda bir tarzda dudaklarının kenarından aşağıya sarkacak şekilde bırakmıştı. Alışıldık garson duruşuyla taşıdığı bez elini ve bileğini örtüyor ve elinde ne olduğunu görmeme izin vermiyordu. Tedirgin olmuştum ama bunun gerçek bir tehlike algısından çok son bir kaç saatte yaşadıklarımın etkisiyle olduğunun farkındaydım.

“Bir arzunuz var mı beyefendi?” Belli belirsiz bir aksanı vardı. Antakya ya da Mardin bölgesinden olduğunu düşündüm.

“Bir çay alayım,” derken eline baktığımı belli etmemeye çalışıyordum.

“Derhal,” topuklarının üzerinde dönen bir asker gibi gösterişli bir şekilde dönüp içeriye seslendi. “Çaylar dört oldu.”

Çayın gelmesini beklerken bir yandan yolu taramaya devam ediyor bir yandan da evi ve çevresini zihnimde canlandırıp operasyonu planlamaya çalışıyordum. Çantamda her zaman taşıdığım küçük bir not defterim ve kalemim olurdu. Onları çıkarıp masaya koydum. Evin bahçesi ve çevredeki bir kaç ev ile beraber kaba bir krokisini çizdim. Bir başka sayfaya da evin giriş katı ve ikinci katının planlarını çizdim. Adamların binanın güvenliğini sağlamak ve benim gelişimi hemen görebilmek için nasıl bir yerleşim planı yapabileceklerini kestirmeye çalışıyordum. Ekibin sürücüsü yine araçta bekliyorsa yolun bir kesimini gözetleme görevi onun olabilirdi. Binanın içinde en az bir kişinin üst katta pencerelerden birinde gözetleme yapacağını düşünüyordum. Kızım ve torunumu daha kolay kontrol edebilmek için üst katta tutuyor olmalıydılar. Evin arka tarafında yaklaşan birini gizleyebilecek bir kaç ağaç vardı. Ön cepheden ise görünmeden yaklaşabilmek imkansızdı. Ayrıca park halinde bekleyen araçtaki sürücü de ön taraftan gelenleri hemen farkederdi.

Bu durumda ya bahçeye bir devriye yerleştirecekler ya da alt katta bir kişiyi arka cepheye bakan pencereleri kontrol etmekle görevlendireceklerdi.

Doğrudan bir çatışmaya girip kızımı ve torunumu tehlikeye atmamak için arka sokaktaki komşumun bahçesinden geçmem gerektiğine karar verdim.

Daha sonra Eyüp ile de paylaşmak için krokileri olabildiğince gerçeğe yakın ve anlaşılır çizmeye çalışıyordum. Bu işi başarabilmek için çok iyi organize olmamız şarttı.

Garson çay tepsisini almış servis yapmaya başlamıştı. Ben en dış tarafta olduğum için son olarak benim çayımı getirdi.

“Başka bir arzunuz var mı?”

Elleri bu kez görebildiğim yerdeydiler.

“Yok. Sağol.”

***

Remzi ile konuşmamızın üzerinden yaklaşık kırk dakika geçmişti. Pikabın arkasına bir BMW yanaşıp park etti. İzlemeye başladım. Sürücü kapısı açıldığında aradan geçen onca yıla rağmen inen kişiyi tanımakta güçlük çekmedim. Bir metre doksan beş santimetrelik boyu ve bir Amerikan futbolcusunu andıran geniş omuzlarıyla heybetli görünümlü bir adamdı Eyüp. Buna bir de şimdi biraz ak düşmüş olan kıvırcık siyah saçları da ekleyince kimseyle kolay kolay karıştırmayacağınız birisiydi.

Bir şahin kadar keskin olduğunu bildiğim gözleriyle bir anda farketti beni. Taraçanın altındaki yolun karşı tarafından bile gözlerindeki pırıltı fark ediliyordu. Başımla belli belirsiz bir selam verip yukarı gelmesini bekledim.

Ben de pek ufak tefek bir adam sayılmam. Bir metre seksen beş santimetre boy ve doksan kiloluk bir cüssem olmasına rağmen sarıldığımızda kemiklerimin çatırdadığını hissettim. Hani acı kuvvet diye bir şey vardır ya işte bu Eyüp gibiler için söylenmiş olsa gerek. Yıllar önce, biraz alkol aldıktan sonra eski model bir Chevrolet’nin arka tamponundan tutarak kaldırıp arkadaşlar arasında bir iddiayı kazandığına şahit olmuştum.

Yerlerimize oturur oturmaz defteri önüne çekip krokileri incelemeye başladı. Henüz tek kelime konuşmamıştık. Garsona dönüp şekersiz bir Türk kahvesi istedikten sonra bana çevirdi bakışlarını. Korkutucu görüntüsüne rağmen istediğinde insana güven veren bir gülümsemesi vardı. Kocaman gözlerindeki sıcaklığın bunda payı büyüktü ama şu anda o sıcaklıktan eser yoktu o gözlerde. Ela gözlerinin arkasında küllerin ve közlerin arasından görünen kızıl harlar vardı sanki. Benim de şu anda tam da böyle bir müttefike ihtiyacım vardı.

“Remzi bana tehlikede olduğunu söyledi.”

“Neler döndüğünü bilmiyorum. Senin bilgin var mı?” diye sordum.

“Senin bildiğinden fazlasını ben de bilmiyorum.”

“Kızım ve torunum rehin alındı.”

“Onu biliyorum ve şimdilik bu kadarı bana yeter. Bir planın var mı?”

Garson kahvesini getirdi.

Ona kısaca olanları anlattım. Baskın yapmaktan başka şansımız olmadığını söyledim. Dinlerken kahvesini yudumluyor ve önündeki krokilere bakıp başını sallıyordu. Uzaktan bizi izleyen birileri varsa gözlerindeki ateşi görmediklerinden çok sakin olduğunu düşünürlerdi muhtemelen. Eskiden de çok enerjik ve sert yapıda olmasına rağmen baskı altında kontrolünü kaybetmeyip sakin görünen birisiydi. Bu sükunetin fırtınadan önceki sessizlik gibi olduğunu sadece onu tanıyanlar anlayabilirlerdi.

Ona pikaptaki pompalı tüfeğin sekiz artı bir kapasiteli bir SPAS olduğunu söylediğimde karşılaşmamızdan beri ilk kez hafifçe gülümsedi.

Başını kaldırıp tekrar bana baktı.

“Sanırım bu işi başarabiliriz,” dedi.

Ayağa kalkarken masaya hesap için para bıraktı ve kahvesiyle beraber gelen suyu bir defada içti.

Pikaptaki bölmeden beze sarılı tüfeği de alıp BMW’ye geçtik. Aynı eski günlerdeki gibi çok zor ve tehlikeli bir baskına gidiyorduk ama ben yanımda tüm emniyet birimleri olsa bile olmayacağı kadar güçlü hissediyordum iki kişilik ekibimizi.

 

***

 

bmw-copy

 

Sürücü koltuğunda Eyüp oturduğu için yol tarifini yapmak bana kalmıştı. Nöbetçi olarak bıraktıkları sürücülerinin veya yolu gözetleyen başka bir adamlarının şüphesini çekmemek için araçla tek geçiş şansımız vardı. O yüzden eve hangi güzergahtan gideceğimizi seçmemiz çok önemliydi. Keşif yapma imkanımız yoktu.

Aslında yolumuzu hiç değiştirmesek sokağa dik bir rampadan girdikten sonra köşeyi döndüğümüzde ev karşımıza çıkacaktı ama bu durumda dışarıda bekleyen gözcülerini veya parkeden arabayı son anda görüp hazırlıksız yakalanabilirdik. Bunu Eyüp’e anlattım ve önce evin arka sokağından dolaşıp yokuş aşağı yolun diğer tarafından gelirsek tüm yolu ve evin girişini daha iyi gözlemleyebileceğimizi söyledim.

Tepeye tırmanıp sokağa yukarıdan bakan bir noktaya geldiğimizde ne kadar doğru bir karar verdiğimizi hemen farkettim. Birbirine tıpatıp benzeyen sekizer tane iki katlı ev sokağın iki yanına dizilmişti. Kızımın evi rampayı çıkınca soldaki ilk, bizim geldiğimiz tarafa da en uzak olan evdi, iki ev ilerisinde park etmiş Toyota bir anda dikkatimi çekti. Bu, sabaha karşı benim evime baskın yapan ekibin kullandığı arabayla aynı model ve renkteydi. Görebildiğim tek fark ön camında küçük bir kurşun deliği olmamasıydı. Baskından kurtulduğuma ne kadar sevinsem de o anda doğrudan tehdit oluşturmayan sürücüyü vurduğum için suçluluk duyuyordum ama artık bunu geride bırakmalı ve şu andaki tehdite odaklanmalıydım.

Dikkat çekmemek ve yolun uzak tarafından gelenleri kontrol edebilmek için bu noktayı seçmiş olmalıydılar. Aslında bu durum bizim için küçük bir avantaj oluşturuyordu.

Eyüp’de arabanın konumunun bize sağladığı imkanı fark etmiş olmalıydı.

“Camları açma. Senin eşkalini biliyorlardır. Ben hallederim,” dedi.

Aracı park ettikleri yerin özelliği evden görülmeyecek kör bir noktada olmasıydı. Araçtaki kişi yolun bu tarafını görebilirdi ama evdekilerin de bu taraftan yaklaşan başka bir araç veya kişiyi göremeyecek olmaları bizim avantajımızdı.

BMW’yi Toyota’ya bir kaç metre kala durduran Eyüp araçtan indi. Hafifçe sallanarak sanki Toyota’nın önüne parkettiği eve gelmiş gibi araca yanaştı. Biraz evvelki halini görmesem onu evine dönen akşamdan kalma bir sarhoş sanabilirdim.

Toyota’nın camları koyu renkliydi. İçerisi zar zor görünüyordu. Eyüp tam bahçe kapısını açacakken dönüp arabaya baktı ve aklına bir şey gelmiş gibi geri dönüp sürücü tarafına doğru elini kolunu sallayarak yürüdü. BMW’nin camları kapalı olduğundan neler söylediğini duymuyordum ama sanırım benim bahçe kapıma niye park ediyorsun gibi bir şeyler söylüyordu. Sürücü istifini bozmamış olmalı ki Eyüp o koca elleriyle sinirli bir şekilde aracın kaputuna vurdu. Bu arada bağırmaya devam ediyordu. Kaputa vurduktan sonra dengesini kaybedip yere kapaklanır gibi oldu. İtiraf edeyim ki rolünü iyi yapıyordu.

Sürücünün o anda en istemeyeceği şey dikkat çekmek olmalıydı. Bir süre sonra aracın kapısı açıldı. Eyüp hemen bir adım geri çekildi. Sabahki ziyaretçilerim gibi bu adam da siyah bir takım elbise giymişti. Sağ elini muhtemelen gerektiği anda silahına davranabilmek için beline yakın tutuyor sol eliyle ise sakin ol der gibi bir hareket yapıyordu. Olay çıkarmadan sinirli bir sarhoş sandığı Eyüp’ü sakinleştirmeye çalışıyordu.

Her şey bir anda olup bitiverdi. Eyüp adama doğru bir adım attı, sağ elini tutarak büktü, hafifçe çökmek zorunda kalan adamın sol şakağı ve boynuna önce yumruğu sonra da dirseğiyle vurdu. Neye uğradığını anlayamadan yere yığılan adamın kafasına sanki bir futbol topuna vururmuşcasına bir tekme attı. Adam yere düştüğünde bilincini kaybetmişti bile. Çok akıcı ve sert bir hareket serisiyle gerçekleşen bu saldırı tipik bir Krav Maga tekniği idi. Hiç mi hiç estetik olmayan ama son derece etkili bir yakın dövüş tekniği.

Bir kaç saniye süren bu olayı gören kimse var mı diye etrafı şöyle bir tarayan Eyüp adamı kucaklayıp uyuyakalan küçük bir çocuğu taşırcasına açık kalan kapıdan koltuğuna oturtup kapıyı kapadı. Hızla yolcu tarafına geçip kapıyı açtı ve eğilerek aracın içine şöyle bir göz attıktan sonra elinde bir telsizle çıkıp kapıyı kapattı. İçeriye eğildiği anda koyu renk camda küçük bir ışık çakması görür gibi oldum ama o kadar hızlıydı ki emin olamadım. Sanki hiç bir şey olmamış gibi yanıma geldi ve telsizi bana verdi.

“Biri gitti üçü kaldı. Belli aralıklarla telsizden birbirlerini kontrol ediyorlardır,” dedi.

Bunu duyunca aracın içinde adamın işini bitirdiğini anladım. Bu kez bir üzüntü ya da suçluluk hissetmedim çünkü tehlikede olan artık ben değil kızım ve torunumdu ve onları korumak ve kurtarmak için yoluma çıkan kimseye acımayacaktım. Eşimi kaybettiğim gece o serseriye soruları sormadan önce eve koşsaydım belki de onu kurtarabilirdim ama bu kez hata yapmayacaktım. Önce ateş edip sonra soru soracaktım. Soruşturma, kanıtlar ve gerçeklerin canı cehenneme. Ne kızımı ne de torunumu kaybetmeye tahammülüm yoktu.

“Evet. Dışarıdaki gözcülerini kaybettiklerini anlayınca yapabilecekleri fazla bir şey yok. Telsiz bende kalsın belki de konuşmalarından bir ipucu elde edebiliriz,” diye fısıldadım.

Şimdi sıra adamlara farkettirmeden eve ulaşmak ve girmekteydi.

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm II

Bölüm II

 

escapesketch

 

Gözüm artık karanlığa iyice alışmıştı. Evin içi neredeyse bomboştu. Buraya taşındığımdan beri eve yeni bir şey girmiyor, eskiler ise yavaş yavaş yitip gidiyorlardı. Salonda büyükçe bir kütüphane ve iki koltuktan başka eşya yoktu. Evde sadece bir tek televizyon vardı ve o da mutfaktaydı. Işıkları yakmadan hızla yatak odasına döndüm.

Az önce aniden uyanıp o ölümcül mücadeleye girmiş olmama rağmen, yorgun olmak bir yana, uzun süredir hissetmediğim kadar canlı hissediyordum kendimi.

Yatağın başındaki komodinin üzerinden saatimi alıp taktım. Geçen sene doğum günümde iş arkadaşlarımın aldığı güzel bir Seiko. Loş odada saatimin fosforlu göstergesi dört buçuğu gösteriyordu. Çekmeceyi açıp cüzdanımı ve cep telefonumu aldım. İstanbul’da hala yaşanabilen elektrik kesintilerine karşı, yatağımın baş ucunda küçük bir el feneri bulundurma adetim vardı. Onu da aldım.

Yerde yatan adama son bir kez baktım. Başındaki yaradan sızan kan, üzerine yuvarlandığı kilimde kapkara bir göl oluşturmuştu. Pencereden bakınca ufukta gün doğumunu haber veren kızıl çizgiyi görebiliyordum. Şafak vaktine özgü turuncu ve pembe bulutlar havanın çok geçmeden aydınlanacağına işaretti.

Son olarak gardırobumdan yürüyüşlerde kullandığım sırt çantamı aldım. Adamın elindeki silaha bakıp ne yapacağıma karar vermeye çalışırken bir araba sesi duydum. Hemen pencereye koşup perdedeki aralıktan aşağıya baktım. Siyah pikabın yaklaşık on metre ilerisinde daha önce orada olmayan bir araba vardı. Farları yanmasa da yeni geldiğinden emindim. Arabanın kaputundan yükselen buhar ve egzozundan çıkan duman buradan dahi fark edilebiliyordu. Gelenler aracın motorunu durdurmamışlardı. Sağ ön kapısı ve iki arka kapısı aynı anda açılan araçtan hepsi de koyu renk takım elbise giymiş üç adam indi. Ön kapıdan çıkan adam başını kaldırıp eve doğru baktı. En yakın sokak lambası pikabın hemen yanındaydı ve yeni gelen aracı gayet iyi aydınlatıyordu. Birbirleriyle konuşmadan eve doğru yürümeye başladılar. Takım elbiseli olmalarına rağmen çok rahat bir hareket tarzları vardı. Deneyimli atletlere özgü dengeli ve güçlü adımlarla yürüyorlardı. Pikabın yanından duraksamadan geçtiler. Ellerinde silah yoktu ve ayak seslerini duymam imkansızdı ama bana sanki bir müfreze yaklaşıyormuş gibi gelmişti. Önde yürüyenin çok uzun boylu olması dışında birbirlerinden çok farklı görünmüyorlardı.
Daha fazla izlememin bir anlamı yoktu. Evden bir an önce çıkmam gerektiği besbelliydi.

***

Saldırganın elindeki silaha bakarken büyük bir kararsızlık geçiriyordum. Eğer o silahı almazsam, gelen ekiple karşılaşmam durumunda hiç bir şansım olmayacaktı. Almam durumunda ise, suç mahallindeki en önemli delillerden birini kendi elimle ortadan kaldırıp, muhtemelen suçlu durumuna düşecektim. Öte yandan, adamlar eve varana kadar binanın güvenliğinin sağlanabilmesi veya polisin gelmesi imkansızdı. Tercihimi o andaki can güvenliğimden yana kullanıp tabancayı aldım.

İlk bakışta silahın İtalyan yapımı bir Beretta olduğunu düşünmüştüm ama elime alıp yakından baktığımda gezin iki parçadan oluşmayıp yarım ay şeklinde olduğunu gördüm. Bu bir M9’du. Amerikan ordusu için üretilen, son derece güvenilir ve etkili bir tabanca. Şarjörleri on beş mermi alıyordu. Tam dolu olan şarjörü silaha takarken dört mermi eksik olanı cebime, namludan söktüğüm susturucuyu ise çantama koydum.

Acaba bir daha dönebilecek miydim bu eve? Muhtemelen buradaki son dakikalarımı yaşıyordum ve özleyeceğim tek şeyin salondaki kitaplarım olduğunu farkedince hiç de şaşırmadım. Bu bina hiç bir zaman benim gerçek evim olmamıştı.

Suç mahalli ve delillerle ilgili hiç bir kaygım kalmadığından, adamın cebinde bulduğum maymuncuğu ve bıçağı da çantama koydum.

Artık yola koyulma vakti gelmişti.

***

Kapı dürbününden dışarı baktım. Asansörün kapısındaki ışıktan yayılan kırmızı bir hale dışında koridora karanlık hakimdi. Kapıyı olabildiğince sessizce açıp çıktım. Adamlara az da olsa vakit kaybettirebilmek için kapıyı tekrar kapatıp kilitledim.

Etrafa kulak kabarttım. Bir alt kattan hafif bir gümbürtü ve daha aşağıdan metalik bir inleme sesi geldi. Asansörü çağırmışlardı. Hemen karar vermeliydim. Adamlar asansörle geliyorlarsa merdivenlerden inerek onlarla karşılaşmadan binadan çıkabilirdim. Fazla seçeneğim yoktu. Merdivenlere doğru yöneldim.

Henüz bir iki basamak inmiştim ki, aşağıdan gelen ayak seslerini farkettim. Anlaşılan iki koldan gelmeye karar vermişlerdi. Ayak seslerine bakılırsa yürüyerek gelen bir kişi vardı.

Onlara görünmeden nasıl dışarı çıkabilirdim? Vakit daralıyordu. Asansörle gelen iki kişiye karşı mı merdivenlerden çıkan bir kişiye karşı mı daha fazla şansım olurdu?

Çatışmadan kaçınabileceğim başka bir ihtimal olabilir miydi?

Ani bir kararla geri dönüp bir üst kata doğru çıkmaya başladım. Başarı şansım çok düşük olsa da bir planım vardı.

 

***

 st-lat17sketch

 

 

Planımın işe yaraması için çok hızlı davranmalıydım. Olabildiğince sessiz ve hızlı tırmandım merdivenlerden. Üst kat komşumun evde olmadığını biliyordum ve bu bilgi belki de hayatımı kurtaracaktı.

Kapının yanına koyduğum çantadan maymuncuk setini ve el fenerini çıkardım. Önce küçük lokma setinden kapıya uygun olanı anahtar deliğine sokup hafifçe bastırdım. Maymuncuk pilli ve ışıklı olanlardan değil tamamen metal gövdeli mekanik modellerdendi. Lokmanın altından maymuncuğun ucunu yerleştirdim. Ellerim terlemişti. Bir yandan da aşağıya kulak kabartıyordum. Asansör metalik bir gıcırtıyla üçüncü katta durdu.

Elimi çabuk tutmalıydım. Kilidin içindeki pimleri titreştirmek için tetiği çektiğimde hafif bir tıklama sesi çıkıyordu. Bu ses bana o kadar yüksek geliyordu ki duyulacağından hiç şüphem yoktu. Başka bir seçeneğim olmadığından denemeye devam ettim. Çıkan her gıcırtı ve tıkırtıda dişlerimi sıkıyor ve aşağıdaki adamların duymaması için dua ediyordum.

Yürüyerek gelen adam kontrollü ilerlediğinden henüz diğerlerine yetişememişti. Aralarında hiç konuşmadıklarını farkettim. İşaretleşerek kapının önünde nasıl pozisyon aldıklarını ve etrafı taradıklarını gözümde canlandırabiliyordum. Arkadaşları gelince içeriye gireceklerdi. Belki de birisi önce bu katı kontrol etmek için yukarı çıkacaktı.

Metal aletler terleyen ellerimden kaydığı için her denemeden sonra ellerimi pantolonuma sürerek kurutmaya çalışıyordum. Bana çok uzun gelen ama muhtemelen otuz kırk saniye süren üç dört denemeden sonra kilit açıldı. Lokmayı hafif bir baskıyla çevirdim ama kapının gıcırtısı duyulmasın diye kapıyı açmadan öylece bekledim.

***

Aşağıdan gelen ayak sesleri üçüncü adamın da ekibe katıldığını söylüyordu. Kapıyı açıp açmadıklarını anlayamıyordum. Merdivenden gelen adam kata vardığından beri hiç ses çıkarmamışlardı.

Bu durumlarda yapılabilecek en zor ve belki de en doğru şeyi yaptım ve hiç kıpırdamadan bekledim. Neden sonra yıllardır aşina olduğum o kapı gıcırtısını duyuldu alt kattan. Onca gürültü çıkaran kapının menteşelerinin bir kez dahi yağlamamış olmama bu kadar sevineceğimi düşünemezdim.

Bu sesi duyduğum anda ben de kapıyı hafifçe itip araladım. Çok şükür ki komşum evine benden daha çok özen gösteren biriydi. İçeri girer girmez kapıyı yavaşça kapadım ve el fenerimi yaktım.

Sistematik bir arama yapıp evde olmadığımı anlamaları en çok bir kaç dakikalarını alırdı. Bu kadar özenli çalışan bir ekip herhalde tüm daireleri aramaya kalkmazdı ama belki de hiç bir ışığın yanmadığı bu daire için farklı düşünebilirlerdi.

Acaba binaya girerken bu dairenin boş olduğunu farketmişler miydi? Eğer öyle ise odalardan birinin ışığını yakmam veya kısık sesle bir televizyon açmam onları kandırmayabilirdi.

***

Daha en başından bir gürültü çıkarıp komşuları uyandırma seçeneğini düşünmüştüm ama bunun bu adamları durdurmaya yeteceğinden şüpheliydim. İnsanlar böyle durumlarda başlarına bir şey geleceği korkusuyla evlerinden çıkmazlardı genellikle. Çıksalar bile koridora kafalarını uzatıp olan biteni dinlemekten öteye gitmezlerdi. Camdan dışarıya bakıp olayları seyredenler de çoğu zaman bir televizyon seyircisi gibi işin dışında kalıp görünmez olmaya çalışırlardı. Ayrıca üç tane silahlı ve tehlikeli adam karşısında kimseyi tehlikeye atmak istemiyordum.

İçlerinden birini kapının önünde bırakmış olmalıydılar. Evin aranması bitince yukarıya geleceklerdi. O zamana kadar bir şeyler düşünmeliydim. Son bir saatte olanlara bir anlam vermeye çalışırken beynim karıncalanıyordu adeta. Yorgunluğuma yaklaşık on saatlik açlık da eklenince odaklanmakta güçlük çektiğimi farkettim. Bir bardak çay ve bir simit için neler vermezdim.

Seçeneklerimi değerlendirmeye başladım. Burada bekleyip adamların daireleri kontrol etmemeleri için dua edebilirdim. Koridora çıkıp seyyar merdiven ile çatıya çıkabilirdim. Çatışarak binadan çıkmaya çalışabilirdim.

Hiç bir seçenek umut vermiyordu. Çok dikkatle bakıp tünelin ucundaki ışığı görmeye çalışırcasına zorladım beynimi. Çıkış yolu göremiyordum.
Komşumun salonunda olduğum yere çöktüm. Dermansız bacaklarımdaki titreme tüm vücuduma yayılmaya başlamıştı.

Çantamın yan cebinde son yürüyüşümde aldığım çikolatalardan birisi duruyordu. Çıkarıp yemeye başladım. Biraz olsun toparlanmaya başlamıştım.

***

Bu arada arkamdan gelen ani bir sesle yerimden sıçradım. Hemen sırt çantamı açıp telefonumu çıkardım. Akşamdan açık unuttuğumu nasıl olmuş da fark edememiştim? Ses hemen kesilmişti çünkü arama değil mesaj sinyaliydi. Sessiz moda aldım telefonumu. Kulağımı yere dayayıp aşağıdan gelebilecek sesleri kontrol etmeye çalıştım. Duymamış olabilirler miydi bu sesi?

Kulağım yerde, aşağıdan gelebilecek olağan dışı bir hareketliliğin işaretlerini beklerken telefonumdaki mesaja baktım.

Paslanmışsın. Çıkınca beni bul.

Acı acı güldüm.

Devam edecek …

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

Kar

snow-girl

Kar

Kar olanca hızıyla yağmaya devam ediyor. Hava iyiden iyiye karardı. Adeta fosforluymuşçasına parlayan devasa bir kefen İstanbul’un tüm köhneliği ve günahlarını örtüyor. Benim ise göğsümde şiddetli bir ağrı var. Çok üşüyorum. Ayaklarımı hissedemiyorum. Sol elim tamamen uyuşuk ama biraz olsun hissedebildiğim sağ yumruğumu var gücümle sıkıyorum. Kimse açamamalı onu.

Bu gün hiç bitmeyecek gibi gelmişti ama bitmişti işte. Sırtımı sıvazlayan eller, gülümseyen yüzler, elimi acıtacak kadar uzayan el sıkışmalar, yeni emniyet müdürünün uzun ve sıkıcı konuşması ve sayısız bayat çay ve kurabiye.

Emniyet müdürlüğünün otoparkı ben geldiğim zaman neredeyse tamamen dolu olduğundan, arabamı en uzak köşelerden birine park etmiştim. Tam kapıyı açıp arabama binecekken birinin telaşlı bir şekilde arkamdan seslendiğini duydum.
“Amirim, plaketinizi unuttunuz!”
Ne kadar tez canlı oluyordu bu gençler. Adını hatırlamaya çalıştım bir an. Epeyce şişman bir memurdu ve müdürlüğe geleli henüz bir kaç ay olmuştu.
“Teşekkür ederim Mesut. Biraz dalgınım da bugün.”
“Olacak o kadar efendim. Dile kolay neredeyse otuz yıl,” derken az önceki koşusu yüzünden nefes nefeseydi.
Plaketi alırken elimdeki çiçek buketini uzattım. Şaşırdı.
“Sen yeni evlenmemiş miydin?” diye sordum.
Evet dercesine başını salladı. Buketi eline tutuşturdum.
“Eşine götürürsün.”
“Ama efendim… Sizin için… Arkadaşlarınızdan… ” Yanakları kızardı. Mahcup olmuştu sebepsiz yere.
Elimle şöyle bir önemli değil işareti yaptım.
“Ben üzerindeki kartı aldım. Eminim çiçeklere benden daha iyi bakar.”

Torpido gözünden tornavidamı alıp kırık düğmeyi çevirmeme rağmen arabanın kaloriferi bir türlü çalışmıyordu. Motorun ısısı değil sadece gürültüsü girebiliyordu arabanın içine. Bu arada kar da hızını arttırmıştı. Geçtiğim sokaklarda lambalar ortalığı aydınlatmaktan çok kuytu köşelerdeki karanlığı daha da belirginleştiriyorlardı. Sodyum ışığının etkisiyle şehre sarı bir kar yağıyordu.

Yanımdaki koltuğa koyduğum plakete gözüm kaydı bir an.

Sayın Ayhan Demir, göreviniz süresince Emniyet Teşkilatına verdiğiniz değerli hizmetlerden dolayı teşekkür eder, size ve ailenize emeklilik hayatınızda mutluluklar dileriz.

Eve dönmeyip öylece dolaştığımı fark ettiğimde saate baktım. Neredeyse sekiz buçuk olmuştu. Akşamın erken saatlerinde midemde bir yanma gibi başlayan şey yerini şiddetli bir göğüs ağrısına bırakmıştı. Cebimden bir hap çıkarıp çiğnedim.

Akşam yemeği yememiştim. Tüm o çay ve kurabiyelerin acısı böyle çıkıyordu herhalde. Soğuktan uyuşmaya başlayan ellerimi ovuşturarak ısıtmaya çalışırken gözüm dikiz aynasına takıldı bir an. Bu denli buruşuk ve sararmış bir yüz çiğnediğim hapın ne kadar etkisiz kaldığının isbatı gibiydi. Ellerimi ısıtmak için bu kez nefesimi kullanmayı denediysem de etkisi çok kısa sürüyor, soğuk hava nemlenmiş deriyi hemen yeniden ısırmaya başlıyordu.

Amaçsız görünen bu yolculuğun beni nereye getirdiğini farkettiğimde arabayı kenara çektim. Bu sokağa gelmeyeli neredeyse dört yıl olmuştu. Arabanın camları tamamen buğuyla kaplıydı. Silecekleri de kapattığım için kar camları hızla örttü ve artık dışarıyı göremez hale geldim. Hafif bir uğultu dışında neredeyse hiç bir ses duyamıyordum. Tüm dünyadan soyutlanmış kar beyazı bir kozadaydım sanki. Huzur bulamamış olsam da uzun süredir sükunete en çok yaklaştığım andı bu. Orada öylece kalıp herşeyi unutmak istiyordum. Neden olmasındı ki? Bir süre öylece oturup sessizliği dinledikten sonra buraya neden geldiğimi düşünüp harekete geçmeye karar verdim.

snowcoveredcars

Kar kalınlığı o kadar artmıştı ki arabanın kapısını açarken zorlandım. Arabadan çıkınca ayağımla kapının altında biriken öbeği dağıtıp kapıyı kapattım.
Bu arada içimden söyleyeceklerimin provasını yapıyordum.
“Elif’i görebilir miyim? Torunumu kapıya getirseniz en azından. İçeri girmeme gerek yok.”

Dondurucu rüzgarın etkisiyle iyiden iyiye uyuşmaya başlayan ellerimi pardesümün ceplerine sokup yakındaki bir bakkal dükkanına yöneldim.

Bu muhitte dükkanların yaşam süreleri çok kısaldığından bakkalı tanıyamadığıma şaşırmadım. Adam paranın üstünü verirken gözlerini televizyondaki diziden bir an bile ayırmadı.
Alışverişimi bitirip çıktım. Yüzüme acımasızca çarpan karın etkisinden korunmak için yakamı kaldırıp kafamı öne eğerek yürümeye başladım.

Adımlarım beni yılların alışkanlığıyla yönlendiriyordu. Henüz bir kaç adım atmıştım ki sol tarafımdan gelen bir patlama sesiyle irkildim. Elim gayri ihtiyari artık belimde olmayan silaha gitti. Yanımdaki ağacın arkasına geçip sesin geldiği yere bakınca, gürültünün sebebi olan kedinin, devirdiği çöp kutusu kapağından bir sıçrayışta kaçıp yakındaki bir arabanın altına sığındığını gördüm.

Kalbim hızla atarken kendi kendime gülmeye başladım. Bu ani ses sayesinde geçmişe dair düşüncelerimden sıyrılınca cebimdeki çikolataları ne kadar sıkı tuttuğumu farketmiştim. Neredeyse eriyip ikiye ayrılacaklardı. Elimi gevşettim.

Sizi bilmem ama ben her verdiğimiz kararın bir bedeli olduğuna inananlardanım. Kaderin yolları önceden çizilmiş olsa bile varacağımız yeri belirleyen şeyin yol ayrımlarındaki tercihlerimiz olduğunu düşünürüm. Kızımın dokuz yaşındayken bana sorduğu bir soruya verdiğim cevabın da hayatımdaki en önemli tercihlerden biri olduğunu neden sonra anlayacaktım.

Bir pazar sabahıydı. Kahvaltı yapıyorduk. Sorusu için annesinin odada olmadığı bir anı kollamıştı sanırım. Başını sofradan kaldırıp, annesinin de zaman zaman yaptığı gibi uzun siyah saçlarını eliyle şöyle bir kenara çekti. Gözlerini gözlerimden ayırmadan ,“Baba”, dedi, “kimseyi öldürdün mü?”
Kızım bu soruyu sorduğunda mesleğimde ondört yılımı doldurmuştum. Başımızdan geçen her olay basına yansımasa bile ailelerimiz arasında haberler çok hızlı yayılırdı. Karım ve kızım benim iyi bir nişancı olduğumu biliyorlardı. Sık olmazdı ama bir çatışma çıktığında, ekip içinde suçluyu etkisiz hale getiren çoğu zaman ben olurdum.
“Hayır kızım, kimseyi öldürmedim,” diye yanıtladım. “Gerekmedikçe silahımı hiç kullanmadım.”
Söylediklerim doğruydu. Çoğu olayda silah kullanmaya gerek kalmazdı. Tehlikeli bir durum olduğunda veya şüpheli kaçıyorsa her zaman ölümcül olmayan bir atışla etkisiz hale getirmeyi seçerdim.
Kızım bana inanmış gibi görünse de bir sorusu daha vardı. Belki de gazetelerde okudukları ve televizyonda izlediklerinin etkisi ile sordu, “ama onlar kötü adamlar değiller mi?”
“Sanırım öyleydiler. Hemen hepsi kötü adamlardı,” dedim. Lafı nereye getireceğini az çok sezmiştim.
“Ölmediklerinde yine suç işlemezler mi? İnsanlara zarar vermezler mi?” diye sorarken yeniden kahvaltısıyla ilgilenirmiş gibi bakışlarını kaçırdı.
Cevap verirken kızıma iyi örnek olabilmek için kelimelerimi özenle seçmeye çalıştığımı hatırlıyorum.
“Bunu bilemem,” dedim. “Kimin ölmeyi hakedecek kadar tehlikeli veya kötü olduğunu bilemem.”
Bu konuşmanın üzerinden neredeyse on yıl geçmişti ama cevabımın bedelini ödemeye devam ediyordum.

Anılara dalmış yürürken eve de iyice yaklaşmıştım. Başımı kaldırıp iki katlı binaya baktığımda bir an nefesim kesilir gibi oldu. Karın oluşturduğu beyaz örtü bahçedeki yıkık süs havuzu, boyası solmuş pencere pervazları ve sıvası çatlamış duvarları kaplayıp binayı yıllar öncesindeki haline taşımıştı.
İstanbul’a tayin olduğumuzda, eşim Ayşe kızımıza hamileydi. Bu evi ilk kez gördüğü günü hatırladım. Hayatımdaki bir çok önemli gün gibi o gün de İstanbul karlar altındaydı. “Çok güzelmiş”, derken gülümseyişinden yayılan sıcaklıkla etrafımızdaki karlar eriyecekmiş gibi gelmişti bana.

arasokak

Gözlerimi kapattım. Bahçede, karda oynayan küçük bir kız vardı. Bana gülümsüyordu. Havadaki koku bile yıllar öncesindekinden farksızdı. Kömür ve odun sobalarından çıkan dumanların bastıramadığı keskin bir kar kokusu. Derin bir nefes alıp gözlerimi tekrar açtığımda artık bahçede kimse yoktu.
Göğsümdeki ağrı yeniden artmaya başlamıştı. Öksürürken nefeslenmek için girişteki bahçe duvarına tutundum. Duvardaki derin sıyrığı görünce kızım Hülya’nın doğduğu gün geldi aklıma. Karakolun telefonu her çaldığında yüreğim ağzıma geliyordu o günlerde. Doğuma çok az süre kalmıştı ve Ayşe’nin sık sık sancıları oluyordu. O gün telefona bakan arkadaşımdan ahizeyi alırken ellerim titriyordu. Doğumun yaklaştığı haberini almam ile eve varmam arasında olanları hiç bir zaman hatırlayamamışımdır ama Ayşe’yi arabayla hastaneye götürmek için kapıya yanaşayım derken duvara çarpmıştım. İşte o sıyrık hala oradaydı.
Bahçeden içeri adımımı attığımda bu kez geri dönüş olmadığını biliyordum. Daha önce sokağın girişine kadar defalarca gelsem de içeri girmemiştim. Bu gece bir şeyler değişecekti. Tıpkı dört yıl önce hepimizin hayatının geri dönüşü olmayan bir yola girdiği o gece olduğu gibi.
Kapıya vardığımda eve girerken hep yaptığım gibi pardesümdeki karları silkeledim ve ayaklarımı girişin kenarındaki demire vurarak altlarını temizledim. Yeni evimde bunu hiç yapmamıştım.
Kapı ziline bir kez bastım ve ardından elimle bir kaç kez hafifçe kapıya vurdum. Eşimin benim geldiğimi anlaması için belli bir ritmle çalardım kapıyı ve bu kez de öyle yaptım.
Kapı açılıp da yıllar sonra eşimi bir anda karşımda görünce donakaldım. Annesinin arkasına saklanıp ürkek gözlerle bana bakan küçük kız ise sanki her an beni tanıyıp kucağıma atlayacak gibiydi. Şaşkınlıktan açık kalan ağzımı kapatmam ve karşımdakinin aslında kızım Hülya olduğunu anlamam bir kaç saniyemi aldı. Simsiyah uzun saçları, iri ela gözleri ve tüm o keskin hatlarına karşın yine de müşfik ve kadınsı yüz ifadesi ile ne kadar da benziyordu annesinin gençliğine. Arkasına saklanan küçük kız ise Hülya’nın dört yaşındaki halinin bir kopyasıydı.
Hülya beni görünce zor duyulan bir iç geçirme ile başını yavaşça sağa sola salladı. Defalarca uyarılsa da aynı yaramazlığı tekrar eden bir çocuğa yapacağınız gibi.
Evin içinden sobada yanan odun ve üzerinde pişen kestanelerin kokusu geliyordu. Sıcak bir yuvanın kendine özgü kokuları. Uzun süre soğukta kaldıktan sonra gözlerimi yakan belki de yüzüme vuran bu sıcak havaydı. Cebimden çıkardığım mendille yüzümde eriyen karları temizlerken gözlerimi de kuruladım. Çikolataları uzatırken gülümsemeye çalışıyordum ama soğuktan uyuşan yüzüm ve göğsümdeki ağrı yüzünden bunu ne kadar başardım bilemiyorum.
“Kim gelmiş Hülya?”
Bu sesi tanımıştım. Hülya’nın eşi öldüğünden beri onunla kalan teyzesiydi. Eşim Ayşe’nin hiç evlenmemiş olan ablası.
“Önemli bir şey değil. Adres soruyor bir amca.”
Elimi yavaşça uzatıp torunumun saçlarına dokundum. Elif, annesinin arkasına saklanmaya devam etse de bu dokunuştan kaçmadı.
Hülya elimdeki çikolataları aldı ve hiç bir şey söylemeden kapıyı yavaşça kapattı.
Elif’in saçlarını okşadığım elime bakakalmıştım. Neden sonra, belki son kez görebilirim diye kapının yanındaki pencereye doğru uzanıp içeriye baktım ama sıkıca örtülü perdeler içeriyi göstermiyorlardı.
Dört yıl önceki o kan, barut ve gözyaşı dolu gecede de kar yağıyordu ve yine beklenmediğim bir anda eve dönmüştüm.
O gece nöbetçiydim. Devriye aracıyla gezerken kumar alacağı yüzünden damadımı tehdit ettiğini bildiğim Hasan denen serseriyi görmüştüm. Adam, sık sık arkasına bakarak evimizin bulunduğu sokağa doğru yürüyordu. Telaşlı ve tedirgin bir hali vardı. Araçtaki arkadaşlarıma beni biraz ileride bırakmalarını ve bir saat sonra aynı yerden almalarını söyleyip indim.
Damadım Ahmet’in henüz evliliklerinin ilk yılında Hülya hamileyken dahi ona şiddet uyguladığını farketmiştim. Kızım hiç bir zaman bana söylemese bile bunu anlamak zor değildi. Ahmet’i defalarca uyarmıştım bu konuda. Ya inkar ediyor, ya da bir daha olmayacağına dair tövbeler ediyor ve tutmayacağını adım gibi bildiğim sözler veriyordu. Adamın doğru düzgün bir işi yoktu, çoğu zaman sarhoştu ve kumar borçları yüzünden sık sık başı belaya giriyordu. Hasan denen bu adam ise daha önce bazen para ödeyerek bazen de sertlikle uzaklaştırdığım bu belaların başta gelenlerindendi.
Kızımın, kendisinden onbir yaş büyük olan Ahmet’le evlenmesini daha en başından onaylamamıştım. Henüz düğün gecesinde sarhoş olup konuklardan birine sarkıntılık ettiğinde çıkan kavgayı ayırırken o olayın bu herifi bulaştığı belalardan son kurtarışım olmayacağını sezmiştim ama kızım, Ahmet’in gerçek yüzünü göremeyecek kadar saf ve aşıktı.


Devriye arabasından indikten sonra evimize giden sokağın girişinde kuytu bir köşede Hasan’ı beklemeye başladım. Bu kez önemli bir şeyler çevirdiği belliydi.

Yağan onca kara rağmen bu arka sokakta çürümüş çöp ve idrar kokuları genzimi yakacak kadar kuvvetliydi. Derin nefes almamaya ve ses çıkarmamaya çalışarak bekledim.

Çok geçmeden sokağın başında göründü. Yaklaştığını görür görmez üzerine doğru gidip bir çelmeyle yere yuvarladıktan sonra sokağın arasına doğru sürükledim. Kara kuru bir adamdı ve benden en az yirmi kilo hafifti. Fazla direnememişti. Etraftan görülmeyecek bir noktaya geldiğimizde beni görebilmesi için önüne geçtim.
Gözümün ucuyla bir parıltı fark ettiğimde olanca gücümle tekmeyi savurdum eline. Sustalı bıçak havada uçup bir kaç metre ötedeki kar öbeğine saplandı. Yerde acıyla inleyen adamın az önce bıçak olan sağ eline botumla sertçe bastırdım. Küfür etmeye başladığını duyunca baskıyı arttırdım. Bıçağı uzaklaştırmak için o kadar sert vurmuştum ki elinin kırılmış olması işten bile değildi. Şu anda ise bastırdığım elinden neredeyse kemik çıtırtıları geliyordu.
Pes edip küfür etmeyi kesince ayağımın baskısını azalttım.
“Ne istiyorsun be adam? Manyak mısın sen?”
Cevap vermekle vakit kaybetmedim. Eğilip ceketinin ceplerini aradım. Bir not buldum ve cebime koydum. Belinden aldığım tabancayı da ulaşamayacağı bir yere fırlattım.
“Söyle bakalım. Bu saatte bu ne acele? Neler çeviriyorsun?”
“Sana ne?”, derken canının acısına rağmen pis pis sırıtıyordu.

Bu saçmalık için ne vaktim ne de sabrım vardı. Ayağımı elinden kaldırıp yüzüne sert bir tekme attım. En azından bir iki dişi kırılmış olmalıydı.
“Sana kızımdan ve kocasından uzak duracaksın dememiş miydim?”
Hasan, kırılan dişlerini bir avuç kanla beraber tükürürken hala sırıtıyordu. Alkol kokusunu fark etmiştim ama canının acısını bu kadar bastıracak kadar sarhoş olduğuna inanamıyordum.
“Damadınla o işi çözdük biz.”
Adamı yarım metre kadar sürükleyip oradaki çiçeklerin etrafını saran demire kelepçeledim.
Sokak lambasının ışığının ulaştığı bir noktaya gidip bulduğum notu incelemek istiyordum. Bir kaç kez katlanmış kırışık kağıtta kargacık burgacık yazılmış o notu kelimesi kelimesine hatırlıyorum.
Babası bu akşam nöbetçi. Ben gelene kadar işi halledin. Altınları yanındaki çantada taşıyor . Evdeyken kömürlüğün yanındaki dolaba koyuyor.
Notu okuduğumda başım döndü ve sendeledim. Az önce adamı etkisiz hale getirdikten sonra normale dönen kalbim deli gibi atmaya başlamıştı yine.
Hemen Hasan’ın yanına koşup yere çömeldim, yakasına yapışıp sarsmaya başladım. Acıdan veya alkolden sızıp kalmasından korkuyordum.
“Kim yazdı bu notu sana? Yalnız mısın bu işte?”
Soğuğun ve aldığı darbelerin etkisi kendini göstermeye başlamıştı. Kesik kesik nefes alıyor ve titriyordu.
“Tamam… Söyleyeceğim… Yeter ulan… Du—dur artık… ”
Öksürük nöbetlerinin arasında olan biteni anlattı. Başka çaresi olmadığını anlamış olmalıydı.
Üç kişi olduklarını ve kızımı kendi evinde bulamayınca benim evimde olduğunu tahmin ettiklerini söyledi. İki arkadaşını önden yollamıştı.
Vaktim kısıtlıydı ve notu kimin yazdığını sormama gerek yoktu. Silahımın kabzasıyla kafasına sert bir darbe vurup bayılttım serseriyi.

Hemen eve doğru koşmaya başladım. Geç kalmış olma ihtimalini aklıma getirmek bile istemiyordum. Kükreyen rüzgarla yüzüme çarpan kar gözlerimdeki yaşların sıcaklığını hissetmemi engelleyemiyordu.

Bahçeden içeri girerken evin kapısının aralık olduğunu farkettim. Üst kattaki bütün ışıklar yanıyordu ama alt kata tam bir karanlık hakimdi. Olup biteni anlamaya çalışmadan tüm hızımla içeriye daldım.
Gözlerim içerinin karanlığına henüz alışamadan merdivene doğru yöneldim. Ayağım bir şeye takıldı ve dengemi kaybettim. Yüzüstü yere kapaklandığımda canımın acımasından çok adamların çıkan gürültüden geldiğimi farketmeleri düşüncesi beni tedirgin etmişti. Sol dizimi ve çenemi çok kötü çarpmıştım düşerken. Acıyla inlememek için dişlerimi sıktım ve ağzımda biriken kanı sessizce tükürdüm. Başımı şöyle bir kaldırıp etrafı dinlediğimde yukarıdan gelen bir kadın çığlığı ve kızgın seslerle bağıran iki adamın seslerinin benim çıkardığım gürültüyü bastırdığını anladım.
Ayağımın takıldığı şeyi görmek ve karanlık merdivenlerden çıkabilmek için kemerimdeki el fenerini yaktım. Yere düşmeme sebep olan şeyi hemen farkettim. Devrilmiş bir sandalye. Bir mücadele olmuştu burada.
Aklımdan bir sürü olasılık geçiyordu. Adamların silahlı oldukları neredeyse kesindi. Belki de maskeliydiler. Kızım ve karım çok korkmuş olmalıydılar. Maskeli olmalarını diledim. Çünkü o zaman altınları alınca onlara bir zarar vermeden kaçma ihtimalleri vardı. Aksi taktirde notta yazılı olan işi halletmek sadece altınları almaktan ibaret kalmayabilirdi.
Elimdeki feneri biraz daha ileriye doğrulttum. Devrilmiş sandalyenin ilerisinde bir terlik ve biraz daha ileride bir çift ayak görünüyordu. Biraz daha yaklaşınca Ayşe’nin yerde hareketsiz yattığını gördüm. Uzun siyah saçları yüzünü ve boynunu örtmüştü.
“Ne olur sadece bayılmış olsun. Ne olur ölmüş olmasın.”
Yanına ulaşıp nabzını kontrol etmek için elimi uzatana kadar kaç kez tekrarladım bu yakarışı bilmiyorum. Sanki zaman durmuştu ve ben o yarım metrelik mesafeyi bir türlü aşamıyordum.
Elim boynuna değdiğinde sıcak bir ıslaklık hissettim. Ellerim titrediği ve kalbim delicesine attığı için nabzını hissetmekte zorlanıyordum. Saçlarını kenara çekip yüzünü ve boynunu açtığımda gördüğüm manzara şüpheye yer bırakmıyordu. Boynunun tam ortasında kapkara, korkunç bir delik vardı.
Göğsüme bir balyoz yemişcesine nefesim kesildi bir an.
Ayşe’nin yaşamasının imkansız olduğunu anladığımda başımı kaldırıp merdivene doğru baktım. Üst kattan gelen bağırışlar ve çığlıklara bir de bebek ağlaması eklendi. Kendimi toparlamam için çok önemli iki sebebim vardı.
Görüşümü bulanıklaştıran yaşları silerken yüzüm karımın kanıyla yapış yapış oldu. Ama artık daha net görebiliyordum. Kalbimin atışları ve nefesim biraz düzelmişti.
Silahımın emniyetini açtım. Sol elimde yere doğru tuttuğum el feneri, sağ elimde ise ileriye doğrulttuğum tabancayla merdivenlerden çıkmaya başladım.

Sesler koridorun sağındaki yatak odası tarafından geliyordu. Karım adamlarla tartışır ve onları oyalarken kızım bebeğini de alıp yatak odasına sığınmış olmalıydı. Şimdi adamlar kapının önünde kah tehdit ederek kah onlara bir zarar vermeyeceklerini söyleyerek kızımı kapıyı açmaya ikna etmeye çalışıyorlardı. Bunu uzun süre yapacaklarını sanmıyordum. Bir süre sonra ya kapıyı kırmaya ya da kilide ateş ederek açmaya çalışacakları kesindi. Fazla vaktim yoktu.
Kafamı köşeden uzatarak bakınca ikisinin de ellerinde birer tabanca olduğunu gördüm. Gecenin ilerleyen saatleri olması ve evin en yakın komşularımızdan büyük bir bahçeyle ayrılmış olması adamlara güven vermiş olmalıydı. Tabii benim sabaha kadar eve gelmeyeceğimi bilmeleri de cabası.

Tek kaygım adamların kapıya çok yakın olmalarıydı. Eğer kızım da öbür tarafta kapıya yakın duruyorsa adamları vururken kızım ve torunuma zarar vermekten korkuyordum. Onları oradan uzaklaştırmam gerekiyordu. Bu arada zamanın aleyhime işlediğinin de farkındaydım. Adamlar kapıyı açarlarsa işim çok zorlaşacaktı. O kısacık sürede olabilecekleri ve yapabileceklerimi gözden geçirdim. Ellerinde paniğe kapılmış ve bebeğini korumaya çalışan bir kadın varken adamları etkisiz hale getirmem neredeyse imkansızdı. Kızım ve bebeği iki ateş arasında kalırlarsa onları koruyamazdım. Hemen harekete geçmeliydim.
Koridordaki lambanın iki düğmesi vardı. Birisi merdivenden çıkınca hemen sağda diğeri ise yatak odasının kapısına yakın yerdeydi. Aklımdaki planı uygulamak için fazla vaktim kalmadığını hissediyordum. Gözlerimi kapayıp içimden ona kadar saydım ve ardından ışığı kapamak için düğmeye bastım. Koridora çıkıp el fenerini üzerlerine doğrultarak adamlara seslendim.

Şaşkınlık ve panik içinde dönerlerken sağdaki iri yarı kasketli olan rastgele ateşledi silahını. Oldukça şişman ve kel olan diğeri ise ellerini havaya kaldırıp korkmuş bir çocuk gibi ani bir çığlık attı. Bu arada ikisi de kapıdan uzaklaşıp duvara daha yakın bir konuma gelmişlerdi. Benim istediğim de tam olarak buydu. Adamlar bir süredir aydınlıktaydılar. Ben ise dışarıdan geldiğim için gözüm karanlığa daha alışkındı. El fenerini kullanmasam bile onları rahatça görebilecek durumdaydım.

Kasketlinin silahından çıkan mermi başımın belki de bir iki karış üzerinden geçip arkamdaki duvara saplanırken silahımı art arda iki kez ateşleyip ikisini de göğüslerinden vurdum. Ardından hızla yanlarına gidip birer el de başlarına ateş ettim.
Kısa süre içinde daracık koridorda patlayan beş mermi ve çatışmanın sebep olduğu adrenalinin etkisi ile kulaklarım uğulduyor ve ellerim titriyordu. Kapının yanındaki düğmeye basıp ışığı tekrar yaktım. Kendimi toparlamaya ve kızımla torunumun seslerini duymaya çalışırken sağ omuzumda ani bir yanma hissettim. Kasketli o kadar da kötü nişancı değil miydi acaba? Elimi omuzuma uzattığımda kanadığını fark ettim.
Olan biteni anlamaya çalışırken başımı çevirip omuzuma bakınca arkamda bir hareket görür gibi oldum. Arkama döndüğümde Ahmet’i gördüm. Çıldırmış gibiydi. Kızarmış yüzünde acı ve nefret dolu bir ifade vardı. Aramızdaki en az iki metre mesafeye ve havadaki onca barut ve kan kokusuna rağmen alkol kokusunu kolaylıkla fark edebiliyordum. Ayakta durmakta zorlanacak kadar sarhoştu ama bu mesafeden bir kez daha ıskalaması çok zordu.
Böyle anlarda zaman yavaşlar gibi olur. Kısacık bir an gibi görünen sürede aklınızdan bir çok şey geçer. O anda da öyle oldu. Karşımda kızımın aşık olduğu ve defalarca beladan kurtardığım bir adam vardı. Torunumun babası ve şu anda kızım ve torunumun yaşadığı korkunun tek sebebi olan adam.
Sol eliyle duvara tutunarak hafifçe doğruldu ve silahını tekrar bana doğru kaldırdı. Küçük siyah gözleri ruhsuz bir maskedeki karanlık iki çukur gibiydiler.
Yaşarsa kızımın ve torunumun hiç bir zaman güvende olmamasına sebep olacak adamdı karşımdaki. Karımın ölümüne sebep olan adam. İntikam hissi değildi o kısacık sürede karar vermeme yol açan. Ölen geri gelmezdi ama hayatta kalan en değerli varlıklarım için büyük bir tehlike duruyordu karşımda. Zor bir karar olmadı.
Sağ omuzumdaki yanmaya rağmen hiç tereddüt etmeden ateş ettim ve tek kurşunla alnından vurdum. İpleri kesilmiş bir kukla gibi duvarın kenarına yığılıp kaldı. Açık kalan gözlerinde şaşkın bir ifade vardı.
Artık her şey bitmişti. Kızım ve torunum güvendeydi. Yatak odasının kapısına yöneldim ve kızıma seslendim.
Neden sonra sessizlikten cesaret alan Hülya kapıyı açtı ve kucağında hala ağlayan bebeği ile dışarı çıktı. Onları karşımda sapasağlam görünce tüm yaşananların verdiği tükenmişlikle yavaşça yere çömeldim ve oturdum. Kızım da yanıma gelip bana sarıldı. Sarsılarak ağlıyordu. Ardarda beş el ateş ettiğim silahımın namlusunun ne kadar sıcak olabileceğini bildiğim için onu yere bıraktım ve kızıma ve torunuma sarıldım.
Ağlaması biraz hafifleyen Hülya hıçkırıklar arasında bana annesini sordu. Cevap vermek yerine daha da sıkı sarıldım kızıma. Başını omuzuma koyup içini çekerek ağlamaya devam etti. Artık korkudan değil acıdan ağlıyordu.
Bir süre sonra başını kaldırıp omuzumun üzerinden bakınca karşıdaki duvarın dibine yığılmış olan kocasını gördü. Yaşadığı bu son şoktan sonra bir hemen yanımdaki silaha bir de Ahmet’in cesedine bakarak çığlıklar atmaya başladı. Kollarımdan kurtulup kucağında bebeği ile gerisin geri sürünerek yatak odasına doğru gitti ve kapıyı kapattı. O gece kızımın benimle konuştuğu son geceydi.

Aradan geçen yıllar boyunca o gece elime geçen notu kimseye göstermedim. Kızımın ölen kocasını, torunumun ise babasını gerçek yüzüyle tanımalarına gönlüm razı olmamıştı. Küçük bir kızın babasını ondan almakla babasına ait duyguları öldürmek bambaşka şeylerdi.

Yıllar sonra ilk ve son kez o evin önündeydim yine. Gidecek başka yerim olmasa da burada bana yer yoktu.
Göğsümdeki ağrı artık dayanılmaz bir hal almıştı. Soğuktan ve yorgunluktan ellerimi ve ayaklarımı hissedemiyordum.
Duvarın kenarına çömelip karımın hala hayatta olduğu ve kızımın bu bahçede oynadığı zamanları düşünmeye başladım. Vücudum buz kesmişti ama karımın ve kızımın bana yıllar öncesinden gülümsedikleri tatlı anılar içimi ısıtıyordu.
Ne o gece ne de daha sonra, o serserinin cebinde bulduğum notu kimseye göstermemiştim ama yine de saklıyordum. Ben yokken kimse bulmasın diye yanımda taşıyordum.
Sol kolumu kıpırdatamıyordum ama sağ elimde hala biraz güç kalmıştı. Yana doğru uzandım ve notu sağ elime alıp elimi sıkı sıkı kapattım. Bir süre öylece uzandıktan sonra artık istesem de elimi açamaz hale geldim.
Geldiğim yola son bir kez baktığımda karın bana ait izleri tamamen örttüğünü gördüm.
Her zaman tek gerçek evim olarak gördüğüm evin bahçesinde, hızla yağan kar üstümü örterken hayatımda dalacağım en derin uykunun kollarına bıraktım kendimi.

Mustafa Özçınar 2013  

Yorum yapın

Öykü altında arşivlenmiş