Tag Arşivleri: novella

KAR – Bölüm III

carwetsketch

 

 

Vücudumdaki titreme azalmıştı. Kendimi toparlayabilmek için daha fazla beklemeyemezdim. Balkon kapısını hafifçe aralayıp çömelmiş vaziyette dışarıya çıktım. Balkonun büyük kısmı duvarla kaplı olduğundan ayağa kalkmazsam sokaktaki birinin beni görmesi imkansızdı. Balkon duvarının tam ortasındaki yarım metrelik boşluğu demir parmaklıklar kapatıyordu. Olabildiğince yere yakın kalmaya çalışarak temizlik ekibinin geldiği arabaya baktım. Evet onlar bir temizlik ekibi olmalıydılar. Suikastçi başarılı olamazsa işi tamamlayacak, başarılı olması durumunda ise ortalığı deliller konusunda temizleyecek ve ekibin güvenli kaçışını sağlayacaklardı.

Araç, ışıkları kapalı ama motoru hala çalışır vaziyette aynı yerde duruyordu. Yaklaşık on metre kadar solumda ve sokağın karşı tarafındaydı. Hızlı hareket edebilmek adına sürücüyü araçta bırakmışlardı. Camları içeriyi neredeyse hiç göstermeyecek kadar koyu olan aracın içinde bir ışık görür gibi oldum. İzlemeye devam ettim. Bir görünüp bir kaybolan sarı kırmızı ışık iki üç kez art arda çaktı. Sürücü beklerken bir sigara yakmış olmalıydı.

Balkonun sağ tarafından bir metre ötede yangın merdiveni vardı. Apartmanın her katından bu merdivene bir kapı açılıyordu ama hepsi de kilitliydi. Çevresi demir parmaklıklarla kaplı sarmal merdivenin çıkışında ise büyük bir asma kilit vardı. Mal güvenliğinin ülkemde her zaman can güvenliğinden önce geldiğini bir kez daha hatırlayıp güldüm. İçerideki kilidi adamlara kendimi farkettirmeden maymuncukla açmayı başarsam bile parmaklıkların dışındaki asma kilidi açmam çok zordu. Bu arada görülmem durumunda ise kapana kısılmış olacaktım.

Bir çok kişi izlediği filmlerin etkisi ile kilitlerin ateş edilerek açılabileceğini düşünür ama bu çok tehlikelidir. Normal bir dokuz milimetrelik mermi duvardan veya metal kapıdan sekerek vurulmanıza sebep olabilir.

Gerilen kaslarımı gevşetmek için başımı şöyle bir sağa sola çevirdim. Ellerimi ovuşturarak ısıttım. Artık parmak izini düşünecek durumda olmadığımdan eldivenleri çıkarıp attım.

Mesafeyi hesapladıktan sonra silahın susturucusunu tekrar namluya taktım. M9’un namlusu gövdeden biraz çıkık olduğu için susturucu takmaya uygun gibi görünse de aslında döner namlulu bir tabanca olduğu için sorun yaşanabilirdi. Susturucunun sıkı bir şekilde oturduğunu kontrol ettikten sonra gece boyu yağan yağmurla ıslanmış balkonda yere uzandım. Silahı balkon demirlerinin arasından hafifçe dışarıya çıkarıp aracın sürücü koltuğunun bulunduğu bölgeye doğru yönelttim. Mesafe ve yüksekliğin yanında susturucu yüzünden azalan menzili de hesaba katarak nişan aldım. Tek bir şansım vardı.

Nefesimi kontrol edip atışa hazırlanırken aşağıdan bir ses duydum. Kapının açılırken çıkardığı gıcırtı buradan bile duyulabiliyordu. Aramayı bitirmiş olmalıydılar. Yalnızca bu kata bakmamışlardı ve birazdan burada olacaklarından emindim.

 

***

 

Aşağıda bıraktıkları adamlarını hedefimde tutarak balkonda uzanmışken, bir yandan aşağıdan gelen seslere kulak veriyor öte yandan da planımda değişiklik yapmak gerekip gerekmediğine karar vermeye çalışıyordum. Vakit kaybetmeyip ilk planıma bağlı kalmayı seçtim.

Tetiği önce güçlü bir şekilde çekip horozun kurulmasını sağladım. Sonra yavaşça bastırıp ateş ettim. Sabahın sessizliğinde sokakta hafif bir çatırtı yankılandı. Hemen sonrasında bir korna sesi duyuldu. Sürücü vurulup direksiyonun üzerinde yığılmış olmalıydı. Bilinçsiz bir şekilde yığılıp kalan bir insanın ağırlığı çoğu zaman kornanın sürekli çalmasına yetmez. Bu yüzden ilk çarpmanın etkisiyle çalan korna hemen susmuştu. Bu arada aracın camı da patlamadığından dikkatli bakılmazsa camda bir delik olduğunu görmek çok zordu.

Aşağıdan ilk kez konuşma sesleri geldi. Olan biteni anlamak için daireye tekrar girmeye çalışıyor olmalıydılar. Kapının o bildik gıcırtısını bir kez daha duydum. Ne olduğunu anlamaları uzun sürmezdi. Tek avantajım nereden ateş edildiğini anlamalarının zor olmasıydı.

Islak balkonda yere uzandığım için kazağım ve pantolonum sırılsıklamdı. Sabahın soğuğunu iliklerimde hissediyordum.

Ayağa kalktım ve tam karşımda duran sokak lambasına bir el ateş ettim. Bu kez silahın çıkardığı hafif çatırtıyı patlayan lambanın boğuk sesi izledi. Sokak karanlığa gömüldü. Balkonun tam altında komşularıma ait araçların park ettiğini biliyordum. Balkonda çiçek yetiştirmeyi seven bir komşum vardı. Önceden gözüme kestirdiğim büyükçe bir saksıyı tam aşağıda duran aracın üzerine bıraktım.

Sokağı inleten bir alarm sesi aşağıdan gelen diğer tüm sesleri bastırdı. Alarmı çalan aracın sinyal ışıkları yağmurda ıslanmış sokağı kırmızıya boyadı. Çantamı sırtıma taktım. Balkonun sağ duvarına tırmanıp hafif bir sıçrayışla yangın merdivenine doğru atladım.

Ellerimle demirlere tutunmayı başarsam da ayaklarım yağmurla kayganlaşan demirlerden kayınca göğsümü ve başımı sert bir şekilde çarpmaktan kurtulamadım.

Aşağıya doğru inmeye çalışırken öncelikle yangın merdiveninin öteki tarafına doğru da kıvrılmaya çalışıyordum . Bu sayede adamlardan birisi balkona çıkar veya kafasını pencereden uzatırsa beni görmesi ve vurabilmesi zorlaşacaktı.

Kulağımı sağır eden bir patlama sesiyle birlikte sol gözümün önünde kıvılcımlar çaktı. Yanağımda keskin bir acı hissettim. Vurulmamıştım ama çok yakına isabet eden merminin kopardığı metal parçalar yanağımı yırtmıştı.

Az önce yaşadığım sert çarpmanın etkisiyle gerilen kaslarımdaki ağrıya aldırmadan adamların görüş alanından çıkmak için ilerlemeye devam ettim.

Çok yakınımda patlayan mermi yüzünden kulaklarım çınlıyordu ve hiç bir şey duyamıyordum. Aracın alarmının çaldığını bile yanıp sönen ışıklardan anlayabiliyordum ancak.

Bu kez sağ bacağımda bir yanma hissettim. Elimi gayri ihtiyari bacağıma uzattım. Tek elimle asılı kalınca az daha düşüyordum. Son bir gayretle demire tutunup kendimi biraz daha ileriye savurdum. Yere inmeme bir metre kalmıştı ve yangın merdiveninin arkasına doğru geçmeyi başarmıştım. Kulaklarımdaki uğuldama biraz hafifleyince bir kaç saniye arayla demirlere çarpan mermilerin sesini duymaya başladım.

Sağ ayağımı ağrı yüzünden çok iyi kullanamıyordum. Artık gücüm tükenmişti. Kendimi aşağıya bıraktım.

Adamların birini etrafa hakim bir açıda kalsın diye yukarıda bıraktıklarını ve diğer ikisinin şimdiden aşağıya doğru koşmaya başladıklarını tahmin ediyordum. Düştüğüm yerden kalkarken sağ bacağımda keskin bir ağrı hissettim. Elimle şöyle bir yoklayınca oldukça derin bir sıyrık olduğunu anladım. Koşmam çok zordu ama siyah pikaba kadar yetişebilirdim.

Anahtarın üzerindeki düğmeye basınca pikaptan kapıların açıldığını belirten sesi duydum. Adamların benim kendi arabama gideceğimi düşünmelerini umuyordum. Alarmlı araçlarda kilit açılırken öten sinyal duyulmamış ve aracın sinyalleri yanıp sönmemişti. Kullanıcısı dikkat çekmemek için bu sistemi iptal ettirmişti belki de. Bu kez şansım yaver gitmişti. Bu sayede benim pikaba doğru yöneldiğimi hemen anlayamayacaklardı.

Bacağımdaki ağrının izin verdiği kadar hızlı bir şekilde pikaba doğru yöneldim. Dikkat çekmemek için eğilerek koştum ve aracın ön tarafından dolaştım. Sürücü kapısı binanın karşı tarafına bakıyordu. Kapıyı açtım ve içeriye girince anahtarı takıp aracı çalıştırana kadar kafamı kaldırmadım. Patinaj yapmadan hızla kalkabilmek için hafifçe gaza bastım. Daha bir iki metre gitmiştim ki sağ arka cam patladı. Hemen ardından ikinci bir mermi aracın tavanına isabet etti ve sürücü tarafındaki camı kırarak çıktı. O kadar yakınımdan geçmişti ki yüzümde sıcaklığını hissettim. Bu arada araç artık hızlanmıştı. Bir kaç saniye sonra yeterince uzaklaşmıştım. Adamların atış açısı kaybolmuştu.

Şimdilik kurtulmuştum.

Şimdi sıra eski dostu bulup neler olduğunu öğrenmekteydi ama sorun şu ki onunla neredeyse yirmi yıldır görüşmemiştim ve nerede olduğuna dair hiç bir fikrim yoktu.

***

 

salacaksketch

 

Artık izimi kaybettiklerinden emin olduğumda ara sokaklardan çıkmış sahil yolunda ilerlemeye başlamıştım. Gün ağarmaya başlamıştı. Kırık camlardan yağmurda ıslanmış toprağın kokusu geliyordu. Pikabın ön panelindeki saat beş buçuğu gösteriyordu. Cumartesi sabahının bunca erken saatinde İstanbul’un o korkunç trafik yoğunluğundan eser yoktu.

Yol boyunca aracın kırık camlarından şüphelenip durduracak polis ekiplerine rastlamamak için dua ettim. Salacak sahiline yaklaşmıştım.

Araç dört kapılı bir Ford Ranger’dı. Çok güçlü ve arazi şartlarına uygun olmanın yanında içi de son derece konforluydu ama sonuçta bir binek otodan daha sert bir sürüşü vardı. Her sarsıntıda kollarım geriliyor ve yaralı bacağımdan vücuduma elektrik çarpmış gibi keskin bir ağrı yayılıyordu.

Yüzümdeki yaranın durumunu kontrol etmek için aynaya baktım. Sol yanağımda, büyükçe bir kedinin pençe izini andıran üç sıra sıyrık vardı. Kanama çoktan durmuştu.

***

Yolun kenarındaki çay bahçelerinden birinde karnımı doyurmaya karar verdim. Araç kolaylıkla fark edilmesin diye yol kenarına bırakmak yerine park alanına girip çay bahçesinin deposu gibi görünen prefabrik kulübenin yanına park ettim.

Sağ bacağımdaki yara dikkati çekmesin diye hemen girişteki bir masaya oturdum. Yolda aracın kaloriferini çalıştırdığımdan kıyafetlerim neredeyse tamamen kurumuştu. Masanın üzerinden bir kaç peçete alıp bacağımdaki yaraya bastırdım. Büyük tahta masa garsonların yaramı görmesini engelliyordu.

Yolun karşısındaki deniz ve Kızkulesi manzarasından istifade etmek için ön duvarın yarım metrelik bir ahşap bölümü dışında tümü camla kaplıydı. Uzun bir koridor şeklindeki mekanın cam kenarında ve iç tarafta altışar tane dört kişilik tahta masası vardı. Servis yapan çalışanların girip çıktıkları mutfak ve çay ocağı benim oturduğum masadan uzak olan uçtaydı. Çay ocağının hemen önündeki masada oturmuş bir çift dışında içeride başka müşteri yoktu. Onlar da güne erken başlayan değil benim gibi geceyi geç bitiren müşterilerden olmalıydılar. Etrafta olan bitenden tamamen habersiz kendi dünyalarına dalmış görünüyorlardı.

Henüz ergenlik sivilceleri olan en fazla on altı, on yedi yaşlarında görünen bir delikanlı siparişimi almak için yanıma geldi.

“Geçmiş olsun abi. Çay vereyim mi?”
Bir an neden böyle söylediğini anlayamadım ama sonra yüzümdeki yara geldi aklıma.
“Sağol. Taş fırlattı kamyonun biri. Cam kırıldı. Ver ver.”
“Yanında bir şey alır mısın?”
“Bir de kaşarlı tost getiriver. Lavabo ne tarafta?”
“Dışarıda abi.”

İçeriye girerken gördüğüm park yerine bakan küçük kapıları hatırladım. Üzerlerinde her hangi bir yazı olmadığından tuvalet olduklarını anlayamamıştım. Çocuk siparişi getirmek için gidince ben de tuvalete gittim.

Küçük ama temiz bir tuvaletti. Aynada yaramı inceleyince yüzümde sıçrayan kanların bıraktığı izleri gördüm. Yaralardan birinin kenarında küçük bir metal kıymık vardı. Onu çekip çıkardım. Ufak bir kanama oldu. Yüzümü yıkadıktan sonra kağıt havlularla kanama durana kadar bastırdım. Biraz daha iyi görünüyordum ama izler hala göze batacak kadar belirginlerdi. Bacağımdaki yarayı inceleyince şimdilik yapabileceğim bir şey olmadığını gördüm. Kanama yoktu. Mermi sıyırırken yakmıştı deriyi.

Masama döndüğümde sivilceli gencin çay ocağının penceresinden benim gelmemi beklediğini gördüm. Ben gelince çayı getirdi.

“Tost birazdan hazır olur,” dedi.

Teşekkür edip çayımı aldım. Sol tarafımda duvara asılı bir televizyon vardı. Müzik klipleri gösteren bir program açıktı. Sesi çok kısıktı. Klipler dönerken alttan seyircilerin gönderdiği mesajlar kayıyordu. Televizyon aracılığı ile gönderilen kimi aşk ilanı, kimi de selam içeren mesajlarda insanı yormayan bir sıradanlık vardı. Düşüncelerimi toplamak için sağımdaki deniz manzarası yerine ekrandaki bu mesajlara daldım. Dişe dokunur hiç bir şey söylemeyen ve yazarını diğer binlercesinden ayırt edemeyeceğiniz yazıları izlemeye başladım çayımı yudumlarken. Belki de denizdeki birbirinin aynı binlerce dalgayı izlemekten çok da farklı bir şey değildi yaptığım.

Ne kadar düşünürsem düşüneyim bu saldırının nedenini tahmin edemiyordum. Şu anda yapabileceğim şeylere ve onların önceliklerine odaklanmaya karar verdim. Polise haber verirsem bu denli organize ve tehlikeli insanlardan beni koruyabilirler miydi? Yoksa ifade vermeye gittiğimde ve kaldığım yeri güvenlik güçlerine bildirdiğimde hayatım daha mı çok tehlikeye girerdi? Aslında polisin beni bu tür bir tehlikeden koruyamayacağından emindim. Şimdilik kendi başımaydım.

“Abi başka bir arzun var mı?”

Daldığım düşüncelerden bir anda sıyrılıp, “Sağol, şimdilik yok,” diye cevap verdim. Televizyondaki klibe daldığımı sanmış olmalıydı.

Çocuk gidince tekrar ekrana çevirdim bakışlarımı. Ufak tefek bir adam incecik sesiyle dansçı kızların arasında şarkı söylüyordu. Diğer tüm şarkılarında olduğu gibi eski bir sevgilisinin vefasızlığından şikayet ediyordu. Hayatına giren insanları arkanda bırakırken kötülemek gece hayatında bu adamı dinleyenler arasında çok popüler olsa gerekti.

Böylesi bir durumda bile televizyon insana vakit kaybettirebiliyor diye düşünüp tekrar kendi sorunlarıma odaklanmaya karar verdim.

Çok uzun yıllardır görmek bir yana haber dahi almadığım eski arkadaşım nasıl olup da böyle bir gecede bana ulaşmıştı? Gerçi mesleğini düşününce benim tehlikede olduğumu öğrenmiş olması çok şaşırtıcı değildi. Ama eğer onun kulağına çalınacak bir tehdit altındaysam bu iş ilk başta düşündüğümden de büyük demekti.

Arkadaşımın arama yaptığı numara telefonumda görünüyordu. Onunla tek bağlantı yolum bu olmasaydı izlenebileceği için telefonumu yanıma almazdım. Kullandığım araçta da takip sistemi olması ihtimali çok yüksekti ama araç değiştirmem zordu. Bir kaç saatliğine bu riski göze alacaktım. Peşimde olanlar her kimse, bu koca şehrin farklı noktalarında operasyon yapacak kadar geniş bir ağları olmamasını umuyordum.

Bir çay daha söyledim. Tostumu ve iki bardak çayı bitirince biraz canlanmıştım. Ücreti ödeyip bir şişe su alıp çıktım.

***

Araca binmeden önce arka koltuğun altına bakmak istiyordum. Bu modellerde bagajdan ayrı küçük bir saklama alanı daha olur. Gerçekten de o bölmede bir şeyler buldum. Metal bir çanta, koyu renk beze sarılı bir şey ve omuz askılı bir tabanca kılıfı vardı. Beze sarılı olan şey pompalı bir tüfekti. Kilitli olmayan metal çantada ise Beretta için iki adet dolu şarjör ve bir kutu da yedek mermi vardı. Şarjörlerdeki mermiler normalken kutudakiler delik uçluydular. Bu tür mermiler hedefe çarpınca patlayıp çok daha büyük hasar verirler. Yüzyıldan uzun bir süre önce Lahey sözleşmesinde askeri amaçlar için kullanımları yasaklansa bile polis birimleri dünyanın bir çok yerinde bunları yasal olarak kullanabilir. Bunun sebebinin meskun mahallerde duvardan veya yerden sekebilecek mermilerin masum vatandaşlara zarar vermesinin önlenmesi olduğunu söylerler. Çünkü bu mermiler bu tür sert yüzeylerde yassılaşır ve daha az sekerler.

Pompalı tüfeği koltuğun altındaki bölmede bırakıp diğerlerini çantama koydum ve tekrar tuvalete yöneldim.

İçeriye girip kapının sürgüsünü çektikten sonra Çantanın içindekileri lavabonun yanındaki mermer tezgaha boşalttım. Mermi seçiminde bir süre kararsızlık geçirdim. Kendimi savunma amaçlı kullanırken delik uçlu olanlar normal mermilere göre çok daha etkili olurlardı olmasına ama zamanında bunların oluşturduğu yaraların ne kadar feci olduklarını gördüğüm için seçim yapmakta zorlanıyordum. Sonunda delik uçlu mermileri kullanmaya karar verdim. Hem çok daha etkiliydiler, hem de çatışma çıkarsa etrafta olabilecek insanlara zarar verme ihtimali daha azdı. Şarjörlerdeki mermileri değiştirdim. Yağmurluğumu çıkarıp kılıfı omuzuma geçirdim. Yağmurluğumu tekrar giydiğimde silahın dışarıdan belli olmadığını ama gerektiği anda sağ elimle çok seri bir şekilde çekebileceğimi gördüm. Yedek şarjörleri tekrar çantama koyup dışarı çıktım.

Kafam hala çok karışıktı ama en azından kendimi daha güçlü hissediyordum. Park yerinden çıkıp yola koyulmadan önce bir arama yapmak istiyordum. Araca binip kapıyı kapattım ve telefon numarasını tuşladım ama ara tuşuna basamadım. Orada oturmuş öylece telefona bakıyordum. O kadar zordu ki o tuşa basmak. Dört yıldan fazladır benimle bir tek kelime bile konuşmamış birini, kızım Hülya’yı arayacaktım. Yanlışlıkla aramamak için rehberden sildiğim numarayı hatırlamam hiç de zor olmamıştı. Ne de olsa karımın öldüğü ve kızımın benimle son kez konuştuğu o geceye kadar yıllarca yaşadığım evimin numarasıydı bu.

Kızım kocasının da öldüğü o geceden sonra şimdi beş yaşında olan torunum Elif’le beraber çocukluğunun geçtiği o evde kalmaya başlamıştı. Ben ise yeni bir eve taşınmıştım. Eşimin hiç evlenmemiş olan ablası da bir süre sonra onların yanına taşınmıştı.

Neden sonra cesaretimi toplayıp ara tuşuna bastım. Henüz ilk çalmada telefon açıldı.

“Ayhan Demir, burada hep birlikte seni bekliyoruz. Sakın geç kalma. Ev zaten kalabalık, misafir getirmezsen iyi edersin.”

Çok sakin, neredeyse dostça bir tonla bunları söyleyen adam cevap vermeme fırsat vermeden. Telefonu kapattı.

Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Akılsızlığıma lanet ediyordum. Bana ulaşmak için kızımı ve torunumu kullanacaklarını en başından düşünmeliydim.

Titremeye başlayan ellerimle defalarca yeniden aradıysam da telefon bir daha açılmadı.

 

Devam edecek …

2 Yorum

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR – Bölüm II

Bölüm II

 

escapesketch

 

Gözüm artık karanlığa iyice alışmıştı. Evin içi neredeyse bomboştu. Buraya taşındığımdan beri eve yeni bir şey girmiyor, eskiler ise yavaş yavaş yitip gidiyorlardı. Salonda büyükçe bir kütüphane ve iki koltuktan başka eşya yoktu. Evde sadece bir tek televizyon vardı ve o da mutfaktaydı. Işıkları yakmadan hızla yatak odasına döndüm.

Az önce aniden uyanıp o ölümcül mücadeleye girmiş olmama rağmen, yorgun olmak bir yana, uzun süredir hissetmediğim kadar canlı hissediyordum kendimi.

Yatağın başındaki komodinin üzerinden saatimi alıp taktım. Geçen sene doğum günümde iş arkadaşlarımın aldığı güzel bir Seiko. Loş odada saatimin fosforlu göstergesi dört buçuğu gösteriyordu. Çekmeceyi açıp cüzdanımı ve cep telefonumu aldım. İstanbul’da hala yaşanabilen elektrik kesintilerine karşı, yatağımın baş ucunda küçük bir el feneri bulundurma adetim vardı. Onu da aldım.

Yerde yatan adama son bir kez baktım. Başındaki yaradan sızan kan, üzerine yuvarlandığı kilimde kapkara bir göl oluşturmuştu. Pencereden bakınca ufukta gün doğumunu haber veren kızıl çizgiyi görebiliyordum. Şafak vaktine özgü turuncu ve pembe bulutlar havanın çok geçmeden aydınlanacağına işaretti.

Son olarak gardırobumdan yürüyüşlerde kullandığım sırt çantamı aldım. Adamın elindeki silaha bakıp ne yapacağıma karar vermeye çalışırken bir araba sesi duydum. Hemen pencereye koşup perdedeki aralıktan aşağıya baktım. Siyah pikabın yaklaşık on metre ilerisinde daha önce orada olmayan bir araba vardı. Farları yanmasa da yeni geldiğinden emindim. Arabanın kaputundan yükselen buhar ve egzozundan çıkan duman buradan dahi fark edilebiliyordu. Gelenler aracın motorunu durdurmamışlardı. Sağ ön kapısı ve iki arka kapısı aynı anda açılan araçtan hepsi de koyu renk takım elbise giymiş üç adam indi. Ön kapıdan çıkan adam başını kaldırıp eve doğru baktı. En yakın sokak lambası pikabın hemen yanındaydı ve yeni gelen aracı gayet iyi aydınlatıyordu. Birbirleriyle konuşmadan eve doğru yürümeye başladılar. Takım elbiseli olmalarına rağmen çok rahat bir hareket tarzları vardı. Deneyimli atletlere özgü dengeli ve güçlü adımlarla yürüyorlardı. Pikabın yanından duraksamadan geçtiler. Ellerinde silah yoktu ve ayak seslerini duymam imkansızdı ama bana sanki bir müfreze yaklaşıyormuş gibi gelmişti. Önde yürüyenin çok uzun boylu olması dışında birbirlerinden çok farklı görünmüyorlardı.
Daha fazla izlememin bir anlamı yoktu. Evden bir an önce çıkmam gerektiği besbelliydi.

***

Saldırganın elindeki silaha bakarken büyük bir kararsızlık geçiriyordum. Eğer o silahı almazsam, gelen ekiple karşılaşmam durumunda hiç bir şansım olmayacaktı. Almam durumunda ise, suç mahallindeki en önemli delillerden birini kendi elimle ortadan kaldırıp, muhtemelen suçlu durumuna düşecektim. Öte yandan, adamlar eve varana kadar binanın güvenliğinin sağlanabilmesi veya polisin gelmesi imkansızdı. Tercihimi o andaki can güvenliğimden yana kullanıp tabancayı aldım.

İlk bakışta silahın İtalyan yapımı bir Beretta olduğunu düşünmüştüm ama elime alıp yakından baktığımda gezin iki parçadan oluşmayıp yarım ay şeklinde olduğunu gördüm. Bu bir M9’du. Amerikan ordusu için üretilen, son derece güvenilir ve etkili bir tabanca. Şarjörleri on beş mermi alıyordu. Tam dolu olan şarjörü silaha takarken dört mermi eksik olanı cebime, namludan söktüğüm susturucuyu ise çantama koydum.

Acaba bir daha dönebilecek miydim bu eve? Muhtemelen buradaki son dakikalarımı yaşıyordum ve özleyeceğim tek şeyin salondaki kitaplarım olduğunu farkedince hiç de şaşırmadım. Bu bina hiç bir zaman benim gerçek evim olmamıştı.

Suç mahalli ve delillerle ilgili hiç bir kaygım kalmadığından, adamın cebinde bulduğum maymuncuğu ve bıçağı da çantama koydum.

Artık yola koyulma vakti gelmişti.

***

Kapı dürbününden dışarı baktım. Asansörün kapısındaki ışıktan yayılan kırmızı bir hale dışında koridora karanlık hakimdi. Kapıyı olabildiğince sessizce açıp çıktım. Adamlara az da olsa vakit kaybettirebilmek için kapıyı tekrar kapatıp kilitledim.

Etrafa kulak kabarttım. Bir alt kattan hafif bir gümbürtü ve daha aşağıdan metalik bir inleme sesi geldi. Asansörü çağırmışlardı. Hemen karar vermeliydim. Adamlar asansörle geliyorlarsa merdivenlerden inerek onlarla karşılaşmadan binadan çıkabilirdim. Fazla seçeneğim yoktu. Merdivenlere doğru yöneldim.

Henüz bir iki basamak inmiştim ki, aşağıdan gelen ayak seslerini farkettim. Anlaşılan iki koldan gelmeye karar vermişlerdi. Ayak seslerine bakılırsa yürüyerek gelen bir kişi vardı.

Onlara görünmeden nasıl dışarı çıkabilirdim? Vakit daralıyordu. Asansörle gelen iki kişiye karşı mı merdivenlerden çıkan bir kişiye karşı mı daha fazla şansım olurdu?

Çatışmadan kaçınabileceğim başka bir ihtimal olabilir miydi?

Ani bir kararla geri dönüp bir üst kata doğru çıkmaya başladım. Başarı şansım çok düşük olsa da bir planım vardı.

 

***

 st-lat17sketch

 

 

Planımın işe yaraması için çok hızlı davranmalıydım. Olabildiğince sessiz ve hızlı tırmandım merdivenlerden. Üst kat komşumun evde olmadığını biliyordum ve bu bilgi belki de hayatımı kurtaracaktı.

Kapının yanına koyduğum çantadan maymuncuk setini ve el fenerini çıkardım. Önce küçük lokma setinden kapıya uygun olanı anahtar deliğine sokup hafifçe bastırdım. Maymuncuk pilli ve ışıklı olanlardan değil tamamen metal gövdeli mekanik modellerdendi. Lokmanın altından maymuncuğun ucunu yerleştirdim. Ellerim terlemişti. Bir yandan da aşağıya kulak kabartıyordum. Asansör metalik bir gıcırtıyla üçüncü katta durdu.

Elimi çabuk tutmalıydım. Kilidin içindeki pimleri titreştirmek için tetiği çektiğimde hafif bir tıklama sesi çıkıyordu. Bu ses bana o kadar yüksek geliyordu ki duyulacağından hiç şüphem yoktu. Başka bir seçeneğim olmadığından denemeye devam ettim. Çıkan her gıcırtı ve tıkırtıda dişlerimi sıkıyor ve aşağıdaki adamların duymaması için dua ediyordum.

Yürüyerek gelen adam kontrollü ilerlediğinden henüz diğerlerine yetişememişti. Aralarında hiç konuşmadıklarını farkettim. İşaretleşerek kapının önünde nasıl pozisyon aldıklarını ve etrafı taradıklarını gözümde canlandırabiliyordum. Arkadaşları gelince içeriye gireceklerdi. Belki de birisi önce bu katı kontrol etmek için yukarı çıkacaktı.

Metal aletler terleyen ellerimden kaydığı için her denemeden sonra ellerimi pantolonuma sürerek kurutmaya çalışıyordum. Bana çok uzun gelen ama muhtemelen otuz kırk saniye süren üç dört denemeden sonra kilit açıldı. Lokmayı hafif bir baskıyla çevirdim ama kapının gıcırtısı duyulmasın diye kapıyı açmadan öylece bekledim.

***

Aşağıdan gelen ayak sesleri üçüncü adamın da ekibe katıldığını söylüyordu. Kapıyı açıp açmadıklarını anlayamıyordum. Merdivenden gelen adam kata vardığından beri hiç ses çıkarmamışlardı.

Bu durumlarda yapılabilecek en zor ve belki de en doğru şeyi yaptım ve hiç kıpırdamadan bekledim. Neden sonra yıllardır aşina olduğum o kapı gıcırtısını duyuldu alt kattan. Onca gürültü çıkaran kapının menteşelerinin bir kez dahi yağlamamış olmama bu kadar sevineceğimi düşünemezdim.

Bu sesi duyduğum anda ben de kapıyı hafifçe itip araladım. Çok şükür ki komşum evine benden daha çok özen gösteren biriydi. İçeri girer girmez kapıyı yavaşça kapadım ve el fenerimi yaktım.

Sistematik bir arama yapıp evde olmadığımı anlamaları en çok bir kaç dakikalarını alırdı. Bu kadar özenli çalışan bir ekip herhalde tüm daireleri aramaya kalkmazdı ama belki de hiç bir ışığın yanmadığı bu daire için farklı düşünebilirlerdi.

Acaba binaya girerken bu dairenin boş olduğunu farketmişler miydi? Eğer öyle ise odalardan birinin ışığını yakmam veya kısık sesle bir televizyon açmam onları kandırmayabilirdi.

***

Daha en başından bir gürültü çıkarıp komşuları uyandırma seçeneğini düşünmüştüm ama bunun bu adamları durdurmaya yeteceğinden şüpheliydim. İnsanlar böyle durumlarda başlarına bir şey geleceği korkusuyla evlerinden çıkmazlardı genellikle. Çıksalar bile koridora kafalarını uzatıp olan biteni dinlemekten öteye gitmezlerdi. Camdan dışarıya bakıp olayları seyredenler de çoğu zaman bir televizyon seyircisi gibi işin dışında kalıp görünmez olmaya çalışırlardı. Ayrıca üç tane silahlı ve tehlikeli adam karşısında kimseyi tehlikeye atmak istemiyordum.

İçlerinden birini kapının önünde bırakmış olmalıydılar. Evin aranması bitince yukarıya geleceklerdi. O zamana kadar bir şeyler düşünmeliydim. Son bir saatte olanlara bir anlam vermeye çalışırken beynim karıncalanıyordu adeta. Yorgunluğuma yaklaşık on saatlik açlık da eklenince odaklanmakta güçlük çektiğimi farkettim. Bir bardak çay ve bir simit için neler vermezdim.

Seçeneklerimi değerlendirmeye başladım. Burada bekleyip adamların daireleri kontrol etmemeleri için dua edebilirdim. Koridora çıkıp seyyar merdiven ile çatıya çıkabilirdim. Çatışarak binadan çıkmaya çalışabilirdim.

Hiç bir seçenek umut vermiyordu. Çok dikkatle bakıp tünelin ucundaki ışığı görmeye çalışırcasına zorladım beynimi. Çıkış yolu göremiyordum.
Komşumun salonunda olduğum yere çöktüm. Dermansız bacaklarımdaki titreme tüm vücuduma yayılmaya başlamıştı.

Çantamın yan cebinde son yürüyüşümde aldığım çikolatalardan birisi duruyordu. Çıkarıp yemeye başladım. Biraz olsun toparlanmaya başlamıştım.

***

Bu arada arkamdan gelen ani bir sesle yerimden sıçradım. Hemen sırt çantamı açıp telefonumu çıkardım. Akşamdan açık unuttuğumu nasıl olmuş da fark edememiştim? Ses hemen kesilmişti çünkü arama değil mesaj sinyaliydi. Sessiz moda aldım telefonumu. Kulağımı yere dayayıp aşağıdan gelebilecek sesleri kontrol etmeye çalıştım. Duymamış olabilirler miydi bu sesi?

Kulağım yerde, aşağıdan gelebilecek olağan dışı bir hareketliliğin işaretlerini beklerken telefonumdaki mesaja baktım.

Paslanmışsın. Çıkınca beni bul.

Acı acı güldüm.

Devam edecek …

 

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş

KAR I.Bölüm

karsidebar

 

Kar

 

Bölüm I

 

 

 

Si vis pacem, para bellum.

Barış istiyorsan, savaşa hazırlan.

 

 

backstreetsketch

 

Benim adım Ayhan Demir.

Adımı babamın hayranı olduğu ünlü sinema oyuncusundan almışım. Rahmetli babam, 1961 yılında Sevimli Haydut filminin setinde ışıkçı olarak çalışırken onunla tanışmış. Büyük yıldızın kucağında olduğum bir bebeklik fotoğrafım bile var. Çocukluk yıllarımda onun filmlerini çok seyredermişim.

Ayhan Işık ile adımız dışında hiç bir benzerliğimiz yok. Bir kere onun kadar yakışıklı değilim. O esmer bir adamdı, bense olsa olsa açık kumral sayılırım. Onun alamet-i farikası olan ve o dönem moda haline gelen bıyıkları vardı, ben ise hayatımın hiç bir döneminde ne bıyık ne sakal bırakmamışımdır. Onun gözleri elaydı, benimkiler ise yeşil. Belki bir benzer yanımız olabilir; o da onun perdede yarattığı karakterlerin sahip olduğu olağanüstü cesaret. Evet ben özellikle gençliğimde neredeyse korkusuz bir adamdım. Korkusuz karakterlerin kötülük de yapmadığını görmüştüm filmlerde. Korkunun tüm kötülüklerin anası olduğu sözüne kalpten inanıyordum. Aslında buna hala inanırım.

Bu gözü pekliğim ve sonunun ne olacağını düşünmeden hareket etme alışkanlığım, evlenip bir kızım olana kadar devam etmişti. Kızım Hülya’yı ilk kez kucağıma aldığım günden sonra ise bu cesaretin yerinde yeller esmeye başladı. Ya bana bir şey olursa ve eşim dul, kızım ise babasız kalırsa? Ya onların başına bir şey gelirse? Gerçek anlamda korkuyla tanışmam böyle başlamıştı işte.

Dört yıl önce karımı kaybedip kızım ve torunumla yollarımızın ayrılmasından sonra ise, o korkusuz günlerime geri dönmüştüm. Bu konuda eskilerden bir şarkı sözü geliyor aklıma; Özgürlük, kaybedecek bir şeyi kalmamanın diğer adıdır.

Belki de cesaret için de aynısı söylenebilir. Sadece ölüler veya kaybedecek bir şeyi olmayanlar korkusuz olabilirler. Ben o korkusuz insanlardan biriydim.

***

Karlı bir ocak gecesinde, kalp krizi geçirip ölümün eşiğinden dönmemin üzerinden, neredeyse üç ay geçmişti. O gece, donmak üzereyken bulunup hastaneye götürülmüşüm. Yoğun bakım servisindeki yatağımda gözlerimi açtığımda, kalp damarlarımdan birine stent denilen metal ağlardan takıldığını ve donan iki ayak parmağımın kesildiğini öğrendim. Tamamen hastanede geçen ilk yirmi günün ardından bu kez de zorlu bir fizik tedavi süreci başladı. İlk başlarda çok fazla ağrım vardı ve yürümeye çalışmak tam bir eziyetti ama giderek daha iyi oldum. Artık haftada sadece üç dört gün gidiyordum seanslara. Geri kalan zamanlarda evde kendim egzersiz yapıyordum. Tabii ki hasta kalbimi fazla yormadan.

Hastaneye bağımlı olduğum günler geçmişte kalmıştı ve ben artık, içinde metalik bir ağ bulunan hasta kalbim ve hafif aksayan yürüyüşümle, hayatının ellinci baharını yaşamaya hazırlanan bir adamdım.

Şarkının sözlerindeki gibi özgür geçirdiğim dört yıl sonrasında artık kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünüyordum.

Nisan ayının ortalarında yağmurlu bir geceydi ve ben gerçek evimi terkettikten sonra yaşamaya başladığım küçük apartman dairesindeydim. Fizik tedavi seansından döndüğüm için ağrılarım vardı. Bir ağrı kesici almış ve yatmıştım. O kadar yorgundum ki, gökgürültüsü, şiddetli rüzgarın ıslığı ve cama vuran iri yağmur damlaları, beni rahatsız etmek bir yana bir ninni gibi geliyorlardı. Hemen uykuya dalmış olmalıyım.

Aniden uyandığımda, kısa süreliğine daldığımı düşünüyordum ama yatağın başındaki saatin düğmesine bastığımda yanıldığımı anladım. Kırmızı ledler 3:45’i gösterdiğine göre en azından beş saattir uyuyor olmalıydım. Uyanmak için pek iyi bir saat olduğu söylenemezdi.

Gözüm karanlığa alışana kadar biraz bekleyip, beni uyandıranın ne olduğunu anlamaya çalıştım. Yavaşlamış olan yağmurun mırıltısı dışında bir ses yoktu. Tekrar yatmayı düşünmeye başlamıştım ki bir tıkırtı duydum. Belli belirsiz bir şeydi. Yerimden kıpırdamadan, sese kulak kabarttım. Bir dakika kadar başka bir ses gelmedi.

Tam kalkıp etrafı kontrol etmeye davranmıştım ki bu kez yatak odasının kapısından gelen bir tıkırtı işittim. Birisi, kapı kolunu olabildiğince sessizce, çevirmeye çalışıyordu sanki. Usulca yataktan aşağıya doğru yuvarlandım. Yatağımın yüksekliği diz seviyesinin altında olduğundan, ellerimi uzatıp, yatakla pencere arasındaki yaklaşık bir metrelik boşluğa sessiz bir şekilde inmeyi başardım. Bu arada duyduğum hafif gıcırtı kapının açılmaya başladığını gösteriyordu.

Bekledim. Yumuşak tabanlı ayakkabısı olan birisi ayağını yere vururmuş gibi tok bir ses duydum. Bu ses, art arda üç kez tekrarlandı. Tup, tup, tup. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, yüzüme dökülen tüy parçaları ve duyduğum hafif yanık kokusu, bunun ayak sesi olmadığını söylüyordu.

İçeri giren her kimse, susturucu takılı bir silahla yatağa üç el ateş etmişti. Her defasında, o tok sese eşlik eden metalik çınlamalarsa, mermi çekirdeklerinin tahta döşemeye saplanırken çıkardıkları sesler olmalıydı. Yatağım yüksek olmadığı ve altına saklanmadığım için şükrettim.

Hiç ses çıkarmamış olmam saldırganı şaşırtmış olsa gerekti. Ne kadar ölümcül bir yara alırsa alsın, kurşun isabet eden bir vücut sarsılır, kasılır ve en azından bir inleme sesi duyulur. Saldırgan eliyle yatağı yoklamaya başladı. Belki de başka bir odada veya yatak odasından girilebilen tuvalette olabileceğimi düşünüyordu. Gürültü yapmamaya çalışıyordu.

Sadece üç mermi kullanmıştı ve muhtemelen dokuz milimetrelik bir tabanca kullanıyordu. Bu durumda, silahında en azından dört mermisi daha kalmış olmalıydı. Benim yatakta değil yerde olduğumu farketmesi an meselesiydi.

Yapacak bir şeyim olmadığından bekledim. Yatağın tam karşısında durduğunu tahmin ediyordum. Az önce yatağın sağ tarafına doğru bir adım atıp elleriyle kontrol etmişti. Benim bulunduğum boşluk ona göre sol taraftaydı.

Yataktan inerken etrafı görebilmek için ayak tarafına doğru yönelmiştim. Başım hafifçe yana yatık durumda uzanmıştım. Gözlerim karanlığa biraz alışmıştı. Adamın odaya girdiği kapının pervazını ve karşımdaki duvarı görebiliyordum. Yatağın altı boş olmadığından öbür tarafı göremiyordum.

Adam şu ana dek bir açık vermemişti. İçeri girdiğinden beri ilk hatasını yapmasını bekliyordum.

Neyse ki fazla beklemem gerekmedi. Karşımda kar maskeli bir yüz belirince bir anda kurtulma ümidim de doğdu. Yatağın kenarındaki boşluğa bakmak için yakına kadar gelmiş ve eğilmişti. Bu onun ilk hatasıydı.

Fazla seçeneğim yoktu. Sağ elimin işaret ve orta parmaklarını uzatıp ani bir hareketle gözlerine doğru bastırdım. Can havliyle ellerini yüzüne götürdüğünde ise sol elimle adamın silahı tutan sağ elini bileğinden yakaladım. Diğer elimle ayak bileğine sarılıp olanca gücümle çektim.

Adam arkasına doğru düşerken, yukarı doğru tuttuğum elini hiç bırakmadım ve bu yüzden ben de üzerine doğru yuvarlandım. Sol kulağımda bir yanma hissettim ve yukarıdan alçı parçaları yağmaya başladı. Silahı ateş almıştı. En az üç mermisi kalmıştı.

Canı çok kötü yanıyor olmalıydı. Gözündeki yaradan akan kan ve gözyaşları görüşünü engellemesine rağmen, adam büyük bir kuvvetle direniyordu. Bacakları yatağın ayak tarafında kalacak şekilde, sol arka tarafına doğru devrilmişti. Kurtulmak için savurduğu tekmeler yatağı sarsıyor ama bana ulaşamıyordu. Sol gözü tamamen kapanmıştı.

Adam yere düşerken kafasını pencerenin kenarında duran bir vazoya çarpmıştı. O mücadele sırasında kırılan vazonun parçalarından büyükçe bir tanesini almayı başardım.

Silahını kurtarmaya odaklanarak ikinci büyük hatasını yaptı. Silahı uzağa doğrultmak için ondan güçlü olmama gerek yoktu. Kapalı olan sol gözü yüzünden elimdeki kocaman porselen hançeri fark edememişti. Hızlı ve güçlü bir savuruşla şakağına sapladım jilet gibi keskin parçayı. Korkunç bir çatırtı sesi ve ardından daha yumuşak bir ses sonrası bir anda tüm gücünü kaybedip yığıldı kaldı. Yüzlerimiz neredeyse birbirine değecek kadar yakındı. Açık kalan sağ gözü kan kırmızıydı. Kan kokusuna, adamın ölünce kaçırdığı dışkı kokusu da eklenince, kendimi tutamayıp kusmaya başladım.

 

gunsketch

 

Bir kaç dakika önce beni öldürmeye çalışan birinin üzerine kusmamak için yana doğru eğildiğime kendim bile şaşırdım. İyi ki de öyle yapmışım. Banyoda ellerimi ve yüzümü yıkadıktan sonra, kar maskesini çıkarıp adamın kim olduğunu görmek istediğimde, kusmuklarla uğraşmamış oldum böylece.

Bu arada mücadelenin etkisiyle nefes nefese kalmıştım ve göğsümde bir sızı başlamıştı.

Binaya tekrar sessizlik hakim olmuştu. Dört katlı binanın üçüncü katındaydım ve görünen o ki hiç bir komşum gürültülerden dolayı uyanmamıştı. Alt katımdaki daire uzunca bir süredir boştu. Üst komşum ise iki gündür evde yoktu. Esrarengiz ziyaretçim de bu durumdan haberdardı anlaşılan.

Işığı açmadan pencerenin yanına gidip sokağa baktım. Yolun kenarında daha önce görmediğim siyah bir pikap park edilmişti. İçinde kimse yok gibi görünüyordu.

***

Saldırganın yalnız geldiğine kanaat getirdikten sonra odanın ışığını yaktım. Başındaki kar maskesini çıkardım. Adam sert ve batılı hatlara sahipti. Sarı saçları bir asker gibi kısa kesilmişti. Tanıdığım hiç kimseye benzemiyordu. Üstünü aradığımda kimliğini belli edecek en ufak bir şey dahi bulamadım. Avcıların kullandığına benzer siyah bir hücum yeleği giymişti. Ceplerini boşalttığımda yedek bir şarjör, küçük bir bıçak, bir araba anahtarı ve tabanca şeklinde bir maymuncuk buldum. Işığı tekrar söndürdüm.

Yatağın yanında yere çöktüm ve düşünmeye başladım. Benim gibi emekli bir polisin bir çok düşmanı olabilirdi ama dört yıl önce eşimi kaybettiğim günden beri neredeyse hiç bir önemli olayda görev almamıştım. Kurumum da ben de emekliliğimi beklemiştik sanki. Daha çok idari görevler ve genç polislerin eğitimleri ile ilgilenmiştim. Bu durumda son dört yılda düşman kazanmış olmam çok zordu. Kendi dünyasına kapanmış, silah bile taşımayan ve sağlık problemleriyle boğuşan, elli yaşında bir adam kim için tehdit olabilirdi?

Kimseyle görüşmüyordum. Hayatımın o en acı gününden beri, kızım ve artık beş yaşını doldurmak üzere olan torunumu bile görmüyordum.

Bu denli profesyonel bir katili buraya gönderebilecek kadar güçlü bir düşmanım vardı ve ben onun kim olabileceği konusunda en ufak bir fikre dahi sahip değildim.

Belki de şu pikapta bir şeyler bulabilirdim.

 

***

0170-cordless telephonex

 

 

Dışarıya çıkıp pikabı aramadan önce polise haber vermeli miydim? Hiç bir şeye dokunmadan polisin gelmesini beklemek daha mı doğru olurdu? Yoksa, daha sonra benimle paylaşılmayacak bazı bilgileri elde etmek için, harekete mi geçmeliydim? Bu kadar büyük bir tehdit karşısında, kendimi korumak için, kuralları biraz çiğnememde bir sakınca olmayacağına karar verdim.

Üzerimdeki pijamaları çıkarıp büyükçe bir poşete koyduktan sonra, dışarıda dikkat çekmemek için, siyah bir keten pantolon ve siyah bir kazak seçtim. Yağmur iyice hafiflese de nisan sabahının soğuğundan ve rüzgardan korunmak için spor bir rüzgarlık giydim.

Hastaneden çıktıktan sonra pansumanlarda kullanmak için aldığım lateks eldivenlerden bir çiftini ellerime geçirdim. Odamın ışığını açmamıştım. Çıkmadan önce etrafı kolaçan etmek için bir kez daha pencereye gidip, perdeyi hafifçe aralayarak sokağa baktım. Siyah pikap hala oradaydı. Etrafta yeni park etmiş bir araç yoktu. Saldırganın üzerinde bulduğum anahtarı alıp koridora çıktım. Işıkları yakmıyordum. Tam dış kapıyı açmak üzereyken ani bir sesle irkildim. Hem salondaki ana ünite hem de yatak odamdaki komodinin üzerinde duran telsiz üniteden yükselen telefon zili, sabahın bu saatinde komşuları uyandırabilecek kadar yüksekti.

Öncelikle komşularım uyanıp işler daha fazla karışmadan telefonu susturmalıydım. Salona doğru koşarken, bu saatte arayanın kim olduğunu ve telefonu cevaplamamın doğru olup olmayacağını düşünüyordum. Cihazın üzerindeki ses düğmesini kapatmak için öyle hızla ileri atılmıştım ki neredeyse telefonun üzerinde bulunduğu sehpayla beraber yere devriliyordum. Önce ana ünite, bir kaç saniye sonra yatak odasındaki ünite sustu. Artık telefonun çaldığını gösteren tek şey, her çalışında yanan üzerindeki ışıktı. Sessizce çalan telefonun ritmik bir şekilde yanan ışığının karşısında öylece durdum. Onca yıllık meslek hayatımda karşılaştıklarımdan çok daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumu söyleyen bu uyarı ışığına hipnotize olmuş gibi bakıyordum.

Saldırganı gönderen kişi kontrol etmek için mi arıyordu acaba? Belki de iş uzayınca şüphelenen suç ortakları, cep telefonu kullanmamak için buradan arıyorlardı. Gönderdikleri saldırganın üzerinde kimliğini gösterecek veya izi sürülebilecek hiç bir şey bırakmak istememiş olmaları fikri mantıklı gelmeye başladı bana. Bacaklarım beklentinin gerilimi ile kasılmıştı. Tedirginliğim giderek artıyordu. Sonunda kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünerek ahizeye uzandım.

Önce ben konuşmadım. Ahizenin kaldırıldığını anlamış olmalıydı karşıdaki. O da susuyordu. Hafif bir rüzgar sesi duyar gibi oldum. Açık alandan arıyor olmalıydı. Dikkatle dinledim. Önce hastaneden aşina olduğum o kalp monitörlerinin sesine benzeyen bir bipleme daha sonra uzaktan gelen bir ambulans sireni. Ben bunlara anlam vermeye çalışırken adam konuştu. Hayatımda sesini bir kez daha duyacağımı en son düşüneceğim kişiydi hattın diğer ucundaki.

Yıllar öncesinden çıkıp gelen hayalet bana, “evden hemen çıkmalısın,” dedi.

Ne diyeceğimi, neler soracağımı bilemez haldeydim. Bilsem de bir şey değişmeyecekti, bir anda çıkıp giden nefesimi toplayıp konuşmaya fırsat bulamadan telefon kapandı.

 

Devam edecek …

Yorum yapın

Kısa Roman altında arşivlenmiş