Tag Arşivleri: Polidori

Bilim Kurgu’nun Doğuşu: Merhum Frankenstein’ı Nasıl Bilirdiniz?

Ünlü canavarın doğumunun, yanardağ külleri, gök gürültüleri, yıldırımlar ve yağmurlar altında başlayan gerçek hikayesi…

1931 yapımı filmde canavarı canlandıran Boris Karloff

1931 yapımı filmde canavarı canlandıran Boris Karloff

Şimdiye dek kaç Frankenstein filmi çevrilmiştir diye sorsalar cevaplamakta zorlanırız. 1818 yılında yayınlanan Frankenstein sinemaya en çok uyarlanan romanlardan biri şüphesiz. Ne zaman bir Frankenstein filmi izlesem aklıma bunca sinema filmine rağmen bu karakterin orijinal romandaki hali ve yaratılış öyküsü ile ilgili ne kadar az şey bildiğimiz gelir. Hem bu kadar ünlü hem de bu kadar yanlış tanınan karakter bulmak zor sanırım. İşte henüz 2014 yılının başlarında sinemalarımızda gösterime giren son Frankenstein filmini izleyince (I, Frankenstein-2014) bu ünlü canavarın az bilinen yaşam öyküsü ile ilgili bir şeyler yazmaya karar verdim. Umarım ilginizi çeker ve okurken eğlenirsiniz.

Önce canavarımızın adıyla başlayalım konumuza. Başlıktaki soruyu okuyup ünlü canavardan bahsettiğimi düşündüyseniz, birçoğumuz gibi Frankenstein adının canavara değil de onu hayata döndürmek için tanrıcılık oynayan tıp öğrencisi Victor Frankenstein’a ait olduğunu unutmuşsunuz demektir. Tabii hep başrolde olup zihinlerimize kazınan canavarı, afişlerde ve kitap kapaklarındaki isimle özdeşleştiriyor olmamız aslında çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Oysa kitapta canavara bir isim verilmemiştir. Bu bakımdan, az önce sözünü ettiğim ve Aaron Eckhart’ın başrolünde oynadığı “I, Frankenstein” (bizdeki adı Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı) filminin ismi de sorunludur.

İkinci olarak eserin orijinal adına bakarsak onun da “Frankenstein” değil “Frankenstein, ya da Modern Prometheus” olduğunu görmek bizleri pek şaşırtmamalı çünkü yaklaşık iki yüz yıl önce çetrefilli, uzun isimler ve alt başlıklar moda iken şimdilerde bir ya da iki kelimelik olanlar tercih ediliyor.

Frankenstein’ın hayata döndürdüğü şeyin adına ister canavar deyin ister yaratık, onunla ilgili hepimizin zihninde yer eden şeyler neredeyse tümüyle Hollywood’un bize sunduğu kırıntılardan ibaret. Örneğin hala bir çok çizgi roman, sinema filmi ve TV dizisine referans olmaya devam eden ünlü canavar tiplemesi Universal’in 1931 yapımı filminde Boris Karloff’un canlandırdığı karakterdir. Oysa o film Frankestein’ın canavarının konu alındığı ne ilk ne de son filmdir ve orada yaratılan karakter o güne dek kitaplarda ve tiyatro oyunlarının afişlerinde kullanılan resimlerdekilerden çok farklıdır. 1910 yılında Edison Şirketi’nin yaptığı Frankenstein filmi ise tarihteki ilk konulu filmlerden birisi olmasına rağmen pek bilinmez.

1823 yılındaki tiyatro oyununun afişi (Getty)

1823 yılındaki tiyatro oyununun afişi

Yaratığın yıldırımlardan toplanan elektrik ile canlandırıldığı ve hemen her Frankenstein filminde görebileceğiniz o meşhur sahne romanda yer almaz. Romanda Victor Frankenstein yaratığı canlandıran bir kıvılcımdan söz eder ama ayrıntılara hiç bir zaman girmez. Burada film stüdyosu eserdeki boşluğu görsel olarak dramatik bir sahne ile doldururken Frankenstein’ın canavarı efsanesine daha sonra hep taklit edilegelecek bir unsur eklemiş olur. Kitabın 1831 yılında yapılan ikinci baskısının önsözünde Shelley, Galvanizme de göndermeler yaparak bu konuda biraz ayrıntıya girdiğinden olsa gerek bir çok kişi orijinal eserde de elektrik akımı ile yaratığa hayat verildiğini düşünür.

1931 yapımı filmdeki laboratuvar sahnesi

1931 yapımı filmdeki laboratuvar sahnesi

Yine az bilinen ve bizim yazımızın da ana içeriğini oluşturan konu ise  Frankenstein’ın canavarına dair fikrin o sıralar 18 yaşında olan Mary Wollstonecraft Godwin veya ünlü şair Percy Bysshe Shelley ile evlendikten sonra alacağı ve daha çok bilinen adıyla Mary Shelley’in ( yazının geri kalan bölümünde yazardan Shelley olarak bahsedeceğim) zihninde nasıl şekillendiği ve bu fikrin tohumlarının nasıl atıldığı.

Dilerseniz bunu anlamak için önce yazarın yaşam öyküsüne ve dönemin kültürel atmosferine kısaca bir göz atalım.

Mary Wollstonecraft Shelley 1797-1851

Mary Wollstonecraft Shelley 1797-1851

Mary Wollstonecraft Godwin Londra’da doğduğunda takvimler 30 Ağustos 1797’yi gösteriyordu. Babası ünlü bir filozof ve politika yazarı olan William Godwin annesi ise ünlü feminist yazar Mary Wollstonecraft’tı. Yazarımız, kendisini doğurduktan on gün sonra ölen annesini tanıma fırsatı bulamadı. Mary Shelley’e annesini kaybettikten sonra babası ve annesinin bir asker ile olan ilişkisinden doğan ablası Fanny Imlay baktı.

Godwin 1801 yılında yeniden evlendiğinde yeni eşi Mary Jane Clairmont eve kendi iki çocuğunu da getirdi ve bir süre sonra da çiftin bir oğulları oldu. Üvey annesi kendi kızı Jane’i okula gönderirken Mary’yi okula göndermeye gerek duymadı.

Okula gidemese de Shelley okumayı ve yazmayı çok seven bir çocuktu ve evlerine gelen Samuel Taylor Cooleridge ve William Wordsworth gibi seçkin konuklardan ve babasının geniş kütüphanesinden yararlanarak kendini geliştirdi.

1812 yılının yazında Shelley babasının İskoçya’daki bir tanıdığının yanına gittiğinde, Baxter ailesinin yanında o güne dek görmediği bir yuva havası ve huzur buldu ve şair Percy Bysshe Shelley ile tanıştı. Ertesi sene yine Dundee’ye Baxter ailesini ziyarete giderek bu arkadaşlığı sürdürdü.

1814 yılında ise Shelley ve şair Percy Bysshe Shelley arasında arkadaşlığın ötesinde bir ilişki başladı. Percy Bysshe Shelley Mary’nin babasının sadık bir öğrencisiydi, Mary’den beş yaş büyüktü ve o sırada evliydi. İki sevgili yanlarına Mary’nin üvey kardeşi Jane’i de alarak bir süreliğine bir Avrupa seyahatine çıktılar. Mary’nin babası da bu olaylardan sonra uzun süre kızıyla konuşmadı.

Mary ve Percy Shelley bir süre Avrupa’da gezinip durdular ancak bu dönemde yaşadıkları maddi sıkıntılar ve 1815 yılında ilk bebeklerinin ölümüyle sarsıldılar.

Lord Byron'ın Malikanesi

Lord Byron’ın Malikanesi

Frankenstein efsanesinin başlangıcının izlerini sürmek isteyenlerin gideceği tarih 1816 yılının haziran ayı, yer ise ünlü şair ve aristokrat Lord Byron’ın İsviçre’de Cenevre Gölü kıyısındaki malikanesidir.

O yaz gecesinde, villada şöminenin başında toplanan grup bilimsel gelişmeler üzerine sohbet ederek ve birbirlerine gotik Alman korku hikayeleri anlatarak vakit geçirmektedirler. Yaz gecesi dediğimize bakmayın sakın. 1815 yılında Endonezya’da patlayan Tambora yanardağının püskürttüğü küller o kadar devasa boyutlardadır ki o sene Kuzey Amerika ve Avrupa’nın büyük bir kesiminde neredeyse bir yıl süren bir kış yaşanır. New York’da Mayıs ayında sıcaklıklar sıfırın altında ölçülür ve İsviçre’de de durum pek farklı sayılmaz. Sisli, soğuk, karanlık ve yağmurlu bir hava hüküm sürer. Yazın yaşanmadığı yıl denilen 1816 yılı bir çok ülkede de eşi görülmemiş kıtlıklara yol açar.

Lord Byron’ın misafirleri arasında Mary Shelley ve sevgilisi Percy Bysshe Shelley’in yanısıra, Mary’nin üvey kardeşi Jane ve Byron’ın doktor arkadaşı John William Polidori’de vardır.

O zamanların Avrupalı entellektüeller arasındaki favori konuları Alman doktor Franz Anton Mesmer’in üzerinde çalıştığı hipnotizma konusu yani o yıllarda kullanılmaya başlanılan adıyla Mesmerizm ve İtalyan doktor Luigi Aloisio Galvani’nin hayvanlar üzerinde yaptığı deneylerde keşfettiği elektriğin etkilerine dair Galvanizm konularıdır. Prometheus mitinin de Frankenstein’ın yaratılışında etkisi olduğunu düşünmek için bir çok nedenimiz var ve kitabın alt başlığının “Modern Prometheus” olması bunlardan sadece birisi. Yazarın ilham kaynaklarından bir diğeri ise, neredeyse kendinden sonra gelen tüm batı yazınını etkilemiş olan John Milton’ın Paradise Lost (Kaybedilmiş Cennet) adlı epik şiiridir. Yazar kitabın girişinde bu şiirden bir alıntı kullanır:

Ey yaratıcı, ben mi istedim beni çamurumdan, 

İnsan olarak yoğurmanı? Ben mi zorladım seni

Karanlıktan yükseltmen için beni?

Galvani-frogs-legs-electricity

Galvani’nin meşhur kurbağa bacağı deneyi

Normal yaz eğlenceleri ve ev dışında faaliyetlere katılamayan grup hayalet hikayeleri anlatmaktan sıkılınca ev sahibi Lord Byron’ın aklına bir yarışma düzenleme fikri gelir. En korkunç hikayeyi yazan yarışmayı kazanacaktır. O günlerde bahsi geçen konulardan birisi de ölülerin Galvanizm ile diriltilip diriltilemeyecekleridir. Önceleri Mary’nin aklına bir şey gelmez ama bir kaç gün sonra, mezardan çıkarılan bir cesedin güçlü bir makinayla hayata döndürüldüğü ve bunları gerçekleştiren bilim adamının korkup kaçtığı bir kabus görür.

Galvani etkisiyle canlandırılan bir ceset

Galvani etkisiyle canlandırılan bir ceset

Yine o günlerde tıp konusunda bugünden hayli farklı olan bazı şeyleri hatırlatmakta fayda var. Doktorların anatomi bilgilerini geliştirmek için idam edilmiş veya hapishanede ölmüş kimsesizlerin cesetlerini kadavra olarak kullanmaları o yıllarda sık rastlanan bir durumdur. Hatta bu şekilde bulunabilen cesetler yetersiz kalınca para vererek mezar hırsızlığı yaptırmak da duyulmamış şeyler değildir.

Ekipten Mary dışında dişe dokunur bir eser çıkaran tek isim olan doktor Polidori Vampyre isimli romanını yazar ve bu roman daha sonra yazılan vampir konulu romanların çoğuna esin kaynağı olur.

Eserin edebiyat tarihindeki önemi ilk gerçek bilim kurgu romanı olarak kabul görmesidir. Bu fikre katılmayan bazı edebiyat tarihçilerinin de olduğunu ama onların da neredeyse tamamının Frankenstein’ı 19. yüzyılın en etkili eserleri arasında saydığını ve bilim kurgunun gelişiminde çok önemli yere sahip olduğunu kabul ettiklerini hatırlatalım.

Kitabın aslında Percy Bysshe Shelley tarafından yazılan önsözünde bilim kurgu türünün doğuşunun ilanı vardır desek fazla mı abartmış oluruz acaba? En iyisi o satırları paylaşıp kararı size bırakayım:

Bu kurgunun üzerine bina edildiği olay Dr.(Erasmus) Darwin ve Almanya’nın bazı fizyoloji yazarları tarafından meydana gelmesi imkansız olarak görülmemektedir… Bunu bir hayal ürününe temel olarak alırken sadece doğaüstü bir dizi korkunç olay örgüsü yarattığımı düşünmedim. Hikayenin dayandığı olay, sadece hayaletler ve büyüden bahseden hikayelerin sahip olduğu dezavantajlardan muaftır. Fiziksel olarak imkansız olsa da yarattığı durumların yeniliği, insani arzuların sınırlarını çizmek için, hayal gücüne, mevcut olayların sıradan ilişkilerinin yapabileceğinden çok daha karmaşık ve etkili bir bakış açısı kazandırır.

Bu satırlar bana bilim kurgunun en önemli özellikleri olan bilimsel gerçeklerden yola çıkılarak yaratılan spekülatif kurgu aracılığıyla insana dair bir şeyler anlatabilme becerisinden bahsediyor gibi geliyor. Oysa o zamanların modası gotik romanlarda karanlık dehlizlerde yaşanan doğa dışı ve ürkütücü olaylar betimlenirken sebep sonuç ilişkisi veya yaşanan olağanüstü olayların nasıl olup da gerçekleştiğine dair dişe dokunur bir açıklama yoktur. Tüm fantezi edebiyatında olduğu gibi sorunlar bir anda bir büyü ile çözülür ve bu büyünün gücünün kaynağını anlamamız beklenmez.

Frankenstein ne kadar ürkütücü ve alışılmadık olaylardan bahsederse bahsetsin bu olayları o günün bilimsel bilgisi ile destekleyen bir yapıya sahipti. Bu durum Mary Shelley’in, kendisinden çok daha önceleri fantastik hikayeler anlatan ve bilimsel yönleri kuvvetli Jonathan Swift ve Cyrano de Bergerac (burada Edmond Rostand’ın eserindeki  karakterden değil gerçek hayattaki yazar Bergerac’dan bahsediyorum) ve ondan çok sonra bunu yapan Jules Verne ve H.G.Wells gibi yazarların bu konuda önüne geçmesini sağlıyor. Jonathan Swift Güliver’in Seyahatleri isimli romanının üçüncü bölümünde gökyüzünde yüzen bir ada olan Laputa’daki astronomların Mars’ın o zamanlar bilinmeyen iki uydusunu keşfettiklerini söyler ve şu anda bildiklerimizle neredeyse bire bir örtüşen ayrıntılar verir. Swift’in bunlardan bahsettiği 1726 yılında Mars’ın uydusu olduğu dahi bilinmemektedir ve Mary Shelley’in Frankenstein’ı yazmasına neredeyse bir yüz yıl daha vardır. Cyrano de Bergerac ise aya ve güneşe yapılan seyahatlerden bahseder tiyatro oyununda. Her ne kadar ilgi çekici kehanetlere yer verseler de  bu eserlerde rastladığımız şey bilimsel bir kurgudan çok satirik eserlerin fantastik motifleri olmaktan öteye gidemez.

İlk romanlarında yazarların kendilerini anlattığına dair bir söz vardır. Aslında Frankenstein’ın da Mary Shelley ile çok büyük benzerlikleri olduğunu düşünüyorum. Bu benzerliklerden ve romanın teolojik ve psikoanalitik  yönden bir değerlendirmesinden bahsetmeyi de sonraki bir yazıya bırakırken büyük kıtlıklar ve bir yıl süren karanlığa sebep olarak herkesi üzen Tambora yanardağı patlamasının öte taraftan edebiyat tarihi açısından bunca önemli gelişmelere olumlu katkı yapmasını kaderin ilginç bir cilvesi olarak gördüğümü söylemek istiyorum.

Yorum yapın

Sinema ve Edebiyat altında arşivlenmiş